<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>kutuplaşma arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/kutuplasma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/kutuplasma/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 02 Feb 2026 10:55:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>kutuplaşma arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/kutuplasma/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kız Sen Türkiye’nin Hangi Kutbundansın?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2026/02/02/kiz-sen-tu%cc%88rkiyenin-hangi-kutbundansin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nilgün Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Feb 2026 10:47:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[BASO]]></category>
		<category><![CDATA[Boğaziçi Avrupa Siyaset Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[Diyalog]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87988</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyaset Okulu en çok da bu demek. İnsani, medeni ve müşfik bir temas. Kurumsal yapısı, formatı ya da gelenekleri değişse de, koruyacağı özü bu.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2026/02/02/kiz-sen-tu%cc%88rkiyenin-hangi-kutbundansin/">Kız Sen Türkiye’nin Hangi Kutbundansın?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>2014 yılından bu yana Türkiye’nin en güzide sivil işlerinden biri olan Avrupa Siyaset Okulu, kutuplaşma kelimesinin cazibesine inat, insanlık tarihi kadar eski bir fikre sahip çıkıyor: İnsani, medeni ve müşfik sosyal temas. </b><b></b></p>
<p class="p2">Kutuplaşma, herhalde son 10 yılın, belki daha da uzun bir zarfın, birbirini duymaya tahammülü olmayan &#8211; bazı hayali, bazı organik &#8211; topluluklarını tanımlamak için başvurulan başlıca kavramlardan.</p>
<p class="p2">Bir ikilik ima ediyor: Kuzeyle güney, doğuyla batı, aşağıyla yukarı, içle dış, yerliyle yabancı, kentliyle köylü, zenciyle beyaz, kadınla erkek.</p>
<p class="p2">2014 yılından bu yana Türkiye’nin en güzide sivil işlerinden biri olan Avrupa Siyaset Okulu’nun farklı dönemlerden 20 kadar mezunu, 2025’in son günlerinde bir araya geldik. Derdimiz, bir arada yaşamı dinamitleyen bu kutuplaşma denen musibeti tartışmak, okulun hem geleceği hem de misyonu hakkında fikir alışverişinde bulunmaktı.</p>
<p class="p2">“Rüyalarda buluşuruz” dediğinizi duyar gibiyim. Anayasal demokrasinin tüm kurumlarıyla zangır zangır titrediği, ayağımızı bastığımız toplumsal ve siyasal zeminin sarsıldığı, hak temelli sivil alanı saran kasvet ve yeisin sardığı, Belçika Başbakanı’nın Gramsci&#8217;ye atıfla çağ dönümü canavarlarının dişlerinden bahsettiği, bildiğimiz anlamda bir insan hakları rejimi havzası olarak Avrupa’nın sapır sapır döküldüğü, bir kurum olarak üniversitenin sistematik saldırıların hedefi olduğu, kelimenin her anlamıyla kurak bir zamanda, kulağa biraz çocukça, hatta bebeksi bir pembelikte geliyor değil mi?</p>
<p class="p2">Değil… Çünkü zoraki ve yalan olan kutuplaşmanın kendi.</p>
<p class="p2">Katılımcılardan birinin tabiriyle, insanın mayası bozuk değil. Biraz tembeliz belki, karmaşık sorunlarla uğraşmaktansa günah keçileri yaratmayı seviyoruz, bazen bencil ve korkağız, noksanımız bol şükür, ama kendimizi en iyi hissettiğimiz anlar ve yerler, hep bir aradalıkla mücehhez. Neşe hep, ötekinin aynasından yansıyor.</p>
<p class="p2"><b>Makul bir müktesebat </b><b></b></p>
<p class="p2">Nitekim o masanın etrafındaki 20 kişinin memleketleri, inandıkları değerler, renkleri, duruşları, doğruları ve yanlışları, iyileri ve kötüleri, güzelleri ve çirkinleri hep başka başkaydı.</p>
<p class="p2">Size bu kadar uzak, hatta düşman görebileceğiniz biriyle aynı ortama düşünce, ilkin vahşiliğiniz tutuyor: Hızla kendine benzettiklerinin yanında hizalanma, uzun ve sessiz bakışlar, ufak ufak ortamı koklama, bebek adımlarıyla mıntıka kontrolu. Tedirgin, dikkatli ve savunmada. Ama güvenli bir alan ve makul bir müktesebat sağlandığında, hayatımızın en güzel anları da buralarda kaydediliyor.</p>
<p class="p2">Avrupa Siyaset Okulu da böyle bir yer. Katılanlar bilir, birkaç basit kuralı vardır. Akli baliğ olanın itiraz etmeyeceği, medeniyet 101 seviyesinde, ama yaşamsal kurallar: Her zamankinden daha özenli, her zamankinden daha az alıngan olmak; münazara ve münakaşa için değil, merak ve muhabbet için dinlemek… Bu kadar beş benzemezin yan yana durup konuşabilmesini; kaygılarını ve umutlarını güvenle paylaşabilmesini sağlayan duru, ama işlevsel bir akide.</p>
<p class="p2">Şimdi durup düşünelim. Bu meseleleri senaryosuna katık eden dizilerimizde bile üçüncülere, ara renklere, geçişlere, çokluğa yer yok. Ve bu hiçbir şey değilse bile çok sıkıcı. Sosyal bağlarımızı, maddi ve manevi dünyamızı, zihnimizi, sohbetlerimizi, günün sonunda bütün hayatımızı yoksullaştıran bir 0’lar ve 1’ler düzeni. Kendi küçük dünyamızdan çıkmamızın karşısına dikilen bir mahpushaneye gönüllü girmek gibi kutuplaşmanın şehvetine kapılmak.</p>
<p class="p2">Ötekini dinleyebilmek, nazik ve müşfik olabilmek; davayı satmak, kırgınlıklarını kalbine gömmek, haksızlıkların, eşitsizliklerin üstünü örtmek, aptallaştırıcı bir inkara kapılıp bugün yamuk yumuk bulduğumuz ve varsa sonsuza sabitlenmesine yardım etmek mi demek?</p>
<p class="p2">Pek de değil. O gün söz alanlardan biri, demokrasinin bugün yaşadığı krizin bir ekonomi politiği olduğunu küt diye söyledi. Buz gibi sınıfsallık. İtiraz etmek güç.</p>
<p class="p2">Yahut insanlığın büyük hikayesinde bir uğraktan fazlası olmadığını ikrar, ille de insana rengini ve kokunu veren ne varsa kaldırıp çöpe atmak mı demek?</p>
<p class="p2">O gün masanın etrafında oturan herkes, alabildiğine <i>sui generis </i>idi. Ama bizi neyin ayırdığı değil, neyin birleştirdiğine odaklanmayı seçmişlerdi. Zihni bir yoksulluğa razı değillerdi.</p>
<p class="p2"><b>Eskimeyen bir fikir </b><b></b></p>
<p class="p2">Avrupa Siyaset Okulu’na başvurduğumda yıl 2017 idi. Sanırım üç ya da dördüncü dönem katılımcılarındanım. Yaş sınırının 35 olduğu okula, köprüden önce son çıkışta dahil olmuştum. Bugün 42 yaşındayım ve muhtemelen okulun en “tecrübeli” mezunlarından biriyim. Allahtan saçları daha kır arkadaşlarımız da var.</p>
<p class="p2">Dünün koşulları geçiciydi, bugünün iç sıkıcı nobranlığı geçecek. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Mühim olan, bir araya gelebileceğimiz, ortak bir hayatın mümkünlüğünü doğrudan tecrübe edebileceğimiz ne varsa, kamusal alanlar, okullar, belki dijital araçlar, sivil topluluklar, semt pazarları, bostanlar ya da sahiller, onlara sahip çıkmak. Bazen bir sofrada, bazen amfide, bazen bir deprem bölgesinde afetzedelerin elinden birlikte tutarken, bazen bir derginin sayfalarında, sabrı olmayan dijital çağ mağdurları için bir x2’de izlenen bir YouTube videosunun yorumlarında buluşabilmek.</p>
<p class="p2">Siyaset Okulu en çok da bu demek. İnsani, medeni ve müşfik bir temas. Kurumsal yapısı, formatı ya da gelenekleri değişse de, koruyacağı özü bu.</p>
<p class="p2">Bu özü savunmak, atalık tohumun toprakla buluşacağı günü beklemesi gibi sakınmak. Bu fikir, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan ve bugün yaşam destek ünitesinde can çekiştiği söylenen düzenden çok daha eski çünkü. Binlerce yıl daha eski.</p>
<p class="p2">O gün herkes okulla ilgili bu öze değen bir hikaye anlattı. Belli ki özlem var.</p>
<p class="p2">Diyarbakırlı arkadaşlarımızdan biri, başka bir arkadaşımızı ziyarete Adapazarı’na kabak tatlısı yemeye gidecekmiş, öyle dedi. Eli boş gitmez, Saim’den bir burma kadayıf da sardırır kesin.</p>
<p class="p2">Babam askerliğini Adapazarı’nda yapmış, onun bir Orta Anadolu köylüsü olarak zorunlu askeri hizmet sayesinde görebildiği memlekete, ben de Avrupa Siyaset Okulu sayesinde gidebilirim, ne olmuş…</p>
<p class="p2">Tarih ya da çağ dışı kalacağız korkusuyla doğru bildiğimiz yoldan şaşacak değiliz ya. Sebat tam da böyle zamanlar için var.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2026/02/02/kiz-sen-tu%cc%88rkiyenin-hangi-kutbundansin/">Kız Sen Türkiye’nin Hangi Kutbundansın?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medyada Baskı Zincirini Kıranlar: Sosyal Medya Gazetecileri ve Ana Haberciler</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/24/medyada-baski-zincirini-kiranlar-sosyal-medya-gazetecileri-ve-ana-haberciler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nezih Onur Kuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Jan 2022 09:22:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[medya özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[sansür]]></category>
		<category><![CDATA[tarafsızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=77906</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de medya tarafsızlığı 2000’lerin ortalarına kadar Avrupa ortalamasına yakındı (V-DEM). Siyasetin medyaya baskısı ve iş insanlarının medyaya iktidar aracılığıyla hakim olmasıyla beraber medya tarafsızlığı aşındı. Türkiye günümüzde İran ve Venezuela gibi ülkelerle aynı grupta bulunuyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/24/medyada-baski-zincirini-kiranlar-sosyal-medya-gazetecileri-ve-ana-haberciler/">Medyada Baskı Zincirini Kıranlar: Sosyal Medya Gazetecileri ve Ana Haberciler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Son yıllarda otoriterleşme hızının en yüksek seyrettiği ülkelerden biri haline gelen Türkiye, her alanda olduğu gibi, basın ve medya özgürlüğü konusunda dünya genelinde en büyük gerilemenin yaşandığı ülkelerden biri olarak tarihe geçti. Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Without Borders – RSF) raporuna göre, Türkiye Dünya Basın Özgürlüğü endeksinde 2002-2020 yılları arasında 99. sıradan 153. sıraya düştü [1]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu geriye gidişin üç ana dinamiğinden söz edebiliriz: hükümet baskısı, kutuplaşma-dışlama ve devlet-iş dünyası-medya ilişkileri. Bununla birlikte sosyal medyada etkin gazetecilerin ve FOX TV’nin geriye gidişe karşı koyabildiğini görüyoruz. Yazıda bu üç ana gelişmeyi özetleyip, sonrasında bu engelleri aşma potansiyeli olan medya aktörlerine veriler ışığında odaklanacağım.</span></p>
<h5><b>OHAL Döneminde Medya</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Hükümet baskısının dayandığı ana gelişme, 2016 darbe girişimi sonrasında kurulan OHAL rejimiyle güvenlikleştirme politikasının meşrulaşması oldu. Hem anaakım kanallar hem sosyal medya baskı ve sansür/otosansürün adresi haline dönüştü. V-Dem sansür endeksinde Türkiye 5. derecede (en yüksek derece) sansürcü ülkeler arasında yer aldı. Bu kategoride Çin, Rusya, Suudi Arabistan, Kuzey Kore, İran ve Venezuela gibi ülkeler bulunuyor[2]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Freedom House Medya Özgürlüğü raporunda Türkiye, İran ve Mısır gibi otoriter ülkelerle aynı kategoride değerlendiriliyor. OHAL döneminde 150 kanal, gazete ve haber sitesinin kapatılması ve 200’den fazla gazetecin terör ve siyasi suçlarla yargılanması bu kararın gerekçesi olarak sunuluyor [3]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) Türkiye’de en az 67 medya çalışanı cezaevinde bulunuyor ve Türkiye nüfusa oranlandığında bu konuda dünyada ilk sırada[4]</span><span style="font-weight: 400;">. Gazeteci Sedef Kabaş’ın tutuklanması da bu baskıcı uygulamaların son örneği oldu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından hak ihlaline hükmedilen davalar incelendiğinde, Türkiye’nin gazetecilerin haklarını en çok ihlal eden Avrupa ülkesi olduğu anlaşılıyor (davaların %16.8’i)[5]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<h5><b>Kutuplaşma-Dışlama</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Siyasal kutuplaşma ise sadece partiler düzeyinde kalmayıp medyaya da sıçradı. Kutuplaşmayla birlikte taraflar ayrışırken, medya kanalları tamamen ayrı mahallelere dönüştü. Gri alanda kaldığını iddia edenler, bilhassa OHAL döneminde iktidarın otoriterliğinden kaçamadı. Muhalifler, hatta muhalif diye bilinenler iktidarın müsaade ettiği “muhalif” kanallara hapsedildi. Kamu kaynakları da iktidarın doğrudan veya dolaylı bağlantılı olduğu kanallara reklamlar gibi çeşitli vasıtalar aracılığıyla aktarıldı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gazeteci Kenan Şener’in araştırmasına göre kamu bankalarının en çok reklam verdiği ilk 10 kanalın 5’i Turkuvaz Medya&#8217;dan (A Haber, A2, A Spor, A Para, ATV). MHP&#8217;ye yakın Türkgün 1., CNN Türk 4, Akit 8. sırada. Kamu bankaları 2020’de FOX, Halk TV, Tele-1, KRT ve TV5’e tek bir saniye reklam vermedi[6]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<h5><b>Devlet-İş Dünyası-Medya</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de basın-medya özgürlüğünü kısıtlayan bir başlık da medya-iş dünyası-siyaset ilişkileri oldu. Eşzamanlı olarak hem iktidar hem muhalefet tarafında siyaset çevreleri-iş dünyası ve medya arasındaki bağlar karmaşıklaştı, tarafsızlık ve medya bağımsızlığı neredeyse ortadan kalktı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de medya tarafsızlığı 2000’lerin ortalarına kadar Avrupa ortalamasına yakındı (V-DEM). Siyasetin medyaya baskısı ve iş insanlarının medyaya iktidar aracılığıyla hakim olmasıyla beraber medya tarafsızlığı aşındı. Türkiye günümüzde İran ve Venezuela gibi ülkelerle aynı grupta bulunuyor[7]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bianet ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü&#8217;nün birlikte hazırladığı Medya Sahipliği İzleme Projesi (MOM) tarafından yayınlanan araştırmaya göre sanayi ve ticaret alanlarında faaliyet gösteren şirketler ülkenin en büyük 40 medya kuruluşunu kontrol ediyor. Turkuvaz/Kalyon(%30), Ciner (%15), Demirören (%15) ve Doğuş (%11) en büyük ağırlığa sahip gruplar[8]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<h5><b>Baskı ve Kutuplaşmayı Kıran Aktörler</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de internet erişimi olan geniş kitlelerde ulusal kanal ve gazetelerden online haber ve sosyal medyaya kayma eğilimi gözlemleniyor. Bu eğilim hem küresel dönüşüm hem de otoriterlik ve kutuplaşma kaynaklı medyaya güvensizliğin bir neticesi olarak okunabilir. Freedom House Medya Özgürlüğü raporuna göre, Türkiye’de medyada yer alan haberlere güvenenlerin oranı sadece %25’te kalıyor. Bu oran ABD ve AB ülkelerinin yarısı seviyesinde[9]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Reuters Enstitüsü raporuna göre Türkiye’de haber takibi için yazılı basını takip edenlerin oranı 2015’ten 2021’e %50’den 30’a, televizyon izleyenlerin oranı %75’ten 60’a düştü. Haber takibi için akıllı telefonunu kullananların oranı 2015-2021 arasında %57’den %75’e yükseldi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de resmi kaynaklara göre 66 milyon internet, 60 milyon sosyal medya kullanıcısı var[10]</span><span style="font-weight: 400;">. Türkiye 15,6 milyon Twitter kullanıcı sayısıyla dünyada 7. sırada[11]</span><span style="font-weight: 400;">. İnternet kullanıcılarının %91.4’ü sosyal medya hesaplarını aktif kullanıyor. YouTube kullanım oranı %94.5, Facebook kullanım oranı %79, Twitter kullanım oranı %72.5.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Reuters Enstitüsü 2021 Dijital Medya raporuna göre Türkiye’de sosyal medya platformlarını haber takip etme amacıyla kullananların oranları, Youtube (%40), Twitter (%34), Instagram (%34), Facebook (%30), Whatsapp (%30), Telegram (%13) şeklinde sıralanıyor[12]</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu platformlara içerik üreten Nevşin Mengü, Cüneyt Özdemir, Fatih Portakal, Özlem Gürses, Adem Metan, Yavuz Oğhan gibi gazeteciler, Özgür Demirtaş, Emin Çapa, Atilla Yeşilada gibi uzmanlar ve Medyascope, 140journos, +90 gibi kanallar baskı ve kutuplaşmayı ekarte edebiliyor ve geniş kitlelere ulaşabiliyor. Ayrıca yoruma açık yayınlar diyalog imkanı sunarak seyircilerin hem birbirleriyle hem de içerik üreticisiyle etkileşime girmesini sağlıyor. Sedat Peker’in YouTube ve Twitter üzerinden ne derece etkili olduğunu da unutmamak gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de ana akım medyaya güvenin azaldığını belirtmiştik. Ancak bunun istisnası ana haberler. Ana haberler deyince akıllara FOX TV geliyor. Reuters raporuna göre FOX açık ara en çok izlenen kanal ve tek başına halkın yarısından fazlasına ulaşıyor: Fox TV (%54), CNN Türk (%33), Sözcü (%32), NTV (%30), Show TV (%28), Habertürk (%27), Hürriyet (%26), TRT (%25), Kanal D (%25), ATV (%24), Star (%24), Cumhuriyet (%22), Milliyet (%20), Sabah (%19), A Haber (%19), Halk TV (%18). Ayrıca son dönemde ekran yüzlerine sosyalist, liberal, muhafazakar ve milliyetçi isimleri de ekleyerek ideolojik çeşitliliğini artıran Halk TV’nin de artık listelerde üst sıralara yükseldiğini vurgulamak gerekiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Metropoll’ün ana haber kanal tercihine dair bulgusu da FOX TV’nin popülaritesini destekliyor. FOX TV tek başına hükümete yakın 7 kanalın toplamı kadar seyrediliyor (%39). Hükümete yakın ATV %11, TRT %10, Kanal D %5, CNN Türk %5, A Haber 4%, NTV %3, Star %2 izleniyor</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<figure id="attachment_77909" aria-describedby="caption-attachment-77909" style="width: 627px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-77909 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/ana-haberler-hangi-kanalda.jpg" alt="ana haberler hangi kanaldan izleniyor" width="627" height="304" /><figcaption id="caption-attachment-77909" class="wp-caption-text">Grafik 1: Metropoll, Ana Haber Tercihleri</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">TEAM’in Refah ve AK Parti’nin en güçlü olduğu bölgelerde gerçekleştirmiş olduğu araştırmayı ele alan “Dindar seçmenler” raporu da FOX’un kutuplaşmayı aşan rolünü destekleyen bulgular sunuyor</span><span style="font-weight: 400;">. FOX TV, AK Parti&#8217;nin kalelerinde yaşayan Türk-Sünni dindar seçmenlerin haberleri en çok takip ettiği 3. kanal: %30. FOX, tüm kanal ve gazetelerin yer aldığı listede iktidara en yakın kanallardan biri olan A Haber&#8217;den sadece 1 puan geride. Kürt dindarlarda %39 ile 1. sırada. RTÜK’ün FOX TV’yi hedef alan açıklamaları tesadüf değil.</span></p>
<figure id="attachment_77910" aria-describedby="caption-attachment-77910" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-77910" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/haberler-hangi-medya-kanalindan-takip-ediliyor-640x384.jpg" alt="Grafik 2: TEAM, Haber Kanalı Tercihleri" width="640" height="384" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/haberler-hangi-medya-kanalindan-takip-ediliyor-640x384.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/haberler-hangi-medya-kanalindan-takip-ediliyor.jpg 658w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /><figcaption id="caption-attachment-77910" class="wp-caption-text">Grafik 2: TEAM, Haber Kanalı Tercihleri</figcaption></figure>
<h5><b>Sonuç</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye dünyada eşine rastlanmayan hızda bir otoriterleşme sürecine tanıklık ediyor. Baskı, kutuplaşma ve iş dünyasının patronaj ilişkileriyle birlikte medya da bu süreçten nasibini alıyor. Ancak sosyal medyada içerik üreten gazeteciler ve kanallar ile haber programlarını etkin kullanan FOX TV gibi kanallar bu üç engeli aşarak kamuoyuna seslenebilmeyi başarıyor.</span></p>
<h6>[1] https://rsf.org/en/ranking/2021</h6>
<h6>[2] https://www.v-dem.net/en/data/data/v-dem-dataset-v111/</h6>
<h6>[3] https://freedomhouse.org/report/freedom-and-media/2019/media-freedom-downward-spiral</h6>
<h6>[4] https://www.ifj.org/fileadmin/user_upload/IFJ_KILLED_LIST_REPORT_2020.pdf</h6>
<h6>[5] https://www.echr.coe.int/Documents/Stats_violation_1959_2020_ENG.pdf</h6>
<h6>[6] https://www.gazeteduvar.com.tr/iktidar-destekcisi-medyaya-akan-kamu-kaynagi-1-yazili-basinda-kamu-bankalari-reklamlari-dagilimi-haber-1526532</h6>
<h6>[7] https://www.v-dem.net/en/data/data/v-dem-dataset-v111/</h6>
<h6>[8] https://turkey.mom-rsf.org/tr/medya/</h6>
<h6>[9] https://freedomhouse.org/report/freedom-and-media/2019/media-freedom-downward-spiral</h6>
<h6>[10] https://www.iletisim.gov.tr/uploads/docs/SosyalMedyaKullanimKilavuzu.pdf</h6>
<h6>[11] https://www.statista.com/statistics/242606/number-of-active-twitter-users-in-selected-countries/</h6>
<h6>[12] https://datareportal.com/reports/digital-2021-turkey</h6>
<p><em>Görsel: Feodora Chiosea </em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/24/medyada-baski-zincirini-kiranlar-sosyal-medya-gazetecileri-ve-ana-haberciler/">Medyada Baskı Zincirini Kıranlar: Sosyal Medya Gazetecileri ve Ana Haberciler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kutuplaşma, Eğitim ve Bir Arada Yaşam</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/09/03/kutuplasma-egitim-ve-bir-arada-yasam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eğitim Reformu Girişimi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Sep 2021 12:18:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ERG]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[bir arada yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[eğitimde eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[eşit eğitim hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=74030</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir yandan eğitimin geleceğini bu kutuplaşmış ortamda nasıl konuşacağımızın yollarını aramaya devam etmek, öbür yandan eğitimin kutuplaşmayı azaltmak ve bir arada yaşamı mümkün kılmak için barındırdığı potansiyeli gerçekleştirmekte ısrarcı olmak gerekiyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/09/03/kutuplasma-egitim-ve-bir-arada-yasam/">Kutuplaşma, Eğitim ve Bir Arada Yaşam</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Uzun bir aradan sonra yüz yüze eğitimle başlayan ve alınan önlemlerin bu şekilde devamını sağlayacağını umduğumuz yeni eğitim ve öğretim yılının ilk günlerindeyiz. Geçtiğimiz haftalarda, okulların açılmasına ilişkin tartışmaların ve hazırlıkların yanı sıra Prof. Dr. Ziya Selçuk’un görevden ayrılması ve Prof. Dr. Mahmut Özer’in Millî Eğitim Bakanı olarak atanması ile bunu takiben bakanlık üst yönetiminde yaşanan değişiklikler de gündemdeydi. Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanı Seçimi ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimi’nin ardından göreve gelen Bakan Selçuk’un ilk aylarında öncelik verdiği, kimi eksikliklerine rağmen hem hazırlık süreci hem de içeriği bakımından çoğunlukla ümitle karşılanan </span><i><span style="font-weight: 400;">2023 Eğitim Vizyonu</span></i><span style="font-weight: 400;">’nun açıklanmasının üzerinden neredeyse 3 yıl;</span><span style="font-weight: 400;"> vizyon doğrultusunda atılan ve planlanan adımların sunulduğu “2023 Eğitim Vizyonu ile ‘Birlikte Bir Yıl’” etkinliğinin üzerinden 1,5 yılı aşkın zaman geçti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şüphesiz, seçimler sonrasındaki 3 yıllık dönemde en çok iz bırakan, COVID-19 salgını ve eğitime etkileri oldu. Çocukların ve eğitim sisteminin 1,5 yıldır devam eden salgından nasıl etkilendiği, salgının görünür kıldığı ya da derinleştirdiği sorunlar birçok çalışmaya konu oldu ve olmaya devam etmeli.</span><span style="font-weight: 400;"> Dahası, COVID-19 öncesinde de içinde olduğumuz ve son aylarda sonuçlarını farklı afetler olarak can yakıcı biçimde yaşadığımız iklim krizini de dikkate alarak, salgın sürecinde yüzleştiklerimiz ve öğrendiklerimizle, eğitimi ve okulları yeniden düşünmeliyiz. Bununla birlikte, bu yazının odağını salgın oluşturmuyor. Salgının yarattığı zorluklarla, okulların açılmasına ilişkin belirsizliklerle, ilgili tarafların anlamlı katılımının sağlanamadığı karar alma süreçlerinin zorlukları ve belirsizlikleri pekiştirmesiyle geçen bu dönemde nelerin geri planda kaldığını hatırlama amacını taşıyor bu yazı. Salgın öncesinde tartıştığımız, tartışmaya ihtiyaç duyduğumuz birçok temel mesele önemini koruyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu meselelerden belki de en önemlileri, siyasal kutuplaşmanın eğitime etkisi ve ortak hedefler doğrultusunda uzlaşı ihtiyacı. ERG’nin 2018’de seçimler öncesinde yayımladığı </span><a href="http://www.egitimreformugirisimi.org/wp-content/uploads/2017/03/ERG_Secimler-ve-Egitim.pdf" target="_blank" rel="noopener"><i><span style="font-weight: 400;">Eğitimde Reform için Önce Ortak Akıl Oluşturmayı Öneriyoruz</span></i></a><span style="font-weight: 400;"> başlıklı çağrıda işaret ettiği siyasal kutuplaşma hâlâ önemli bir sorun alanı olarak önümüzde duruyor. Çağrıda “güvene dayalı ve kapsayıcı bir ortam oluşturma” ihtiyacına şu sözlerle dikkat çekilmişti: </span><span style="font-weight: 400;">“Toplumda yüksek beklentilerin ve endişelerin ortaklaştığı alan olan eğitim, siyasi kutuplaşmadan olumsuz etkileniyor. Paydaşlar arasındaki ötekileştirme ve güven eksikliği, geleceğimiz için kritik öneme sahip olan eğitimde aynı masada oturmayı ve konuşmayı güçleştiriyor. Bunlara ek olarak, eğitim politikalarındaki istikrarsızlık (örneğin, 20 yılda 10 Millî Eğitim Bakanının değişmiş ve liseye geçişte beş ayrı sistemin denenmiş olması) eğitim camiasında ciddi bir reform yorgunluğu oluşturuyor.”</span><span style="font-weight: 400;"> ERG’nin çağrısında, eğitim alanında toplumsal mutabakat ve siyasi uzlaşı gerektiren başlıca konular arasında sayılan “eğitimin amacı ve içeriği, eğitim yönetiminde kararların merkez-yerel ekseninde nasıl paylaşılacağı, kaynakların nasıl dağıtılacağı” ne vizyon belgesi sonrasında ne de salgın sürecinde anlamlı bir değişikliğe uğradı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de kutuplaşmanın güncel durumunu </span><a href="https://www.turkuazlab.org/ilgili-projelerimiz/turkiyede-kutuplasmanin-boyutlari-2020/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması 2020</span></a><span style="font-weight: 400;"> çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. İlki 2015 yılında yapılan, 2017&#8217;de tekrarlanan ve sonuncusu COVID-19 salgını sırasında 2020’de yapılan araştırmaya göre, bireylerin kendilerini ait hissettikleri kimliklerle siyasal parti tercihleri arasında belirgin bir örtüşme söz konusu. Ayrıca, bireylerin ülke gündemindeki konulara yaklaşımını da konuya ilişkin değerlendirmelerden ziyade taraftarı oldukları siyasal parti liderliğinin görüşü şekillendiriyor.</span><span style="font-weight: 400;"> Araştırmada görüşülen kişilerin yüzde 67’sinin “çocuklarının ‘en uzak’ hissettikleri parti taraftarlarının çocuklarıyla oynamasını istemediğini” belirtmesi bir arada yaşama arzusuna dair çok tedirgin edici bir bulgu. Görüşülen kişilerin yüzde 35’inin “’en uzak’ hissettikleri parti taraftarlarının kendi ihtiyaçlarına uygun eğitim alabilmesine” karşı çıkması ise, bireylerin başkalarını siyasal parti tercihleri nedeniyle kendisiyle eşit görmediği anlamına geliyor ve duygusal siyasal kutuplaşmanın ötekileştirmeye nasıl dönüşebileceğine örnek olarak sunuluyor. Bu bulguların yanı sıra salgında ve son yıllarda yaşanan afetler sırasında/sonrasında bir yandan yeni dayanışma şekillerine, genişleyen dayanışma ağlarına tanık olup umutlanırken aynı zamanda, etnik köken, din, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği, mültecilik, yaş vb. çeşitli nedenlerle birçok grubun ötekileştirmeye ve nefret söylemine maruz kaldığına da tanık olduk.</span></p>
<p><b>Özetle, bir yandan eğitimin geleceğini bu kutuplaşmış ortamda nasıl konuşacağımızın yollarını aramaya devam etmek, öbür yandan eğitimin kutuplaşmayı azaltmak ve bir arada yaşamı mümkün kılmak için barındırdığı potansiyeli gerçekleştirmekte ısrarcı olmak gerekiyor.</b><span style="font-weight: 400;"> Bu çerçevede, yukarıda bahsi geçen araştırmaya katılanların yüzde 90’ının “çocuklarının hak ettikleri kadar iyi bir eğitim alamaması” kaygısını paylaştıkları</span><span style="font-weight: 400;"> notunu düşüp bu ortaklığın uzlaşıya nasıl dönüşebileceği üzerine düşünmekte de yarar var. Bu doğrultuda, ERG’nin 2018 seçimleri öncesinde yayımladığı çağrıda yer verdiği bazı önerileri güncel ihtiyaçlar olarak geçerliliğini koruyor: </span></p>
<ul>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><i><span style="font-weight: 400;">“Eğitim yönetiminin saydamlık, katılımcılık, hesap verebilirlik, etkinlik, hukuka bağlılık ve tutarlılık ilkeleri çerçevesinde hareket etmesi yönünde siyasi ve bürokratik iradenin sağlanması; </span></i></li>
</ul>
<ul>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><i><span style="font-weight: 400;">Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) ve sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkilerin kamunun tüm aktörlere eşit durması temelinde şekillenmesi; (…)</span></i></li>
</ul>
<ul>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><i><span style="font-weight: 400;">Türkiye’deki tüm çocukların iyi olma halini önceliklendiren ve çağdaş eğitim politikalarının uygulanmasına dayanak oluşturan ilk sivil, bütüncül ve çoğulcu eğitim kanununun hazırlanması; </span></i></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><i><span style="font-weight: 400;">Anayasa’ya eğitimin amaçlarında uluslararası sözleşmeleri temel alan bir düzenlemenin eklenmesi; çocuk odaklılığa, çocukların bireysel gelişimini önceliklendirmeye, demokratik bir toplumda etkin katılımı sağlamaya, tüm insan haklarını ve her durumda gözeten bireylerin yetiştirilmesine ilişkin amaçlara vurgu yapılması.”</span></i><i><span style="font-weight: 400;"> </span></i></li>
</ul>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak, salgın öncesinde büyük önem atfedilen vizyon belgesinin MEB’in gelecek adımlarında ne kadar belirleyici olacağı, belgenin son 1,5 yılda yaşananlar ışığında nasıl güncelleneceği, belgedeki hangi çalışmaların öncelikli olarak sürdürüleceği şimdilik belirsizliğini koruyor. Belgenin ve öngördüğü adımların geleceğine ilişkin karar alma süreçlerinin de güvene dayalı ve kapsayıcı bir ortam oluşturmaya ve ortak hedeflerde uzlaşı sağlamaya hizmet edecek biçimde kurgulanması gerekiyor.  </span></p>
<p>Yazan: ERG Direktörü Işık Tüzün</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/09/03/kutuplasma-egitim-ve-bir-arada-yasam/">Kutuplaşma, Eğitim ve Bir Arada Yaşam</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Sivil Alan Kapsayıcı ve Geniş Olmalı&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/07/sivil-alan-kapsayici-ve-genis-olmali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Emin İlbeyli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Jun 2021 10:20:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Politik Araştırma Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[İSTANPOL]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Seren Selvin Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Alan]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=70762</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul Politika Araştırmaları Enstitüsü (İstanPol) Genel Direktörü Seren Selvin Korkmaz, sivil alanın 'yankı odalarına' dönüştüğü tespitini yaparak, "Hâlbuki sivil alan dediğimiz konu hem hak savunuculuğu bazında hem politika üretme konusunda kapsayıcı geniş bir alan olmalı.” diyor. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/07/sivil-alan-kapsayici-ve-genis-olmali/">&#8220;Sivil Alan Kapsayıcı ve Geniş Olmalı&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><iframe title="&quot;Sivil Alan Kapsayıcı ve Geniş Olmalı&quot;" width="500" height="281" src="https://www.youtube.com/embed/t9Etpvyop30?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İstanbul Politik Araştırma Enstitüsü Genel Direktörü ve siyaset bilimci Seren Selvin Korkmaz ile İstanPol deneyimi üzerinden sivil alanla ilgili mevcut durumu ve nasıl genişleyeceğini konuştuk. Korkmaz&#8217;a göre, sivil alanın genişlemesi yankı odalarından çıkmakla doğrudan ilintili.</span></p>
<p><b>İstanbul Politik Araştırma Enstitüsü (İstanPol) ne tür çalışmalar yapıyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İstanPol, 2018 yılında kuruldu ama çalışmalarımız daha eskiye dayanıyor. Ekip olarak yaklaşık 6 yıldır birlikte çalışıyoruz.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Biz demokratikleşme, dış politika, insan ve toplumsal kalkınma alanlarında faaliyet gösteren veri temelli politika önerileri üreten bir kurumuz. İstanPol’in aslında temel derdi Türkiye’nin en temel sorunlarını tespit etmek. İkinci olarak da bu sorunların çözümüne dair politika yapıcılara politika önerileri sunmak. </span></p>
<p><b>İstanPol deneyiminden hareketle sivil alan nasıl genişler?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öncelikle İstanPol gibi kurumlar sivil toplum ile siyaset arasında bir köprü niteliğinde olabilirler. Yani düşünce kuruluşu dediğimiz kurumlarda odaklandığı konulara göre farklı tercihler olabilir ama İstanPol’in yaptığı iş aslında bir köprü görevi görüyor. Bunun sivil alanla siyasetin arasında bir köprü kurmasının bir önceliği var. Öncelikliği sivil toplum kuruluşlarının sahada doğrudan ilgilendiği konulara dair. Örneğin; göç meselesi, Türkiye’de gençlerin güvencesizliği meselesi, yoksulluk meselesi, vergi adaleti meselesi gibi hak savunuculuğu yapılan konularda İstanPol veri tabanlı araştırmalar yapıyor. Evet, bunun hak savunuculuğunu belki yapmıyor ama hak savunuculuğu yapan kurumlara bilgi üreten bir kurum olarak tanımlayabiliriz. İkincisi ise biz bu bilgileri politika önerilerine döküyoruz. İdeal öneriler değil ama uygulanabilir öneriler yani devlet bütçesini göz önünde bulundurularak veya ilgili kamu kurumlarını belediyelerin bütçelerini göz önünde bulundurarak uygulanabilir politika önerileri var. Biz bu politika önerilerini hazırlarken özellikle belli projeler kapsamında sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin de fikirlerini alıyoruz. Çeşitli siyasal partilere mensup kişilerin de fikirlerini alıyoruz.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de mevcut sisteme baktığımızda temel problemlerden bir tanesi kutuplaşma. Dolayısıyla bu kutuplaşmanın yarattığı ortamda herkes kendisine yakın alanlarda, kendi yankı odalarında sivil toplumla diyalog halinde. Yani ne yazık ki bazen şartlar bazen toplumsal kutuplaşmanın verdiği etkiyle birlikte sivil alan daraldı. Yani herkes kendi sivil alanını oluşturdu. Hâlbuki sivil alan dediğimiz konu bana kalırsa hem hak savunuculuğu bazında hem politika üretme bazında kapsayıcı geniş bir alan olmalı. </span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;"> Dolayısıyla sivil toplum ile siyaset arasındaki bu alanı bir diyalogla örmeye çalışıyoruz. Bu bazen toplantılar aracılığıyla doğrudan diyaloglar olabilir yani toplantının amacı bu olmasa da temsilcileri bir araya getirebilir. İstanPol, böyle bir diyalog mekanizması ve bunun dışında ise dediğim gibi konunun muhataplarıyla dolaylı olarak iletişim kurabilen bir alan. O yüzden ben bizim yaptığımız bu tarz çalışmaların zenginleşmesinin sivil alanı daha genişleteceğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de mevcut sisteme baktığımızda temel problemlerden bir tanesi kutuplaşma. Dolayısıyla bu kutuplaşmanın yarattığı ortamda herkes kendisine yakın alanlarda, kendi yankı odalarında sivil toplumla diyalog halinde. Yani ne yazık ki bazen şartlar bazen toplumsal kutuplaşmanın verdiği etkiyle birlikte sivil alan daraldı. Yani herkes kendi sivil alanını oluşturdu. Hâlbuki sivil alan dediğimiz konu bana kalırsa hem hak savunuculuğu bazında hem politika üretme bazında kapsayıcı geniş bir alan olmalı. </span></p>
<p><b>Bu alanı nasıl açabiliriz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence kutuplaşmayı yaratan konuların tam karşında durarak. Yani kutuplaşmanın karşında bir rol alarak açabiliriz. O yüzden daha kapsayıcı diyalog kuran mekanizmalara hepimizin ihtiyacı var. Ben öncelikle bu şekilde alan açabileceğimizi düşünüyorum.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir konuya daha deyineyim -o da gençlikle ilgili-. Mesela; gençler, kadınlar gibi kendi yolunu buldu. Kadın örgütleri, Türkiye’deki en aktif sivil toplum örgütleridir. Ama bir taraftan da Türkiye’nin bizim raporlarla ortaya koyduğumuz gençlerin güvencesizliği gibi genç işsizliği gibi temel sorunları var. Dolayısıyla bu sorunların da aslında bir şekilde kamuoyunda dikkate alınması, medyanın dikkatini çekmesi bana kalırsa sivil alanda güçlendiren ve tartışmaları açan dolayısıyla sivil alanı açan faaliyetler gibi görüyorum. </span></p>
<p><b>Sivil toplum, yerel yönetimler ve siyaset ilişkisi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Benim baktığım noktada öncelikle sivil alan ve yerel yönetimlerin aslında çok etkin ve aktif diyalog halinde olması gerekiyor. Çünkü belediyeler, sivil toplumda yürütülen çalışmaların doğrudan uygulayıcısı olabilir hem de onlara kaynak sağlayabilir yani bilgi açısından bir kaynaktan bahsediyorum. Mesela; bizim politika üretimi yapmamız için belediyelerle aktif diyalog halinde olmamız, bizi bir sivil toplumda yer alan kuruluş olarak güçlendirir. Bu diğer kurumlar için de geçerli. Bunun dışında özellikle belediyelerde uygulama alanları olabilecek yani örneğin; bir gençlikle ilgili politika üreten sivil toplum örgütü düşünelim. Onların belediyelerle birlikte aktif çalışması hem sivil alanı rahatlatır ve genişletir hem sivil alan için uygulama ortamı sağlar hem de belediyeleri güçlendirir. Örneğin; gençlerle dans atölyesi yapan gruplar. Bu diyalog ortamı hem kamu kurumlarını güçlendiren bir yapıya sahiptir çünkü katılımcılığı arttırır hem de sivil toplumu güçlendirir.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Siyasette hangi parti olursa olsun Türkiye’nin temel sorunlarına çözüm üretmek isteyen siyasal partilerin asıl sivil toplumdan beslenmesi gereken bir dönemdeyiz çünkü sivil toplum çok üretken ve çalışkan.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Medyayla ilişkileri çok önemli buluyorum çünkü biz yaptığımız faaliyetlerde biraz daha su altında kalmış konuları su yüzüne çıkarıp medyanın ilgisini bu konulara çekmeye çalışıyoruz. Biz ele aldığımız konuyu bütün boyutlarıyla araştıran bir kurum değiliz ama konuya dikkat çekmeye çalışıyoruz. Medyanın da şöyle bir artısı oluyor. Örneğin; biz geçtiğimiz hafta yaşlıların güvencesizliğiyle ilgili bir rapor yayınladık ve bu rapor neredeyse bütün gazetelerde yer aldı. Dolayısıyla medyanın ilgisini çekti. Haliyle bu konularda çalışma yapan hak temelli örgütlerin de daha çok sesini duyurmasına, o konu gündeme geldiği için alan açmış olduk. Yani sivil toplum aslında bu tarz ilişkilerle güçleniyor, genişliyor ve birbirini besliyor diye düşünüyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Siyasetle ilişkileri de çok önemli buluyorum çünkü siyasette hangi parti olursa olsun Türkiye’nin temel sorunlarına çözüm üretmek isteyen siyasal partilerin asıl sivil toplumdan beslenmesi gereken bir dönemdeyiz çünkü sivil toplum çok üretken ve çalışkan. Hemen hemen Türkiye’nin bütün sorunlarına dair hem veriler var hem de çözüm önerileri var. Dolayısıyla siyasal partilerle diyalog, aslında bugün de gelecek adına da sorunlara çözüm sağlaması için etkili. O yüzden üç noktadaki diyaloğun ben sivil alanı genişleteceğine aynı zamanda kamusal alanları güçlendireceğine inanıyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de önümüzdeki süreçlerde sıklıkla tartıştığımız demokratikleşme meselesinin sivil alanın genişlemesinden bağımsız olmadığını düşünüyorum. Yine bununla ilgili sosyal adalet meselesi de sivil toplum alanının genişlemesiyle ilgili. Yani Türkiye’de sorunlar arttıkça aslında bu sorunların çözümünü bulmak biraz daha sivil toplumun genişlemesiyle ilgili ve bu da politika yapım süreçlerinden bağımsız değil.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/07/sivil-alan-kapsayici-ve-genis-olmali/">&#8220;Sivil Alan Kapsayıcı ve Geniş Olmalı&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2021’de Sivil Toplumu Yeniden Düşünmek</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/11/2021de-sivil-toplumu-yeniden-dusunmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 May 2021 11:05:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[devlet dışı alan]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal bilimler]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal hareketler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=69690</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir “kesişim” olarak insan örneğinde olduğu gibi, güçlü bir varoluş gösterebilmeleri için, STK’ların başka STK’larla kesişim içinde olması gerekiyor. Ancak, bütün bu yelpaze içinde, yelpazeyi birleştirecek tek bir dili gerçekleştirmek mümkün değil, hatta böylesine bir dilin tehlikeli olduğu bile söylenebilir… Bütün bu kuruluşların benzemesi de mümkün değil ama insanların ve STK’ların “karşılaşarak”, birbirlerini “tamamlamaları” mümkün. Hiçbir kişi ve örgüt tek başına her şeyi temsil edemez.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/11/2021de-sivil-toplumu-yeniden-dusunmek/">2021’de Sivil Toplumu Yeniden Düşünmek</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Ferhat Kentel imzalı bu yazı 1 Mayıs 2021 tarihinde <a href="https://jinepsgazetesi.com/2021/05/2021de-sivil-toplumu-yeniden-dusunmek/" target="_blank" rel="noopener">Jineps Gazetesi</a>&#8216;nde yayınlanmıştır.</em></p>
<p>Bazı faaliyetler için hazırlanmak, başka insanlarla bilgi ve tecrübe paylaşmak, insana iyi geliyor. Bizzat “karşılaşmanın” kendisi, zihnin açılması ve umudun beslenmesi için olağanüstü bir tecrübe ve imkân yaratıyor… İşte Hrant Dink Vakfı’nın 21 Nisan tarihinde düzenlediği ve konuşmacılarından biri olduğum “Sivil toplumu yeniden düşünmek: Kimlikler, değerler ve toplumsal fayda” adlı panel benim için tam da böyle bir imkân yarattı. Orada değindiğim konuları ve aldığım notları bir metne dönüştürerek, Jıneps okurlarıyla da paylaşmak ve günümüzde bu kavram vesilesiyle Türkiye’de devlet ve toplum arasındaki ilişkiler hakkında bir fikir jimnastiği yapmak istiyorum.</p>
<p>Bir olgu ve bir kavram olarak 18. yüzyılın sonunda belirginleşen sivil toplum esas olarak, klasik anlamda “devlet dışı alan, devleti dengeleyen alan” gibi tanımlanmış olsa da, bugün çok daha kaygan bir zeminde, tanımlaması oldukça zor ve karmaşık bir görünüm sunuyor. En azından, modernleşen dünyada önce burjuvazinin, sonra işçi sınıfının mücadelesiyle güçlenmiş bir alan olduğu, devlet karşısında çıkarlarını koruyan insanların, grupların, sınıfların mücadele alanı olduğu söylenebilir. Öte yandan, başlangıçta sivil toplumun çerçevesi “ulusal” iken bugün çok daha küresel ve yerelliği aynı anda bünyesinde barındırıyor. Şimdi artık, gıda güvenliği, temiz hava, temiz enerji, su hakkı gibi daha önce hiç düşünmediğimiz meseleler de gündemimize giriyor.</p>
<p>Sivil toplumun döneme göre önemi ve gücü artıyor ya da azalıyor. Zamanın siyasal ihtiyaçlarına, ideolojik savaşlara göre önem kazanıyor ya da kaybediyor. Mesela Türkiye’de 1980 askeri darbesinin akabinde, yani solun, sınıf mücadelesinin büyük bir darbe yediği dönemde, adeta bir “sivil toplumculuk” patlamasının yaşandığı söylenebilir. Aslında bu da sivil toplum aktörlerinin zayıfladığı bir dönemde, “başkalarına duyulan ihtiyaca” işaret ediyor ve bu hal, tanıma dair önemli bir ipucu veriyor. Yani sivil toplum kendi başımıza değil, başkalarıyla birlikte mücadele ettiğimiz, başkalarının da dahil olduğu bir alan…</p>
<blockquote><p>Kutuplaşmış, cemaatleşmiş bir dünyada ve toplumda yaşıyoruz ve bugün sivil toplum aktörlerinin önündeki en önemli görevlerden birini tam olarak cemaatler arasındaki bu sınırları yıkmak olarak tanımlayabiliriz.</p></blockquote>
<h5><strong>Sosyal Hareketler, Demokrasi ve Kendi Üzerine Düşünmek</strong></h5>
<p>Sivil toplumu sabit, değişmez birtakım tanımlara sokmak yerine, biraz daha dinamik bir perspektif içinde ele alabiliriz. Mesela bu alanı insan topluluklarının harekete geçtiği “üretken / doğuran” bir alan olarak düşünebiliriz. Bu vesileyle, bir karşılaşma zemini olduğundan ve devlet dışı aktörlerin “başarısı” için temel olarak üç unsurun gerekliliğinden söz edebiliriz. Çıkarlar, hakları savunmak, tanınmak için verilen mücadelelerin, hak savunuculuğunun alanı olarak görebileceğimiz sivil toplumdaki bu üç unsur “sosyal hareketler”, “demokrasi” (ve demokrasi ile ilişkili olarak hukuk) ve “sosyal bilimler” (sosyolojik düşünce) şeklinde özetlenebilir. Bunlardan birisi olmadan diğerinin olması pek mümkün değil. Yani “sosyal hareketler” olmadan “demokrasi” mümkün değil. Ama demokratik kurallar, özgürlükler olmadan yani dile gelmeye çalışan her hareketi ezen, yasaklayan bir otoriter ortamda sosyal hareketler de pek mümkün değil. Bütün bunların üzerinde, resmin bütününe bakamayan toplumlarda yani düşüncenin, sosyolojik düşüncenin, toplumun kendi üzerine düşünme kapasitesi olmadığı durumlarda da ne demokrasinin ne de sosyal hareketlerin gelişmesi mümkün. Düşüncenin olmadığı toplumlarda her hareket kuru kalabalıkların debelenmeleri olmaktan, demokrasi de basit bir oyundan öteye gidemez. İşte toplumu üreten, “iyiye” taşıyan bir sivil toplumu bu unsurların bir kesişimi ve daha da öteye, adalet elde etmiş sosyal hareketlerin haklarını koruma ve geliştirmesinin kurumsallaştığı / kurumsallaşmasının meşrulaştığı bir alan olarak görebiliriz. Ama mücadeleler başarılı olup, devlet karşısındaki alanı ne kadar genişletmiş olsalar da, bu hal bir kereliğine olmuş bitmiş bir alan değil; her an geriye gidebilme potansiyeli taşıyor.</p>
<p>Kaldı ki bu geriye gidişleri, ABD’den Türkiye’ye tüm dünya toplumlarına baktığımızda görebiliyoruz. Çünkü hakkında “devlet dışı” diyerek kolay bir tanım yapsak da, sivil toplum devletle / siyasal iktidarla çok yönlü bir ilişki içinde… Siyasal iktidarı hem üretme, hem de sınırlama özelliğine sahip… Ama aynı zamanda vücut verdiği siyasal iktidar tarafından sınırlanabilen de bir alan… Dolayısıyla, toplumdaki güç ilişkilerine bağlı olarak hukuka da kaynaklık eden, meşruiyet veren bir alan ve tam da bu güç ilişkileri sebebiyle, güçlülerin elindeki hukukun / istisna hallerinin büyük darbeler vurabildiği bir alan… Bugün bu türden bir hukukla, çok daha iktidar dili haline gelebilen, yerleşik temayülleri, kurumları bile yok edebilen birtakım “hukuk” görünümlü emir-komuta ilişkisiyle, sivil toplumun “sosyal hareketler” bileşenine büyük darbeler vuruluyor.</p>
<p>Örneğin Türkiye gibi ülkelerde bu darbelerin kolayca vuruluyor olması, kuşkusuz çok önemli ama darbelere muhatap olan alanın kendi içinde de büyük sorunlara sahne olması burada not edilebilir. “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” gibi örneklerde, sivil toplum ve hakların hukuksallaşması ilişkisinde ileri bir seviye söz konusu olsa da, bu kazanımları koruyacak, çoğul unsurlardan oluşmuş bir sivil toplumdan ziyade, “gettolaşmış”, cemaatleşmenin bütün sonuçlarının mevcut olduğu bir yapıdan bahsetmek daha mümkün görünüyor.</p>
<h5><strong>Modern Dünyanın Erozyona Uğrayan Umutları</strong></h5>
<p>İçinde yaşadığımız dönem, geçmişe oranla radikal değişikliklere sahne oluyor. Örneğin modern kapitalist yapıda sömürü hep vardı ama işçi sınıfı da geleceğe inanıyordu. Maddi bir kalkınma hayali eşliğinde, bütün toplumsal aktörler ve kurumlar burjuvazinin ilk rüyasını paylaşıyordu. İlerlemek kutsaldı, ancak bu inanç artık bitti. Alain Touraine’in ifadesiyle, kapitalist sistem aktörleri dışarı attı. Sistem kendini sanayiye vakfeden, kendini sanayi ile tanıyan ve var eden bir işçi sınıfı olmadan, “aktörsüz sistem” (piyasa) ile devam etti. Aktörler de sistemsiz kaldı ve adalet mücadelesi için kültürlerine / kültürel kimliklerine sarıldı, gettolaşıp, cemaatleştiler. Bu vesileyle, hep beraber, klasik sanayi mantığından kültürlerin mantığına, oradan da duyguların, tutkuların, korkuların dünyasına geçtik.</p>
<p>Bugün çok daha parçalı, risk toplumu, risk kültürü gibi adlarla anlatılan bir yapının içinde yaşıyoruz. Herkes için arzulanan modernlik idealinin geçekleşmediği bir zamanda, çoğul alanlardan, birbirlerinden kopan insanlar cemaatlerine kapanıyorlar… Bir yanıyla yaşadığımız çağa bilgi toplumu gibi isimler verilirken, aynı bilgi toplumu popülizmin ve adaletsizliğin zirve yaptığı “hakikat ötesi” bir toplum olarak da tanımlanabiliyor.</p>
<blockquote><p>Bugün sivil toplum hukuki kazanımlarını korumak konusunda çok daha kırılgan; çünkü duygusal, kutuplaşmış, cemaatleşmiş bir dünyada ve toplumdayız. Birbirimizi duyamayacak kadar farklılaşmış “duygusal sermayelerimizin” taşıdığı travmalar var.</p></blockquote>
<p>Bugün sivil toplum hukuki kazanımlarını korumak konusunda çok daha kırılgan; çünkü duygusal, kutuplaşmış, cemaatleşmiş bir dünyada ve toplumdayız. Birbirimizi duyamayacak kadar farklılaşmış “duygusal sermayelerimizin” taşıdığı travmalar var. Dolayısıyla “sivil toplum” kavramını (teori) da, onun içindeki hareket tarzımızı (pratikleri) da yeniden düşünmek zorundayız.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz ve neoliberal hâkimiyetin bariz olduğu zaman ve dünyada, insanlar hem bu dünyanın nimetlerinden faydalanmak için her türlü pragmatik arayışa (kolay yoldan para kazanma arzusu, her türlü yolsuzluğu, ahlaksızlığı görmezden gelmek, vb.) girerken aynı zamanda alabildiğine korunmacı tutum ve davranışlar eşliğinde, kendilerine “sıcak yuvalar” inşa etmeye ya da var olanların içine girmeye çalışıyorlar. Bu sıcak yuvalar esas olarak, etnik, dinsel ya da ulusal kimlikler şeklinde tezahür ediyor. Ancak radikal bir paradoks içinde, herkes kimliklerine kapanırken, aynı zamanda başkalarının kimliklerinden de korkuyor. Başka bir deyişle, yaşadığımız dönem hem “kimlikler” hem de “kimliklerden korku” çağı… Bu nedenle, bilinmezlik, güvensizlik ve sürekli tedirginlik içinde, her zaman bildiğimiz anlamda dinlere tekabül etmese de, gayet “dini” bir duygu ve kurguyla, çok sayıda insan “tek adamlar” vasıtasıyla “kurtuluşu” (cennet) arıyorlar.</p>
<h5><strong>Sivil Toplumda Mücadele, Kimlikler Arasındaki Kesişim</strong></h5>
<p>Geçmişte bu türden yeryüzü cenneti arayışlarının her türlü totalitarizm vasıtasıyla nasıl acı ve trajik sonuçlar yarattığını gayet iyi biliyoruz. Ancak bunun bir kader olduğunu düşünmemize gerek yok. Sivil toplum, içinde çok farklı olumsuzluk potansiyelini taşısa da, önemli ipuçları taşıyan bir çoğulluğa sahip. Sivil toplum içindeki unsurlar tek başlarına yaşayan, kapalı devre sistemler değiller. Eğitim, sınıfsal konum, yoksulluk ya da zenginlik, kültürel daireler gibi konular, her bireyin ve toplumsal grubun tecrübe ettiği mevzular. Sivil toplum alanında başarılı olan mücadeleler de genellikle bu alanları birbirleriyle ilişkilendirebilen hareketlerden çıkıyor. Yani eğitim ve kimlik; üniversite ile sivil toplum, sınıf meselesiyle sivil toplum ilişkisini kurmak gerekiyor. Bu hem üniversite için geçerli hem de sivil toplumda belli grupların tanınması ve hakları için mücadele eden sivil toplum kuruluşları için geçerli.</p>
<blockquote><p>Neoliberalizmin dünyayı kirlettiği, ahlakı çökerttiği, “hakikat-ötesi” olarak adlandırılan bir zamanda, yoksulluk ve yoksulları esir alan, yabancılaştıran popülist dalgalar bütün dünyanın ortak meselesi.</p></blockquote>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-38178 no-display appear alignleft" src="https://jinepsgazetesi.com/wp-content/uploads/2021/05/FERHATKSV.jpg" alt="" width="274" height="268" /></figure>
</div>
<p>Bunun anlamı şu: klasik modern toplumların alameti farikası olan “işbölümünün” dışına çıkmak gerekiyor. Mesela, bilginin sadece üniversitede üretildiği düşüncesinden sıyrılmak gerekiyor. Yani üniversitenin sadece “bilgi” demek olmadığını; STK’ların da sadece “eylem” demek olmadığını görebiliriz. Her ikisi de hem bilginin ve hem de pratiklerin yeri olarak pekâlâ kabul edilebilir. Üniversite ürettiği bilgiyi sokağa taşıyabilir, STK’lar da sokağın tecrübesini üniversiteye taşıyabilir; sivil toplum ya da bütün çoğulluğu ve enerjisiyle “hayat” eğitim alanına girebilir. Bu iç içe geçişler STK’ların niteliği hakkında da bir ipucu veriyor; STK’lar sadece kendilerini tanımladıkları alan ya da uzmanlık içine sıkışmamak, birçok alanla ilişki içinde olmak zorundalar.</p>
<p>Buna paralel olarak, STK’ların sadece kendi alanlarında ve kitleleri nezdinde değil, tüm sivil toplum alanında toplam “farkındalığı” yükseltebilmeleri, başka insanların kendi hayatlarına taşıyacakları örnekler oluşturmaları elzem görünüyor. Dolayısıyla sivil toplum kuruluşları “üniversite” değildir, sadece projeler vasıtasıyla “eğitim” vermekle yetinemezler, ancak hayatın içinde bilgi üretmek, “örnek” olmak, her halükârda aktörleri güçlendirmek, bir yaraya pansuman olmak gibi geniş bir perspektifte yer almak gibi yenilenmiş bir tanıma ihtiyaçları vardır.</p>
<p>Tüm sivil toplum alanına taşınabilecek bu “örneklikler” çok önemli görünüyor. Çünkü kutuplaşmış, cemaatleşmiş bir dünyada ve toplumda yaşıyoruz ve bugün sivil toplum aktörlerinin önündeki en önemli görevlerden birini tam olarak cemaatler arasındaki bu sınırları yıkmak olarak tanımlayabiliriz. Mücadelenin nesnesi ne olursa olsun (sınıfsal, kültürel vb.), hiçbir hak mücadelesi tek boyutlu ele alınamaz. Çünkü hiçbir insan tek bir boyut değildir. İnsanlar bir “kesişimin” ortasında yaşarlar. Bu kesişimin farkına varmak, farklı cemaatlerin gettosuna kapanmış insanlara ulaşmanın da bir yolu olabilir. Bu başka insanlara ulaşmanın bir yolu olabilir. Ancak en azından, dünya halkları için çok büyük bir tehlike haline gelen popülizmin ve ırkçılığın kökenlerini de anlamak zorundayız. Eğer hızlı bir yorum yapacak olursak, modernliğin, seküler milliyetçiliğin en az yüzyıllık kibri karşısında, ehlileştirilmeye maruz kalmış kesimlerin öfke ve tutkularının bugün intikam aldığını söyleyebiliriz. Bugün bildiğimiz her türlü kutuplaşmanın ötesinde, çok daha bariz bir kutuplaşmanın içindeyiz: bir yanda “akıl” (mantık), diğer yanda “duygu ve tutkular” karşı karşıya gelmiş durumda… Ancak, derin yaralarla inşa olmuş tutkular dünyasına “akıl” ile konuşanların değmeleri neredeyse imkânsız… Korkan ve korkarak içine kapanan, kurtarıcı bekleyen, popülizm gibi kolay ezber söylemlere başvuran insanların gayet “mantıksız duygularını” (korkuları, endişeleri) hissetmek, anlamak ve o duygularla irtibatlanabilmek gerekiyor… Çünkü en azından şunu çok iyi biliyoruz:<strong> “</strong>adalet” arayışı çok farklı kimliklerin altından geçen ortak bir paydadır. Yani eğer gerçekten en ikna edici bir şekilde adaletten bahsedebilirsek, başka adalet sorunu olanlara sesimizi duyurmamamız mümkün değildir.</p>
<blockquote><p>Radikal bir paradoks içinde, herkes kimliklerine kapanırken, aynı zamanda başkalarının kimliklerinden de korkuyor. Başka bir deyişle, yaşadığımız dönem hem “kimlikler” hem de “kimliklerden korku” çağı…</p></blockquote>
<p>Türkiye gibi çok derin travmaları olan bir toplumda, geçmişten gelen ağır birikimi yok sayıp faaliyette bulunmak çok zor… O travmayı okşayanlar, cemaati / cemaatçi duyguları okşayanlar her zaman için daha etkin olabiliyorlar. Buna karşılık, tek başına, bir kimlik için sivil toplumculuk da mümkün değil; eğer insan bir kesişim ise, yöntemler de kesişim içinde, interdisipliner olmalı; (her biri insanların başka bir özelliğine dokunan) başka kurumlarla birlikte faal olmalı. Bir “kesişim” olarak insan örneğinde olduğu gibi, güçlü bir varoluş gösterebilmeleri için, STK’ların başka STK’larla kesişim içinde olması gerekiyor. Ancak, bütün bu yelpaze içinde, yelpazeyi birleştirecek tek bir dili gerçekleştirmek mümkün değil, hatta böylesine bir dilin tehlikeli olduğu bile söylenebilir… Bütün bu kuruluşların benzemesi de mümkün değil ama insanların ve STK’ların “karşılaşarak”, birbirlerini “tamamlamaları” mümkün. Hiçbir kişi ve örgüt tek başına her şeyi temsil edemez. Yani insan hakları için uğraşan bir örgütün, sınıf meselesiyle ilgilenenlerle kesişimler yaratması; LGBTİ ile uğraşıyorsa, etnik olanla, sınıfsal olanla dirsek teması içinde olması ya da etnik bir mesele varsa toplumsal cinsiyetle de ilgilenmesi önemli bir sıçrama yaratabilir. Ayrıca STK’ların küresel ve yerel olan arasında “ortaklıklar / müşterekler” temelinde bağ ve ilişki kurabilmesi de şart görünüyor. Yani soluduğumuz hava, içtiğimiz su, iklim değişikliği, ekoloji, tohum gibi konular her STK’nın başkalarıyla ilişki kurabilmesi için çok temel ve hayati konular olarak belirginleşiyor…</p>
<p>Neoliberalizmin dünyayı kirlettiği, ahlakı çökerttiği, “hakikat-ötesi” olarak adlandırılan bir zamanda, yoksulluk ve yoksulları esir alan, yabancılaştıran popülist dalgalar bütün dünyanın ortak meselesi. Bu ortak meselelere karşı birbirlerinin tecrübelerinden beslenen, sahaya ve insanlara dokunan, birlikte düşünen, etkilemek için etkilenmeyi kabul eden bir mücadelenin mümkün olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Çünkü “bir arada yaşamak” meselesinde sadece “biz” yokuz… Bizim gibi olmayanlarla ilişkilenmek, karşılaşmak zorundayız… Her alanda (devlette ya da STK’larda) çıkarları peşinde koşan bir avuç insanın dışında çok daha geniş insan kitlelerini ortak dertleri etrafında bir araya getirme çabasını sürdürmemiz gerekiyor.</p>
<blockquote><p>STK’lar sadece kendilerini tanımladıkları alan ya da uzmanlık içine sıkışmamak, birçok alanla ilişki içinde olmak zorundalar.</p></blockquote>
<h5><strong>Kariyer Olarak STK’cılık ve Güvenilirlik Meselesi</strong></h5>
<p>Buraya kadar STK’ların toplumla ve başka STK’larla birlikte girişebileceği hareket tarzına dair yorumlara yer verdim. Burada bizzat STK’ların içine doğru bakmak istiyorum. Öncelikle, STK’ların mücadelelerinde giderek daha da zor bir mesele haline gelen konu STK’ların finansal varoluşlarıdır. Savunduğu kitlelerle çok yakın temas içinde ol(a)mayan STK’lar her zaman fon bulmak; fon bulmak için de proje oluşturmak zorundadırlar. Ancak “projecilik” her zaman bir risk içerir. Birçok STK için hayatta kalmak için girişilen projecilik, birçok sefer bu STK’ların varlık nedenleri haline gelmiş, gerçek sorunlardan kopmuşlardır.</p>
<p>Elimden geldiği kadar hem Türkiye’de hem de dünyanın farklı ülkelerinde, mesela Fransa’da, Almanya’da çok farklı STK’ları, insan hakları, kültürel haklar, kadınlar için, ırkçılığa karşı ya da göçmenler için çalışan STK’ları izliyorum… İşte bu gözlemlerime dayanarak, son olarak, STK’ların, bizzat kendi içindeki gönüllüleri ve çalışanlarına ilişkin olan bir sorununa değinmek istiyorum.</p>
<p>Hemen şu basit tespiti teslim edelim; bu örgütlerin hiçbiri, adlarında “sivil” kelimesini taşıdıkları için, çalışanları da “otomatik” olarak “kötülüğe karşı mücadele eden iyiler” gibi bir kutsal kategoriye girmiyorlar. Kutsallık bir yana, hemşeri derneklerini siyasete girmek için basamak yapanlardan, “kârlı” bir alana dönüşen STK’lara kadar çok geniş sorunlu bir yelpaze var. Birçok STK “iktidar savaşlarının” vücut bulduğu oligarşik bir yapıya sahip. Çıkar ve güç ilişkileri içinde, fırsat kollayıp rakipleştirilmiş grupları temizleyen STK patronları söz konusu. Birçok örgüt ayrımcılıklara sahne oluyor; feminist ya da LGBTİ hareketlerinde bile sınıfsal ve etnik ayrımcılıklar söz konusu olabiliyor… “Roman hakları savunuculuğu” görünümü altında sadece “proje” ve “kariyer” yapan “profesyonel meslek sahipleri”, haklarında mücadele ettiklerini söyledikleri insanlar yerine finans kaynakları, otellerin toplantı salonları, maaşlar arasında oluşmuş “networkleri” yönetiyorlar…</p>
<p>Çok sayıda STK, seçim oyunlarına, klasik partilerdekine benzer kavgalarla muhakkak yönetici olmak isteyenlere, kadınlara ya da daha zayıf üyelere dönük bildiğimiz şiddet olaylarına, tacize, mobinglere ev sahipliği yapıyor. Bu STK’lar, temsil ettikleri insanlardan yani aşağıdan yukarı doğru giden bir ilişki yerine, yukarıdan aşağı yönetilen STK’lar olarak faaliyet gösteriyorlar ve değil toplumun geneline, kendi hedef kitlelerine bile “örnek” olarak nitelendirilebilecek olumlu bir imaj yayamıyorlar.</p>
<p>Dünyada ve Türkiye’de STK’ların sahip oldukları işlevi güçlendirmek için, önce kendi üzerlerine düşünmek ve etraflarına yayacakları imajı düzeltmeleri gerekiyor. Bugün, STK’lar için, otomatik olarak “meleklerin mekânı” olmadığı için, iyi bir “etik kodu”, “etik programı” gibi uygulamaları düşünmek ve hayata geçirmek gerekiyor. Sivil toplum ve STK’lar dünyasında çok ciddi bir kampanya yürütmek, STK’lar içindeki olumsuzlukları temizlemek üzere ve “kol kırılır yen içinde kalır” yerine, özdüşünümsel, “Me too” (“ben de tacize uğradım”) benzeri kampanyalar yürütmek gerekiyor… Bu tür kampanyalar sonucunda, başka rakip örgütler ve hareketlerin kullanabileceği “malzemeler” ortalığa saçılsa bile, “temizlenmeden” STK’ların ciddi bir alternatif olması, “devlet dışı alan” yaratması zor görünüyor…</p>
<p><strong>Prof. Dr. Ferhat Kentel</strong></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/11/2021de-sivil-toplumu-yeniden-dusunmek/">2021’de Sivil Toplumu Yeniden Düşünmek</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kutuplaştırma Siyaseti ve Popülizm</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/29/kutuplastirma-siyaseti-ve-populizm/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Özbank]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Aug 2019 12:15:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Carl Schmitt]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Özbank]]></category>
		<category><![CDATA[popülizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=41715</guid>

					<description><![CDATA[<p>1930’lar Almanyasında Yahudi düşmanlığı epey bir ‘iş yapmıştı’...  Günümüz Avrupasında sağ popülizm değirmenini yabancı ve Müslüman düşmanlığından taşıdığı suyla döndürüyor. Amerika’da Trump, Meksikalı göçmenlere beslenen düşmanlığın ekmeğini yiyor. ‘Yeni’ Türkiye’de ise, söylemeye hacet yok, etnik kimlikler ve vicdani kanaatler arasındaki ayrışmalar, özellikle de Türkçü - Kürtçü ve İslamcı - Laikçi kesimler arasındaki gerilimler, popülist siyasetçilerin kullanabileceği düşmanlıklar üretmek konusunda oldukça mümbit birer kültürel zemin sunuyorlar.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/29/kutuplastirma-siyaseti-ve-populizm/">Kutuplaştırma Siyaseti ve Popülizm</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/15/bizi-korkularimiz-ayristiriyor/" target="_blank" rel="noopener">yazıda</a>, içine sıkışıp kaldığımız kutuplaşma döngüsünü bu derece içinden çıkılamaz yapan iki şey olduğundan bahsetmiştim: Birincisi, bu döngünün ana eksenini bizim varoluşsal korkularımızın oluşturması, ikincisi ise bu korkularımızın siyasal iktidar tarafından bilinçli bir tercihle harekete geçiriliyor olmaları.</p>
<p>Bu ciddi ve kırılması zor bir döngü, zira varoluşsal korkular, korkulan nesneye karşı hissedilebilecek sevgi, dayanışma, hoşgörü, merhamet, anlayış gibi diğer tüm insani duyguları perdeleyen ve bir şekilde teskin edilmeden, o nesnelere karşı öfke ve nefret dışında, başka duyguların beslenmesine izin vermeyen şeyler. Dahası, varoluşsal korkular insan zihninin aklı, mantığı ve vicdanı önceleyen bir yerinden neşet ettiklerinden, bir kez tetiklenip, harekete geçirildiklerinde, aklın ve mantığın terazisinde tartılmaları, vicdan tarafından kontrol edilmeleri güç olabiliyor.</p>
<p>Ve son olarak, siyasal yaşamda aldığımız bir takım kararların, yaptığımız bir takım tercihleri, söylediğimiz bir takım sözlerin gerisinde akıl ve mantık dışı korkularımızın yattığını kabul etmek de zor olabiliyor. Zira biz insan evlatları, genellikle, korktuğumuzun görülmesinden de korkuyoruz ve bunu kendimizden bile ustalıkla gizleyebiliyoruz. Nasıl mı? Suçu, kendi korkularımızın akıl ve mantık dışılığında, kendi vicdanlarımızın kör noktalarında aramak yerine,  ‘öteki’ kampta yer alan ‘hainlere,’ ‘ahmaklara,’ ‘düşmanlara’ atarak!</p>
<p>Dolayısıyla, kutuplaşma döngüsüne kapıldığımızda, hepimiz kendimizi, korktuğumuz öteki kamptaki düşmanların saldırısına uğramış mağdurlar olarak hissediyor, kendimizi mağdur hissettiğimiz ölçüde de ‘öteki’ kamptaki ‘düşmanlarımıza’ saldırmakta bir beis görmüyoruz. ‘Öteki’ kamptaki ‘düşmanlarımız’ ise, biz onlara saldırdıkça, bizden korkmakta ne kadar haklı olduklarını görüp, kendilerini saldırıya uğramış mağdurlar olarak hissediyor ve bu mağduriyet hissinin verdiği iç huzuruyla, onlar da bize saldırıyorlar. Velhasıl bu yıpratıcı çark, korkularımızı her seferinde biraz daha derinleştirerek, çeşitlendirerek ve somutlaştırarak ve her seferinde bizi birbirimize biraz daha düşürerek, bu şekilde dönmeye devam ediyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-41716 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/08/images-1.jpg" alt="" width="289" height="174" />Peki bir siyasal iktidar, istikrarından, birliğinden, bekasından sorumlu olduğu bir toplumun, ayrışmasıyla, istikrarsızlaşmasıyla ve bekasının tehlikeye girmesiyle sonuçlanacağı baştan belli olan böyle bir kutuplaştırma politikasını bilinçli olarak izlemeyi neden tercih eder? Bir ülke coğrafyasında yaşayan tüm yurttaşların, siyasal tercihleri ne olursa olsun, sırf yurttaş oldukları için, hem ‘yerli’ hem de ‘milli’ unsurlar olarak görülmeleri ve böyle kabul edilmeleri gerekirken, bir iktidar neden sadece kendisine oy veren toplum kesimlerini ‘yerli ve milli’ olarak tanımlar, kendisine oy vermeyen ve kabaca ülke nüfusunun yarısına denk düşen sayıda yurttaşı milletin bekasını tehdit eden ‘dış düşmanların yerli iş birlikçileri’ veya onlar tarafından kandırılmış dönekler olarak göstermeye çalışır?</p>
<p>Son yıllarda tüm dünyada yükselişte olan sağ popülist siyasal hareketlerin politik imgeleminde önemli bir yeri olan Alman muhafazakar düşünür Carl Schmitt’in ‘siyasal’ kavramsallaştırması, bize bu soruyu yanıtlamakta yardımcı olabilir.</p>
<p>Schmitt’e göre, nasıl ekonomik kavramı kârlı ve kârsız, estetik kavramı güzel ve çirkin, ahlak kavramı ise doğru ve yanlış ayırımlarıyla tanımlanıyorsa, siyasal kavramı da dost ve düşman arasındaki ayırıma dayanır. Benim varlığımı kendi bekasına tehdit gören, dolayısıyla kendi varlığıyla benim bekamı tehdit eden, benim düşmanımdır. Kendi bekasını, benim bekamla özdeş gören, dolayısıyla benim varlığımı, kendi varlığını savunurcasına savunan ise benim dostum&#8230;.</p>
<p>Bir grup insan, siyaset sahnesindeki dostluklarını, yani ortak politik tavırlar geliştirebilmelerini ve o tavırlar doğrultusunda birlikte hareket edebilmelerini aynı varoluşsal tehdit algısını paylaşmalarına, aynı düşmana düşman demelerine borçludur. Yani aramızdaki etnik, vicdani, düşünsel, sınıfsal farklılıklar ne olursa olsun, birbirimizi aynı dava uğruna mücadele eden ‘neferler’ olarak görmemize olanak veren, bizi ortak bir politik kimliğe kavuşturan, bir anlamda siyasette ‘bizi’ BİZ yapan şey, dost-düşman hattını tam olarak aynı yerden çekmemizdir, Schmitt’e göre.</p>
<p>Kendine geniş bir popüler destek tabanı oluşturarak, demokratik siyasetin sunduğu meşruiyet zemininde iktidara gelmek isteyen, ya da sahip oldukları popüler destek tabanının erimesinden korkarak iktidarını muhafaza etmek isteyen popülist siyasetçilerin, içinde siyaset yaptıkları toplumlarda bilinçli bir kutuplaştırma politikası izlemelerinin altında yatan temel düşünce de budur işte:  Popülist siyasetçiler, İnsanların geçmişten gelen, üzerine çok düşünülmemiş, akıl ve vicdan terazisinde tartılmamış varoluşsal korkularını, dışlayıcı, ötekileştirici söylemlerle harekete geçirmek, sonra da kendilerini o çok korkulan düşmanlara karşı demir gibi bir iradeyle mücadele eden, gözü pek liderler olarak sunmak isterler. Dolayısıyla, popülist siyasetçi, oyun planını, toplum içinde zaten varolan kültürel gerilim hatlarını biraz daha germek ve gergin tutmak üzerine kurar.</p>
<p>Peki kimdir popülist siyasetçinin edinmek veya muhafaza etmek istediği ‘dostlarına’ hedef gösterdiği ‘düşmanlar’? Bu sorunun yanıtı, hangi siyasetçiden, hangi toplumdan veya hangi tarihsel dönemden bahsettiğimize göre değişir, ama genel bir kural arıyorsak, söz konusu toplumda kültürel olarak kime karşı düşmanlık en çok ‘iş yapacaksa’ hedef gösterilen ‘düşmanlar’ da onlardır, diyebiliriz. 1930’lar Almanyasında Yahudi düşmanlığı epey bir ‘iş yapmıştı’ mesela. Günümüz Avrupasında sağ popülizm değirmenini yabancı ve Müslüman düşmanlığından taşıdığı suyla döndürüyor. Amerika’da Trump, Meksikalı göçmenlere beslenen düşmanlığın ekmeğini yiyor. ‘Yeni’ Türkiye’de ise, söylemeye hacet yok, etnik kimlikler ve vicdani kanaatler arasındaki ayrışmalar, özellikle de Türkçü &#8211; Kürtçü ve İslamcı &#8211; Laikçi kesimler arasındaki gerilimler, popülist siyasetçilerin kullanabileceği düşmanlıklar üretmek konusunda oldukça mümbit birer kültürel zemin sunuyorlar.</p>
<p>Ne var ki, popülist siyasetçinin destekçi tabanını artırmasında ya da muhafaza etmesinde çok işine yarayan bu oyun planı, bir yanıyla da çok derin bir çelişkiden muzdariptir: İnsanlar popülist siyasetçiye kendilerini o pek tanımadıkları ama çok korktukları düşmanlarına karşı koruması,  onlardan duydukları korkuyu teskin etmesi, kendilerine güven vermesi için yanaşırlar. Oysa popülist siyasetçi, siyaset sahnesindeki ‘lider’ pozisyonunu, o düşmandan kaynaklanan ortak tehdit algısının sürmesine, yani teskin edilmesi umulan korkuların yakıcılıklarını muhafaza etmesine borçludur. O korkular diner, o düşmanlık biter, o tehdit, tehdit olarak algılanmazsa, popülist siyasetçinin liderliği etrafında örülmüş politik kimlik de dağılır, popülist siyasetçinin destek tabanı erir. Schmitt’in ağzıyla söyleyecek olursak, neferler ‘düşmansız’ popülist lider ise ‘dostsuz’ kalır. Popüler destek tabanını yitirmiş bir popülist liderin ise, ne popülizminden, ne de liderliğinden bahsetmek mümkündür.</p>
<p>İşte bu nedenle popülist siyasetçiler, hele ki iktidardaysalar, en çok toplum içinde çizdikleri dost-düşman hatlarını aşan köprüler kurmaya, diyalog kanalları açmaya, birbirine düşmanlık besleyen toplum kesimlerini uzlaştırmaya çalışan, bu amaçla dışlayıcı değil, kapsayıcı, tek sesli değil, çoğulcu, savaşı değil barışı, silaha değil diyaloğa dayalı çözümleri savunan söylemler benimseyen ve yayan insanlardan, siyasetçilerden ve kanaat önderlerinden korkarlar.</p>
<p>Dolayısıyla size, Osman Kavala’nın ve Selahattin Demirtaş’ın neden hala hapiste tutulduğunu, Barış Akademisyenlerine karşı neden eşi benzeri görülmemiş bir karalama ve linç kampanyası yürütüldüğünü, 31 Mart seçimlerinin neden tekrarlandığını, Gezi yargılamalarını vs., bir de Schmitt’in dost-düşman ayırımına dayalı siyasal kavramsallaştırmasının çizdiği bu çerçevede düşünün derim. Ve tabii Tahir Elçi’nin, Hrant Dink’in ve daha nice barış gönüllüsünün neden öldürüldüklerini de&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/29/kutuplastirma-siyaseti-ve-populizm/">Kutuplaştırma Siyaseti ve Popülizm</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bizi Korkularımız Ayrıştırıyor&#8230; </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/15/bizi-korkularimiz-ayristiriyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Özbank]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Aug 2019 08:56:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Özbank]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=41517</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik farklılıklara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin birbirine karşıt kamplarından birinde buluşturan şeyin de, aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik ortaklaşmalara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin farklı kamplarına savurarak ayrıştıran şeyin de, aslında bu iki sözcükle ifade edilebileceğini düşünüyorum. İçinde yaşadığımız kutuplaşma sürecinin ana ihtilaf eksenini,  zihinlerimizin kuytu köşelerinde, ruhlarımızın derinliklerinde gizli, bekamıza ilişkin varoluşsal korkularımız oluşturuyor, bence.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/15/bizi-korkularimiz-ayristiriyor/">Bizi Korkularımız Ayrıştırıyor&#8230; </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/18/kutuplasma-ve-politik-teori/" target="_blank" rel="noopener">Sivil Sayfalar</a>&#8216;a yazdığım ilk yazıda okuyucularımı bir süredir içinde yaşadığımız kutuplaşma döngüsünün nasıl işlediğini anlamaya ve nasıl kırılabileceği üzerine düşünmeye çalışacağımız uzun soluklu bir sohbete davet etmiştim. Sonra araya AYM’nin barış akademisyenleri kararıyla ilgili <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/01/hem-gec-hem-guc-aymnin-baris-akademisyenleri-karari/" target="_blank" rel="noopener">yazım</a> girdi, sohbetimize bir parantez açtık. Dilerseniz bugün açtığımız parantezi kapayalım ve sohbetimize içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin ana anlaşmazlık eksenini tanımlamaya çalışarak başlayalım. Daha açık bir deyişle şu soruya bir yanıt arayalım: biz hangi konuda ayrıştığımız için, birbirimizle göz göze bakamaz hale geldik?</p>
<p>Aklımıza gelen ilk yanıt, farklı siyasal tercihlerde bulunmamız, farklı siyasal partileri, liderleri veya ittifakları desteklememiz olacaktır, muhtemelen. Ama sandığa yansıyan oy verme davranışlarımızı, yani örneğin bazılarımızın Cumhur, bazılarımızınsa Millet ittifakını destekliyor olmamızı, aramızdaki ayrışmanın nedeni değil, sonucu olarak görelim, derim ben. Zira biz farklı farklı siyasal partileri, liderleri veya ittifakları desteklediğimiz için birbirimize düşmüş değiliz ki! Tam tersine bizim için çok önemli gördüğümüz bazı konularda ayrıştığımız için farklı siyasal tercihlerde bulunuyoruz. İşte ben de, ilk olarak, hangi parti, ittifak veya liderleri destekleyeceğimize ilişkin kararlarımızı önceleyen bu ayrışmanın adını bir koyalım diyorum.</p>
<p>Türkiye siyasetinin geleneksel ihtilaf eksenleri olarak kodlanan Türkçülük-Kürtçülük, Laikçilik-İslamcılık, sağcılık-solculuk gibi etnik, vicdani ve ideolojik farklılaşmaların, bu konuda bize yardımcı olabileceklerini hiç sanmıyorum. Şöyle söyleyeyim: içinde yaşadığımız kutuplaşmayı, toplumun Türkçü-İslamcı-muhafazakar kesimleri ile Kürtçü-Laikçi-solcu kesimleri arasındaki bir gerilim olarak okumak çok bildik bir şablona dayandığı için ilk başta anlamlı gibi gelse de, nüansız ve kolaycı dolayısıyla da yanıltıcı bir yaklaşım olur, kanaatindeyim.</p>
<p>Neden mi? İstanbul’da 23 Haziran’da yenilenen İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde sandığa yansıyan tablo bile bize bu bildik şablonun neden yeterince açıklayıcı olmadığını göstermeye yeter aslında. Bu seçimlerde Millet ittifakı adayı Ekrem İmamoğlu’nun destekçileri arasında, laikçi ve solcu seçmenlerle birlikte Kürtler, Türk milliyetçileri ve İslamcılar da vardı. Cumhur ittifakı saflarında da siyasal İslamcılar ve Türk milliyetçileriyle birlikte, yaşam tarzı laik olan, sol veya liberal bir siyasal geçmişe sahip, ya da geçmişte Kürt siyasal hareketinde yer almış isimlerin bulunduğunu biliyoruz. Hatırlarsak 16 Nisan 2017 referandumunda da benzer bir tablo ortaya çıkmıştı; sonuçta küçük bir farkla önerilen siyasal sistem değişikliğine evet diyen blok kazanmış olsa da, 23 Haziran  seçimlerindekine benzer bir çeşitliliği, hem evet, hem de hayır diyen bloklarının kendi içlerinde, o referandumda da gözlemlemiştik.</p>
<p>Birbirine karşıt siyasal kampların kendi içlerinde gözlemlediğimiz bu düşünsel, vicdani ve etnik çeşitlilik, tanımlamaya çalıştığımız kutuplaşmanın, Türkiye siyasetinin geleneksel ihtilaf eksenlerini çaprazlamasına kestiğini gösteriyor ki içinde yaşadığımız dönemi Türkiye siyasi tarihinde ayrıksı kılan en önemli özelliklerden biri de bu olsa gerek. Öyle bir kutuplaşma sürecinden geçiyoruz ki Türk Türk’e, Kürt Kürt’e, Laikçi Laikçiye, İslamcı İslamcıya, solcu solcuya, sağcı sağcıya düşebiliyor. Ya da tersinden söylersek, Türkiye siyasetinin kadim ihtilaf eksenlerindeki etnik, vicdani veya ideolojik ortaklaşmalar dahi, hali hazırda yaşamakta olduğumuz kutuplaşmayı kırmaya, dolayısıyla da adını koymaya çalıştığımız ayrışmayı tanımlamaya yetmiyor. Hatta yetmediği gibi, o ayrışmaya ilginç bir boyut daha katıyor: Bizi ayrıştıran şey her ne ise, belli ki onu en az etnik kimliklerimiz, vicdani kanaatlerimiz ve ideolojik tavırlarımız kadar, hatta belki onlardan bile daha çok önemsiyoruz.</p>
<p>Düşünsel, vicdani veya etnik açıdan ortaklaşmakla birlikte kendilerini içinde yaşadığımız kutuplaşmanın farklı taraflarında konumlandırır halde bulan insanların, birbirlerini, ruhlarını maddi veya siyasi çıkarlar uğrana düşmana satmış dönekler ve hatta hainler olmakla suçlamaları, Türkiye siyasetinde artık kanıksanmış bir polemik konusu haline gelmiş olsa da, tanımlamaya çalıştığımız ayrışmanın, siyasal iktidarın ekonomik nimetlerinden yararlananlarla, yararlanmayanlar arasındaki farklılaşmayla tarif edilebilecek bir şey olduğunu da sanmıyorum. Siyasal iktidarın dost gördüklerine cömert, düşman gördüklerine hoyrat davrandığı yadsınamaz bir gerçek elbette. Ama bu da nedenden çok sonuç olarak görmemiz gereken bir olgu bence. Zira siyasal iktidar, cömert davranacaklarına dost, hoyrat davranacaklarına düşman demiyor; tam aksine dost dediklerine cömert, düşman dediklerine hoyrat davranıyor. Yani siyasal iktidarın kimin dost, kimin düşman olarak görüleceğine ilişkin kararı, kime nasıl davranılacağına ilişkin kararını önceliyor.</p>
<p>Dolayısıyla bizim sormamız gereken soru siyasal iktidarın dostlarını ve düşmanlarını belirlerken nasıl bir ölçüt kullandığı olmalı. Başka bir deyişle, siyasal iktidarın, dost görüp,  ekonomik nimetlerden cömertçe yararlandırdığı insanlar ve gruplar, gördükleri bu ayrıcalıklı muameleyi, siyasal iktidarla nasıl bir ortaklaşmaya borçulular? Ya da tersinden soracak olursak, siyasal iktidarın düşman görüp, işlerinden, aşlarından, özgürlüklerinden mahrum ettiği insanlar, gördükleri bu hoyratça muameleye, siyasal iktidarla hangi konuda ayrıştıkları için maruz bırakılıyorlar?</p>
<p>Lafı çok dolandırdığımın farkındayım, ağzımdaki baklayı çıkartayım artık. Yazının başından beri kullanmayı ertelediğim iki sözcük var: beka korkusu. Aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik farklılıklara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin birbirine karşıt kamplarından birinde buluşturan şeyin de, aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik ortaklaşmalara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin farklı kamplarına savurarak ayrıştıran şeyin de, aslında bu iki sözcükle ifade edilebileceğini düşünüyorum. İçinde yaşadığımız kutuplaşma sürecinin ana ihtilaf eksenini,  zihinlerimizin kuytu köşelerinde, ruhlarımızın derinliklerinde gizli, bekamıza ilişkin varoluşsal korkularımız oluşturuyor, bence.</p>
<blockquote><p>İçine sıkışıp kaldığımız kutuplaşma döngüsünü bu derece içinden çıkılamaz yapan iki şey var, diyebiliriz. Bunlardan birincisi, bu döngünün ana eksenini, bizim varoluşsal korkularımızın,  oluşturması. Tek cümleyle: göz göze bakamaz hale gelmiş durumdayız, çünkü birbirimizden korkuyor, birbirimizi varoluşsal tehditler olarak algılıyoruz.</p></blockquote>
<p>Siyasal iktidar da, kimi dost görüp, ona cömert davranacağını, kimi düşman olarak görüp, hoyratça muamele edeceğini belirlerken, benzer bir ölçüt kullanıyor. Siyasal iktidarın bekasını, kendi bekası ile özdeş gören insanlar ve toplum kesimleri, geçmişte kendilerini hangi vicdani, etnik veya ideolojik kampa ait hissetmiş olursa olsunlar, siyasal iktidar tarafından “dost olarak” kodlanıyorlar. Siyasal iktidarın korktuklarından korkmayan, onun tehdit olarak algıladıklarını tehdit olarak algılamayan, kısaca siyasal iktidarın toplum içinde çizdiği dost-düşman hattını benimsemeyen ve hatta toplum içinde böylesi hatlar üzerinden bir kutuplaşma yaratılmasının sakıncalarına dikkat çekerek, siyasal iktidarı eleştiren toplumsal kesimler ve insanlar ise&#8230; İşte onlar da, İslamcı mı Laikçi mi, sağcı mı solcu mu, Kürtçü mü, Türkçü mü olduklarına bakılmadan, siyasal iktidarın korkulmasını istediği düşmanlar olarak kodlanıp, hoyratça dışlanıyorlar.</p>
<p>Dolayısıyla, içine sıkışıp kaldığımız kutuplaşma döngüsünü bu derece içinden çıkılamaz yapan iki şey var, diyebiliriz. Bunlardan birincisi, bu döngünün ana eksenini, bizim varoluşsal korkularımızın,  oluşturması. Tek cümleyle: göz göze bakamaz hale gelmiş durumdayız, çünkü birbirimizden korkuyor, birbirimizi varoluşsal tehditler olarak algılıyoruz. İkinci şey ise, bizi bize düşüren bu varoluşsal korkularımızın, bizzat siyasal iktidar tarafından bilinçli bir tercihle harekete geçiriliyor, “yerli ve milli” denilen unsurlarla, “ötekiler” arasındaki bir kutuplaşmanın, siyasal iktidar tarafından bir süredir bilinçli bir politika olarak sürdürülüyor olması.</p>
<p>Peki içinde yaşadığımız kutuplaşma sarmalının varoluşsal korkularımızla örülmüş olması neden onu bu derece içinden çıkılmaz bir şey haline getiriyor? Ve bir siyasal iktidar istikrarından, birliğinden, bekasından sorumlu olduğu bir toplumun, ayrışmasıyla, istikrarsızlaşmasıyla ve bekasının tehlikeye girmesiyle sonuçlanacağı baştan belli olan böylesi bir kutuplaştırma politikasını bilinçli olarak izlemeyi neden tercih eder?</p>
<p>Bu iki soruyu da önümüzdeki yazıda ele almak üzere buraya not etmiş olalım.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/08/15/bizi-korkularimiz-ayristiriyor/">Bizi Korkularımız Ayrıştırıyor&#8230; </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kutuplaşma ve Politik Teori</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/18/kutuplasma-ve-politik-teori/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Özbank]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jul 2019 06:56:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[politik teori]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye siyaseti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=40600</guid>

					<description><![CDATA[<p>İçinde sıkışıp kaldığımız, bizi bize düşüren kutuplaşma döngüsünü nasıl kırabileceğimizi, biraz el yordamıyla, biraz kafa çalıştırarak, biraz okuyarak, biraz birbirimizi anlamaya çalışarak, biraz da tartışarak yine biz bulmak zorundayız. Sivil Sayfalar’a düzenli olarak yazacağım yazılarda benim odaklanmaya çalışacağım konular da bunlar olacak. Bir yandan içinde yaşadığımız kutuplaşma döngüsüne neden maruz bırakıldığımızı, bu döngünün nasıl işlediğini anlamaya ve anladığımı dilim döndüğünce anlatmaya, bir yandan da toplum içinde ‘farklılıklarımızla bir arada yaşamak’ yönünde bir ortak iradenin filizlenmesi için neler yapabileceğimiz üzerine düşünmeye çalışacağım.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/18/kutuplasma-ve-politik-teori/">Kutuplaşma ve Politik Teori</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye siyaseti, son altı yıldır ağır bir toplumsal kutuplaşma sürecinden geçiyor. Bu süreçte vardığımız son noktada, Türkiye toplumu kabaca iki siyasal kampa bölünmüş bir görüntü arz ediyor. Bir yanda ana omurgasını AKP ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı var; diğer yanda ise, ana omurgasını CHP ve İyi Parti’nin oluşturduğu Millet İttifakı. Cumhur ittifakı büyük şehirlerde %50’nin altında bir oy oranına sahip olmasına rağmen, Türkiye genelinde %50’nin biraz üzerinde bir oy oranına sahip olduğu için iktidarda. Millet ittifakı ise, büyük kentlerde %50’nin üzerinde bir oy oranına sahip olsa da, Türkiye genelinde %50’nin biraz altında bir oya sahip olduğu için muhalefette. Giderek otoriterleşen uygulamalar ve sertleşen söylemlerle sürekliliğini muhafaza etmeye çalışan siyasal iktidarın bekası bu iki kamp arasındaki %1-2 gibi düşük oy farklarına sıkışmış durumda.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak bu iki siyasal kampın oy cinsinden ölçülen rakamsal büyüklükleri, kutuplaşma olgusunu ne tarif etmeye ne de açıklamaya yetiyor. Zira ‘kutuplaşma’ dediğimiz şey, sadece insanların birbirlerine yakın oranlarda ama farklı siyasi tercihlerde bulunmasından ibaret, istatistiki bir olgu değil. Kutuplaşma, farklı siyasal tercihlerde bulunsalar da, aynı toplumsal ve siyasal yapı içerisinde birlikte yaşamak zorunda olan insanların, birbirlerini ‘düşman’ olarak algılamasıyla işlemeye başlayan, bir defa işlemeye başladıktan sonra da kendini sürekli olarak ve her seferinde biraz daha derinleşerek yeniden üreten sosyo-psikolojik bir döngü bir yanıyla da. İnsanların birbirleriyle ilişkilerinin, birbirleriyle konuşamayacak, göz göze bakamayacak, bir arada yaşamalarının imkansız olduğunu düşünmelerine yol açacak ölçüde gerilmesine yol açan bir döngü bu. Toplumsal dokuda derin yaralar açan, siyasal yapıda tamiri çok zor tahribatlar yaratan ve hukuk düzeni üzerinde telafisi imkansız hasarlar bırakan şey de, söz konusu döngünün sürekli olarak yeniden ürettiği bu karşılıklı düşmanlık hissiyatı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Toplumun birbirine ‘düşmanlık’ beslediği varsayılan (hatta varsayılmak ne kelime, birbirlerine düşmanlık beslemesi arzulanan) iki farklı siyasi kampa bölünmesinde, üstelik de bunun “yerli ve milli” unsurların birlik ve beraberliklerinin sağlanması uğruna yapılmış olmasında akla meydan okuyan, açıklamaya muhtaç bir yan olduğu kesin. Bu bölünmüşlüğü bir şekilde aşmanın, bu kutuplaşmayı kırmanın bir yolunu bulmak gerektiği de aşikar. Peki nasıl?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Popülist siyasal hareketlerin ve liderlerin toplumu kutuplaştıran söylem ve politikaları neden tercih ettikleri, bu tür söylem ve politikaların, toplumsal doku, siyasal yapı ve hukuk düzeni üzerinde ne tür etkileri olduğu, siyaset kuramı literatüründe, özellikle de Alman muhafazakar düşünür Carl Schmitt’in görüşlerinden hareketle, epeyce tartışılmış konular. Türkiye’de yaşadığımız kutuplaşma ve ona eşlik eden otoriterleşme süreci de bu genel kavramsal çerçevede kolayca açıklanabilecek bir nitelik taşıyor ki ilerideki yazılarda bu konuyu daha kapsamlı bir şekilde ele alacağım. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Buna mukabil, siyasal iktidarın kendi bekasını sürdürmek amacıyla bilinçli olarak kutuplaştırma siyaseti yürüttüğü ve giderek otoriterleştiği bir ortamda, sivil toplumun bu kutuplaşma döngüsünü kırmak için nasıl bir direniş sergileyebileceği, toplum içinde çizilen dost-düşman hattını aşan köprüler kurmayı, diyalog kanalları açmayı nasıl başarılabileceği ve bu süreçte yaşanan siyasi ve hukuki hoyratlıkların vicdanlarda açtığı yaraların nasıl sarılabileceği gibi soruların ise kolay yanıtları yok maalesef.  Ne var ki Türk siyasetinin bugün vardığımız noktasında bizden acilen yanıt bekleyen sorular da tam olarak bunlar. Dolayısıyla, içinde sıkışıp kaldığımız, bizi bize düşüren kutuplaşma döngüsünü nasıl kırabileceğimizi, biraz el yordamıyla, biraz kafa çalıştırarak, biraz okuyarak, biraz birbirimizi anlamaya çalışarak, biraz da tartışarak yine biz bulmak zorundayız.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil Sayfalar’a düzenli olarak yazacağım yazılarda benim odaklanmaya çalışacağım konular da bunlar olacak. Bir yandan içinde yaşadığımız kutuplaşma döngüsüne neden maruz bırakıldığımızı, bu döngünün nasıl işlediğini anlamaya ve anladığımı dilim döndüğünce anlatmaya, bir yandan da toplum içinde ‘farklılıklarımızla bir arada yaşamak’ yönünde bir ortak iradenin filizlenmesi için neler yapabileceğimiz üzerine düşünmeye çalışacağım. Bunu yaparken, yukarıda andığım Carl Schmitt dışında, çağdaş siyaset kuramının Arendt, Gadamer, Habermas, Rawls gibi, ele aldığımız konulara fikirleriyle ışık tutabilecek önemli isimlerini de, zaman zaman sohbetimize davet edeceğim. Bir yandan onların fikirleri ile, genelde Türkiye siyasetinin, özelde ise içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin daha derinlikli bir kavrayışına ulaşmaya, diğer yandansa Türkiye siyasetinin açmazlarından hareketle, onların fikirlerinin siyasal gerçeklikteki sınırlarını görmeye ve mümkünse aşmaya çalışacağım. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak bu kuramsal gündemimin müstakbel okuyucularımın gözünü korkutmasını da istemem doğrusu. Amacım meslekten akademisyenler ve özel merakı olanlar dışında çoğu insanın okumadığı kuramsal metinlerden, sanki o metinleri herkes okumuş ve anlamış gibi bahsederek bilmişlik taslamak değil. Tam tersine, o metinlerde dile gelen görüşleri içinden geçtiğimiz kutuplaşma süreci bağlamında anlaşılır kılmak ve böylece onları yaşadığımız düşünsel ve siyasal sıkışıklığın aşılması için yürütmek zorunda olduğumuz tartışmaya dahil etmek istiyorum.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu ilk yazımı bir itirafta bulunarak bitireyim: Bu benim, Sivil Sayfalar gibi çevrimiçi bir mecrada ilk düzenli yazma girişimim. Böyle bir işe girişirken beni yüreklendiren şeylerden biri de yazılarımın alacağı yönü müstakbel okuyucumlarımdan gelecek soru ve yorumlarla belirleyebileceğim umudu oldu. Dolayısıyla, bu umutla Sivil Sayfalar&#8217;a merhaba diyorum, umarım sohbetimiz daim olur&#8230; </span></p>
<p><em>(Kapak görseli: insurancejournal.com)</em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/18/kutuplasma-ve-politik-teori/">Kutuplaşma ve Politik Teori</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Kutuplaşma’ kelimesinin ardında yatanlar</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/28/kutuplasma-kelimesinin-ardinda-yatanlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Jun 2018 10:15:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[konda]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de Kutuplaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=28248</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı 10 Haziran 2018'de Serdar Kuzuloğlu'nun sitesinde yayınlanmıştır. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/28/kutuplasma-kelimesinin-ardinda-yatanlar/">‘Kutuplaşma’ kelimesinin ardında yatanlar</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Şu ‘ötekiler’ olmasa her şey ne güzel olurdu. Ne hakikatı görür ne de laftan anlarlar. Ne düşünmeyi bilirler ne de konuşmayı. Neyse ki sonları yakın.</p></blockquote>
<p>‘Makus kader’ kontenjanından her geçen gün nasibimize biraz daha fazlası düşen ‘<strong>kutuplaşma</strong>‘ bahsinde aklıma gelen ilk isim, saygı ve ilgiyle takip ettiğim (araştırma şirketi <a href="http://konda.com.tr/">Konda</a>‘nın Genel Müdürü) <a href="https://twitter.com/bekiragirdir">Bekir Ağırdır</a> oluyor. Seneler önce -yani böyle şeylerin ekranlarda rahatça konuluşabildiği yıllarda- bir televizyon programında bu kavrama dair çok güzel bir özet yapmıştı. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi:</p>
<blockquote><p>Kutuplaşma toplumun farklı görüş, umut ve ideolojilerle ayrılması değil bu grupların <strong>hiçbir koşulda diğer tarafa geçme ihtimalinin kalmamasıdır</strong>. Tehlikeli olan da budur.</p></blockquote>
<p>Yani kutuplaşma ile kast ettiğimiz ‘kireçlenme’ tarzı bir şey. Kendi varlığını koruyabilmek için karşı tarafı şeytanlaştıran, empati (kendini karşısındakinin yerine koyma) duygusunu kemiren bir olgu.</p>
<p>Kutuplaşma her doğruyu kendi tarafında, her yanlışı da karşı tarafta aramaya zorlar. Bu süreçte herkes kendi kuytusuna çekilir. Sadece kendi liderini dinler, kendi kanalını izler, kendi gazetesini okur, kendi gibi insanlarla bir arada bulunur. Çünkü -pek dillendirilmese de- kutuplaşmış bir toplumda herkes <strong>kendi varlığını kutbunun varlığına bağlar</strong>. İnsanlar ‘birey’ olmaktan çıkmış, kendini bir tarafın ‘<strong>parça</strong>‘sı haline gelmiştir. &#8216;Diğer taraf&#8217; zihinlerde kendine yaşam hakkı tanımayacak bir şeytana dönüşmüştür.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28249" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/kutup-thumb-640x439.jpg" alt="" width="640" height="439" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/kutup-thumb-640x439.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/kutup-thumb-1024x703.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/kutup-thumb.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/kutup-thumb-610x419.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/kutup-thumb-320x220.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Ve en acısı (özellikle bizim gibi ülkelerde) kutuplaşma, siyasi, ideolojik, tarihi temellerden öte <strong>ekonomiye</strong> dayanır. Yürütülen bir var olma mücadelesidir. Arz değil; talep edenler vardır. İş isterler, aş isterler, maaş isterler, bağış isterler, af isterler… Siz hiç bu coğrafyada kendi cenahı için varını-yoğunu seferber eden bir taraf gördünüz mü? Hele bir talep etmeyi deneyin bakalım.</p>
<p>Oysa bal gibi biliyoruz ki hiçbir devlet vatandaşlarına <strong>rağmen</strong> <a href="http://dergipark.gov.tr/download/article-file/195289">gelişemez</a>.</p>
<p>Kutuplaşmış düzen, kendi ayakları üstünde duramayan (durması <strong>istenmeyen</strong>) bireylerin dayanak arayışıdır. Böylesi yapılarda <strong>dinler dahi önce tarikatlara, sonra onlar eliyle devlete muhtaç hale getirilir</strong>. Bu düzende dini kurumlar ve tarikatlar siyasi bir kutba <strong>tabi</strong> hale getirmeden ayakta kalamaz, <strong>helak olur</strong>.</p>
<p><strong>Kutuplaşma düzeninde en büyük günah birey olmaktır</strong>. En büyük korku, uçlardan birine yerleştirilemeyen kişi, kurum ve kavramlardır.</p>
<p>İşte böylesi bir ortamda; yani ‘kutuplaşma’ kavramını her türlü tanımı yetersiz bırakacak şekilde yaşayan Türkiye’de kimilerine göre ülke tarihinin <strong>en önemli</strong>; hatta kimilerine göre <strong>son</strong> seçimine <a href="https://bianet.org/bianet/siyaset/197955-bekir-agirdir-karsimizda-uc-parcali-turkiye-var">hazırlanıyoruz</a>.</p>
<p>Şahsen bu iki tanıma da katılmıyorum. Yaşanılan zamanı gözde büyütmek insanın en büyük zaaflarından biri (Keops ehramını inşa ederken Firavunlar da medeniyetin ulaşabileceği son noktaya vardıklarına emindi). Yaşadığımız zamanı, şahit olduklarımızı çok önemli sanıyoruz ama dünya tarihi içinde esamesi bile okunmayacak küçük bir detay olarak kalacaklarına emin olun.</p>
<p>Bazıları için <a href="https://twitter.com/mserdark/status/1001365776786309120">ikinci baskı</a> olabilecek aşağıdaki video, bugün ‘Avrupa’ diye adlandırdığımız kara parçasının Milattan Önce 400 yılından bu yana geçirdiği evreleri birkaç dakika içinde özetliyor. Bundan 500 yıl sonra güncellenmiş haline bakanların da benzer şeyler göreceğine ve <strong>seyrettikleri zamanın nihai şekli temsil ettiğine</strong> inanacaklarına emin olun.</p>
<p><iframe loading="lazy" title="The Rulers of Europe: Every Year" width="500" height="281" src="https://www.youtube.com/embed/IpKqCu6RcdI?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p>Yani zamana sadece kendi ömrümüzün ölçeğinde bakmak mümkün. Üstelik bu sandığımızdan daha yaygın (ve ürpertici) bir tavır. Sigorta satıcılığı yaptığım yıllarda hayat sigortası satışında ne kadar zorlandığımı dün gibi hatırlıyorum. Öldüğü zaman ödediği primler oranında ailesine toplu bir para verileceği fikri garip bir şekilde neredeyse <strong>kimseyi ilgilendirmiyordu</strong> (oysa hepsi ailesi için çalıştığı iddiasındaydı). Hatta çoğu “Öldükten sonra parayı ne yapayım, sen bana sağlık sigortasından bahset” diyordu.</p>
<p>Anne-baba da olsan sonuçta en tatlı olan kendi yaşamındı zira. Seçenek olarak sunulduğunda, öldükten sonra ailesine bir şeyler bırakmak yerine daha uzun ve sağlıklı yaşamak herkese daha cazip geliyordu.</p>
<p><strong>Para, her fikrin, kutsalın ve ideolojinin <a href="http://dogrulukpayi.com/bulten/milyonerler-nereye-gidiyor">evrensel turnusol kağıdıdır</a>.</strong></p>
<p>Siyaseten baktığımızda yaşanılan dönemi ve olayları aşırı önemseme bir yere kadar mazur da görülebilir. Sonuçta elimizden gelenler, hayatta olduğumuz sürece yapabildiklerimizdir, değil mi? Kızmayın ama pek de değil. Daha doğrusu bu denklem, hayatta kim olduğunuz ve o sürede ne yaptığınızla ilgili. Kafka ve Dostoyevski ölmüş müdür mesela? Peygamberler? Churchill, Atatürk, Gandhi, Hitler ölmüş müdür? İnsanı diğer bütün biyolojik bedenlerden ayıran <strong>akıl</strong>(mantık, zihin, muhakeme, tahayyül, vs) kavramını görmezden gelmeyelim. Bedenler elbet ölür. Fikirler ve akılcı sistemler ise kalır. Seçmenler ölür. Ama iktidarlar, devletler -bir şekilde- yoluna hep devam eder.</p>
<figure id="attachment_28251" aria-describedby="caption-attachment-28251" style="width: 640px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-28251" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/the_paradox_of_tolerance_by_americandreaming-d9mluz5-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/the_paradox_of_tolerance_by_americandreaming-d9mluz5-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/the_paradox_of_tolerance_by_americandreaming-d9mluz5-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/the_paradox_of_tolerance_by_americandreaming-d9mluz5-320x180.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/the_paradox_of_tolerance_by_americandreaming-d9mluz5.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /><figcaption id="caption-attachment-28251" class="wp-caption-text">KAYNAK: AMERİCAN DREAMİNG</figcaption></figure>
<p>Seçim arefesindeyiz. Ve her şey tahmin ettiğimiz gibi neredeyse. Herkes kendi tarafını canla-başla savunuyor, karşı tarafı lanetliyor. Kendi desteklediği liderin televizyondaki laf sokmalarıyla kendinden geçiyor ve bunu sosyal medyada bütün dünyaya duyurmak istiyor. Oysa hepsinin (hala) fark edemediği detay, bunun kendini tatminden (veya kandırmadan) öte bir şey olmadığı. Çünkü kutuplaşmış toplumlarda ne o liderlerin ne de taraftarlarının söylemleri karşı tarafa <strong>ulaşmaz</strong>. Yankı vadisindeki çığlıklar gibi duvarlar arasında seker durur, ağır ağır <a href="http://www.pnas.org/content/early/2017/06/20/1618923114">yok olur</a>.</p>
<blockquote class="twitter-tweet" data-width="500" data-dnt="true">
<p lang="tr" dir="ltr">Yapılan bir araştırmanın özeti: Twitter&#39;da politik bir söylemi duyurma çabası &#39;öteki mahalle&#39;ye ulaşmıyor, &#39;dostlar&#39; arasında kalıyor. <a href="https://t.co/Whpb544Uej">https://t.co/Whpb544Uej</a></p>
<p>&mdash; M. Serdar Kuzuloğlu (@mserdark) <a href="https://twitter.com/mserdark/status/938296452484337664?ref_src=twsrc%5Etfw">December 6, 2017</a></p></blockquote>
<p><script async src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script></p>
<p>Kutuplaşmış toplumlarda taraftarlar maçı bir stadyumdaki gibi izlemez. Yani resmin bütününü görmez. Göremeyeceğinden değil; bunu <strong>istemez</strong>. Görme fırsatlarını bertaraf eder. Maruz kalırsa görmezden, duymazdan gelir. Kendi doğrusu dışında bir başka kavramın <strong>varlığı</strong> bile ona kabul edilemez gelir.</p>
<p>Ve istisnasız kutuplaşmış her toplum, çözümü kendi kutbunun liderliğinde arar. Aksi mümkün değildir. Meseleler bir kan davası mantığında işler. Çünkü kutuplaşmış toplumda mantık, liyakat gibi kavramlar yoktur; sadece ‘senden ve benden’ olanlar vardır. O yüzden kimin neye ehil olduğu değil; kimlerden olduğu önemli hale gelir. Bu yüzden susuzluktan ölme pahasına öte taraftan bir yudum su içemez. Öte taraf da acından ölme pahasına bir lokma yemek isteyemez. Böylece o koca toplumlar birleşmek yerine ayrışarak önce sefalete, ardından çürümeye ve dağılmaya sürüklenir. Ortadoğu’nun özeti budur. Her zaman işe yaramıştır, yarayacaktır (<del>Cemil Meriç’in</del> İbn-i Haldun’un gayet isabetle buyurduğu gibi ‘<strong>Coğrafya kaderdir</strong>‘).</p>
<blockquote class="twitter-tweet" data-width="500" data-dnt="true">
<p lang="tr" dir="ltr">Hasretlerim: ifade ozgurlugu, meritokrasi, sorgulayabilen medya, kuvvetler ayriligi, siyasetten bagimsiz ticaret ve hosgoru (ya sizin?)</p>
<p>&mdash; M. Serdar Kuzuloğlu (@mserdark) <a href="https://twitter.com/mserdark/status/761147445900374016?ref_src=twsrc%5Etfw">August 4, 2016</a></p></blockquote>
<p><script async src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script></p>
<p>Bu uzun kutuplaşma tanımının ardından biraz da sonuçlara bakalım. ‘Öteki’ kavramının ne ifade ettiğini ve nelere yol açtığını anlamaya çalışalım. Detaylara -her zaman olduğu gibi- yazıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.</p>
<h3>Rakamlarla memleket</h3>
<p>TÜBİTAK desteğiyle gerçekleştirilen ‘Diğeri ile Karşılaşmada Ötekileştirme/meyi Anlamak: Türkiye’de Gençlerle Empati ve Eşitliği Tartışmak’ başlıklı 3 yıllık, disiplinlerarası <a href="https://www.timeturk.com/digeri-ile-karsilasmada-otekilestirme-meyi-anlamak-projesi/haber-809186">araştırmanın</a> sonucuna göre:</p>
<ul>
<li><strong>Gençlerin yüzde 90’ı</strong> ‘kızlarının diğer gruptan birisiyle evlenmesini’ kabul etmeyeceğini söylüyor.</li>
<li>Gençler arasında ‘ötekiler’ ile arkadaşlık edenlerin oranı yüzde 11.</li>
<li>Ötekilere misafirliğe gidenlerin oranı yüzde 10.</li>
<li>Çocuklarının ‘ötekilerinin’ çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyen anne-babaların oranı <strong>yüzde 90</strong>.</li>
<li>Ötekilerle birlikte iş yapılmamasını isteyenlerin oranı <strong>yüzde 84</strong>.</li>
</ul>
<p>Bir kamu kuruluşu olan Türkiye İstatistik Kurumu’nun ‘Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ <a href="http://dogrulukpayi.com/bulten/2017-ic-goc-dalgas">araştırmasına göre</a> 31 Aralık 2017 itibariyla <strong>80 milyonu aşan bir nüfusun yüzde 18,6’sı (başka bir deyişle -ve sadece resmi rakamlara göre- 15 milyondan fazla kişi) İstanbul’da yaşıyor</strong>. Üstelik iç göçten nasibini en fazla alan da yine İstanbul. Sadece 2016 yılında <strong>369 bin 582 kişi</strong> bu şehre göç etmiş. Bu veri neden önemli? Çünkü kutuplaşmış toplumlarda nüfusun (dolayısıyla ekonominin) belirli şehirlerde konsantre olması tehlikelidir.</p>
<p>2010 – 2014 yıllarını kapsayan (6. Dalga) Dünya Değerler Araştırması (World Values Survey) <a href="http://www.worldvaluessurvey.org/WVSOnline.jsp">verilerine</a> göre:</p>
<ul>
<li>Yüzde 95,4 gibi bir oranla aile Türk toplumunda inanılmaz yüksek bir oranda öneme sahip (<em>bunu ‘birey’ olma ekseninden okuyun</em>).</li>
<li>Halkın yüzde 68,1’i için din önemli. Toplumun yüzde 97,3’ü kendini bir dini inanç ya da dini gruba aktif olarak mensup olarak tanımlıyor.</li>
<li>Türkiye için ‘boş zaman’ lüks ihtiyaçlar listesinde yer alıyor. Boş zamana sahip olmayı önemli bulanların oranı sadece yüzde 41,9.</li>
<li>Hayatımdaki <strong>en önemli</strong> konu ‘iş’ diyenlerin oranı yüzde 49,6.</li>
<li>Kendisini tamamen ‘memnun’ hissedenlerin oranı yüzde 14.</li>
<li>Halkın yalnızca yüzde 11,6’sı çoğu insana güvenilebileceğini düşünürken, <strong>yüzde 82,9</strong>’luk kesim diğer insanlarla etkileşime geçerken çok dikkatli olunması gerektiğini düşünmektedir.</li>
<li>Halkın yüzde 95,5’i herhangi bir spor aktivitesi yapmıyor, yüzde 96,6’sı sanat ile ilgilenmiyor, yüzde 97,4’ü herhangi bir sendikaya, <strong>yüzde 94,9’u siyasi partiye üye değil</strong> (<em>kutuplaşma ekseninde düşününce ilginç, değil mi?</em>).</li>
<li>Türklerin <strong>yüzde 85,4</strong>‘ü eşcinsel komşu istemiyor. Evlenmeden birlikte yaşayan çiftleri istemeyenlerin oranıysa yüzde 65,4.</li>
<li><strong>Kadının kocasından fazla kazanmasını doğru bulmayanların oranı yüzde 47</strong>. Erkeklerin iş hayatında kadınlardan daha başarılı olduğuna inananların oranıysa <strong>yüzde 64</strong>.</li>
</ul>
<p>Bu kapsamlı araştırmanın ayrıntılarını yukarıda paylaştığım bağlantıdan incelemenizi tavsiye ederim. Analiz kısmının <a href="http://politikaakademisi.org/2016/12/27/dunya-degerler-arastirmasi-2010-2014-turkiye-verileri-analizi/#_ftn1">özetinden</a> küçük bir parçayı da paylaşmak istedim:</p>
<ul>
<li><strong>Türkiye halkı, çok geleneksel ve aşırı muhafazakârdır</strong>. Özellikle aile konusundaki aşırı önem, dünyada çok az benzeri bulunan ölçüde yüksektir. Dolayısıyla, <strong>Türkiye toplumu ailecidir</strong>. Din konusunda da oldukça yüksek oranda bir onaylama olmakla birlikte, bu durum, aile konusundaki kadar yüksek değildir.</li>
<li>Türkiye toplumu sanılanın aksine politik bir toplum değildir. Toplumda muhafazakâr ve ataerkil değerler yoğun olmakla birlikte, bunlar politik temelli düşünceler değildir ve <strong>sosyolojik tabanlıdır</strong>.</li>
</ul>
<p>Biraz da ‘halkı yetiştiren’ kadınlara bakalım. Konda araştırma şirketinin ‘Kendi Akvaryumunun Dışındaki Kadınlar’ başlıklı araştırmasına göre:</p>
<ul>
<li><strong>14 yaş üstü 31 milyon kadının yüzde 66’sı (başka bir deyişle 20 milyon kadın) evde oturuyor</strong>.</li>
<li>40 milyon toplam kadın nüfusun 31 milyonu erkeklerden daha fazla kazanmalarının <strong>sorun oluşturacağına inanıyor.</strong></li>
<li>Hafta sonları kadınların <strong>yüzde 61’i hiçbir şey yapmadan evde oturuyor</strong>, yüzde 26’sı akraba ziyaretine gidiyor.</li>
<li>Kadınların (yüzde 50 oranla) en çok söz sahibi olduğu tek konu: <strong>mobilya seçimi</strong>.</li>
</ul>
<p>SiA Insight Genel Müdürü Hüseyin Tapınç’ın paylaştığı <a href="http://www.diken.com.tr/kara-tablo-kadinlarin-yuzde-46si-egitimleri-sirasinda-siddet-goruyor/">verilere</a> göre:</p>
<ul>
<li>15-24 yaş grubundaki her üç genç kadından biri, ne eğitim ne de iş hayatında kendine yer bulabiliyor.</li>
<li>15-24 yaş arası kadınların yüzde 50’si ilköğretim mezunu.</li>
<li>Kadınların yüzde 78’i evlenmek, yüzde 74’ü çocuk sahibi olmak istiyor.</li>
<li>Kadınların yüzde 90’ı yabancı bir dil bilmiyor.</li>
<li><strong>Kadınların yüzde 95’inin pasaportu yok</strong>.</li>
</ul>
<p><a href="http://worldhappiness.report/ed/2018/">2108 yılı Dünya Mutluluk Raporu</a>‘na göre:</p>
<ul>
<li>Mutlu olma sıralamasında Türkiye 2017 yılında 69. sıradayken 2018’de <strong>74. sıraya gerilemiş</strong> durumda (İlk 10 ülke: Finlandiya, Norveç, Danimarka, İzlanda, İsviçre, Hollanda, Kanada, Yeni Zelanda, İsveç ve Avustralya).</li>
</ul>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28255" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/whr-2018-tr-1-e1528637615195-640x963.jpg" alt="" width="640" height="963" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/whr-2018-tr-1-e1528637615195-640x963.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/whr-2018-tr-1-e1528637615195-610x918.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/whr-2018-tr-1-e1528637615195-320x481.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/whr-2018-tr-1-e1528637615195.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Türkiye gibi gırtlağına kadar siyasete dalmış, ekonomiden spora, bilimden sanata her şeyi <a href="https://www.mserdark.com/memleket-tamam-da-senin-halin-ne-olacak/">siyasetten bekler hale gelmiş</a> ülkeler adına önemli bulduğum bir veriyi İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Black Sea Trust (BST) tarafından <a href="https://goc.bilgi.edu.tr/tr/arastirmalarimiz/24/turkiyede-kutuplasmanin-boyutlari-2017/">gerçekleştirilen</a> <strong>2016 tarihli</strong> Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları başlıklı <a href="http://www.bilgiyay.com/p/913/fanusta-diyaloglar-turkiye-de-kutuplasmanin-boyutlari">araştırmadan</a> paylaşmak isterim.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28256" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/Turkiyede_Kutuplasmanin_Boyutlari_Arasti-3-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/Turkiyede_Kutuplasmanin_Boyutlari_Arasti-3-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/Turkiyede_Kutuplasmanin_Boyutlari_Arasti-3-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/Turkiyede_Kutuplasmanin_Boyutlari_Arasti-3-320x180.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/Turkiyede_Kutuplasmanin_Boyutlari_Arasti-3.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<ul>
<li>Araştırmaya göre Hükümetin kendine diğer insanlar kadar saygı gösterdiğini düşünenlerin oranı muhafazakarlarda yüzde 73 iken bu oran Kürtler’de yüzde 25’e düşüyor.</li>
<li>Son 5 yılda benim gibilerin maddi durumu diğerlerine kıyasla daha iyi gelişmiştir diyenlerin oranı muhafazakarlarda yüzde 58 iken, Atatürkçüler’de yüzde 24.</li>
</ul>
<p>Aynı araştırmanın 5 Şubat 2018’de <a href="https://goc.bilgi.edu.tr/tr/haberler-ve-etkinlikler/181/turkiyede-kutuplasmanin-boyutlari-sunumu/">yinelenen sürümündeyse</a>:</p>
<ul>
<li>Türk siyasetinin ortak ‘zıt kutbu’ değişmemiş. 2016’da genel anlamda kendine en uzak hissedilen parti yüzde 43,6 ile HDP iken bu oran 2018’de yüzde 52,7 olmuş.</li>
<li>Siyaset Türkiye’yi o kadar bölmüş ki nüfusun neredeyse yarısı karşıt gördüğü partinin kendi bölgesinde basın açıklaması yapmasına, toplantı veya yürüyüş düzenlemesine, eğitim almasına; hatta yüzde 37 oranında <strong>seçimlere katılmasına bile tahammül edemez hale gelmiş</strong>. Gerekirse telefonlarının dinlenebileceğini savunanların oranı yüzde 30!</li>
</ul>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28257" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/1-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/1-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/1-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/1-320x180.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/1.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Siyasi beslenme kaynaklarımız çoğunluğun tahminlerinden farklı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28258" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/2-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/2-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/2-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/2-320x180.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/2.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Yazının başında paylaştığım ‘yankı vadisi’ meselesi bu araştırmada daha da belirgin ortaya çıkıyor. Yukarıdaki grafikte açık ara en büyük bilgilenme kaynağı olarak çıkan televizyonların parti seçmenleri bazındaki tercih edilme dağılımına bakalım:</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28259" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/3-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/3-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/3-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/3-320x180.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/3.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Gördüğünüz gibi hiçbir ‘partili’ diğer tarafın televizyonlarını <strong>açmıyor</strong> bile. Özellikle iktidar ile özdeşleşen kanalların muhalefetten herkese kapalı olduğu ve iktidara hiçbir kanalın ekranını kapatamayacağı hatırlandığında bu grafiği okumak daha anlamlı oluyor. Bu durum diğer mecralarda da farklı değil üstelik. Gazetelere bakalım.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28260" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/4-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/4-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/4-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/4-320x180.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/4.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Dahası -ironik bir şekilde- <strong>herkes kendi medyasının tarafsız, karşı tarafın ise ‘taraflı’ olduğunu düşünüyor</strong>. Araştırma böyle düşündürücü veriler ışığında sayfalarca sürüyor. İncelemenizi kesinlikle tavsiye ederim.</p>
<p>Son olarak Kadir Has Üniversitesi’nin Türkiye Çalışmaları Merkezi’nin 31 Ocak 2018 tarihli ‘<a href="http://ctrs.khas.edu.tr/post/19/turkiye-sosyal-siyasal-egilimler-arastirmasi-2017-sonuclari">Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması</a>‘ raporuna bakalım:</p>
<p>Sonuçlara göre Türkiye gündemindeki en önemli sorunun başını PKK, FETÖ gibi başlıklar altında terör çekiyor. Ardından işsizlik, pahalılık ve özgürlükler geliyor. Maslow mantığında hiç de şaşırtıcı değil.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28261" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/5-1-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/5-1-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/5-1-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/5-1-320x180.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/5-1.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Seçmen gözünde istisnasız bütün partiler bir önceki yıla göre <strong>daha başarılı </strong>bulunuyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28262" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/6-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/6-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/6-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/6-320x180.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/6.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Bu uzun ve bereketli araştırmadan son seçimim yazımızın da konusuyla doğrudan ilintili. Sormuşlar: Türkiye’de bir siyasal kutuplaşma olduğunu düşünüyor musunuz?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-28263" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/7-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/7-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/7-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/7-320x180.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/7.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>“Lafın tamamı deliye söylenir” kabilinden derlediğim (daha önce de <a href="https://www.mserdark.com/memleketini-tanimak/">değinmiş olmaktan</a> güç alarak) bu yazı kutuplaşma adı verilen illetten çektiklerimizi gözden geçirmek ve mevcut durumu ortaya koymayı hedefliyordu. Ama muhtemelen bahsettiği derdin kurbanı olarak, sadece benim çevremdeki bir avuç insana dağılacak. Oysa niyetim o değildi. Herkes elinden geleni yaptığı sürece varsın, olsun.</p>
<p><a href="https://www.youtube.com/watch?v=HPT6_sZdoLg">Socrates’ten bu yana</a> bu tarafta değişen pek bir şey yok gibi.</p>
<p>Son olarak; sanmayalım ki bu kutuplaşma meselesi sadece bize has. Hayır. Aksine gelişmiş ülkelerde de farklı doz ve şekillerde uç verdiğini görüyoruz. Deniz Ülke Arıboğan’ın sözleriyle “Şimdiye kadar sadece coğrafi haritalarda gördüğümüz (sanal) ülke sınırlarını artık uzaydan dahi gözlemleyebiliyoruz. Çünkü (Türkiye dahil) birçok ülke sınırlarına <a href="https://www.inkilap.com/duvar">duvar örüyor</a>“.</p>
<p>Oysa insanın doğası, fıtratı böyle değil. Bakın sadece <strong>1980’den bugüne</strong> nasıl değişmiş kültürler. İnsanlık böylesine devingen işte sonuçta. Kimileri baskılamayı, geciktirmeyi becerebiliyor sadece.</p>
<p><iframe loading="lazy" title="Live cultural map over time 1981 to 2015." width="500" height="375" src="https://www.youtube.com/embed/ABWYOcru7js?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p>Birey olarak düşünüp var olabildiğimiz; her çiçekten öz alıp kendi balımızı harmanlayabileceğimiz, rengarenk bir gelecek hayaliyle…</p>
<div class="sharedaddy sd-sharing-enabled">
<div class="robots-nocontent sd-block sd-social sd-social-icon-text sd-sharing">
<p class="sd-title">Kaynak: <a href="https://www.mserdark.com/kutuplasma-kelimesinin-ardinda-yatanlar/" target="_blank" rel="noopener">mserdark.com</a></p>
</div>
</div>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/28/kutuplasma-kelimesinin-ardinda-yatanlar/">‘Kutuplaşma’ kelimesinin ardında yatanlar</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
