<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Müslüman arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/musluman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/musluman/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 29 May 2019 11:05:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Müslüman arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/musluman/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Müslüman’da İslam Endeksi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/29/muslumanda-islam-endeksi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Neslihan Akbulut Arikan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 May 2019 10:59:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[George Washington Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[H. Askari]]></category>
		<category><![CDATA[İslamilik Endeksi]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[S.S. Rahman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=39191</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her türlü Müslüman tezahürün dışlanıp devlet kurumlarından uzaklaştırıldığı 28 Şubat süreci sonunda bu ambargoyu kıran Müslümanların uzun yıllar iktidar olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu süreç sonunda eşitlik ve adalet gibi temel İslami değerlerin yayılmasını beklerken, siyasal, ekonomik ve sosyal kurumlarında yolsuzluğun, kayırmacılığın ve kadrolaşmanın genel-geçer kural olduğu bir yapının sürdürüldüğünü görüyoruz. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/29/muslumanda-islam-endeksi/">Müslüman’da İslam Endeksi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>George Washington Üniversitesi’nden iki akademisyen S.S. Rahman ve H. Askari’nin hazırladığı “İslamilik Endeksi” Müslüman ülkelerin Müslüman olmayan ülkelerden “daha az İslamî” olduğunu ortaya koyduğundan beri Türkiye’de de ciddi eleştirilere maruz kaldı. Eleştirilerin minvaline baktığımızda bize asıl rahatsızlık verenin içinde bulunduğumuz durum olmadığı ne yazık ki ortada. Rahman ve Askari Kuran metni ve sahih hadislerden çıkardıkları temel değerlerle bu endeksi oluşturduklarını iddia ediyorlar. Ülkeleri ise şu dört başlıkta değerlendiriyorlar: 1. Ekonomik yapı, ekonomi politikaları ve ekonomik sosyal adalet; 2. Hukuk sistemi ve devlet yönetimi; 3. İnsani ve siyasal haklar; 4. Yabancılarla İlişkiler (özellikle Müslüman olmayan topluluklarla). Araştırmanın detaylarını merak edenler yayınlanmış metne bakabilirler. Eleştirilere dönersek, bunların hiç biri Türkiye’nin bu dört alandaki durumundan bahsetmeyip bizi yine büyük resmi görmeye davet ediyorlar. Demek ki başka bir rahatsızlık var.</p>
<p>Endekse eleştiri yazanların kimisi yazarlarının İranlı olmasından, kimisi İsrail’in durumunun Türkiye’den üstte olmasından, kimisi de Washington merkezli bir çalışmanın nasıl bir proje olacağından dem vuruyor. Rahman ve Askari araştırmaları sonucunda Kuran’dan ve İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Sünnetinden açıkça iki temel ilke elde edildiğini yazıyor: <strong>adalet</strong> ve <strong>eşitlik</strong>. Endeksi bir kenara bırakıp gelin kendimizi adalet ve eşitlik aynalarında değerlendirelim. Kendimize bir soralım bakalım sosyal refah toplumun tüm kesimlerine eşit dağılıyor mu? İşçinin İslamî düstura göre “teri kurumadan” ödenmesi gereken hak kendisine ödeniyor mu? Diri diri toprağa gömülen kadınlara hakkını veren İslam dinine mensup İslam ülkeleri kadını yaşatabiliyor mu? Fakir zenginden hakkını alabiliyor mu? Zengin malında, makamında, servetinde fakirin de hakkı olduğunu görüyor mu? Vahşi kapitalist politikalara, faize, kayırmacılığa, haksız rekabete dur diyecek mekanizmalarımız var mı? Ve daha pek çok soru. Endeks üzerine eleştirilerin hiçbirinin bu konulara dokunmaması kendilerini asıl rahatsız edenin bunlar olmadığını düşündürüyor.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft wp-image-39193" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/05/turkiyenin-islama-en-uygun-yasayan-ulkeler-arasinda-95-sirada-yer-aldigi-iddiasi-640x299.jpg" alt="" width="492" height="230" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/05/turkiyenin-islama-en-uygun-yasayan-ulkeler-arasinda-95-sirada-yer-aldigi-iddiasi-640x299.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/05/turkiyenin-islama-en-uygun-yasayan-ulkeler-arasinda-95-sirada-yer-aldigi-iddiasi.jpg 750w" sizes="(max-width: 492px) 100vw, 492px" />Endeksler, yüzdeler, sıra numaraları ve sayısal değerler kültürel, siyasal, ekonomik ve sosyal yapıyı anlamada tek başına yeterli değildir dersek, anlamamıza yardımcı olmak için bir bir tekil küçük örneklere bakmamız anlamlı olacaktır. Bu haberi okuduğumda aklıma ilk gelen şey İsveç’te yaptığım yüksek lisans çalışmam oldu. İsveç, endekse göre ilk üçte yer alan bir ülke ve ben yüksek lisansta İsveç’teki Türkiye’den göçenlerin kurduğu camilerde üç ay süreyle görüşmeler yapmıştım. Darül harb ve darül İslam tartışmaları ekseninde Müslümanların kendilerini İsveç’te ne derece rahat, dini yaşantıda özgür ve kendilerine adaletle muamele edildiği konusunda tatmin olmuş hissettiklerini araştırıyordum. Cemaat İsveç’te Müslüman oldukları için herhangi bir hak ihlaline uğramayacakları konusunda emin konuşuyorlardı. Dahası kanunlara güveniyorlardı. Kendilerini İsveç siyasal ve sosyal yaşantısında rahatlıkla temsil edebildiklerini anlatıyorlardı. Tam o günlerde İsveç’te başörtüsü nedeniyle ayrımcılığa uğrayan bir öğretmen vakası medyaya yansımıştı. Başörtülü olduğu anlaşılınca işe alınmaktan vazgeçilen öğretmen mağduriyetini ispat edince okuldaki işi almıştı ve ona bu muameleyi yapan okul idarecisi görevden alınmıştı. Gittiğim her camide bu örneği anlatarak kendilerince meseleyi ispat etmeye çalışıyorlardı. Şimdi hâlâ “bu endeksin neyi var ki İsveç’i başta gösterip bizi çok aşağılarda gösteriyor” diye soruyorsak, gelin ülkemizde Gayrimüslimlerin, yabancıların ve göçmenlerin hak ihlaline uğradığında neler yaşadıklarına bakalım. Yakın tarihimizdeki en kara leke olarak yılan hikayesine çevrilen Hrant Dink davasından başlayıp, göz altında öldürülen Festus Okey’in on yıl sonra başa dönen davasına, “Fatih’i Suriyelilere teslim etmeyeceğim!” seçim pankartlarına, el konulan vakıf mallarına, varlık vergilerine ve daha nice yaşanmışlıklarımıza bakalım. Bunlar İslam&#8217;ın iki temel sütunu olan eşitlik ve adalet sütunlarından tam olarak hangisine dahil edilebilir? Endeksin değerlendirmelerini bu süzgeçten geçirdiniz mi hiç?</p>
<p>İkinci bir örnek olarak aklıma 2010’da ABD’de New Jersey şehrinde karşılaştığım İspanyol Müslüman bir kadın geldi. Kadın Müslüman olmuş ve bir Türk ile evlenmişti. 11 Eylül’den sonra ABD’de Müslümanlar için zorlukların arttığını düşünerek Türk eşi ile birlikte çocuklarını alıp Türkiye’ye yerleşmeye karar vermişlerdi. “Çocukların İslami bir ülkede büyümesi onlar için daha iyi olur diye düşündük” diyordu. Bu saikle geldikleri Türkiye’de Ankara’ya yerleşmişler ve daha en baştan geliş sebepleri olduğu üzere çocuklarına istedikleri gibi bir dini eğitim aldıramamışlardı. Çünkü zorunlu din dersi dışında dini bir eğitim mümkün değildi. İspanyol kadın İslam’a girdikten sonra siyah başörtüsü ve pardesü ile örtünüyordu ve bu nedenle her yerde tepkilerle karşılaşmıştı. Aile içinde bile “nedir bu siyahlar, çıkarsana, bizim gibi örtün” demişlerdi. Sokakta hiç tanımadığı kişilerin kendisine laf ettiğini, resmi kurumlarda yabancı olarak hiç de iyi muamele göremediğini bir bir anlattığında iki Türk kadın olarak biz onun yaşadığı zorlukları anlayabilmiştik. Böyle zorlu geçen bir yılın sonunda her şeye rağmen ABD’de İslam’ı daha rahat yaşadıklarına karar verip geri dönmüşlerdi. Çünkü bu ülkede ana akım devlet söylemi dışında Müslüman olarak da kendinizi özgürce ifade etme hakkınız çok kolay ihlal edilebiliyor. Yakın geçmişimizdeki başörtüsü yasakları yüzünden okullarından ve işlerinden atılıp hayatları sekteye uğratılan binlerce kadın bu devlet söyleminin baskıcılığının nelere varabileceğinin göstermektedir. Evet, bugün başörtüsü yasakları konusunda ciddi bir serbestlik söz konusudur. Fakat öncelikle başörtülü kadınların herhangi bir iktidar değişikliğinde tekrar haklarının gasp edilip kapının önüne konmama garantisi yok. İkinci olarak da kadın üzerindeki kontrol mekanizmaları her durumda ciddi şekilde işliyor. Bugün devlet kurumlarında önceden başörtülü olup da artık başını örtmemeyi seçen kadınların türlü dışlanma, kademe düşürülme ve yok sayılma muamelelerine maruz kaldığı yer de yine bizim güzel ülkemizdir. Bununla da yüzleşmemiz gerekiyor.</p>
<p>Bugün Türkiye’de din ile ahlakın bağının aşındığına şahit olmaktayız. Dindar olmanın başını örtmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek gibi bireysel hak ve yükümlülüklerle ilişkilendirildiği, kamusal yozlaşmaya neden olacak faizin, eşitsiz ekonomik bölüşümün, yalanın, yolsuzluğun ve hak yemenin yani ahlaki konuların hiçbir değerlendirme kriterimize girmediği günleri yaşıyoruz. İşçisinin sigortasını yapmayan, yapsa da en düşükten prim ödemeyi marifet sanan, vergi kaçırmakta hiçbir beis görmeyen ya da maaşları düzenli ödemeyip işçisini mağdur eden Müslüman iş adamının değil de başörtüsünü çıkaran Müslüman iş kadınının dini ifsat ettiğini düşünmemiz ahlak ile dinin bağının koparıldığının en güzel ve yaygın örneklerinden biridir. Ya da üzerindeki malları –kızlar hak almasın- diye ölmeden önce erkek evlatlarının üzerine geçiren hacı amcanın günde beş vakit namaz kılmasını cennete gitmek için yeterli görmesinin çok yaygın bir tutum olması… Her türlü Müslüman tezahürün dışlanıp devlet kurumlarından uzaklaştırıldığı 28 Şubat süreci sonunda bu ambargoyu kıran Müslümanların uzun yıllar iktidar olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu süreç sonunda eşitlik ve adalet gibi temel İslami değerlerin yayılmasını beklerken, siyasal, ekonomik ve sosyal kurumlarında yolsuzluğun, kayırmacılığın ve kadrolaşmanın genel-geçer kural olduğu bir yapının sürdürüldüğünü görüyoruz. Bu konuda içeriden ve dışarıdan her türlü eleştiride büyük resmi görememekle ya da vizyonsuzlukla suçlanıyoruz. Ama belki de asıl gözden kaçırdığımız o tek tek birikip çığ olan küçük resimlerdir. Belki de küçük resimleri umursamadığımız için böyle kötü bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz. Bir de böyle düşünelim.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<ol>
<li>Rahman, S.S. ve Askari, H. (2010). How Islamic are Islamic Countries? (Müslüman Ülkeler Ne Kadar İslami?), Global Economy Journal, volume 10, issue 2.</li>
<li>Akbulut, N. (2006). Islam Abroad: Turkish Muslims in Sweden (Yurtdışında İslam: İsveç’te Türk Müslümanlar). Dalarna Üniversitesi, Avrupa Siyaset Sosyolojisi Yüksek Lisans Programı. (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi).</li>
</ol>
<p>“Festus Okey davası 11 yıl sonra silbaştan”, 28.05.2019’da erişildi: <a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/festus-okey-davasi-11-yil-sonra-silbastan-40984350">http://www.hurriyet.com.tr/gundem/festus-okey-davasi-11-yil-sonra-silbastan-40984350</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/29/muslumanda-islam-endeksi/">Müslüman’da İslam Endeksi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sınır Tanımayan Doktorlar: Myanmar&#8217;da bir ayda 6 bin 700 Rohingya Müslümanı öldürüldü</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/14/sinir-tanimayan-doktorlar-myanmarda-bir-ayda-6-bin-700-rohingya-muslumani-olduruldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Dec 2017 11:18:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MSF]]></category>
		<category><![CDATA[Arakan]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Myanmar]]></category>
		<category><![CDATA[sınır tanımayan doktorlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20816</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü, Myanmar&#8217;da ağustos ayında başlayan şiddet olaylarında bir ay içinde 6700 Arakanlı&#8217;nın öldürüldüğünü açıkladı. MSF&#8217;nin, Bangladeş&#8217;e kaçan Arakanlılarla görüşerek yaptığı araştırmaya dayandırdığı veriler, bugüne kadar açıklanan resmi ölüm rakamlarının oldukça üzerinde. Resmi açıklamalara göre, olaylarda 400 kişi yaşamını yitirmişti. MSF bu verilerin, &#8216;Myanmar&#8217;ın yaygın çaptaki şiddetinin bugüne kadarki en açık göstergesi [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/14/sinir-tanimayan-doktorlar-myanmarda-bir-ayda-6-bin-700-rohingya-muslumani-olduruldu/">Sınır Tanımayan Doktorlar: Myanmar&#8217;da bir ayda 6 bin 700 Rohingya Müslümanı öldürüldü</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="story-body__introduction">Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü, Myanmar&#8217;da ağustos ayında başlayan şiddet olaylarında bir ay içinde 6700 Arakanlı&#8217;nın öldürüldüğünü açıkladı. MSF&#8217;nin, Bangladeş&#8217;e kaçan Arakanlılarla görüşerek yaptığı araştırmaya dayandırdığı veriler, bugüne kadar açıklanan resmi ölüm rakamlarının oldukça üzerinde.</p>
<p>Resmi açıklamalara göre, olaylarda 400 kişi yaşamını yitirmişti. MSF bu verilerin, &#8216;Myanmar&#8217;ın yaygın çaptaki şiddetinin bugüne kadarki en açık göstergesi olduğunu&#8217; belirtti.</p>
<p class="story-body__crosshead"><strong>Ölenler arasında yüzlerce çocuk var</strong></p>
<p>Örgüt, ağustos ayında başlayan olaylardan sonra 647 bin Arakanlı&#8217;nın Bangladeş&#8217;e kaçtığını belirtti.</p>
<p>MSF&#8217;ye göre, 25 Ağustos ve 24 Eylül tarihleri arasında Myanmar&#8217;da en az 9000 Arakanlı hayatını kaybetti.</p>
<p>&#8216;En ihtiyatlı tahminlere göre bu ölümlerden en az 6700&#8217;ünün şiddet sonucu gerçekleştiğini&#8217; belirten örgüt, ölenlerden en 730&#8217;ununsa beş yaş altındaki çocuklar olduğunu belirtti</p>
<p class="story-body__crosshead"><strong>Myanmar ordusu suçlamaları kabul etmiyor</strong></p>
<p>Myanmar ordusu, Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu&#8217;nun, Arakan eyaletindeki polis noktalarına saldırı düzenlemesi ardından büyük bir operasyon başlatmıştı.</p>
<p>Myanmar ordusu daha önceki açıklamalarında, &#8216;olaylarda yaklaşık 400 kişinin öldüğünü, bu kişilerin de büyük bölümünün de Müslüman teröristler olduğunu&#8217; öne sürmüştü.</p>
<p>Ordu, operayonla ilgili yaptığı soruşturmanın sonucunu da Kasım ayında açıklamış ve insan hakları ihlali suçlamalarını reddetmişti.</p>
<p>Myanmar ve Bangladeş, Bangladeş&#8217;teki kamplarda yaşayan yüz binlerce Arakan Müslümanı&#8217;nın Myanmar&#8217;a geri yollanmasını amaçlayan bir anlaşma imzaladı.</p>
<figure class="media-portrait no-caption full-width"><span class="image-and-copyright-container"><img decoding="async" class="responsive-image__img js-image-replace" src="https://ichef.bbci.co.uk/news/624/cpsprodpb/5F6E/production/_99203442_arakan.jpg" alt="Arakan" width="1920" height="2093" data-highest-encountered-width="624" /></span></figure>
<p>Kaynak: <a href="http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42347889" target="_blank" rel="noopener noreferrer">BBC</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/14/sinir-tanimayan-doktorlar-myanmarda-bir-ayda-6-bin-700-rohingya-muslumani-olduruldu/">Sınır Tanımayan Doktorlar: Myanmar&#8217;da bir ayda 6 bin 700 Rohingya Müslümanı öldürüldü</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Madem misafirperverdik, 500 yıl öncede mi kaldı o misafirperverlik!”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/11/madem-misafirperverdik-500-yil-oncede-mi-kaldi-misafirperverlik/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/11/madem-misafirperverdik-500-yil-oncede-mi-kaldi-misafirperverlik/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Jul 2017 17:48:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[500. Yıl Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Anti-semitizm]]></category>
		<category><![CDATA[İshak İbrahimzadeh]]></category>
		<category><![CDATA[Işıl Demirel]]></category>
		<category><![CDATA[israil]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Tanzimat]]></category>
		<category><![CDATA[Trakya Pogromu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=16641</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; “Devlet ve kanunlar sizi eşit vatandaş olarak görmüyorsa siz kendinizi eşit görseniz kaç yazar? Bugün değiştirilmeye çalışılan tam da bu işte. Eşit vatandaşlığı madem devlet vermiyor, veremiyor gerek söylemini eleştirerek gerek davranışını eleştirerek, gerek zihniyetini eleştirerek ve tabii dönüşüm talep ederek burayı yaşanılır kılmak tek çare” Trakya Pogromu’nun sene-i devriyesine istinaden Trakya göçmeni bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/11/madem-misafirperverdik-500-yil-oncede-mi-kaldi-misafirperverlik/">&#8220;Madem misafirperverdik, 500 yıl öncede mi kaldı o misafirperverlik!”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Devlet ve kanunlar sizi eşit vatandaş olarak görmüyorsa siz kendinizi eşit görseniz kaç yazar? Bugün değiştirilmeye çalışılan tam da bu işte. Eşit vatandaşlığı madem devlet vermiyor, veremiyor gerek söylemini eleştirerek gerek davranışını eleştirerek, gerek zihniyetini eleştirerek ve tabii dönüşüm talep ederek burayı yaşanılır kılmak tek çare”</strong></p>
<p>Trakya Pogromu’nun sene-i devriyesine istinaden Trakya göçmeni bir aileden gelen Işıl Demirel ile <a href="https://www.sivilsayfalar.org/bes-yuz-yillik-misafirlik-turkiye-yahudilerinin-dunu-bugunu-yarini/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">geçen söyleşimizde</a> yaşananların tarihsel alt yapısını ve günümüze yansımalarını konuşmuştuk. Işıl’la sohbetimize devam ediyor, bu bölümde Türkiye siyaset skalasının sağından soluna var olan, düşünce dünyamızın kılcal damarlarına dek işlemiş, tabularımızın üstüne inşa edildiği Türkiye’deki anti-semitizmi değerlendiriyoruz.</p>
<p>Işıl, Türkiye’deki anti-semitizmi tarihsel temelleri çerçevesinde değerlendirirken, Türkiye’deki Yahudi cemaatinin dönüşümüne, Türkiyeli Yahudilerin ‘hissettiklerine’ de değiniyor ve antise-mitizmi aşma yolunda bir kapı da aralıyor: Sivil toplumun çuvaldızı kendine batırma vakti geldi!</p>
<p>Işıl’la kaldığımız yerden devam edelim…</p>
<h4>&#8220;Almanlarla kurduğumuz ittifakı da hayranlığı da bir türlü bitirememişiz ve hala da bitiremiyoruz&#8221;</h4>
<p><strong>Devlet temsilcileri</strong> ‘<strong>500</strong> <strong>senelik</strong> <strong>bir</strong> <strong>misafirlik”</strong> <strong>ifadelerini kullanıyor</strong> <strong>Türkiyeli Yahudilerden bahsederken.</strong></p>
<p>500. Yıl Vakfı’nda da yapıldı aynı şey ve Yahudi cemaati de alkışlamak durumunda kaldı bunu.</p>
<p><strong>Türkiye’deki anti-semitizm dalgasını nasıl değerlendiriyorsun? </strong></p>
<p>Aslında anti-semitizm bu coğrafyanın çok geç öğrendiği bir şey. Avrupa’daki gibi kökleri çok eskiye dayanmıyor. Hatta bana sorarsan ‘gayrimüslim’ çok uzun yılar bu coğrafyada Hristiyanlar için kullanılmış bir laf.  Çünkü Yahudi günün sonunda Müslüman gibi sünnet olan, Müslüman gibi domuz eti yemeyen harama-helale dikkat eden, dini ibadeti, kadın-erkek ilişkisi dolayısıyla da aslında daha fazla Müslüman’a benzeyen ya da benzetilen.</p>
<p><strong>Ama aslında sorun şu esas korkutucu olan o ‘benzeme’ ihtimali değil mi zaten? Holokost’a kadar, Almanya’daki Yahudiler neredeyse Almanlaşmış bir kimliği temsil ediyordu. Bu aynı zamanda sınırların ihlal edilmesi anlamında bir tehlike de barındırıyor…</strong></p>
<p>Kesinlikle öyle ama bu ülkedeki anti-semitizm oradaki gibi tek boyutlu değil. Her zaman söylerim; solun dahi anti-semitizmi var Türkiye’de. Her zaman vardı. 1940’ların komünist zihniyetinde de bir anti-semitizm vardı. Komünizmi öğrendikleri adamın bir Yahudi olduğunu gözden kaçırarak bu anti-semitizmi sürdürüyorlardı. Alman romantizmi o kadar yayılmış ki bu coğrafyaya, Tanzimat’ı nasıl sindiremediysek Almanlarla kurduğumuz ittifakı da hayranlığı da bir türlü bitirememişiz ve hala da bitiremiyoruz<strong>. </strong>Almanya’ya işçi gönderirken dahi seviniyoruz onlar için çünkü çok da gurbet değil orası artık. Bir nevi yarı Türkiye.</p>
<p><strong>‘Gurbetçiler’ için dahi “acı vatan Almanya” … </strong></p>
<p>Vatan işte sonuçta. Zamanında, ‘Onlar kaybedince biz de kaybettik, kazanırlarsa da kazanacağız’ dedik. Hep böyle bakıyoruz bu hikâyeye. Bugün ülkedeki anti-semitizm Almanya’dakinden çok daha boyutlu. Solun, Yahudi sermayesini düşmanlaştıran anti-semitizmi, İslami kesimin semitizm korkusu ve nefreti ile köklendirdiği anti-semitizmi, laik beyaz Türklerin antisemitizmi, milliyetçi muhafazakârların anti-semitizmi derken aslında çok boyutlu, çok katmanlı ve ayrı kaynaklardan beslenen pek çok antisemitizm olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla düşman çok başlı bir ejderha aslında. Tek başlı değil. Bir gözünün ortasından sokup kılıcı öldürebileceğimiz bir düşman yok karşımızda. Ve yazık ki bu çok başlı ejderhanın vücudunun kökleri çok derinlere dayanıyor. Milliyetçi, islamcı, muhafazakâr internet forumları bunun güzel bir örneği. Mustafa Kemal Atatürk’ten hoşlanmayan bu cephenin tüm komplo teorileri bu ülkeyi Yahudiler kurdu ve dinimizi bize unutturdular üzerinedir.  Buradaki asıl gönderme Mustafa Kemal’in Selanikli kökleri olsa Yahudiler suçlanır. Ya da bugünün özel sağcı yayınları ile dikkat çeken gazete ve köşe yazılarını ele alalım; PKK söz konusu olduğunda Kürtler ya aslında Ermeni oldukları için kötüdür ya da İsrail’in maşası olarak kullanıldıkları için<strong>.</strong> Hep bir Yahudi oyunu velhasıl.</p>
<h4 style="text-align: left;">&#8220;Velev ki gerçekten Türkiye’nin kurucu elitleri Sabetayist yahut Yahudiydi, onların aldıkları kararlar tüm Yahudilere mal edebilebilir ya da onların seçimlerinden koca bir halk sorumlu tutulabilir mi? &#8220;</h4>
<p><strong>Hatta Abdullah Öcalan’ın tam tersi istikamette söylemi de var.  Milliyetçileşme, uluslaşma ve ‘Kürt sorunu’ Yahudilerle, Sabetaylardan kalma bir miras…</strong></p>
<p>Tam olarak sorun da bu aslında. Bahsettiğim anti-semitizm işte böyle çok boyutlu ve çok yönlü. Başımıza gelen her kötülükten, tarihteki her yanlış karardan hep Yahudiler sorumlu. Velev ki gerçekten Türkiye’nin kurucu elitleri Sabetayist yahut Yahudiydi, onların aldıkları kararlar tüm Yahudilere mal edebilebilir ya da onların seçimlerinden koca bir halk sorumlu tutulabilir mi? Yahudiden, Yahudi olduğu için bir kötülük yapmasını beklemek ile bir kötülükten Yahudiyi sorumlu tutmak farklı şeyler mi?</p>
<p><strong>Dinmek bilmeyen bir anti-semitizm atmosferi var. Türkiye Yahudileri nasıl hissediyor?</strong></p>
<p>Türkiye’deki Yahudi topluluğu, diğer azınlık gruplarına göre görece sessiz bir topluluk. Bunun cemaat yönetimleriyle ve güdülen politikalarla da çok alakası vardı bana kalırsa. Bugünkü durumu konuşacak olursak; günümüzde cemaat yönetiminin, geçmiş yönetimlerinden çok farklı bir politika izlediği artık aşikâr.</p>
<p><strong>Ne gibi?</strong></p>
<p>Daha fazla ses çıkaran, ‘hayır’ demesi gerektiğinde ‘hayır’ diyen, itiraz eden, yeri gelince iş birliğine evet diyen, bir yanlış yapıldığında da özür talep edebilen, yapılan yanlış karşısında susmayan bir yönetim.</p>
<p><strong>Cemaat yönetimini biraz daha açar mısın?</strong></p>
<p>Son cemaat başkanı İshak İbrahimzadeh ve onunla birlikte çalışan pek çok insanın adını anmak mümkün. Geçmiş yönetimlerden çok daha farklı bir dil kullanıyorlar artık. Bu aslında bir yandan içinde yaşadığımız çağın gereği bir yandan. Ancak düşman çok başlı olunca bu gereği yerine getirmek bir hayli zor tabii. Bu sebeple sosyal medya araçlarının yaygınlaşması ile daha fazla ses çıkarabilme özgürlüğü de ortaya çıktı tabii.</p>
<p><strong>Niye sesini fazla çıkarmaya başladı artık bu topluluğun?</strong></p>
<p>Özel bir sebebi yok bana sorarsan. Ama 500. Yıl Vakfı’nın kuruluşunda devlet erkanı Yahudilere “500 yıllık misafirlerimiz” dediğinde alkışlayan bir cemaat yönetiminden, bugün Struma anmasında sarf edilen hatalı bir sözden, bir milletvekilinin Yahudileri hedef alan çirkin bir ithamına ve hatta bir valinin tehditkâr çıkışına dek hemen her alanda “Buradayız ve bir özür bekliyoruz” diyen bir cemaat yönetimine geçildiği aşikâr. Bu da çok olumlu bir gelişme bana sorarsan.</p>
<p><strong>Nasıl okumalı bu değişimi?</strong></p>
<figure id="attachment_16642" aria-describedby="caption-attachment-16642" style="width: 299px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class=" wp-image-16642" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/Exodus-56a48db03df78cf77282f07b.jpg" alt="" width="299" height="222" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/Exodus-56a48db03df78cf77282f07b.jpg 3000w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/Exodus-56a48db03df78cf77282f07b-640x475.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/Exodus-56a48db03df78cf77282f07b-1024x760.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/Exodus-56a48db03df78cf77282f07b-1280x951.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/Exodus-56a48db03df78cf77282f07b-610x453.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/Exodus-56a48db03df78cf77282f07b-320x238.jpg 320w" sizes="(max-width: 299px) 100vw, 299px" /><figcaption id="caption-attachment-16642" class="wp-caption-text">İstanbul&#8217;a sığınmasından tam 72 gün sonra, 24 Şubat 1942 tarihinde bir denizaltı tarafından batırılan gemide 769 yolcusundan geriye kalan üçü ölü, dört bedendi&#8230;</figcaption></figure>
<p>Bence bu artık biraz çağın, politikaların gereği. Bir de herhalde artık herkesin ‘burasına geldi’ diye düşünüyorum. Aslında “Yahudi cemaati sessizdir” demek, bugüne dek cemaat yönetimlerinin güttüğü politikayı bütün bir topluluğa addetmek anlamına gelir. Oysa hiçbir toplumsal örgütlenme ya da hareketlenme olmadan, bireysel olarak kendi tepkisini ortaya koyan çok insan vardı ama bunları görmüyorduk, duymuyorduk ya da duysak da bu mahallenin delisidir deyip geçiyorduk. Bugün artık cemaat yönetiminin değişen tavrı sayesinde bu durum da değişiyor. Yeni gelen zihniyet artık susan bir zihniyet değil ve bu çok da iyi bir şey. Ama bu demek değildir ki, ‘devlete baş kaldıralım, düşmancıl politikalar güdelim’. Tam tersine birlikte yaşam kültürü oluşturma çabasına dair bir çaba var yeni söylemde. Türkiye’de azınlık cemaatlerinin ve cemaat yönetimlerinin bir misyonu var. Bu misyon da şudur; sana bağlı yaşayan topluluğunun sivil haklarını yönetebilmek, devlet ile iyi ilişkiler kurarak onların daha güvenli, refah içinde ve sağlıklı, huzurlu bir hayat sürdürebilmelerini sağlamak. Tanzimat’ı sindiremediğimizden, “azınlıkları” eşit vatandaş olarak kabul etmeyi beceremediğimizden, devlet yerine getirmesi gereken fonksiyonları yerine getiremediğinden, cemaat yönetimleri, dindaşlarını, kendi halklarını korumak, kollamak ve devletle ilişkilerini kolaylaştırmak adına bir politika gütmek zorunda kalıyor. Bugün bu politikalar bir parça değişti. Misyon aynı kalsa da yöntem farklılaştı. Artık susup, kabul edip, ayak uydurmak yerine varlığını kabul ettirmeye çalışan azınlık cemaatleri söz konusu. Kimlikler çağında yaşıyor olmamız da etkili tabii bu tutumda. Ancak baştan sona azınlıkların yaşadığı her türlü olumsuzluk da devleti suçlu bulduğumu söylemeliyim. Bugün hala Edirne Valisi çıkıp dünyanın en akıl almaz lafını edebiliyorsa, bir başkası Struma anmasında ya da Holokost anmalarında yeri olmayan lafları telaffuz edebiliyorsa bunda devlet en az bu lafı edenler kadar suçludur. Tamam bu adamlar anti-semit anladık ama bari başka yerde göstersinler bunu. Yahudiler ile ilgili anmalarda insanların suratlarına karşı bu suçu işlemek akıl alacak gibi değil.</p>
<p><strong>“Madem misafirperverdik, 500 yıl öncede mi kaldı o misafirperverlik</strong>!<strong>”</strong></p>
<p><strong>Ne</strong> <strong>demişti?</strong></p>
<p>Struma’da da insanların gözünün içine baka baka geminin açığa alındığı sürüklendiği vs.<strong>  </strong>Gemi kendi kendine sürüklenmedi, rüzgâr yoktu. O gemi oraya demirlerle bağlanarak başka gemiler tarafından açığa çekildi.</p>
<h4>&#8220;&#8230;bu ülkede anti-semitizm bir nefret suçu bile değil ne yazık ki. Sinagogun kapısına &#8216;yakılacak mekân&#8217; yazılı bir kâğıdı asacak kadar ‘özgüvenli’ öğretmenlere emanet ediyoruz biz çocukları&#8221;</h4>
<p><strong>Sovyetler’in</strong> <strong>batırdığı iddia ediliyordu&#8230;</strong></p>
<p>Kimin batırdığı çok da önemli değil. Ben oradaki insani durumdayım. Neden kurtarmadık ya! Madem misafirperverdik, 500 yıl öncede mi kaldı o misafirperverlik! 500 yıl öncede kaldıysa 1990’larda 500. Yıl Vakfı kurulurken biz ‘neden hala misafirperveriz’ diyoruz. 50 yıl önce o geminin batmasına o insanların açlıktan, sefaletten, hastalıktan kırılmasına müsaade ettiysek pek de misafirperver değiliz demek ki. Çelişkilerin ülkesiyiz. Bir karar vermemiz lazım. Bu ülkede Yahudilerin konumunun da anti-semitizmin de çok durumsal olduğunu düşünüyorum. Rıfat Bali’nin sevdiğim bir kitabı vardır; ‘Devletin Yahudi’si ve Öteki Yahudi’. Hakikaten devletin Yahudisi, Ermenisi, Rumu, Kürdü her bir şeyi var. Devletin Ermenisi olarak Etyen Mahçupyan’ı işaretlerim hemen. Tercih ettikleri biri. Devletin de var devletin Sünn’si de devletin Alevisi de var. Devletin çok iyi geçindiği insanlar var ama bir de ötekiler var. Ötekilerin sesinin de doğru yansıtıldığına inanmıyorum. Bugün günümüzün internet koşullarında sosyal medya koşullarında ses çıkarmak ve çıkardığınız sese karşılık bulmak o sesi duyurmak çok daha kolay. Bundan on yıl önce zaten böyle bir şey yapılamazdı. Yapılsa ‘Yahudi konuştu’ derlerdi. Hala öyle deniyor hoş ama bugün sosyal medya sayesinde sesinize karşılık bulmak, destek bulmak kolaylaştı. Artık kimse yalnız olmadığını biliyor. Ancak Yahudiler söz konusu olduğunda binlerce yıldır oradan oraya sürgün edilmiş ve hiçbir yerde barındırılamamış bir halktan söz ediyoruz. Ve bu coğrafyada da koşulsuz şartsız kabul edildiklerini de kimse karşıma geçip iddia edemez. Hala misafir oldukları yüzlerine vuruluyor. Her gün, her hafta onlarca antisemit yazı çıkıyor. Ve bu ülkede anti-semitizm bir nefret suçu bile değil ne yazık ki. Sinagogun kapısına “yakılacak mekân” yazılı bir kâğıdı asacak kadar ‘özgüvenli’ öğretmenlere emanet ediyoruz biz çocukları. Ve ceza vermiyoruz. Çünkü ne yaptı ki! Aslında kâğıt astı yani hepsi bu! Sinagog patlamalarının iç yüzünü hala konuşmuyoruz. Kim patlattı o sinagogları? Kim izin verdi o sinagogların patlamasına? Devlet ne yapıyordu biri bana anlatabilir mi? İstihbarat neredeydi? Bunlar benim kişisel sorularım, problemlerim. Aklımın almadığı şeyler. Cemaatin ya da topluluğun düşüncesi olarak iddia ettiğim şeyler değil. Bu devletin buradaki anti-semitizme yaklaşımı hakkındaki kişisel görüşlerim. Bütün bunların üzerinde düşünmeden, konuşmadan, açıklığa kavuşturmadan ya da Yahudi’yi Yahudi olarak işaretlemekten vazgeçmeden biz bu nefreti çözemeyiz. Bu sağ içinde böyle sol içinde böyle. Anti-semitizm yalnızca AKP ya da diğer sağ partilerin faili olduğu bir suç değil. Sol da en az sağ kadar suçlu. Ben özellikle sol düşünceye seslenen pek çok yazı yazdım bir dönem Şalom gazetesinde. “HDP niye Yahudilere seslenmiyor?” bunlardan biri. Yıllar geçti hala soruyorum. Ermeni’ye, Rum’a, Süryani’ye<strong>, </strong>Zaza’ya herkese seslenen HDP, neden Yahudi’ye seslenirken iki kere düşünüyor. Bu da bir sorun, kafalardaki ön yargı.</p>
<h4>“Söz konusu İsrail olduğunda burada yaşayan Yahudilere bir misyon yükleniyor: İsrail adına özür dilemeleri ve İsrail’i kötülemeleri”</h4>
<p><strong>Türkiye’de kalan Yahudiler ne hissediyor yükselen anti-semitizm karşısında? “Trakya Pogromu sırasında yaşadıklarını birbirlerine dahi anlatmıyorlar” demiştin oysa görmezlikten gelince bitmiyor. 6-7 Eylül olayları var, sinagoglara yönelik bombalı eylemler devam ediyor, Mavi Marmara, medyada ve sosyal medyada yazılan anti-semit ifadeler artık neredeyse olmazsa olmazlarımızdan!</strong></p>
<p>Türkiye’deki anti-semitizm en çok İsrail ile ilgili bir şey olduğunda hortlar yazık ki. Ne zaman İsrail’de bir taş yerinden oynar o zaman burada Yahudi’nin burnu kanar. Mavi Marmara’da ben iş yeri basılıp dövülen Yahudiler tanıyorum. Bunlar basında karşılık bile bulmadı kendine. Ve hakikaten bu insanların iş yerleri basıldı ‘Allahın belası Yahudiler’ diye dövüldüler. Dövülen bu insanların Mavi Marmara olayına bir destekleri mi vardı? -hayır. En ufak bir ilgileri mi vardı? &#8211; hayır, Tek suçları Yahudi olmaktı. Erdoğan’ın ‘one minutes’ çıkışında da burada bir sürü olay oldu. Yazık ki söz konusu İsrail olduğunda burada yaşayan Yahudilere bir misyon yükleniyor: İsrail adına özür dilemeleri ve İsrail’i kötülemeleri. Bu akıl alır bir durum değil. Cemaatin herhangi bir temsilcisini geçtim siyasetle hiç alakası olmayan, sıradan bir Yahudi olarak Müslüman Türklerin bulunduğu bir toplantı, sohbet hatta vatan kurtarılan içki sofrasında bile olsanız sohbet İsrail siyasetine gelirse bir Yahudi olarak İsrail’in politikalarını reddetmeniz ve onun adına özür dilemeniz beklenir sizden. En demokrat gözüken, en liberal ortamların bile yazık ki beklentisi budur. Bizim Türkiye’de yaşayan Yahudilere yüklediğimiz misyon bu ve bu çok acı bir şey. Bundan yıllar evvel, eski cemaat başkanlarından Bensiyon Pinto’nun bütün hayatını çok açık sözlülükle aktardığı kitabı için düzenlenen bir söyleşisine katılmıştım. Ülkenin son derece saygın üniversitelerinden birinde “akademik” bir toplantı havasında düzenlenmişti bu söyleşi. Pinto kitabında, babasının Varlık Vergisi öncesinde 20 Kur’a Asker olarak götürülüşünü ve aylar sonra yaşlanmış olarak geri dönüşünü, Varlık Vergisi sırasında küçücük bir çocukken altından çekilip alınan halıyla birlikte yere düşüşünün aslında bedensel olarak o acıyı hissetmesine sebep oluşunu, 6-7 Eylül olayları sırasında buradan gitmeye karar verişini ve burada geçen hayatını, yıllarını tüm açık sözlülüğü ile anlatmıştı. Oysa Pinto’nun sunuşu bitip de soru cevap bölümüne geçildiğinde sorulan tüm sorulan İsrail’in politikaları ve savaşı üzerineydi. Pinto’ya o salonda o gün yüklenen misyon da aynıydı. Ondan İsrail politikalarını reddetmesi, eleştirmesi ve hatta İsrail adına özür dilemesi bekleniyordu. Kitapta anlatılan onca hikâye ve acı burada yaşanmamışçasına biz bu topraklarda olan bitene gözümüzü kapayıp oturup İsrail’i konuşmayı tercih ediyoruz hep. Bunu çözmedikçe de bir adım ilerlememiz, burada kalmaya devam eden Yahudilere huzur telkin etmemiz mümkün değil.</p>
<p><strong>Peki nasıl bir duygu hali içindeler? Fransa’da bile yükselen</strong> <strong>anti-semit saldırılar nedeniyle, Yahudiler’in İsrail’e göçü her sene artıyor…</strong></p>
<p>Yahudiler bin yıllardır vatansız aslında. 1948’den itibaren bir vatan var hesapta. Ama İsrail’in vatan olarak kabul görüp görmediğini oturup tartışmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Bence İsrail hakikaten Nuh’un Gemisi. Dünyanın dört bir tarafından insanların bir arada yeni bir yaşam kurabilmesi bir mucize. Ancak buradan oraya göç etmiş ve orada yaşayamayıp geri dönmüş çok insan tanıyorum. Özellikle Türkiyeli Yahudiler için oranın bir “vatan” ya da “anayurt” olduğunu ben düşünmüyorum. Yaptığım pek çok saha araştırmasından sonra çok açıkça söyleyebilirim bunu. Türkiyeli Yahudiler için İsrail, işler iyi gitmezse, barınamazlarsa, başlarına kimliklerinden dolayı bir iş gelirse kaçabilecekleri, sığınabilecekleri, kendileri olarak yaşayabilecekleri bir liman. Buradan da özellikle son yıllarda çok fazla Yahudi göç etti. Özellikle gençler gidiyor artık. Kimse burada kalmak istemiyor çünkü güven duymuyor ama gitmek de kalmak kadar zor bir yandan. Yıllar önce bir saha araştırması sırasında yaşlı bir karı koca ile tanışmıştım. Bütün aile İsrail’e göçtükten sonra sonunda bir gün onlar da ‘artık yaşlandık kimsemiz de kalmadı’ deyip İsrail’e gidiyorlar. Göçleri üzerinden 5-6 ay geçiyor. Mevsim ilkbahara dönüyor. Kadına sorarsanız o aylar nasıl geçti hiç bilmiyor. 70 küsur yaşında bambaşka bir ülkeye gidiyor, dilini bilmiyor ve kendi akrabaların dışında bir sosyal çevresi yok. Alıştığı çevre, komşuluk ilişkileri, kültür hepsi geride kalmış. Kültürden kastı şuydu; hatırlı komşuluk ilişkileri, bir yaşlıya saygı duymak, hürmet göstermek, yer vermek vb. Bu kadıncağızın en büyük korkusu oğlunun İsrail’den biz kızla evlenmesiydi; “Gelsin Türkiye’de Türk bulsun, Müslüman bulsun ona razıyım yeter ki oradan, kökleri bizden olmayan biriyle evlenmesin. Kadınların buralarında etekler (mini etekleri kastediyor), terbiye diye bir şey kalmamış, senin karşına geçer bacak bacak üstüne atar oturur” diyordu. Kadının gelin adayından beklentisi bu coğrafyanın beklentisi ile aynıydı. Yani bu coğrafyanın ortak bir kültürü olduğu bir gerçek ve Yahudiler de bu kültürün bir parçası. Neyse asıl konuya geleyim, mayıs ayı geliyor. Bu hanımın en sevdiği meyve çilek. Eşi Rıfat’tan bir gün rica ediyor.  “Allah aşkına Rıfat kalk, çilek al- gel, burnumda tüttü memleketimin çileği, dün gece rüyamda gördüm bu yaştan sonra aş mı eriyorsun diyeceksin ama canım çekti git bana çilek bul!” Adamcağız hakikaten gidiyor arıyor, tarıyor bu coğrafyaya en benzeyen çileği alıp getiriyor. Ancak gelin görün ki onun istediği çilekle alakası yok. Gerisini bana anlattığı gibi aktarayım: “Kızım bana bir çilek getirdi ‘na’ avucumun içi kadar. “Böyle çilek mi olur Rıfat?” dedim “karpuz bu”. İki ay sonra döndük geldik senin anlayacağın. Ne çileği benim memleketime benzer ne havası ne suyu. Dayanamayacaktım yaban elde biz de döndük İstanbul’a geldik”.</p>
<h4>&#8220;Bir ön yargıyı tüm topluma mal ederek buradan bir nefret üretmek en büyük suç&#8221;</h4>
<p><strong>Bu söylem de fazla romantize edilmiş değil mi</strong>.? <strong>Yani, ait olduğu yere geri dönmek, güzel hoş ama eşit vatandaşlığı en doğal hak bir olarak düşünmek..</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-16643 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/bayrak.jpg" alt="" width="207" height="342" />Romantize edilmiş olmaktan öte bence hakikatin ta kendisi üstelik romantik bile değil dramatik. Siz Yahudiye ne kadar İsrailli muamelesi yaparsanız yapın o kendini buralı hissediyor. Bu tıpkı sevgili Hrant’ın yıllar evvel bir yazısında söylediği gibi: “<em>Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için.</em>&#8221; Mevzu bu kadar insani ve dramatik bana kalırsa. Burası memleket, burası toprak, burası kök saldıkları yer, ata mezarları burada, kökleri, yaşamları burada. İsrail bunların hangisi olabilir? Ama bir yandan bir de gerçek var, biz bu insanlara yaşam alanı bırakmıyor, gündelik hayatlarını zehrediyor, her fırsatta Yahudiye olan nefretimizi kusuyoruz. Bu ortam içinde İsrail gibi bir seçenek olması tabii ki herkese kendini rahat hissettiriyor. Bir gün gitmek gerekirse gidilebilecek bir yer olması çok olumlu bir şey. Ama bu gidiş istekle mi olacak yoksa mecburiyetle mi bunu tartışmak gerek. Devlet ve kanunlar sizi eşit vatandaş olarak görmüyorsa siz kendinizi eşit görseniz kaç yazar? Bugün değiştirilmeye çalışılan tam da bu işte. Eşit vatandaşlığı madem devlet vermiyor, veremiyor gerek söylemini eleştirerek, gerek davranışını eleştirerek, gerek zihniyetini eleştirerek ve tabii dönüşüm talep ederek burayı yaşanılır kılmak tek çare. Bir de resmin ideolojik çerçevesinden çıkıp biraz daha aşağıdan bakmak lazım bence. Bize ezberletilen gerçekleri sorgulamak lazım. ‘Yahudiler zengindir’ diye bir ön yargı var mesela. Yok arkadaşlar bu yalan<strong>. </strong>En azından hepsi zengin değildir. Nüfusu oranlarsak önemli bir kısmı da zengin değildir. Bu korkunç bir ön yargı. Tüm AKP’liler zengindir demekle aynı şey hatta. Hayır, tüm AKP’liler nasıl zengin değilse tüm Yahudiler de zengin değildir. İşçisi de vardır, fakiri de. Benim yan apartmanım Yahudi fakirhanesi mesela. Oturduğum semtin en fakir insanları oturuyor o binada. Üstelik hepsi Yahudi. Semtin en fakir insanları Yahudiler. Haydi oturup bunu açıklasınlar şimdi? Bir ön yargıyı tüm topluma mal ederek buradan bir nefret üretmek en büyük suç.</p>
<h4>&#8220;Her şeyden önce anti-semitizmin bir nefret suçu olduğunu devlete kabul ettirmek ve bunun hukuki bir yaptırımı olmasını sağlamak yazık ki sivil toplumun üstlenmesi gereken bir vazife&#8221;</h4>
<p><strong>Peki nasıl önlenir anti-semit söylem, sivil topluma düşen ne?</strong></p>
<figure id="attachment_16644" aria-describedby="caption-attachment-16644" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-16644" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/b_22042015eOPQa3jc8DnKtMt0oijDkbToF.jpg" alt="" width="310" height="227" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/b_22042015eOPQa3jc8DnKtMt0oijDkbToF.jpg 834w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/b_22042015eOPQa3jc8DnKtMt0oijDkbToF-640x469.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/b_22042015eOPQa3jc8DnKtMt0oijDkbToF-610x447.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/b_22042015eOPQa3jc8DnKtMt0oijDkbToF-320x234.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 310px) 100vw, 310px" /><figcaption id="caption-attachment-16644" class="wp-caption-text">İsrail protestolarından bir kesit. Fotoğraf: Görkem Keser</figcaption></figure>
<p>Her şeyden önce bu önyargıların değişmesi için toplumu bilinçlendirmek gerek. Yahudileri ezberletilmiş ön yargılardan azade bu topluma tanıtabilmek gerek. Çünkü tanıdığınız, bildiğiniz birinden nefret etmeniz çok da mümkün olmaz. Ancak tanımadığınız birinden düşman yaratabilirsiniz. Bu tanıtma, tanıştırma meselesinde en büyük rol de tabii sivil topluma düşüyor. İnsan hakları ve demokratikleşme adına çaba gösteren, gösterdiğini iddia eden tüm sivil toplum örgütleri, ister islami düşünceyi kendine temel alsın ister seküler olsun söz konusu insan hakları ise nefret suçlarına gözlerini kapamaktan vazgeçmek durumundalar. Ermeni, Yahudi, Rum, Süryani, Kürt, Alevi fark etmez nefret suçu nefret suçudur. Anti-semitizm özelinde yapılması gereken tam olarak söylemin değişmesi için çaba göstermek, eğitmek, bunun yaygınlaşmasına engel olmaya çalışmaktır. Üç– beş sivil toplum örgütü dışında kimsenin anti-semitizm ile ilgili bir çabası yok. Yazık ki var olan AB fonlarının ve diğer fonların da pek çoğu anti-semitizmi bir alt başlık hatta alt başlığın da alt başlığı olarak görüyor. Dolayısıyla zaten alan sınırlanıyor. Devletten de bir şey beklemek doğru değil iş başa düşüyor.</p>
<p><strong>Neden devletten beklenmemeli, neden sivil toplum kuruluşlarına iş düşüyor bu konuda? </strong></p>
<p>Devletin kendisi anti-semitizmin en önemli faillerinden biri iken anti-semitizmle mücadele etmesini ondan beklemek saçma olmaz mı? Yazık ki devletin pozitif ayrımcı bir tavır sergilediğini söylemek mümkün dahi değil. Bu yüzden iş sivil toplum kuruluşlarına düşüyor. Her şeyden önce anti-semitizmin bir nefret suçu olduğunu devlete kabul ettirmek ve bunun hukuki bir yaptırımı olmasını sağlamak yazık ki sivil toplumun üstlenmesi gereken bir vazife. Yahudiler konunun mağduru iken, mağdurdan faille mücadele etmesini beklemek haksızlık olur. Bu yüzden sivil topluma en çok da anti-semitizm ile mücadelede ihtiyaç var diye düşünüyorum. Bugün Yahudiler söz konusu olduğunda anti-semitizm söz konusu olduğunda sokağa çıkan, eylem yapan, bildiri yayınlayan, mücadeleye kafa yoran o kadar az kurum o kadar az insan var ki. Sivil toplumun çuvaldızı kendine batırma vakti geldi diye düşünüyorum.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/11/madem-misafirperverdik-500-yil-oncede-mi-kaldi-misafirperverlik/">&#8220;Madem misafirperverdik, 500 yıl öncede mi kaldı o misafirperverlik!”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/11/madem-misafirperverdik-500-yil-oncede-mi-kaldi-misafirperverlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sözde Festival: Yulin&#8217;de toplu işkence ve katliam</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/29/sozde-festival-yulinde-toplu-iskence-katliam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Esin Erben]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 May 2017 13:13:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hayvan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Balkan Müslümanları]]></category>
		<category><![CDATA[Çin Halk Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Çin Kültür Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[kedi]]></category>
		<category><![CDATA[Köpek Eti Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[StopYulin2015]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=15162</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sözde festival, Kuzey Yarımküre için yazın başlangıcı sayılan ve en uzun gündüzün yaşandığı gün, yani 21 Haziran günü başlıyor. Sözde festivalin tarihini araştırdığınızda kanlı görseller ve işkenceleri anlatan metinler dışında birtakım bilgilere ulaşmak oldukça zor. Köpek yemek, her ne kadar Çin&#8217;de binlerce yıllık bir tarihe dayandırılsa da sözde festival geleneğinin yerel olarak 1990&#8217;lı yıllarda ortaya [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/29/sozde-festival-yulinde-toplu-iskence-katliam/">Sözde Festival: Yulin&#8217;de toplu işkence ve katliam</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sözde festival, Kuzey Yarımküre için yazın başlangıcı sayılan ve en uzun gündüzün yaşandığı gün, yani 21 Haziran günü başlıyor. Sözde festivalin tarihini araştırdığınızda kanlı görseller ve işkenceleri anlatan metinler dışında birtakım bilgilere ulaşmak oldukça zor. Köpek yemek, her ne kadar Çin&#8217;de binlerce yıllık bir tarihe dayandırılsa da sözde festival geleneğinin yerel olarak 1990&#8217;lı yıllarda ortaya çıktığı belirtiliyor.</p>
<p>Sözde festival, her kanlı bayram gibi inançlara dayandırılıyor. Çinlilerin inancına göre yazın başlangıcında köpek eti yemek, kışın onları soğuktan koruyor ve kültürel inançlarına göre sağlığın yanı sıra iyi şans da getiriyor.</p>
<p><strong>Köpekler Nereden Geliyor?</strong></p>
<p>Hayvan hakları aktivistlerine göre Çin&#8217;in her yerinden Yulin&#8217;e köpek getiriliyor. Sokakta yaşayan, çiftliklerden alınan köpekler&#8230; Köpeklerin önemli kısmı henüz Yulin&#8217;e gelmeden açlık, dehidrasyon ve havasızlık sebebiyle ölüyor. Belki de içlerinde en şanslı olanlar onlardır? Katledilen köpeklerin yalnızca küçük bir kısmı Yulin&#8217;de yaşayan köpekler.  Dahası Çin&#8217;de köpek eti tüketiminin yaygın olması sebebiyle evcil hayvan hırsızlığı yaygınlaşmış durumda.</p>
<p>Diğer yandan Yulin&#8217;deki sözde festivalde yaygın bilinenin aksine yalnızca köpekler değil, kediler de katlediliyor.</p>
<p><a href="https://twitter.com/search?q=%23StopYuLin2015&amp;src=tyah">#StopYulin2015</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-15168 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/05/2015-04-29-1430337982-4609608-zpfile001.jpg" alt="" width="278" height="185" />Çin&#8217;de yorulmadan ve sıkılmadan sözde festivale karşı mücadele veren aktivistlerin yanı sıra sosyal medyada büyük bir kampanya başlatıldı. Kampanya #StopYulin2015, #EndYulinFestival, #EndYulin2015 hashtagleri ile dünyanın her yerinden destek görürken işkence gören hayvanların fotoğrafları paylaşılıyor. Dünyanın en çok okunan çevrimiçi gazeteleri de kampanyaya hikaye ve belgelerle destek veriyor. Bu hikayelerde, köpekleri satın alan ve kurduğu çiftliklerde onlarla yaşayan insanların çabalarına da yeriliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yerel Yetkililer: Böyle Bir Festivalimiz Yok</strong></p>
<p>Yerel yetkililerin gelen tepkiler sebebiyle &#8220;köpek eti festivalinin&#8221; iptal edildiğini söylemesine karşın hayvan hakları örgütleri sözde festivalin planladığı gibi &#8211; hatta tepkiler sebebiyle daha erken &#8211; yapılacağını belirtiyor. Dahası 2011 yılında yasaklanan Jinhua Hutou Köpek Eti Festivali&#8217;nin ardından Yulin yetkilileri, kendi bölgelerinde böyle bir festivalin düzenlenmediğini, köpek eti tüketiminin arttığı 21 Haziran gününün benzer bir festival olarak görülemeyeceğini dile getiriyor. Bir diğer deyişle sözde festivalin yasaklanmaması için adını değiştirerek onu yok sayıyor!</p>
<p><strong>Çin&#8217;de Hayvan Hakları</strong></p>
<p>Çin Ulusal Halk Kongresi&#8217;ne 2009 yılında hayvan hakları ile ilgili bir yasa tasarısı sunuldu. Bu tasarıda hayvana işkence eden ve hayvan istismarında bulunanlara karşı hem para hem de gözaltı cezası önerildi. Ancak Ulusal Halk Kongresi bu tasarıyı ciddiye almadı bile. Çin Komunist Partisi&#8217;nin 1966 &#8211; 1976 yılları arasında Çin kültürünü canlandırmak için başlattığı Çin Kültür Devrimi süresince Çinlilerin evcil hayvan beslemesi dahi yasaklanmıştı.</p>
<p><strong>Özeleştiri Veriyor Muyuz?</strong></p>
<p>Yulin&#8217;deki işkence ve katliamın finansal boyutu göz ardı edilemez. Ancak Çin&#8217;de olduğu gibi bütün kanlı sözde festival ve bayramların altında kültür ve inanç değerleri yatıyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-15167 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/05/slaughter.jpg" alt="" width="272" height="272" />Türkiye&#8217;de 2012 yılından beri halka açık alanlarda gerçekleştirilen kurban bayramı protestoları, pek çok sosyal medya kullanıcısından tepki almış, inanç saldırısı olarak değerlendirilmiş, alay edenler tarafından itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Oysa Yulin penceresinden bakıldığında her iki toplu katliamın arasında belirgin bir ayrım yoktur. Tıpkı Christmas hindilerinin katliamında olduğu gibi. Farklı motivasyonlarla gerçekleştiriliyor ve kanıksanıyor olsa da hepsinin temelinde kanlı ekonomiyi canlandıran inanç ve kültür yatıyor.</p>
<p>Bir hayvanın işkence ile öldürülüyor olması ya da işkencesiz öldürülmesi nasıl bir fark yaratıyor peki? Bütüncül olarak baktığınızda fark yok oluyor: Öldürülen hayvan üzerinde insan tahakkümü doğduğu andan itibaren sürerken ve yaşamı boyunca görülmeyen işkencelere maruz kalırken yine insanın istediği zaman ve yerde, insanın ölmesini dilediği şekilde öldürülüyor.</p>
<p>Independent&#8217;ın haberine göre Yulin&#8217;deki sözde festivale karşı çıkanlar kadar festival destekçileri de sosyal medyada sessiz kalmıyor ve müslüman etnik gruplar için &#8220;Müslümanlar domuz yemiyor ve biz domuz yiyoruz diye bizi protesto etmiyor&#8221; açıklaması yapıyor. Yulin&#8217;deki sözde festival destekçilerinden bir diğeri ise &#8220;Hadi hepimiz Christmas&#8217;ta hindi yeme pratiğini protesto edelim!&#8221; diyor.</p>
<p>Bunlar karşısında insan olarak birçoğumuz vereceği yanıt, her gün mezbahalarda milyonlarca hayvan, insan çıkarı için katledilirkenbaşımızı öne eğmekten öteye geçmeyecektir. Hayvan katliamlarının &#8220;evcilleştirilmiş türlere duyulan empati ve sevgi&#8221; bağlamında açıklanabilecek kadar sığ bir konu olmadığını daha açık bir şekilde Yulin&#8217;de görüyoruz.</p>
<p><strong>Yararlanılan kaynaklar: </strong><br />
&#8211;<a href="http://www.independent.co.uk/news/world/asia/chinese-yulin-dog-meat-festival-activists-fight-back-in-support-of-event-which-will-see-10000-cats-and-dogs-slaughtered-10326736.html">Yulin Dog Meat Festival: Netizens rally in defence of event that will see 10,000 cats and dogs slaughtered</a><a href="http://www.dailymail.co.uk/news/article-3131202/Business-booming-Yulin-No-1-Crispy-Dog-Meat-restaurant-Shocking-cats-canines-crammed-cages-ready-slaughter-days-ahead-meat-festival-s-outraged-world.html#ixzz3datOneW5">Business is booming at the Yulin No.1 Crispy Dog Meat restaurant: Cats and canines crammed into cages ready for slaughter days ahead of meat festival that&#8217;s outraged the world</a><br />
&#8211;<a href="https://books.google.co.uk/books?id=Fo087ZxohA4C&amp;printsec=frontcover&amp;source=gbs_ge_summary_r&amp;cad=0#v=onepage&amp;q&amp;f=false">Simoons, F.J., (1991). Food in China</a><br />
&#8211;<a href="http://time.com/2891222/china-dog-eating-festival/">Times &#8211; 5 Things You Need to Know About China’s Dog-Eating Festival</a><br />
&#8211;<a href="http://www.nytimes.com/2011/09/30/world/asia/dog-meat-festival-is-canceled-in-china.html?_r=0">The New York Times &#8211; After Online Campaign, Chinese Dog Meat Festival Is Canceled</a></p>
<p>*Metnin tamamı VeganTürkiye&#8217;ye aittir. Söz konusu yazı, yazarının kişisel bloğunda 2016&#8217;da yayımlanmıştır. Yararlanılan kaynaklar ve alıntılar bağlantılarla gösterilmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="post-header"></div>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/29/sozde-festival-yulinde-toplu-iskence-katliam/">Sözde Festival: Yulin&#8217;de toplu işkence ve katliam</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa’ya Göç Edenlerde Değişimler, Farklar ve Benzerlikler</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/13/avrupaya-gocun-kusaklararasi-sonuclari-arastirmasi/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/13/avrupaya-gocun-kusaklararasi-sonuclari-arastirmasi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tolga Tezcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2017 09:57:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Göç - Mülteci Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[2000 Aile: Avrupa’daki Türklerin Göç Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[2000 Families: Migration Histories of Turks in Europe]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Asimilasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Güveli]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[göçmen]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[NORFACE]]></category>
		<category><![CDATA[sekülerlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=12285</guid>

					<description><![CDATA[<p>Essex Üniversitesi’nde sosyoloji bölümü profesörü olan Ayşe Güveli beşinci kuşağa kadar geriye giderek topladığı bilgilere dayanarak yürüttüğü araştırmayı “Göçün Kuşaklararası Sonuçları” başlığıyla kitaplaştırdı. Araştırmasının en önemli ayırt edici yanı, göçmenleri geldikleri ülkelerdeki göç etmeyenlerle kıyaslayarak sosyoloji literatürüne yeni bir yaklaşım getirmesi. Güveli ile göç ve göçmenlerin dününü-bugününü, etnik kimliğe yansımasını ve dinin dönüşümünü konuştuk. Ayşe [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/13/avrupaya-gocun-kusaklararasi-sonuclari-arastirmasi/">Avrupa’ya Göç Edenlerde Değişimler, Farklar ve Benzerlikler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Essex Üniversitesi’nde sosyoloji bölümü profesörü olan Ayşe Güveli beşinci kuşağa kadar geriye giderek topladığı bilgilere dayanarak yürüttüğü araştırmayı “Göçün Kuşaklararası Sonuçları” başlığıyla kitaplaştırdı. Araştırmasının en önemli ayırt edici yanı, göçmenleri geldikleri ülkelerdeki göç etmeyenlerle kıyaslayarak sosyoloji literatürüne yeni bir yaklaşım getirmesi. Güveli ile göç ve göçmenlerin dününü-bugününü, etnik kimliğe yansımasını ve dinin dönüşümünü konuştuk.</strong><span id="more-17763"></span></p>
<p>Ayşe Güveli, Essex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde profesör. Avrupa’da yaşayan Türkler, göç, mobilite ve dindarlık gibi alanlarda yazdığı makalelerinden tanıyoruz onu. Güveli’nin Avrupa’daki Türklerin göç tarihi üzerine yaptığı araştırmasında ilginç sonuçlar var. Güveli, Türkiye’nin Avrupa’ya en çok göç verdiği 5 ilçesinde (Trabzon-Akçaabat, Denizli-Acıpayam, Sivas-Şarkışla, Afyon-Emirdağ ve Konya-Kulu) 1.992 ailenin 19.666 üyesi hakkında, beşinci kuşağa kadar geriye giderek topladığı bilgilere dayanarak yürüttüğü araştırmayı “Göçün Kuşaklararası Sonuçları” başlığıyla kitaplaştırdı.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Tersine göç, eğitim, evlilik, doğurganlık, arkadaşlık ve sosyal ağlar, dindarlık, kimlik gibi bölümlere ayrılan kitapta aktarılan araştırmanın bazı önemli tespitleri şunlar:</p>
<ul>
<li>Avrupa’ya göç sanılanın aksine geçici. Birinci kuşak göçmenlerin yüzde 70’i Türkiye’ye dönüş yapmış. İkinci kuşağın yüzde 50’si Türkiye’ye dönmüş, aynı trendi üçüncü kuşak da devam ettirmiş. Avrupa’daki Türk nüfusunun artışı Türkiye’den eş seçimi ile yapılan evlilik ve aile birleşimine bağlı.</li>
<li>Avrupa’ya göç edenlerin çocukları ve torunları göç etmeyenlere göre daha fazla eğitim almış, buna karşın göç etmeyenlerde kuşaklar arası eğitim farklılığı daha fazla. Her ne kadar Türkler diğer göçmen gruplarına kıyasla eğitim alanında kötü performans sergileseler de, Türkiye’de kalanlara göre daha başarılılar.</li>
<li>Üçüncü kuşak göçmenlerde görücü usulü evlilik hala çok yaygın (sırasıyla yüzde 50  ve yüzde 37). Avrupa’daki göçmen evliliklerinde geleneksel yapı ve ebeveynlerin etkisi devam ediyor.</li>
<li>Türkiye’dekilere oranla Avrupa’daki nesilde, üçüncü çocuktan sonra çocuk yapanlara daha az rastlıyoruz. Öte yandan literatür göçmenlerin daha az çocuk yapacağını öngörse de, göç edenlerle etmeyenler arasında doğurganlık farkı fazla değil. Ayrıca Avrupa’daki çocuk parası nedeniyle göçmenlerin daha fazla çocuk doğurduğu algısı da doğrulanamıyor.</li>
<li>Avrupa’daki Türklerin arkadaş çevresi Türkiye’de kalanlara kıyasla çok daha dar; kadın göçmenlerin neredeyse arkadaşı yok. Türkiye’de arkadaş çevresi eğitim ve meslek durumuna göre daha heterojen bir yapıdayken, Avrupa’da arkadaş çevresi daha çok etnik ağ ve akrabalık ilişkileri ile sınırlı.</li>
<li>Avrupa’daki Türklerle Türkiye’de kalanlar arasında dindarlık bakımından bir fark gözlenmemiş. Bir başka deyişle, Avrupa’daki seküler yaşam biçimi dindarlığı azaltmıyor.</li>
<li>Bir kısım aile, çocuklarını Avrupa’da yetiştirmek istemediği için Türkiye’ye dönüş yapıyor. Göçmen arkaplanı olan fakat Türkiye’de büyüyen üçüncü kuşak, cinsiyet eşitliği konusunda oldukça muhafazakâr.</li>
<li>Avrupa’daki Türkler, Türkiye’de kalanlara göre daha az ulusal kimlik savunucusu. Avrupa’da kalma süresi arttıkça bu savunu daha da azalıyor. Eğitimin ise kimlik alanına bir etkisi gözlenmiyor.</li>
</ul>
<p>Kitap, proje ve araştırma süreci ile ilgili merak ettiklerimizi Ayşe Güveli ile konuştuk.</p>
<figure id="attachment_12287" aria-describedby="caption-attachment-12287" style="width: 1704px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-12287" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/03/Ayse-Düveli.jpg" alt="" width="1704" height="2272" /><figcaption id="caption-attachment-12287" class="wp-caption-text">Ayşe Güveli, Essex Üniversitesi, Sosyoloji Profesörü</figcaption></figure>
<p><strong><em>Neden bu konuyu araştırmayı düşündünüz?</em></strong></p>
<p>Ben aslında bu projenin ilk düşüncesini geliştirdiğim zaman göç literatürünü çok iyi bilmiyordum. Annemin bir sorusu üzerine gelişti proje düşüncesi. Biz dört nesildir Avrupa’da yaşıyoruz ve annem “Neslimiz buralarda kaybolup gidecek, hiç gelmesek daha mı iyi olurdu acaba?” diye sormuştu. Doktorayı bitirdikten sonra göç literatürüne eğildiğimde üç açıdan eksiklik olduğunu gördüm. Birincisi, göç araştırmalarının çoğunun, göçmenleri gittikleri ülkelerdeki yerlilerle ya da diğer göçmen gruplarla karşılaştırması. Halbuki bu soruya cevap vermek için, göçmenleri geldikleri ülkelerdeki göç etmeyenlerle kıyaslamak gerekiyor. İkincisi, bir tane Amerikan kökenli entegrasyon araştırması hariç, üç nesil araştırmalar yapılmamasıydı. Üçüncü eksiklik ise, kamuoyu tartışmalarında genelde Müslümanların entegrasyon sorunlarından söz edilir ancak uluslararası göç araştırmaları genelde Müslüman olmayan topluluklar üzerinedir. Benim araştırmam, Avrupa’ya 1962-74 arası Türkiye’nin beş ilçe ve köylerinden göç eden ilk kuşak erkekleri, onların çocukları ve torunlarını, aynı dönemde Avrupa’ya göç etmemiş erkekleri, onların çocukları ve torunlarıyla kıyaslıyor. Böylece onların göç süreçlerini, sosyal, ekonomik, politik ve kültürel davranışlarını, tutum ve değerlerini araştırıyor.</p>
<p><strong><em>Göçün selektif olup olmadığı, &#8211; göçmenlerle göçmen olmayanların arasındaki sosyoekonomik fark- konusu literatürde hayli yer kaplıyor. Türkiye’den Avrupa’ya olan göç selektif mi ve bu durum jenerasyonlara göre farklılaşıyor mu?</em></strong></p>
<p>Bu konunun dışında birçok konuyu da analiz ettik topladığımız verilerle. Mesela, Türkiye’den üç kuşak göç süreçlerini, göç veren bölgelerin özelliklerini, meslek, eğitim, özel girişimcilik, üretkenlik, evlilik, arkadaşlık, dindarlık, kadın-erkek rol tutumları ve kimlik üzerine bölümlerimiz var.</p>
<p>Ama evet, Türklerin Avrupa’ya göçü sosyoekonomik durumları açısından selektif bir göç. Bu şu demek; Türkiye’den Avrupa’ya giden ilk nesil, kalanlara oranla daha eğitimli ama mesleki olarak statüsü daha düşük islerde çalışıyorlardı. İki erkek düşünün 1969’da, ikisi de orta okul eğitimli ama birisi fabrikada çalışıyor, diğeri ise bankada idari işlerde çalışıyor. Daha çok, fabrikada çalışan gidiyor Avrupa’ya. Bu 1962-1974 arası giden işçiler için geçerli daha çok. Bu ilk nesil gidenlerin çocuklarına bakacak olsak, onlarda tam aksi bir durum görünüyor. Türkiye’de iyi eğitim alamayanlar daha çok gidiyor Avrupa’ya, iyi eğitimliler Türkiye’de kalıyorlar daha çok. Torunlarda ise, gidenlerle kalanlar arasında önemli bir fark görünmüyor.</p>
<p><strong><em>Son zamanlarda Avrupa’daki Türklerin gündemine geriye göç girmiş durumda. Sizce neden böyle bir geriye göç akışı başladı? Bu konuda farklı jenerasyonların farklı eğilimleri var mı?</em></strong></p>
<p>Bu konu şu aralar üzerinde çalıştığım bir konu. Avrupa’dan geriye göçün birçok nedeni var ve bu nedenler kuşaklar arasında önemli farklılıklar gösteriyor. Pek bilinmez ancak ilk Avrupa’ya gidenlerin yüzde 70’i geri döndü. Avrupa’da Türk nüfusu giderek artmış, çünkü kalan yüzde 30 çocuklarını aldırmış, üretkenlik o dönemlerde daha yüksek oranlardaydı ve Türkler genelde Türkiye’den eş seçimi yapıyorlardı. İkinci kuşakta geri dönüşler ailevi nedenlere bağlı daha çok. Mesela ilk çocuk erkek olan ailelerde geri dönüş oranı daha yüksek ama mesela erkek çocuk eşini Türkiye’den seçmiş ise dönüş oranı daha düşük. Fakat, geri dönüş süreçleri ve dinamikleri üzerine daha fazla araştırma yapmak gerekiyor.</p>
<p><strong><em>Son zamanlarda ayrıca Türkiye’den yurtdışına göçlerde ve göç niyet beyanında da bir artış gözleniyor. Bu yeni dönem göçmenlerin demografik özellikleri nelerdir ve onları yurtdışında neler bekliyor? Sizce bu yeni göç akımı, kararı panik halinde ve hızlıca alınmış kısa dönemli yerleşmeyi mi ifade ediyor?</em></strong></p>
<p>Ben genel olarak göçün, hem göç veren ülkeye hem göç alan ülkeye hem de göçmenin kendisine sosyoekonomik yarar sağladığını düşünüyorum. Bu konuda tartışmalar sonuçlanmış değil ama. Mesela göçün göç veren ülkeye zararlı olduğunu, kaynak kaybına neden olduğunu iddia edenler var. Söylediğiniz göçü sosyoekonomik olarak değerlendirecek olursak, son dönemde Türkiye’den gidenlerin birçoğu yüksek eğitimli ve çok iyi becerileri olan insanlar. Bu insanları Türkiye yetiştirdi ve onlara yatırım yaptı. Bu kaynakların başka ülkelere akması, Türkiye açısından bir kayıp. Ancak bu konuda iyi bir çalışma yapılmadı henüz. Bizim “2000 Families” verilerini de analiz etmek lazım, bu göç türü bizim verilere kısmen yansımıştır, çünkü biz beş ilçedeki aileleri inceledik. Sözünü ettiğimiz göçmenler ise daha çok büyük kent kökenli olabilir; bilemiyoruz.</p>
<p><strong><em>Kitabınızın bir bölümü dini eğilimlerle ilgili, 2014 yılında da Avrupa Sosyal Taraması Araştırması verileriyle aynı konuda bir makale yayınladınız. Dini eğilimler bakımından asimilasyon literatürü Avrupa’daki Türkler örneği açısından elverişli mi?</em></strong></p>
<p>İslam’ı, Batı Avrupa ülkelerindeki geniş kitlelere Türkiye, Fas, ve Pakistan gibi ülkelerden 1960 sonrası işçi olarak giden müslümanlar tanıttılar. İlk dönemlerde hiçbir olanakları yoktu. Mesela, camileri yoktu, dernekleri yoktu, yiyebilecekleri şeyler belirliydi vs. Yarım asırda kendilerine cemaatler, camiler, okullar, üniversiteler, dernekler, avukat büroları, işçi dernekleri, özel helal yeme olanakları gibi müslümanların yaşadıkları toplumda ihtiyaç duydukları olanakları oluşturdular. Asimilasyon teorileri göçmenlerle ilgili birçok araştırma bulgularını yorumlamamızda bizi aydınlattı, ancak bu teoriler Amerika’ya göç edenlerle ilgili daha çok aydınlatıcı oldu. Bu göçmenler de hristiyandı daha çok. Özellikle Avrupa’daki müslüman göçmenler ve onların nesilleri hala yerli halktan daha değişik yaşam pratikleri, değerlerine ve tutumlarına sahip. Ancak klasik asimilasyon teorisi göçmenlerin gittikleri ülkede zaman geçirdikçe ve ilerleyen kuşaklarda yerlilere benzeyeceklerini iddia eder. Asimilasyon teorisinin  dinle ilgili bir iddiası yoktur. Çünkü Avrupa’dan Amerika’ya giden göçmenler için toplumlarını yeni ülkede yeniden kurmak için çok önemli bir inşa etme kaynağı olmuştur din. Mesela giden Katolikler, Protestanlar, İrlandalı Katolikler, İtalyan Katolikler dini-etnik cemaatlerini kurmuşlardır. Din, göçmenler ve dışlanan ikinci ve üçüncü kuşak için bir dayanışma ve aidiyet kaynağı.</p>
<p>Bu, dindarlık seviyesi çok yüksek olan ABD için de böyle. Batı Avrupa ise aşırı sekülerleşmiş ülkelerden oluşuyor. Bu nedenle Türklerin ve diğer müslüman göçmenlerin yaşadıkları şehirlerde cami inşa etmelerine, helal gıda talep etmelerini, dindar kılık kıyafetle var olma mücadelelerini, din eğitimi gibi taleplerini yadırgıyorlar. Biz dinsizleştik, Müslümanlar geldiler dindarlığı geri getiriyorlar diye düşünülüyor. ABD&#8217;de din iyi bir şey, dayanışma kaynağı olarak görülürken Batı Avrupa’da din kötü bir şey ve bir çatışma kaynağı olarak görülüyor. Bu nedenle ABD&#8217;de  göçmenlerden dinlerini geride bırakmaları beklenmiyorken, Avrupa’da göçmenlerden dinlerini geride bırakıp sekülerleşmeleri bekleniyor.</p>
<p><strong><em>Avrupa’daki Türkler, Türkiye’de kalanlara kıyasla daha mı az dindar? “2000 Families” verileri ne söylüyor?</em></strong></p>
<p>Biz üç tür dindarlığa baktık: Namaz kılmaları, sübjektif olarak kendilerini ne kadar dindar gördükleri ve toplu ibadet yerlerine ne sıklıkla gittikleri. Bizim araştırmamız, bu üç tür dindarlığın, hem Türkiye’de kalanlar hem de Avrupa’da yaşayanlar arasında, genç kuşaklara doğru önemli derece azaldığını gösteriyor. Diğer önemli sonuç ise, sübjektif dindarlık ve toplu ibadet yerlerine gitmek (cami, cemevi, diğer toplantı yerleri), Türkiye’deki Türkler ile Avrupa’dakiler arasında önemli fark göstermiyor. Ancak, Avrupa’daki Türkler çok önemli derecede az namaz kılıyor. Bu sonuçlar gösteriyor ki, din ve dindarlık göç süreçlerinin etkisi ile değişiyor ve ama gittiği toplumları da dönüştürüyor.</p>
<p><strong><em>Araştırmanızda çok titiz ve özgün bir örnekleme dizaynı görüyoruz. Göçmen aileleri göç ettikleri ülkelerde değil, Türkiye’de ve ilçe bazlı çalıştınız. Ayrıca aile ve jenerasyon odağı da projenin en güçlü taraflarından. Araştırmanın bu artı yönleri size ne kazandırdı? Bunlara karşın zorluklar neler oldu?</em></strong></p>
<p>Çok titiz, ayrıca çok zaman alan ve pahalı bir araştırma dizaynı ve örneklem seçimi bu. Bu, araştırma sonuçlarına objektiflik ve genellenebilirlik kazandırdı. Yani bu şu demek, sonuçlarımız, bu beş bölge ve benzer bölgelerden Avrupa’ya gitmiş göçmenlerin ve onların nesillerinin geneli için geçerlidir. Genelde araştırmacılar köylere ya da kasabalara gidip muhtarların gösterdiği insanlarla görüşüyorlar. Bahsettiğim bu araştırmalar, muhtara uzak düşmüş, fakir, engelli ya da sosyal olarak istenmeyen kişileri içermiyor. Bu nedenle de bu kişilerin davranış ve değerleri araştırmada temsil edilmiyor.</p>
<p>Aslında çok ciddi sorunlarla karşılaşmadık. Her araştırmada olan sorunlar yaşadık. Araştırmaya başlamadan ben de insanların bize aile üyelerinin iletişim bilgilerini vermeyeceklerini sanıyordum. Bundan dolayı da endişeliydim. Ancak sahaya başladıktan sonra böyle olmadı. Biz insanlara araştırmanın amacını anlatmaya çok özen gösterdik. İnsanlar araştırmayı çok ilginç buluyorlardı ve o nedenle bize çok yardım ediyorlardı. Aile üyelerinin iletişim bilgileri kendilerinde olmadığı zaman, başkalarını arayıp bu bilgileri bize temin ediyorlardı genelde.</p>
<p>Saha araştırması zordur. Genelde saha araştırmaları, araştırma şirketlerine bırakılır, onlar verileri toplar ve araştırmacılara teslim ederler. Ben bu şekilde yapmadım. Bütün ekibimin sahada olup süreci takip etmelerini istedim. Bu verilerin kalitesini artıran bir şey. Her toplumun hassasiyetleri vardır. Türkiye’de din ve etnisite ile ilgili sorular sormak zordur. Bununla ilgili bazı sorunlar yaşadık bir bölgede. Onun haricinde, Batı Avrupa ülkelerine kıyasla, Türkiye’de insanları araştırmaya katılmaları için ikna etmek daha kolay.</p>
<p><strong><em>Projenizin web sitesinde ham araştırma verilerini kamuya açtınız. Bu, Türkiye’de çok rastlayabildiğimiz bir durum değil. Genel olarak Türkiye’deki sosyolojinin yapılış biçimi, özel olarak da Türkiye’deki göç çalışmaları ve geleceği hakkında neler söylemek istersiniz?</em></strong></p>
<p>Araştırmacılar, “2000 Families” projesinin özgün ve çok zengin verilerini GESIS veri arşivinden bedava olarak temin edebilirler. Ben bu verilerin mümkün olduğu kadar çok araştırmacı tarafından kullanılmasını istiyorum. Biz bu verilerin masraflarını cebimizden ödemedik. İnsanların verdikleri vergilerle topladık. Bu verilerin üreteceği bilgiye herkesin hakkı var.</p>
<p>Üniversitelerde büyük ölçekli ve niceliksel çalışmalar çok az. Yapılan araştırmalar da çapraz tablo yorumlarından çok ileri geçemiyor genelde. Ancak çok nadir olsa dahi, güzel araştırmalar da yapılıyor.</p>
<p>Göç çalışmaları çok zayıftı Türkiye’de. Ancak bu, göç veren ülkelerin genelinde böyledir. Şimdi Türkiye göç almaya başladığı için ve milyonlarca mülteciye aniden ev sahipliği yaptığı için, göç araştırmalarında bir yükselme başladı. Toplanan veriler çok fragmanlaşmış ve genelde kalitatif örneklemlerle oluşturulmuştur. Bu tür veriler, mekanizmaları keşfetmemizi sağlayamaz. Aslında Türkiye’nin elinde örneklemin evrenini oluşturacak listeler var ancak bunların araştırmacılara açılması gerekiyor. Bunları araştırmacılara açmaktan korkmaması lazım devletin. Ben Türkiye’deki sosyoloji üretim süreçlerinin mümkün mertebe objektif veriye nasıl ulaşabiliriz arayışında olması gerektiğini düşünüyorum. Şimdi çok ideolojik tartışmalara kayıyor yapılan araştırmalar. Her şey ölçülmez ama ölçebileceğimiz her şeyi ölçüp ortak doğruya ne kadar yaklaşabiliriz sorusunu sormamız gerekiyor. Doğrunun kaybolduğu bu dönemde doğruya yaklaşmanın çabası olmalı sosyoloğun amacı.</p>
<p><strong><em>Şu sıralar ne hakkında çalışmalar yapıyorsunuz?</em></strong></p>
<p>Yine “2000 Families” verileri ile çalışıyorum değişik makaleler üzerine. Ayrıca yeni bir alan olarak, göçün kadınların özgürleşmesi üzerindeki etkisine bakıyorum. Bir diğer araştırma alanım ise Avrupa genelinde göçmenlerde dindarlığın 2000’lerden sonraki gelişimi üzerine.</p>
<p><strong><em>Son olarak, bu röportajı okuyacak sosyal bilimler öğrencilerine neler önerirsiniz? Sosyal bilimler yolculuğunu nasıl devam ettirmeliler?</em></strong></p>
<p>Böyle soruları ben hep zor bulurum. Ne diyeceğimi bilemem. Benim gibi delice çalışan arkadaşlarım benim kadar başarılı olamadılar ama benden daha az çalışan arkadaşlarım da benden çok daha iyi araştırmalar yaptılar. O nedenle iyi araştırmalar yapma olanağı bulmak tek şeye bağlı değil. Ama çalışmadan hiç olmaz, o temel bir şey. Hayal kursunlar ve hayallerine sınır koymasınlar. Ama hayallerde takılıp kalmasınlar, bu başarısız yapar. İdeallerine ulaşmalarında onlara yardımcı olacak insanlarla tanışmaya çekinmesinler.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Araştırmanın detaylarına şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: <a href="http://2000families.org/">http://2000families.org/</a>. “2000 Aile: Avrupa’daki Türklerin Göç Tarihi” (<em>2000 Families: Migration Histories of Turks in Europe</em>) projesi,  Ayşe Güveli’nin koordinatörlüğünde gerçekleşti ve NORFACE tarafından fonlandı.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/13/avrupaya-gocun-kusaklararasi-sonuclari-arastirmasi/">Avrupa’ya Göç Edenlerde Değişimler, Farklar ve Benzerlikler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/13/avrupaya-gocun-kusaklararasi-sonuclari-arastirmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
