<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Murat Özbank arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/murat-ozbank/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/murat-ozbank/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Aug 2019 12:15:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Murat Özbank arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/murat-ozbank/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kutuplaştırma Siyaseti ve Popülizm</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/29/kutuplastirma-siyaseti-ve-populizm/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Özbank]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Aug 2019 12:15:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Carl Schmitt]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Özbank]]></category>
		<category><![CDATA[popülizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=41715</guid>

					<description><![CDATA[<p>1930’lar Almanyasında Yahudi düşmanlığı epey bir ‘iş yapmıştı’...  Günümüz Avrupasında sağ popülizm değirmenini yabancı ve Müslüman düşmanlığından taşıdığı suyla döndürüyor. Amerika’da Trump, Meksikalı göçmenlere beslenen düşmanlığın ekmeğini yiyor. ‘Yeni’ Türkiye’de ise, söylemeye hacet yok, etnik kimlikler ve vicdani kanaatler arasındaki ayrışmalar, özellikle de Türkçü - Kürtçü ve İslamcı - Laikçi kesimler arasındaki gerilimler, popülist siyasetçilerin kullanabileceği düşmanlıklar üretmek konusunda oldukça mümbit birer kültürel zemin sunuyorlar.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/29/kutuplastirma-siyaseti-ve-populizm/">Kutuplaştırma Siyaseti ve Popülizm</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/15/bizi-korkularimiz-ayristiriyor/" target="_blank" rel="noopener">yazıda</a>, içine sıkışıp kaldığımız kutuplaşma döngüsünü bu derece içinden çıkılamaz yapan iki şey olduğundan bahsetmiştim: Birincisi, bu döngünün ana eksenini bizim varoluşsal korkularımızın oluşturması, ikincisi ise bu korkularımızın siyasal iktidar tarafından bilinçli bir tercihle harekete geçiriliyor olmaları.</p>
<p>Bu ciddi ve kırılması zor bir döngü, zira varoluşsal korkular, korkulan nesneye karşı hissedilebilecek sevgi, dayanışma, hoşgörü, merhamet, anlayış gibi diğer tüm insani duyguları perdeleyen ve bir şekilde teskin edilmeden, o nesnelere karşı öfke ve nefret dışında, başka duyguların beslenmesine izin vermeyen şeyler. Dahası, varoluşsal korkular insan zihninin aklı, mantığı ve vicdanı önceleyen bir yerinden neşet ettiklerinden, bir kez tetiklenip, harekete geçirildiklerinde, aklın ve mantığın terazisinde tartılmaları, vicdan tarafından kontrol edilmeleri güç olabiliyor.</p>
<p>Ve son olarak, siyasal yaşamda aldığımız bir takım kararların, yaptığımız bir takım tercihleri, söylediğimiz bir takım sözlerin gerisinde akıl ve mantık dışı korkularımızın yattığını kabul etmek de zor olabiliyor. Zira biz insan evlatları, genellikle, korktuğumuzun görülmesinden de korkuyoruz ve bunu kendimizden bile ustalıkla gizleyebiliyoruz. Nasıl mı? Suçu, kendi korkularımızın akıl ve mantık dışılığında, kendi vicdanlarımızın kör noktalarında aramak yerine,  ‘öteki’ kampta yer alan ‘hainlere,’ ‘ahmaklara,’ ‘düşmanlara’ atarak!</p>
<p>Dolayısıyla, kutuplaşma döngüsüne kapıldığımızda, hepimiz kendimizi, korktuğumuz öteki kamptaki düşmanların saldırısına uğramış mağdurlar olarak hissediyor, kendimizi mağdur hissettiğimiz ölçüde de ‘öteki’ kamptaki ‘düşmanlarımıza’ saldırmakta bir beis görmüyoruz. ‘Öteki’ kamptaki ‘düşmanlarımız’ ise, biz onlara saldırdıkça, bizden korkmakta ne kadar haklı olduklarını görüp, kendilerini saldırıya uğramış mağdurlar olarak hissediyor ve bu mağduriyet hissinin verdiği iç huzuruyla, onlar da bize saldırıyorlar. Velhasıl bu yıpratıcı çark, korkularımızı her seferinde biraz daha derinleştirerek, çeşitlendirerek ve somutlaştırarak ve her seferinde bizi birbirimize biraz daha düşürerek, bu şekilde dönmeye devam ediyor.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft wp-image-41716 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/08/images-1.jpg" alt="" width="289" height="174" />Peki bir siyasal iktidar, istikrarından, birliğinden, bekasından sorumlu olduğu bir toplumun, ayrışmasıyla, istikrarsızlaşmasıyla ve bekasının tehlikeye girmesiyle sonuçlanacağı baştan belli olan böyle bir kutuplaştırma politikasını bilinçli olarak izlemeyi neden tercih eder? Bir ülke coğrafyasında yaşayan tüm yurttaşların, siyasal tercihleri ne olursa olsun, sırf yurttaş oldukları için, hem ‘yerli’ hem de ‘milli’ unsurlar olarak görülmeleri ve böyle kabul edilmeleri gerekirken, bir iktidar neden sadece kendisine oy veren toplum kesimlerini ‘yerli ve milli’ olarak tanımlar, kendisine oy vermeyen ve kabaca ülke nüfusunun yarısına denk düşen sayıda yurttaşı milletin bekasını tehdit eden ‘dış düşmanların yerli iş birlikçileri’ veya onlar tarafından kandırılmış dönekler olarak göstermeye çalışır?</p>
<p>Son yıllarda tüm dünyada yükselişte olan sağ popülist siyasal hareketlerin politik imgeleminde önemli bir yeri olan Alman muhafazakar düşünür Carl Schmitt’in ‘siyasal’ kavramsallaştırması, bize bu soruyu yanıtlamakta yardımcı olabilir.</p>
<p>Schmitt’e göre, nasıl ekonomik kavramı kârlı ve kârsız, estetik kavramı güzel ve çirkin, ahlak kavramı ise doğru ve yanlış ayırımlarıyla tanımlanıyorsa, siyasal kavramı da dost ve düşman arasındaki ayırıma dayanır. Benim varlığımı kendi bekasına tehdit gören, dolayısıyla kendi varlığıyla benim bekamı tehdit eden, benim düşmanımdır. Kendi bekasını, benim bekamla özdeş gören, dolayısıyla benim varlığımı, kendi varlığını savunurcasına savunan ise benim dostum&#8230;.</p>
<p>Bir grup insan, siyaset sahnesindeki dostluklarını, yani ortak politik tavırlar geliştirebilmelerini ve o tavırlar doğrultusunda birlikte hareket edebilmelerini aynı varoluşsal tehdit algısını paylaşmalarına, aynı düşmana düşman demelerine borçludur. Yani aramızdaki etnik, vicdani, düşünsel, sınıfsal farklılıklar ne olursa olsun, birbirimizi aynı dava uğruna mücadele eden ‘neferler’ olarak görmemize olanak veren, bizi ortak bir politik kimliğe kavuşturan, bir anlamda siyasette ‘bizi’ BİZ yapan şey, dost-düşman hattını tam olarak aynı yerden çekmemizdir, Schmitt’e göre.</p>
<p>Kendine geniş bir popüler destek tabanı oluşturarak, demokratik siyasetin sunduğu meşruiyet zemininde iktidara gelmek isteyen, ya da sahip oldukları popüler destek tabanının erimesinden korkarak iktidarını muhafaza etmek isteyen popülist siyasetçilerin, içinde siyaset yaptıkları toplumlarda bilinçli bir kutuplaştırma politikası izlemelerinin altında yatan temel düşünce de budur işte:  Popülist siyasetçiler, İnsanların geçmişten gelen, üzerine çok düşünülmemiş, akıl ve vicdan terazisinde tartılmamış varoluşsal korkularını, dışlayıcı, ötekileştirici söylemlerle harekete geçirmek, sonra da kendilerini o çok korkulan düşmanlara karşı demir gibi bir iradeyle mücadele eden, gözü pek liderler olarak sunmak isterler. Dolayısıyla, popülist siyasetçi, oyun planını, toplum içinde zaten varolan kültürel gerilim hatlarını biraz daha germek ve gergin tutmak üzerine kurar.</p>
<p>Peki kimdir popülist siyasetçinin edinmek veya muhafaza etmek istediği ‘dostlarına’ hedef gösterdiği ‘düşmanlar’? Bu sorunun yanıtı, hangi siyasetçiden, hangi toplumdan veya hangi tarihsel dönemden bahsettiğimize göre değişir, ama genel bir kural arıyorsak, söz konusu toplumda kültürel olarak kime karşı düşmanlık en çok ‘iş yapacaksa’ hedef gösterilen ‘düşmanlar’ da onlardır, diyebiliriz. 1930’lar Almanyasında Yahudi düşmanlığı epey bir ‘iş yapmıştı’ mesela. Günümüz Avrupasında sağ popülizm değirmenini yabancı ve Müslüman düşmanlığından taşıdığı suyla döndürüyor. Amerika’da Trump, Meksikalı göçmenlere beslenen düşmanlığın ekmeğini yiyor. ‘Yeni’ Türkiye’de ise, söylemeye hacet yok, etnik kimlikler ve vicdani kanaatler arasındaki ayrışmalar, özellikle de Türkçü &#8211; Kürtçü ve İslamcı &#8211; Laikçi kesimler arasındaki gerilimler, popülist siyasetçilerin kullanabileceği düşmanlıklar üretmek konusunda oldukça mümbit birer kültürel zemin sunuyorlar.</p>
<p>Ne var ki, popülist siyasetçinin destekçi tabanını artırmasında ya da muhafaza etmesinde çok işine yarayan bu oyun planı, bir yanıyla da çok derin bir çelişkiden muzdariptir: İnsanlar popülist siyasetçiye kendilerini o pek tanımadıkları ama çok korktukları düşmanlarına karşı koruması,  onlardan duydukları korkuyu teskin etmesi, kendilerine güven vermesi için yanaşırlar. Oysa popülist siyasetçi, siyaset sahnesindeki ‘lider’ pozisyonunu, o düşmandan kaynaklanan ortak tehdit algısının sürmesine, yani teskin edilmesi umulan korkuların yakıcılıklarını muhafaza etmesine borçludur. O korkular diner, o düşmanlık biter, o tehdit, tehdit olarak algılanmazsa, popülist siyasetçinin liderliği etrafında örülmüş politik kimlik de dağılır, popülist siyasetçinin destek tabanı erir. Schmitt’in ağzıyla söyleyecek olursak, neferler ‘düşmansız’ popülist lider ise ‘dostsuz’ kalır. Popüler destek tabanını yitirmiş bir popülist liderin ise, ne popülizminden, ne de liderliğinden bahsetmek mümkündür.</p>
<p>İşte bu nedenle popülist siyasetçiler, hele ki iktidardaysalar, en çok toplum içinde çizdikleri dost-düşman hatlarını aşan köprüler kurmaya, diyalog kanalları açmaya, birbirine düşmanlık besleyen toplum kesimlerini uzlaştırmaya çalışan, bu amaçla dışlayıcı değil, kapsayıcı, tek sesli değil, çoğulcu, savaşı değil barışı, silaha değil diyaloğa dayalı çözümleri savunan söylemler benimseyen ve yayan insanlardan, siyasetçilerden ve kanaat önderlerinden korkarlar.</p>
<p>Dolayısıyla size, Osman Kavala’nın ve Selahattin Demirtaş’ın neden hala hapiste tutulduğunu, Barış Akademisyenlerine karşı neden eşi benzeri görülmemiş bir karalama ve linç kampanyası yürütüldüğünü, 31 Mart seçimlerinin neden tekrarlandığını, Gezi yargılamalarını vs., bir de Schmitt’in dost-düşman ayırımına dayalı siyasal kavramsallaştırmasının çizdiği bu çerçevede düşünün derim. Ve tabii Tahir Elçi’nin, Hrant Dink’in ve daha nice barış gönüllüsünün neden öldürüldüklerini de&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/29/kutuplastirma-siyaseti-ve-populizm/">Kutuplaştırma Siyaseti ve Popülizm</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bizi Korkularımız Ayrıştırıyor&#8230; </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/15/bizi-korkularimiz-ayristiriyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Özbank]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Aug 2019 08:56:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Özbank]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=41517</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik farklılıklara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin birbirine karşıt kamplarından birinde buluşturan şeyin de, aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik ortaklaşmalara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin farklı kamplarına savurarak ayrıştıran şeyin de, aslında bu iki sözcükle ifade edilebileceğini düşünüyorum. İçinde yaşadığımız kutuplaşma sürecinin ana ihtilaf eksenini,  zihinlerimizin kuytu köşelerinde, ruhlarımızın derinliklerinde gizli, bekamıza ilişkin varoluşsal korkularımız oluşturuyor, bence.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/15/bizi-korkularimiz-ayristiriyor/">Bizi Korkularımız Ayrıştırıyor&#8230; </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/18/kutuplasma-ve-politik-teori/" target="_blank" rel="noopener">Sivil Sayfalar</a>&#8216;a yazdığım ilk yazıda okuyucularımı bir süredir içinde yaşadığımız kutuplaşma döngüsünün nasıl işlediğini anlamaya ve nasıl kırılabileceği üzerine düşünmeye çalışacağımız uzun soluklu bir sohbete davet etmiştim. Sonra araya AYM’nin barış akademisyenleri kararıyla ilgili <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/01/hem-gec-hem-guc-aymnin-baris-akademisyenleri-karari/" target="_blank" rel="noopener">yazım</a> girdi, sohbetimize bir parantez açtık. Dilerseniz bugün açtığımız parantezi kapayalım ve sohbetimize içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin ana anlaşmazlık eksenini tanımlamaya çalışarak başlayalım. Daha açık bir deyişle şu soruya bir yanıt arayalım: biz hangi konuda ayrıştığımız için, birbirimizle göz göze bakamaz hale geldik?</p>
<p>Aklımıza gelen ilk yanıt, farklı siyasal tercihlerde bulunmamız, farklı siyasal partileri, liderleri veya ittifakları desteklememiz olacaktır, muhtemelen. Ama sandığa yansıyan oy verme davranışlarımızı, yani örneğin bazılarımızın Cumhur, bazılarımızınsa Millet ittifakını destekliyor olmamızı, aramızdaki ayrışmanın nedeni değil, sonucu olarak görelim, derim ben. Zira biz farklı farklı siyasal partileri, liderleri veya ittifakları desteklediğimiz için birbirimize düşmüş değiliz ki! Tam tersine bizim için çok önemli gördüğümüz bazı konularda ayrıştığımız için farklı siyasal tercihlerde bulunuyoruz. İşte ben de, ilk olarak, hangi parti, ittifak veya liderleri destekleyeceğimize ilişkin kararlarımızı önceleyen bu ayrışmanın adını bir koyalım diyorum.</p>
<p>Türkiye siyasetinin geleneksel ihtilaf eksenleri olarak kodlanan Türkçülük-Kürtçülük, Laikçilik-İslamcılık, sağcılık-solculuk gibi etnik, vicdani ve ideolojik farklılaşmaların, bu konuda bize yardımcı olabileceklerini hiç sanmıyorum. Şöyle söyleyeyim: içinde yaşadığımız kutuplaşmayı, toplumun Türkçü-İslamcı-muhafazakar kesimleri ile Kürtçü-Laikçi-solcu kesimleri arasındaki bir gerilim olarak okumak çok bildik bir şablona dayandığı için ilk başta anlamlı gibi gelse de, nüansız ve kolaycı dolayısıyla da yanıltıcı bir yaklaşım olur, kanaatindeyim.</p>
<p>Neden mi? İstanbul’da 23 Haziran’da yenilenen İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde sandığa yansıyan tablo bile bize bu bildik şablonun neden yeterince açıklayıcı olmadığını göstermeye yeter aslında. Bu seçimlerde Millet ittifakı adayı Ekrem İmamoğlu’nun destekçileri arasında, laikçi ve solcu seçmenlerle birlikte Kürtler, Türk milliyetçileri ve İslamcılar da vardı. Cumhur ittifakı saflarında da siyasal İslamcılar ve Türk milliyetçileriyle birlikte, yaşam tarzı laik olan, sol veya liberal bir siyasal geçmişe sahip, ya da geçmişte Kürt siyasal hareketinde yer almış isimlerin bulunduğunu biliyoruz. Hatırlarsak 16 Nisan 2017 referandumunda da benzer bir tablo ortaya çıkmıştı; sonuçta küçük bir farkla önerilen siyasal sistem değişikliğine evet diyen blok kazanmış olsa da, 23 Haziran  seçimlerindekine benzer bir çeşitliliği, hem evet, hem de hayır diyen bloklarının kendi içlerinde, o referandumda da gözlemlemiştik.</p>
<p>Birbirine karşıt siyasal kampların kendi içlerinde gözlemlediğimiz bu düşünsel, vicdani ve etnik çeşitlilik, tanımlamaya çalıştığımız kutuplaşmanın, Türkiye siyasetinin geleneksel ihtilaf eksenlerini çaprazlamasına kestiğini gösteriyor ki içinde yaşadığımız dönemi Türkiye siyasi tarihinde ayrıksı kılan en önemli özelliklerden biri de bu olsa gerek. Öyle bir kutuplaşma sürecinden geçiyoruz ki Türk Türk’e, Kürt Kürt’e, Laikçi Laikçiye, İslamcı İslamcıya, solcu solcuya, sağcı sağcıya düşebiliyor. Ya da tersinden söylersek, Türkiye siyasetinin kadim ihtilaf eksenlerindeki etnik, vicdani veya ideolojik ortaklaşmalar dahi, hali hazırda yaşamakta olduğumuz kutuplaşmayı kırmaya, dolayısıyla da adını koymaya çalıştığımız ayrışmayı tanımlamaya yetmiyor. Hatta yetmediği gibi, o ayrışmaya ilginç bir boyut daha katıyor: Bizi ayrıştıran şey her ne ise, belli ki onu en az etnik kimliklerimiz, vicdani kanaatlerimiz ve ideolojik tavırlarımız kadar, hatta belki onlardan bile daha çok önemsiyoruz.</p>
<p>Düşünsel, vicdani veya etnik açıdan ortaklaşmakla birlikte kendilerini içinde yaşadığımız kutuplaşmanın farklı taraflarında konumlandırır halde bulan insanların, birbirlerini, ruhlarını maddi veya siyasi çıkarlar uğrana düşmana satmış dönekler ve hatta hainler olmakla suçlamaları, Türkiye siyasetinde artık kanıksanmış bir polemik konusu haline gelmiş olsa da, tanımlamaya çalıştığımız ayrışmanın, siyasal iktidarın ekonomik nimetlerinden yararlananlarla, yararlanmayanlar arasındaki farklılaşmayla tarif edilebilecek bir şey olduğunu da sanmıyorum. Siyasal iktidarın dost gördüklerine cömert, düşman gördüklerine hoyrat davrandığı yadsınamaz bir gerçek elbette. Ama bu da nedenden çok sonuç olarak görmemiz gereken bir olgu bence. Zira siyasal iktidar, cömert davranacaklarına dost, hoyrat davranacaklarına düşman demiyor; tam aksine dost dediklerine cömert, düşman dediklerine hoyrat davranıyor. Yani siyasal iktidarın kimin dost, kimin düşman olarak görüleceğine ilişkin kararı, kime nasıl davranılacağına ilişkin kararını önceliyor.</p>
<p>Dolayısıyla bizim sormamız gereken soru siyasal iktidarın dostlarını ve düşmanlarını belirlerken nasıl bir ölçüt kullandığı olmalı. Başka bir deyişle, siyasal iktidarın, dost görüp,  ekonomik nimetlerden cömertçe yararlandırdığı insanlar ve gruplar, gördükleri bu ayrıcalıklı muameleyi, siyasal iktidarla nasıl bir ortaklaşmaya borçulular? Ya da tersinden soracak olursak, siyasal iktidarın düşman görüp, işlerinden, aşlarından, özgürlüklerinden mahrum ettiği insanlar, gördükleri bu hoyratça muameleye, siyasal iktidarla hangi konuda ayrıştıkları için maruz bırakılıyorlar?</p>
<p>Lafı çok dolandırdığımın farkındayım, ağzımdaki baklayı çıkartayım artık. Yazının başından beri kullanmayı ertelediğim iki sözcük var: beka korkusu. Aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik farklılıklara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin birbirine karşıt kamplarından birinde buluşturan şeyin de, aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik ortaklaşmalara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin farklı kamplarına savurarak ayrıştıran şeyin de, aslında bu iki sözcükle ifade edilebileceğini düşünüyorum. İçinde yaşadığımız kutuplaşma sürecinin ana ihtilaf eksenini,  zihinlerimizin kuytu köşelerinde, ruhlarımızın derinliklerinde gizli, bekamıza ilişkin varoluşsal korkularımız oluşturuyor, bence.</p>
<blockquote><p>İçine sıkışıp kaldığımız kutuplaşma döngüsünü bu derece içinden çıkılamaz yapan iki şey var, diyebiliriz. Bunlardan birincisi, bu döngünün ana eksenini, bizim varoluşsal korkularımızın,  oluşturması. Tek cümleyle: göz göze bakamaz hale gelmiş durumdayız, çünkü birbirimizden korkuyor, birbirimizi varoluşsal tehditler olarak algılıyoruz.</p></blockquote>
<p>Siyasal iktidar da, kimi dost görüp, ona cömert davranacağını, kimi düşman olarak görüp, hoyratça muamele edeceğini belirlerken, benzer bir ölçüt kullanıyor. Siyasal iktidarın bekasını, kendi bekası ile özdeş gören insanlar ve toplum kesimleri, geçmişte kendilerini hangi vicdani, etnik veya ideolojik kampa ait hissetmiş olursa olsunlar, siyasal iktidar tarafından “dost olarak” kodlanıyorlar. Siyasal iktidarın korktuklarından korkmayan, onun tehdit olarak algıladıklarını tehdit olarak algılamayan, kısaca siyasal iktidarın toplum içinde çizdiği dost-düşman hattını benimsemeyen ve hatta toplum içinde böylesi hatlar üzerinden bir kutuplaşma yaratılmasının sakıncalarına dikkat çekerek, siyasal iktidarı eleştiren toplumsal kesimler ve insanlar ise&#8230; İşte onlar da, İslamcı mı Laikçi mi, sağcı mı solcu mu, Kürtçü mü, Türkçü mü olduklarına bakılmadan, siyasal iktidarın korkulmasını istediği düşmanlar olarak kodlanıp, hoyratça dışlanıyorlar.</p>
<p>Dolayısıyla, içine sıkışıp kaldığımız kutuplaşma döngüsünü bu derece içinden çıkılamaz yapan iki şey var, diyebiliriz. Bunlardan birincisi, bu döngünün ana eksenini, bizim varoluşsal korkularımızın,  oluşturması. Tek cümleyle: göz göze bakamaz hale gelmiş durumdayız, çünkü birbirimizden korkuyor, birbirimizi varoluşsal tehditler olarak algılıyoruz. İkinci şey ise, bizi bize düşüren bu varoluşsal korkularımızın, bizzat siyasal iktidar tarafından bilinçli bir tercihle harekete geçiriliyor, “yerli ve milli” denilen unsurlarla, “ötekiler” arasındaki bir kutuplaşmanın, siyasal iktidar tarafından bir süredir bilinçli bir politika olarak sürdürülüyor olması.</p>
<p>Peki içinde yaşadığımız kutuplaşma sarmalının varoluşsal korkularımızla örülmüş olması neden onu bu derece içinden çıkılmaz bir şey haline getiriyor? Ve bir siyasal iktidar istikrarından, birliğinden, bekasından sorumlu olduğu bir toplumun, ayrışmasıyla, istikrarsızlaşmasıyla ve bekasının tehlikeye girmesiyle sonuçlanacağı baştan belli olan böylesi bir kutuplaştırma politikasını bilinçli olarak izlemeyi neden tercih eder?</p>
<p>Bu iki soruyu da önümüzdeki yazıda ele almak üzere buraya not etmiş olalım.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/15/bizi-korkularimiz-ayristiriyor/">Bizi Korkularımız Ayrıştırıyor&#8230; </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Yargı Süreçleri De Kutuplaşmadan Nasibini Aldı&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/06/24/yargi-surecleri-de-kutuplasmadan-nasibini-aldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Uçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Jun 2019 11:49:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi davası]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi Ruhu ve Politik Teori]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Özbank]]></category>
		<category><![CDATA[Osman kavala]]></category>
		<category><![CDATA[yiğit aksakoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=40010</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün başlayan Gezi Davası'nı konuştuğumuz Gezi Ruhu ve Politik Teori kitabının yazarı akademisyen Murat Özbank, "Hukukun, ülke içinde yaşayan insanlar arasında dost-düşman ayırımı yapmadan, herkes için eşit işletildiği koşullar altında yaşasaydık bir öngörüde bulunmak mümkün olabilirdi. Zira o zaman bu davanın ilk celsede beraat ile sonuçlanabileceğini, hatta bu tür iddianamelerin mahkemeler tarafından hiç kabul edilmemeleri gerektiğini söyleyebilirdik. Ancak içinde yaşadığımız kutuplaşma ortamında bir öngörüde bulunmak zor. Zira bu ülkede her şey gibi yargı süreçleri de bu kutuplaşmadan nasibini aldı" diyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/06/24/yargi-surecleri-de-kutuplasmadan-nasibini-aldi/">&#8220;Yargı Süreçleri De Kutuplaşmadan Nasibini Aldı&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Büyükada davası, BAK davaları, Kavala ve Aksakoğlu’nun tutukluluğu ardından gelen Gezi iddianamesi  sivil toplum ve akademik faaliyetlerin kriminalleştirilmesi olarak yorumlanıyor, siz nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Soruda dile getirdiğiniz yorum bence de doğru. Ancak bu yoruma şöyle bir şerh düşmezsek eksik kalır. Suçlu gösterilmek istenen sivil toplumun tamamı değil sadece bir kısmı. Son beş senedir Türkiye siyasetinde hakim olan kutuplaştırıcı dil, sivil toplum alanında da yankı bulmuş durumda. Dolayısıyla bir takım sivil toplum faaliyetleri Ağır Ceza Mahkemeleri’nde yürütülen yargılamalara konu olurken, sivil toplum dediğimiz alanın bir kesimi de, tam aksine, merkezi iktidar ve yerel yönetimler tarafından cömertçe destekleniyor. Böyle baktığımızda, Büyükada Davası, BAK (Barış İçin Akademisyenler) davaları, Kavala ve Aksakoğlu’nun tutukluluğu gibi uygulamalarla, sivil toplum alanında faaliyet gösteren tüm örgütlere, derneklere ve vakıflara bu siyasal kutuplaşmada “doğru” tarafta yer almaları, ya da en azından “sessiz kalmaları” “parazit yapmamaları” için gözdağı verilmeye çalışıldığını da söyleyebiliriz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-40033" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/06/murat-ozbank-500x500.png" alt="" width="360" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/06/murat-ozbank-500x500.png 500w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/06/murat-ozbank-500x500-160x160.png 160w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" />Burada önemli olan soru, suçlu gösterilecek sivil toplum faaliyetleri ile desteklenecek faaliyetler arasındaki ayırımın hangi ölçütler temelinde yapıldığı. Ben Türkiye siyasetinin ana ihtilaf eksenleri olarak kodlanan Türkçü &#8211; Kürtçü, İslamcı &#8211; Laikçi, sağcı &#8211; solcu gibi, etnik, vicdani ve düşünsel farklılaşmaların bu konuda bize doğru bir ölçü sunabileceklerinden emin değilim. Yani Türkçü, İslamcı ve sağcı STÖ’ler destekleniyor, Kürtçü, Laikçi, solcu STÖ’ler desteklenmiyor demek, bir yanıyla çok bildik bir şablona dayandığı için ilk bakışta anlamlı gibi gelse de, bence çok kolaycı ve nüanssız, dolayısıyla da yanıltıcı bir yaklaşım olur.</p>
<p>Aynı şekilde, siyasal iktidara yakınlık da yeterince açıklayıcı bir ölçüt değil. (Bazı STÖ’ler elbette bu yakınlık sebebiyle iktidardan iltifat görüyorlar da, bu yakınlığı neye, siyasal iktidarla nasıl bir ortaklaşmaya borçlular? Akrabalık ilişkileri, karşılıklı çıkar ilişkileri, ideolojik benzeşim, yaşam tarzlarının uyumu vs.) Bunların tamamı bu konu açıldığında dile getirilen hususlar ki, bunların dile getirilmesinde belli bir doğruluk payı olduğu yadsınamaz. Ancak ben kriminalleştirilecek STÖ’ler ile, kamu kaynaklarıyla desteklenecek STÖ’ler arasındaki ayırım yapılırken belirleyici olanın bu hususlardan ibaret olduğunu da sanmıyorum.</p>
<p>Kanımca siyasal iktidar tarafından dost görülen ve desteklenen STÖ’ler, siyasal iktidara yakınlıklarını, siyasal iktidarın bekasını kendi bekalarıyla özdeş görmelerine, dolayısıyla siyasal iktidarın kendi bekasıyla ilgili korkularını paylaşmalarına, onun tehdit olarak algıladığını tehdit olarak algılamalarına, onun düşman gördüğünü düşman görmelerine borçlular. Tek cümleyle, siyasal iktidar dost-düşman hattını kendisi ile tam olarak aynı yerden çizdikleri için ve çizdikleri sürece, onları dost olarak görüyor. Siyasal iktidar tarafından çizilen dost-düşman hattını, siyasal iktidarla tam olarak aynı yerden çizmeyen, hatta toplum içinde böylesi hatlar üzerinden kutuplaşma yaratmanın doğurduğu ve doğurabileceği vahim sonuçlara dikkat çekerek siyasal iktidarı eleştiren, dolayısıyla sivil toplumda bu hatları aşan köprüler kurmaya, diyalog kanalları açmaya çalışan, yani düşünsel, etnik, vicdani farklılıklarımızdan korkmadan, bir arada yaşamanın yollarını arayan insanlar ve faaliyetler ise — işte onlar da “düşman” olarak kodlanıp, onlardan kaynaklandığı varsayılan tehditin bertaraf edilmesi amacıyla kriminalleştirilmeye çalışılıyorlar.</p>
<p><strong> </strong>Velhasıl, ben Büyükada ve Gezi gibi davaların açılmasını, BAK yargılamalarını, Osman Kavala, Yiğit Aksakoğlu, Tuna Altınel gibi isimlerin tutuklanmasını, Füsun Üstel gibi akademisyenlerin hapse atılmasını — bu tür gelişmelerin tamamını, siyasal iktidar tarafından toplum içinde çizilen dost &#8211; düşman hattını aşan köprüler kurmaya yeltenebilecek sivil toplum ve faaliyetlerini ve akademik çalışmaları caydırmak amacını güttüğü kanaatini taşıyorum.</p>
<blockquote><p>Bugün yazılan iddianame de, siyasal iktidarın ilk günden itibaren tutunduğu, Gezi olaylarının kendiliğindenliğini görmezden gelen, insanların özgür iradelerini hiçe sayan bu yanlış varsayıma dayanıyor. Ancak Gezi’nin bir darbe girişimi olduğunu varsaymak, öyle olduğunu kanıtlamakla aynı şey değil.</p></blockquote>
<p><strong>Gezi olayları ilk gününden itibaren ülkenin kutuplaşma sürecinin önemli olaylarından biri olarak farklı çevrelerce farklı algılandı. Davaya yaklaşım da aynı şekilde. </strong><strong>İddianame Gezi&#8217;yi bir darbe girişimi görme çabasına dayanak teşkil edecek vasıfta mı? </strong></p>
<p>Gezi olaylarının ülkenin kutuplaşma sürecinin önemli olaylarından biri olduğu tespiti bir yanıyla doğru, ama buna da bir şerh düşmek lazım. Ben Gezi protestolarını bu ülkede önemli bir ilk olarak görenlerdenim.  Bu ülkede toplumsal muhalefet hep vardı, ama bu muhalefet hep eşitlik ve dayanışma üzerinden kurulmuştu. Gezi’de ilk defa özgürlük üzerinden kurulan bir kitlesel muhalefet gördük; özgürlük, hem bireysel, hem de politik özgürlük,  kitlesel bir talep olarak dile geldi Gezi&#8217;de. Hem de öyle birilerinin düğmeye basmasıyla, bir &#8220;üst akılın&#8221; kışkırtmasıyla filan da değil. Tümüyle spontane bir biçimde uluslararası insan hakları hukuku, anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış politik özgürlüklerini kullanan eşit ve özgür Türkiyeli yurttaşların bilinçli, özgür iradesiyle dile geldi bu özgürlük talebi. Türkiye coğrafyasında varolan tüm toplumsal, siyasi ve kültürel çeşitliliği, tüm farklılıkları, tüm kimlikleri içinde barındıran çok sesli ve çok renkli bir yurttaş kitlesinin ortak özgürlük çığlıydı Gezi. Yani Gezi protestoları, bir yanıyla da, bu ülkedeki insanların, tüm düşünsel, itikadi ve etnik farklılıkları ile birlikte yan yana durup, özgürlükten yana ortak bir vicdani tavır geliştirebileceklerini gösteren bir olaydı.</p>
<blockquote><p>Davaya dahil edilen isimler iddianamede kendilerine isnat edilen suçu işledikleri düşünüldüğü için değil, siyasal iktidar tarafından toplum içinde çizilen dost-düşman hattının sorgulanmasını engellemek, böyle bir sorgulamaya yeltenecek olanlara gözdağı vermek için yargılanıyorlar.</p></blockquote>
<p>Gezi sonrasında Türkiye&#8217;nin siyasal düzeninin durduğu yerde durmayacağı açıktı. Ya daha özgürlükçü, eşitlikçi, çoğulcu, yani daha demokratik bir yöne evrilecekti Türkiye, ya da daha yasakçı, baskıcı, hiyerarşik, tek sesli yani daha otoriter hatta totaliter bir yöne. Maalesef bu ikinci olasılık gerçekleşti. Böyle olması şart değildi, ancak siyasal iktidar Gezi&#8217;den yükselen özgürlük çığlığını bir darbe girişimi olarak okudu ve belli ki iktidarı merkezileştirmenin ve yargı, medya, üniversiteler ve nihayet sivil toplum üzerinde daha sıkı bir kontrol tesis etmenin, hem kendisi, hem de ülke için daha güvenli bir yol olacağına kanaat getirdi. Ülkenin son dönemdeki kutuplaşma süreci de insanların Gezi protestolarında, tüm farklılıkları ve renkleriyle yan yana durup, özgürlük talep etmeleriyle değil, siyasal iktidarın bu çok sesli ve çok renkli özgürlük talebine “%50’yi evde zor tutuyorum” sözleriyle yanıt vermesiyle başladı.</p>
<p>Gezi’nin bir darbe girişimi olarak görülmesi, değişik kesimlerden, meşrebi, üslubu, yaşam tarzı, siyasal aidiyeti farklı bir milyondan fazla insanın, Türkiye’nin 81 ilinin 79’unda sokağa dökülmesinin, hükümeti devirmeye çalışan, tek bir iç veya dış ‘mihrak’ tarafından örgütlenmiş olabileceği varsayımına dayanıyor. Kendi vicdanlarının sesini dinleyerek, bir haksızlık olarak gördükleri polis şiddetini protesto etmek amacıyla sokağa dökülen insanların özgür iradelerini hiçe sayan bir varsayım bu.</p>
<p>Her ne kadar siyasal iktidar o günden bugüne bu yanlış varsayımın doğru olduğu inancına tutunmuş olsa da, Gezi eylemlerin ardında, altında, ya da başında, hiyerarşik olarak örgütlenmiş bir siyasal yapı, bir iç veya dış mihrak, sinsi bir çıkar odağı yoktu. Elbette, siyasal partiler ve örgütlü siyasal hareketler bu eylemlerde yer almış, bu eylemlerden kendilerine yeni üyeler veya yeni oylar devşirmeye çalışmıştı. Bazı çıkar grupları ve/veya dış güçlerin bu eylemleri dikkatle izleyip, olası sonuçları üzerinden, politik ve/veya ekonomik çıkar hesapları yapmış olması da gayet muhtemeldi. Politik partiler ve örgütlü politik hareketler ve örgütlü çıkar grupları vardı elbet, onlar modern siyasetin olmazsa olmazlarıydı; ama onlar Gezi eylemlerinin ardında, altında, ya da başında değil, içindeydi. Milyonlarca insanı sokağa onlar dökmemiş, sokağa dökülen milyonlarca insanın peşine takılmışlardı sadece. Bu kez örgütlerin iradesi kitleleri değil, kitlenin, daha doğrusu kitleyi oluşturan eşit ve farklı insanların ortak iradesi, örgütleri sürüklemişti peşinde. Gezi olaylarının ülkenin siyasal tarihindeki en ayrıksı özelliklerinden biri de belki de bu kendiliğindenliğiydi.</p>
<p>Bugün yazılan iddianame de, siyasal iktidarın ilk günden itibaren tutunduğu, Gezi olaylarının kendiliğindenliğini görmezden gelen, insanların özgür iradelerini hiçe sayan bu yanlış varsayıma dayanıyor. Ancak Gezi’nin bir darbe girişimi olduğunu varsaymak, öyle olduğunu kanıtlamakla aynı şey değil. İnsan Hakları İzleme Örgütü geçtiğimiz günlerde iddianame ile ilgili ayrıntılı bir rapor yayınladı. İddianame’nin Geziyi bir darbe girişimi olarak görme çabasına dayanak teşkil edip edemeyeceği sorusuna yanıt olarak rapordan şu alıntıyı yapayım:</p>
<p>&#8216;Savcılığın, sanıkların aleyhinde sunulan delillerle, sanıklara isnat edilen suçlar arasında bir nedensellik bağı kurmak için hiçbir ciddi çaba içine girmediği anlaşılıyor. Örneğin, iddianamede sanıkların, hükümeti devirmek amacıyla güç ve şiddet kullanılmasını kışkırttıklarına ya da suç sayılabilecek başka fiiller işlediklerine delalet edebilecek herhangi bir kanıt sunulmamış. Aynı şekilde, iddianamede sanıkların, hükümeti devirmek amacıyla kalkışma kışkırtmak için plan yapıldığından haberdar olduklarına veya böyle bir girişimde yer aldıklarına ilişkin herhangi bir kanıt da sunulmamış.&#8217;</p>
<p><strong>Davaya dahil edilen isimleri ve isnat edilen suçlamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu başta olmak üzere davaya dahil edilen isimlerin “darbecilik” gibi bir suçlamaya maruz kalmalarının olgusal bir temeli yok ve olmadığını da bize iddianame gösteriyor. Ancak yukarıda da belirttim. Kanımca davaya dahil edilen isimler iddianamede kendilerine isnat edilen suçu işledikleri düşünüldüğü için değil, siyasal iktidar tarafından toplum içinde çizilen dost-düşman hattının sorgulanmasını engellemek, böyle bir sorgulamaya yeltenecek olanlara gözdağı vermek için yargılanıyorlar. Bu bağlamda Osman Kavala elbette en simgesel isim: ‘Bu ülkede Osman Kavala gibi, sanat yoluyla insan hakları savunuculuğu yapmaya ömrünü vakfetmiş bir isim bile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanabiliyorsa, gerisini siz düşününün’ gibi bir mesaj veriliyor sanki.</p>
<p><strong>Da</strong><strong>vanın akibetiyle ilgili öngörünüz nedir?</strong></p>
<p>Hukukun, ülke içinde yaşayan insanlar arasında dost-düşman ayırımı yapmadan, herkes için eşit işletildiği koşullar altında yaşasaydık bir öngörüde bulunmak mümkün olabilirdi. Zira o zaman bu davanın ilk celsede beraat ile sonuçlanabileceğini, hatta bu tür iddianamelerin mahkemeler tarafından hiç kabul edilmemeleri gerektiğini söyleyebilirdik. Ancak içinde yaşadığımız kutuplaşma ortamında bir öngörüde bulunmak zor. Zira bu ülkede her şey gibi yargı süreçleri de bu kutuplaşmadan nasibini aldı. Bazı kesimler ve isimler iktidarın bekasına tehdit olarak görülüyor ve onlara düşman hukuku uygulanıyor ki bu koşullar altında bir öngörüde bulunmak için, hukuki değil, siyasi bir değerlendirme yapmak gerekiyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/06/24/yargi-surecleri-de-kutuplasmadan-nasibini-aldi/">&#8220;Yargı Süreçleri De Kutuplaşmadan Nasibini Aldı&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
