<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Güney Afrika arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/guney-afrika/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/guney-afrika/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Jan 2020 19:17:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Güney Afrika arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/guney-afrika/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Güney Afrika Nükleer Enerji Yatırım Planlarından Vazgeçti</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/08/28/guney-afrika-nukleer-enerji-yatirim-planlarindan-vazgecti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Aug 2018 21:49:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[BRICS]]></category>
		<category><![CDATA[Cyril Ramaphosa]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer enerji]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[Ramaphosa Putin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=29940</guid>

					<description><![CDATA[<p>Afrika’nın yeni enerji yatırımları doğal gaz, rüzgar ve güneşten yana olacak. Nükleer planları eski Devlet Başkanı Jacop Zuma döneminde belirsizliğini korumuşsa da Güney Afrika’ya nükleer projelerle giden Rosatom olumlu bir işaret beklemekteydi.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/08/28/guney-afrika-nukleer-enerji-yatirim-planlarindan-vazgecti/">Güney Afrika Nükleer Enerji Yatırım Planlarından Vazgeçti</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fakat Güney Afrika ülkede bulunan iki reaktörüne 2030 yılına kadar 9600 Megavatlık nükleer santral yatırımıyla arttırma planını iptal etti.</p>
<p>Pazartesi günü Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa’nın yaptığı açıklamaya göre nükleer enerji yerine doğal gaz, rüzgar ve diğer enerji kaynaklarının payının arttırılması planları var.</p>
<p>Afrika’nın tek nükleer gücü 1860 Megavat olup altı defa ilave nükleer güç kurulması konusu masaya getirildi ve yüksek maliyetler ve çeşitli nedenlerle iptal edildi.</p>
<p>Enerji Bakanı Jeff Radebe hükümetin yeni entegre planlarını halka okurken “2030’a kadar nükleer enerji planlarını arttırma yönünde bir eğilim yok” ifadelerini kullandı.  Plan elektrik talebinin de bir süredir düştüğüne işaret ediyordu .</p>
<p>Oysa Rus üretici Rosatom nükleer planlar konusunda ısrarcıydı. Rosatom ile Güney Afrika hükümeti tarafından yalanlansa da dönemin Devlet Başkanı Zuma ve Rus lider Putin arasında yapılan görüşmeler  halkın onayına sunulmadan nükleer planlar lehine görüşmeler yapıldığı yönünde spekülasyonlara yol açmıştı.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-29944" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/08/afrika.jpg" alt="" width="620" height="383" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/08/afrika.jpg 620w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/08/afrika-610x377.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/08/afrika-320x198.jpg 320w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" /></p>
<p>Fakat Şubat ayında Zuma’dan iktidarı devralan Cyril Ramaphosa nükleer planları pahalı olduğu gerekçesiyle rafa kaldırdı. Temmuz ayında Ramaphosa Putin’in Johannesbourg’da gerçekleştirilen BRICS’de özel bir toplantıda nükleer anlaşma konusunu açtığını söyledi. Ancak yeni Devlet Başkanı hükümetin şu anda böyle bir anlaşmayı imzalamasının mümkün olmadığını  anlattı. Radebe pazartesi günü nükleerden ziyade başka enerji kaynaklarına yatırım yapılacağını açıkladı.</p>
<p>Parlamento tarafından nihai onay alınmadan önce halkın görüşüne de sunularak onaylanan programla 2030’a kadar  8,100 Megavat rüzgar,  8,100 Megavat doğal gaz, 5,670 Megavat fotovoltaik , 2,500 Megavat hidrolik ve 1,000 Megavat kömür yatırımı öngörülüyor.</p>
<p>Geçen yıllarda dönemin Devlet Başkanı Zuma nükleer enerji programını zirveye taşımışsa da maliyet öngörüleri <strong><u>37 milyar dolardan 100 milyar dolara </u></strong>yükselince, 22 Kasım tarihinde Maliye Bakanı Pravin Gordhan ülke ekonomisinin bu yükün altından kalkamayacağını, önce  bütçe açığının kapatılması gerektiğini  açıklamıştı.</p>
<p>Kaynak:<a href="https://yesilgazete.org/blog/2018/08/28/guney-afrika-nukleer-enerji-yatirim-planlarindan-vazgecti/" target="_blank" rel="noopener"> Yeşil Gazete</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/08/28/guney-afrika-nukleer-enerji-yatirim-planlarindan-vazgecti/">Güney Afrika Nükleer Enerji Yatırım Planlarından Vazgeçti</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>11 Büyük Kent Su Kıtlığı Tehdidi Altında: Cape Town “Bitti”, Ya İstanbul?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/18/11-buyuk-kent-su-kitligi-tehdidi-altinda-cape-town-bitti-ya-istanbul/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/18/11-buyuk-kent-su-kitligi-tehdidi-altinda-cape-town-bitti-ya-istanbul/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Jun 2018 11:46:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[İklim]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[su kıtlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=27902</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güney Afrika’nın Cape Town kenti, modern çağda içme suyu tükenen ilk büyük kent oldu. Ancak Cape Town bu konuda yalnız değil, çünkü uzmanlar aralarında İstanbul’un da bulunduğu 11 büyük kent hakkında su kıtlığı uyarısı yapıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/18/11-buyuk-kent-su-kitligi-tehdidi-altinda-cape-town-bitti-ya-istanbul/">11 Büyük Kent Su Kıtlığı Tehdidi Altında: Cape Town “Bitti”, Ya İstanbul?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya yüzeyinin %70’i suyla kaplı olmasına rağmen, su, özellikle de içme suyu düşünüldüğü kadar bol değil. Dünya su rezervinin sadece %3’ü tatlı su.</p>
<p>BBC Türkçe’nin haberine göre bir milyarı aşkın kişi temiz içme suyuna ulaşamıyor ve 2,7 milyar kişi yılın en az bir ayında su sıkıntısı çekiyor. 2014’te dünyanın en büyük 500 kentinde yapılan araştırmada, bu kentlerin dörtte birinin Birleşmiş Milletler’in (BM) “su stresi” diye tanımladığı durumla karşı karşıya. Su stresi yıllık içme suyunun kişi başına 1700 metreküpün altına düştüğü duruma verilen ad.</p>
<p>BM’nin onayladığı uzman araştırmalarına göre dünyada su talebi 2030 itibariyle arzın % 40’ının üzerine çıkacak. Bunda iklim değişimi, insanların faaliyetleri ve nüfus artışının rol oynadığı vurgulanıyor.</p>
<p>Aslında bu durumda Cape Town’ın başına gelen sadece buz dağının görünen yüzü.</p>
<p>Bütün kıtalarda, aralarında İstanbul’un da bulunduğu büyük şehirler su kıtlığıyla karşı karşıya ve bir çözüm bulmak için zamana karşı yarışıyor. İşte, Cape Town’ın kaderini paylaşmaya aday 11 kent.</p>
<p><strong>İstanbul</strong></p>
<p>Türkiye hükümetinin resmi verilerine göre, ülke kişi başına düşen içme suyu miktarının 1.700 metreküpün altına indiği 2016’dan bu yana teknik olarak su stresi yaşıyor. Yerel uzmanlar durumun 2030 itibarıyla kötüleşip, su kıtlığı yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.</p>
<p>Geçtiğimiz yıllarda İstanbul gibi yoğun nüfuslu kentler, yaz aylarında su sıkıntısı yaşamaya başladı. Şehrin su rezervleri 2014’ün başlarında kapasitenin %30’unun altına düştü.</p>
<p><strong>Sao Paulo</strong></p>
<p>Brezilya’nın finans başkenti ve dünyanın en büyük nüfuslu 10 kentinden biri olan Sao Paulo (21,7 milyon kişiden fazla) 2015’te Cape Town’ın yaşadığına benzer bir durumla karşılaştı ve su rezervleri kapasitenin %4’ünün altına düştü.</p>
<p>Krizin en kötü anında, kentin 20 günden az içme suyu kalmıştı ve polis yağma olaylarını önlemek için su kamyonlarına eşlik etmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Bu duruma Brezilya’nın güneydoğusunda 2014-2017 arasında etkin olan kuraklığın neden olduğu düşünülüyordu, ancak Sao Paulo’daki BM misyonu, yetkili makamların “düzgün planlama ve yatırım eksikliğini” eleştirdi.</p>
<p>Su krizinin 2016’da “bittiği” sanılıyordu, ancak 2017’nin ocak ayında su rezervi beklenenin %15 altındaydı ve bu nedenle şehrin su arzı güvenliği yine şüpheli bir hale geldi.</p>
<p><strong>Bangalore</strong></p>
<p>Hindistan’ın Bangalore kentindeki yerel yetkililer, şehrin bir teknoloji merkezine dönüşmesinden sonra inşaat alanındaki büyüme karşısında ne yapacaklarını şaşırdılar ve kentin su ve atık su sistemleri bu büyümeyle başa çıkmakta zorlandı.</p>
<p>Daha da kötüsü, kentin antika sayılabilecek su tesisatı sisteminin acil elden geçirilmesi gerekiyor. Ulusal hükümetin hazırladığı rapora göre kentin içme suyunun yarıdan fazlası boşa gidiyor.</p>
<p>Hindistan da Çin gibi, büyük bir su kirliliği sorunu yaşıyor. Bangalore’un da bu anlamda pek farkı yok. Kentin etrafındaki göllerde yapılan araştırmada suyun %85’inin sadece tarımsal sulamada ve endüstriyle soğutmada kullanılabileceği sonucuna varıldı. Tek bir gölde bile içmeye ya da yıkanmaya uygun su yoktu.</p>
<p><strong>Pekin</strong></p>
<p>Dünya Bankası, su kıtlığını belirli bir alanda insanların yılda bin metreküpten az su içme suyu alabildiği durum olarak tanımlıyor.</p>
<p>2014’te Pekin’in 20 milyondan fazla sakini sadece 145 metreküp su alabildi. Dünya nüfusunun yaklaşık %20’sine ev sahipliği yapan Çin, temiz su kaynaklarının sadece %7’sine sahip. Columbia Üniversitesi’nin araştırmasına göre ülkenin su rezervleri 2000-2009 arasında %13 arasında azaldı.</p>
<p>Ayrıca kirlenme sorunu da var. 2015’teki resmi verilere göre Pekin’deki yüzey suyunun %40’ı tarımda ya da sanayide bile kullanılamayacak kadar kirlendi. Çinli yetkililer sorunu çözmek için dev su güzergahı değiştirme projeleri, eğitim programları ve çok su kullanan işletmelere yönelik fiyat artışları gibi önlemler gündeme getirdi.</p>
<p><strong>Kahire</strong></p>
<p>Dünyanın en büyük medeniyetlerinin kurulmasında büyük rol oynayan Nil nehri, günümüzde zorlanıyor. Mısır’ın suyunun %97’sinin kaynağı, ancak aynı zamanda arıtılmamış tarımsal ve evsel atığın son ulaştığı nokta.</p>
<p>Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Mısır alt orta gelir ülkeleri arasında su kirliliğinden çok sayıda ölümün görüldüğü yerlerden. BM de ülkede 2025 itibariyle kritik su kıtlıkları yaşanacağını tahmin ediyor.</p>
<p><strong>Cakarta</strong></p>
<p>Çoğu kıyı kenti gibi Endonezya’nın başkenti de, yükselen deniz seviyesi tehdidiyle karşı karşıya. Ancak Cakarta’daki sorun insanların faaliyetleri nedeniyle daha kötüleşti. Kentteki 10 milyon kişinin yarısından azı su şebekesine bağlı olduğu için, kaçak su kuyusu kazılması yaygın görülen bir durum. Bu nedenle yer altındaki sular çekiliyor ve taban çökmeleri yaşanıyor.</p>
<p>Dünya Bankası’nın tahminlerine göre bu nedenle Cakarta’nın %40’ı deniz seviyesinin altında kaldı. Daha da kötüsü, yoğun yağışa rağmen, asfalt ve betonun yoğunluğundan yağmur suyunun emilememesi nedeniyle yeraltı suları yenilenemiyor.</p>
<p><strong>Moskova</strong></p>
<p>Dünyanın temiz su kaynaklarının dörtte biri Rusya’da, ancak ülke Sovyet döneminin endüstrisinin bıraktığı miras nedeniyle kirlilik sorunuyla karşı karşıya. Bu durum özellikle su tedarikinin %70’inin yüzey sularından sağlandığı Moskova için kaygı verici.</p>
<p>Resmi kurumlara göre Rusya’daki içme suyu kaynaklarının %35 ila 60’ı içme suyundaki temizlik standartlarını karşılamıyor.</p>
<p><strong>Mexico City</strong></p>
<p>Meksika’nın başkenti Mexico City’nin 21 milyon sakininden pek çoğu için su kıtlığı yeni bir şey değil. Nüfusun beşte birinin evindeki musluklardan sadece günde birkaç saat su akıyor ve %20’si de günün belirli kısımlarında su alabiliyor.</p>
<p>Şehir, suyunun %40’ını uzak kaynaklardan karşılıyor, ancak suyun geri dönüşümü adına hiç büyük bir operasyon yok. Su dağıtım şebekesindeki sorunlar nedeniyle kaybın %40’ı bulduğu tahmin ediliyor.</p>
<p><strong>Londra</strong></p>
<p>İngiltere’nin başkenti Londra, su kıtlığı düşünüldüğünde akla gelen ilk dünya kentlerinden biri olmayabilir. Ancak gerçek çok farklı. Yıllık 600 mm yağmur alan kent (Paris’in aldığı ortalama yağışın yarısından az ve New York’ın aldığı yağışın yarısı) tükettiği suyun %80’ini nehirlerden karşılıyor.</p>
<p>Yerel yönetime göre şehir artık kapasitesini zorluyor ve 2025’te arz sorunları, 2040’ta da “ciddi su kıtlığı” görülecek.</p>
<p><strong>Tokyo</strong></p>
<p>Japonya’nın başkenti Tokyo’nun aldığı yağış miktarı Amerikalıların “Yağmurlu şehir” adını verdiği Seattle’a benzer. Ancak yağmur sadece yılın dört ayında yağıyor. Daha az yağışın olduğu bir yağmur mevsimi kuraklığa yol açabileceği için bu suyun toplanması gerekiyor.</p>
<p>Şehrin yöneticileri de bunu yaptı. Tokyo’daki en az 750 özel ve kamu binasında yağmur suyu toplama ve kullanma sistemleri var. 30 milyondan fazla kişinin yaşadığı Tokyo’da yüzey sularına (nehirler, göller ve erimiş kar) %70 oranında bağımlı bir su sistemi var.</p>
<p>Son dönemde su şebekesine yapılan yatırımlarla da şebekedeki su kaybının yakın gelecekte sadece %3’e indirilmesi hedefleniyor.</p>
<p><strong>Miami</strong></p>
<p>ABD’nin Florida eyaleti ülkenin en çok yağmur alan beş eyaletinden biri. Ancak eyaletin en meşhur kenti Miami’de büyüyen bir kriz var. 20. yüzyılda girişilen yakındaki bataklıkları kurutma projesi yüzünden, Atlantik Okyanusu’nun suyu, kentin başlıca içme suyu kaynağı olan Biscayne yeraltı suyunu kirletti. Sorunun 1930’larda tespit edilmesine karşın, deniz suyu hala yeraltı suyuna karışıyor. Özellikle de deniz seviyesinin hızla artması nedeniyle, geçtiğimiz yıllarda inşa edilen bariyerler işe yaramaz hale geldi.</p>
<p>Komşu kentler de sorun yaşıyor. Miami’nin birkaç kilometre kuzeyindeki Hallandale Beach’te tuzlu su karışması yüzünden sekiz kuyunun altısı kapatıldı.</p>
<p>Kaynak: <a href="https://www.iklimhaber.org/11-buyuk-kent-su-kitligi-tehdidi-altinda-cape-town-bitti-ya-istanbul/" target="_blank" rel="noopener">İklimhaber</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/18/11-buyuk-kent-su-kitligi-tehdidi-altinda-cape-town-bitti-ya-istanbul/">11 Büyük Kent Su Kıtlığı Tehdidi Altında: Cape Town “Bitti”, Ya İstanbul?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/18/11-buyuk-kent-su-kitligi-tehdidi-altinda-cape-town-bitti-ya-istanbul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DİTAM Başkanı Kaya: Güney Afrika’daki çözümde ekonomi sanıldığından çok daha etkili</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/25/ditam-baskani-mehmet-kaya-guney-afrikadaki-cozumde-ekonomi-sanildigindan-cok-daha-etkili/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Reha Ruhavioğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Nov 2017 20:11:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DİTAM]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Berghoff Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma ve Barış Süreçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Kamusal Politikalar ve Demokrasi Çalışmaları Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Mandela]]></category>
		<category><![CDATA[Nelson Mandela]]></category>
		<category><![CDATA[podem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20353</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Mandela&#8217;nın serbest bırakılmasında iş insanlarının çok etkili olduğunu düşünüyorum. Mandela&#8217;nın iş insanlarını rahatlatması, onlara şifahi de olsa güvenceler vermiş olmasının da çok olumlu etkisi olduğunu düşünüyorum. Mandela ya da De Klerk kişisel ya da siyasal çıkar niyetinde olsalardı ya da Mandela bütün gençliğini tükettiği mücadelesi sebebiyle taşıdığı öfkeden arınmasaydı barışın gerçekleşme şansı yoktu. Bunun için [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/25/ditam-baskani-mehmet-kaya-guney-afrikadaki-cozumde-ekonomi-sanildigindan-cok-daha-etkili/">DİTAM Başkanı Kaya: Güney Afrika’daki çözümde ekonomi sanıldığından çok daha etkili</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Mandela&#8217;nın serbest bırakılmasında iş insanlarının çok etkili olduğunu düşünüyorum. Mandela&#8217;nın iş insanlarını rahatlatması, onlara şifahi de olsa güvenceler vermiş olmasının da çok olumlu etkisi olduğunu düşünüyorum. <span id="more-20353"></span>Mandela ya da De Klerk kişisel ya da siyasal çıkar niyetinde olsalardı ya da Mandela bütün gençliğini tükettiği mücadelesi sebebiyle taşıdığı öfkeden arınmasaydı barışın gerçekleşme şansı yoktu. Bunun için de hakikaten lider olmak gerekiyor&#8221;</strong></p>
<p>Kasımın ilk haftasında iş dünyasından bir grup temsilci, Kamusal Politikalar ve Demokrasi Çalışmaları Merkez ve Berghoff Vakfı&#8217;nın davetlisi olarak Güney Afrika’ya bir çalışma ziyareti düzenledi. İş insanlarının çatışma çözümündeki etkisini yerinde gözlemlemeyi amaçlayan bu geziyi katılımcılardan Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi (DİTAM) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Kaya ile konuştuk.</p>
<p><strong>Güney Afrika’ya dört günlük bir çalışma seyahatine katıldınız. Geriye bakınca, bu seyahatlerin katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<figure id="attachment_20354" aria-describedby="caption-attachment-20354" style="width: 268px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class="wp-image-20354" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/20160127164201_mehmet-kaya-e1511640054444.jpg" alt="" width="268" height="260" /><figcaption id="caption-attachment-20354" class="wp-caption-text">DİTAM Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Kaya</figcaption></figure>
<p>Barış süreçleriyle ilgileniyorsanız, bu seyahatler sizin için çok ön açıcı oluyor. Gittiğiniz yerde bazı ezberlerin, bazı açmazların aşıldığını görebiliyorsunuz. Onların nasıl aşıldığını görmek sizin de bu süreçte imkânsız gördüğünüz durumlar hakkında daha geniş düşünmenizi sağlıyor. İşler bu noktada iken nasıl bir araya gelinir, nasıl konuşulur, barış tekrardan nasıl sağlanır dediğiniz çok zor şeylerin kolay ve farklı yöntemlerle çözümün mümkün olduğunu görüyorsunuz. Evet, Güney Afrika barış sürecini, geçmişle yüzleşme uygulamalarını kitaplardan okuduk ama çok merak ediyorduk, yerinde görüp inceleyince kitaplardan okuduğunuz gibi olmadığını görüyorsunuz. Devletin iş dünyasına karşı kullanabileceği bir sürü güç varken iş dünyası hangi cesaretle barış çalışmalarını başlatmaya uğraşıyor, bunu görüyorsunuz. Böyle süreçlerde en güçlü olması gereken ama bizde belki de en pasif olan iş çevrenin orada yöntem değiştirerek sürece çok ciddi katkı sağladığını görüyorsunuz. Daha önce Myanmar’a da gitmiştim benzer bir çalışma kapsamında ve orada da işlerin okuduğumuzdan çok farklı olduğunu görmüştük. Her iki seyahatten de şunu öğrendim, bu işler kolay işler değil çok zor işler. Bu işlere zorluğunu bile bile gireceksiniz. Bir deneyim diğerine tamamen uymuyor, her ülkenin hem farklı hem benzer koşulları var, bunu bilmek gerekiyor.</p>
<p><strong>Seyahate katılan grubun profili genelde iş insanları ve onların temsilcileriydi galiba, böyle bir heyetin seçilme maksadı ve oradaki temaslar hakkında bilgi verebilir misiniz ?</strong></p>
<p>Güney Afrika&#8217;da &#8216;Apartheid’in kaldırılması ve barış sürecinde iş camiasının güçlü olduğunu gördük. Her halde bu seyahat planlanırken de düzenleyiciler, hem bölgeden hem de Türkiye&#8217;nin farklı illerinden iş camiasını temsil eden sivil aktörleri davet ederek buradaki tecrübenin doğrudan muhatapları tarafından görülmesini, gözlemlenmesini planlamışlardı. Döndükten sonra bu iş dünyasını temsil eden insanların aktarımları, Türkiye&#8217;deki iş dünyasının bu süreçlerin ne kadar dışında olduğunu ama içinde olabileceğini keşfetmek anlamında bu doğru bir tercihti.</p>
<p>Orada iki büyük aktör var, biri o zamanki devlet. Nüfusun yüzde 8&#8217;ine ama ekonominin yüzde 90&#8217;ına sahip &#8216;beyazların&#8217; elindeki devlet. Diğer tarafta Mandela ile tanıdığımız  Afrika Ulusal Kongresi (ANC). Bu iki taraf ile, bu taraflar içerisinde barışı sağlamaya çalışan iş örgütleri ve sendika temsilcileriyle, görüşmelerimiz oldu. Mesela o dönem Güney Afrika hükümeti adına görüşmelere baş müzakereci sıfatıyla katılmış olan Roelf Meyer ile görüştük. O dönem müzakerenin &#8220;beyaz&#8221; tarafını temsil eden Meyer, şu anda dünyadaki çok yerde çatışma çözümlerinin gözlemcisi olarak da çalışıyor. Masanın &#8220;siyah&#8221; tarafının temsilcileri ile de görüştük. Mesela Ulusal İş Dünyası Girişimi ile Bankalar Birliği Başkanı Cassim Coovadia bunlardan biri. Güney Afrika Seçim Komisyonu Başkanı Terry Tselane, Sivil Toplum Lideri Ishmael Makhebula, akademisyenler ve çeşitli aktörler ile görüşmelerimiz oldu. Barış sürecini, seçim sistemini, ekonomik sistemi teferruatlı değerlendirme imkanımız oldu. Odaklandığımız nokta daha çok iş camiasının bu sürece ne şekilde katkı verdiği ve nerede durduğu idi, bunu ortaya çıkarmaya çalıştık. Hükümetin bu müzakerelere başlamasında en önemli iki etken gördüm. Birincisi; ekonominin nüfusun yüzde 8&#8217;inin elinde olması bir sorun evet ama tehdit-fırsat denklemine bakıldığında aynı zamanda bir fırsat olmuş. Ekonominin globalleşmesi, uluslararası ekonomik kuruluşlarla ilişkide olmak uluslararası kamuoyunun bu ekonomi çevreleri ve yönetim üzerinde etkili olmasını beraberinde getirmiş. Mesela Meyer&#8217;in ifadesiyle; ülkelerin, &#8216;Apartheid&#8217;i kaldırmama durumunda ambargo uygulayacaklarına dair açıklamaları, özellikle Afrika&#8217;da yatırımları bulunan uluslararası şirketlerin tüketicilerinin o şirkete karşı yaptırım uygulamaları Güney Afrika ekonomisinin çökmesi endişesini beraberinde getirmiş.  Mesela Paris&#8217;te, Fransız şirketlerinin Güney Afrika&#8217;daki yatırımları ile ilgili bir kampanyalar başlatılmış. Buradan her ne kadar orayı sadece Mandela ile tanısak da gördüğüm şey, bu iş öyle tek aktörle çözülebilecek bir iş değil. Orada da öyle değildi&#8230; Mandela, oluşan bu havanın çatışmasız, bir uzlaşma ile sonuçlandırabilecek önemli bir aktördü. Bu elbette çok değerli ama tek başına belirleyici olmadığını da söylemek lazım&#8230;</p>
<h4><strong>“İş dünyası ‘Evet, bu işin aktörü olarak sürece dahil olacağız ve önce kendimizden vereceğiz’ demiş. Yani devletten önce onlar ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına kapı açacak uygulamalar gerçekleştirmişler. Bir de hem kendi bağlı oldukları firmalar ile hem de şirketlerin CEO’ları bir araya gelerek toplantılar yapmışlar. Yaklaşık 20 şirket bir araya gelip grup kurmuş ve doğrudan müzakere sürecinin içinde olmuşlar. Yani burada Mandela&#8217;nın bırakılmasından tutun da gerçek anlamda, siyahların da oy kullanabildiği bir seçimin yapılabilmesi için iş camiası, hükümetle görüşmelerde doğrudan bulunmuşlar”</strong></h4>
<p><strong>Bu noktayı biraz açmak istiyorum. Böyle süreçlerde devleti temsil eden taraf, diğer tarafa göre daha çok hesap kitap içinde olur, çünkü diğer tarafın kaybedecek çok fazla şeyi yoktur. Söylediğiniz gibi, sadece Mandela değil onun karşısında yer alacak bir De Klerk de lazımdır. Biraz De Klerk üzerinden okumanızı rica edeceğim, toplumsal ve siyasal olarak nasıl beklentileri vardı, şahsen nasıl bir projeksiyona sahipti, umduğunu buldu mu, izlenimleriniz ışığında değerlendirir misiniz?</strong></p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-20355 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/DN8Wh4sXUAAwMh7.jpg" alt="" width="338" height="254" />Yaşanan süreçler işi bir yere kadar getirir ama ondan sonra liderlerin rol alması gerekir. Gördüğüm kadarıyla De Klerk ile Mandela gerçekten önemli bir rol üstlenmişler. Mesela De Klerk, Mandela&#8217;nın hiçbir şarta bağlı olmadan serbest bırakılması gerektiğini söyleyen ve bunu sağlayan lider, bu çok önemli. Mandela da hiçbir şart öne sürmeden barış görüşmelerine başlamış. Oradaki nüfus dağılımına bakarsanız, De Klerk devlet başkanlığının Mandela&#8217;ya geçeceğini bile bile bu süreci başlatıyor ve kendisine yardımcı oluyor bu süreçte. Seçimden sonra da Mandela&#8217;nın başkan yardımcılarından biri De Klerk oluyor. Yani barışın gerçekleşebilmesi için bile bile koltuğunu &#8220;siyah&#8221; birine bırakıyor ve dönüp ona yardımcı oluyor. İşte liderlik vasfı tam da burada kendisini gösteriyor. Evet, mesela Apartheid Müzesi&#8217;ni gezerken bakıyorsunuz, geçmişte çok kötü şeyler, büyük katliamlar yapılmış. Tam bir sömürgecilik işletilmiş. Ama buna rağmen iki lider riskleri alıp bu sorunu halletmek üzere müzakereye oturmuşlar.</p>
<p><strong>Burada iş insanlarının rolü nasıl olmuş, aktarabilir misiniz?</strong></p>
<p>Görüştüğümüz her iki kesim de şunları söylediler: Siyasiler arabulucu olunca hem mevzuat açısından sıkıntı yaşıyorlardı hem de insanlar onlara tam güvenemiyorlardı. Ama iş camiasından taraflarla görüşenlere baktığımızda, her iki tarafın da onlara güvendiğini görüyorsunuz. Çünkü kendi siyasi gelecekleri ile ilgili bir ajandaları yoktu ve ülkenin ortak çıkarını düşünüyorlardı. Böyle olunca onlarla yürümesi daha kolay oldu. Bir de iş camiasından müzakerelere katılanlara her iki taraftan da güvenceler verilmişti. Bir de bahsettiğimiz ekonomik dengesizlik, ayrımcılığın en önemli parçası. Burada iş insanlarının her iki topluma bu süreci anlatmaları, gelir ve sermaye paylaşımının zaman içinde dengeli bir noktaya ulaşacağını anlatmaları gerekiyor, bunu yapmışlar. İş dünyası ‘Evet, bu işin aktörü olarak sürece dahil olacağız ve önce kendimizden vereceğiz’ demiş. Yani devletten önce onlar ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına kapı açacak uygulamalar gerçekleştirmişler. Bir de hem kendi bağlı oldukları firmalar ile hem de şirketlerin CEO’ları bir araya gelerek toplantılar yapmışlar. Yaklaşık 20 şirket bir araya gelip grup kurmuş ve doğrudan müzakere sürecinin içinde olmuşlar. Yani burada Mandela&#8217;nın bırakılmasından tutun da gerçek anlamda, siyahların da oy kullanabildiği bir seçimin yapılabilmesi için iş camiası, hükümetle görüşmelerde doğrudan bulunmuşlar. Uluslararası kamuoyunun ambargo, boykot, ekonomik yaptırım gibi müdahale ihtimallerine karşı da çok yoğun çalışmışlar. Tabi aynı şekilde Mandela ile de görüşmelerde bulunmuşlar. Mandela&#8217;nın bu iş insanlarına yönelik, bazı endişeleri ortadan kaldıran güvenceler verdiği ile ilgili de duyumlarımız oldu. Mandela&#8217;nın da iş camiasını rahatlatarak, paylaşımın bir anda değil de zamana yayılarak gerçekleşmesi konusunda güvence verdiği mesela&#8230; Bunlara baktığımız zaman iş camiası bu işin tam göbeğinde aslında.</p>
<p><strong>Çatışma hali ekonomiye ciddi manada yansıyor ve bölgeler arası ekonomik uçurum oluyor neredeyse. Yaşadığımız bölge mesela, geride kalmış ve adil, eşitlikçi bir yaklaşım gerçekleşemiyor. Devlet sürekli teşvik paketleri açıklıyor ama hiçbirinden istihdamı artıracak, dengeyi sağlayacak bir şey çıkmıyor. Son açıklanan paket kapsamında 37 bin kişiye iş istihdamı oluşturacak yatırım başvurusu var ama buna aylardır cevap verilmemiş. Bir yandan ekonomiyi düzeltirse meselenin daha kolay hallolacağını düşünüyor, bunun için ekonomik teşvik paketi açıklıyor, diğer yandan yatırım başvurularını bekletiyor, cevap vermiyor&#8230;  </strong></p>
<p>Şimdi önceliği doğru belirlemek lazım, inanmak lazım. Eğer güvenliği öne koyup ekonomiyi söylem haline getirirseniz bunu çözemezsiniz. 2018 bütçesinde Savunma Bakanlığı ve Jandarmanın bütçesi yüzde 41-42 oranında artırılırken eğitim ve sağlık bütçesi yerinde saymış. Bu durum, bölgeye daha fazla yansıyor. Mesela Güney Afrika’da &#8216;siyahlar&#8217; şunu söylüyor: Biz geri bıraktırıldık. Bugün bu dezavantajlı durumumuzda aynı ortamda rekabet ederek, şirketler kurarak ekonomik anlamda gelişme şansımız yok,&#8221; bugüne kadar benim üzerimden kazandın, beni köle olarak çalıştırdın, sen yöneticiydin. Bugün onun yerine ‘gel yeniden başlayalım, ikimiz eşit olduk’ &#8221; demekle olmuyor. Geçmişten gelen dezavantajlı bir durum söz konusu. Bu, bir pozitif ayrımcılık gerektiriyor. Buraya bakınca, 20 yıl OHAL ile yönetilmişsiniz, ekonomik anlamda tamamen çökmüş durumdasınız. Şimdi teşvik diye çıkardığınız uygulamada bölge ile İstanbul arasındaki yatırım farklılığına bakıyorsunuz. Aradaki fark iki puanlık vergi indirimine denk geliyor, çoğu durumda teşvik farkı ortadan kalkmış oluyor. Onun için bölgeye özel bir ekonomik yönetim şekli oluşmadığı müddetçe bölgenin kalkınması engellenmiş oluyor.</p>
<p>Güney Afrika’da &#8216;siyahlarla-beyazlar&#8217; arasındaki fark kaldırıldı, eşit haklara sahipler. 11 tane resmi dil var, 3 tane başkent var, siyasi tüm hakları almış siyahlar, peki kullanabiliyor mu, hayata yansıyor mu? Siyahlarla konuşunca ‘hayır’ diyor, ekonomik gelişmişliğin beyazlara üstünlük sağladığına inanıyor. Sonuçta bir ekonomik yetersizlik tek başına bir sorun değil ama tek başına siyasal haklar da yeterli değil. Demokrasi ve ekonomi at başı beraber gitmediği müddetçe Kürt sorunun doğru bir çözüm olanağı yoktur. Evet anadilde eğitim verilebilir, yönetim şekli değiştirilebilir ama siz ekonomik paylaşımı doğru bir şekilde yapmazsanız sorun devam edecektir. Bunu Myanmar’da gördük mesela, Güney Kürdistan ile Irak arasındaki soruna bakınca federasyon olmak yetmiyor, işin içine ekonomik paylaşım giriyor. Güney Afrika’da da bunu görüyorsunuz, siyasal barış yapmak sorunu tek başına çözmüyor. Sürdürülebilir barış yapmak önemli. Benim gördüğüm, Güney Afrika’da sürdürülebilir barış yapılmadı. Evet, çatışma ortadan kalktı ama ekonomik model var mı, sürdürülebilir barış var mı derseniz, &#8216;hayır&#8217; yok.</p>
<h4><strong>“Müzede gezerken bir fotoğrafa bakıyorduk, altını kapatıp 92&#8217;deki Cizre Newrozu yazsanız hiçbir fark yok. devletin davranış biçimi buradaki ile aynıymış yani. Toplumlar arasında birbirini anlamama ve güvensizlik çok belirgin. Bugün atılabilecek bir kaç adım, ortak geleceği garantiye alacak. Bu da bizim buradaki duruma benziyor. Ama işte empati eksikliği, birbirini yeterince anlamama, güven sorunu bunlara sebep oluyor.”</strong></h4>
<p><strong>Oradaki riskler neler peki?</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20356 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/DN9N9nxWsAIBE3b.jpg" alt="" width="403" height="302" />Birini anlattım, ekonomik paylaşım büyük sorun. Diğeri de, geçmişle yüzleşme istenilen gibi yapılmamış. Mesela biz oradayken, emniyette sivil bir siyahı öldüren polisin yargılaması yapılıyordu. Şimdi beyazlar ‘biz barıştık, geçmişle yüzleşme de yapıldı’ diye bakıyor ama siyahlar o mahkemenin sonucunu bekliyordu. O mahkemede bu polise ceza verilecek mi, ne ceza verilecek? Bu tür davalarda siyahlar tarafından vicdani kabul görmeyen kararlar yeni bir çatışma riskidir. Geçmişle yüzleşme istenilen bir vicdani rahatlık sağlamamış, evet yapılmış ama sembolik örnekler üzerinden gitmiş. Siz bunu yapmaz, öfkeleri ortadan kaldırmazsanız, vicdanları rahatlatmazsanız, ekonomik dağılım istenilen noktada değilse, bu her zaman çatışma riski oluşturur.</p>
<p>Beyazların bu kırılgan durumdan ötürü ülkeyi tamamen terk edecekleri bir gelecek de yaşanabilir. Ülkede yaşayan beyazların yaklaşık yarısının İngiltere’de, Amerika’da, Avrupa’da bir evi ve bir işi var. Toplumsal barış oturmaz, işler kötüye giderse ülkeyi terk etmeyi düşünenler çok. Ama bu akıbet ortada iken ekonomik bölüşümü sağlayamamak da empati eksikliğidir, birbirini anlamamaktır.</p>
<p><strong>Bütün süreçlerin farklılıkları ve benzerlikleri olduğunu söylediniz. Güney Afrika ile Türkiye&#8217;yi karşılaştırınca neler söyleyebiliriz?</strong></p>
<p>Apartheid müzesinde o döneme ait her şeyi sergilemişler, orayı gezerken hücrelerini gördüm ve ölçtüm. Benim de daha önce iki gözaltı tecrübem olmuştu. Gözaltında yapacak bir şey olmayınca hücreyi ölçüyorduk, ne kadardır diye. Hücre ölçüleri aynı bir kere, onu söyleyebilirim. Polisin hak ihlalleri dönemindeki davranış kalıpları da öyle. Müzede gezerken bir fotoğrafa bakıyorduk, altını kapatıp 92&#8217;deki Cizre Newroz&#8217;u yazsanız hiçbir fark yok. Devletin davranış biçimi buradaki ile aynıymış yani. Toplumlar arasında birbirini anlamama ve güvensizlik çok belirgin. Bugün atılabilecek birkaç adım, ortak geleceği garantiye alacak. Bu da bizim buradaki duruma benziyor. Ama işte empati eksikliği, birbirini yeterince anlamama, güven sorunu bunlara sebep oluyor.</p>
<p>Orada ANC dışında 13 grup var ve hepsi bir özgürlük mücadelesi veriyor. En büyük grup olan ANC içinde de büyük büyük gruplar var ve süreçte provokasyonlar olabileceğini biliyorlar. De Klerk, bunu  engelleyecek ve siyahları bir arada tutacak aktörün Mandela olacağını biliyor. Bu yüzden şartsız koşulsuz serbest bırakılmasını istiyor, &#8216;muhalafeti güçlendirirseniz barış yapabilirsiniz&#8217; diyor. Süreci Mandela üzerinden yürüterek, onu güçlendirerek götürüyor. Mandela da geldiğinde sembolik dokunuşlarla eşitsizlik ve ayrımcılığın kaldırıldığına dair adımlar atıyor. Örneğin; orada beyzbol siyahların oynamadığı, beyazlara has bir spor iken Mandela siyahların yoğun olduğu bölgelerde beyzbol sahaları yaptırıyor. Öbür taraftan, bir çözüm süreci yaşadık. Öcalan tarafından, hükümetle birlikte buna karar verildi ve başlandı. Öcalan&#8217;ın devletin hapishanesinde olması devlet için önemli bir avantaj idi. Ayrıca örgütü ve kitlesi üzerinde önemli bir birleştirici olması da avantajdı. Aktörlerin, liderlerin varlığı ve gücü anlamında önemli bir benzerlik var. Araçları aynı ama kullanma şekilleri orada daha farklı hale gelmiş, orada bu araçlar etkili olarak kullanılmış. Burada kullanılamadı.</p>
<p><b>Konuşurken, &#8216;süreçler bir yere getirir, sonra liderler devreye girer&#8217; dediniz. Sizin seyahatinizin katılımcı profilini göz önünde bulundurarak soracak olursam: Sürecin, liderlerin devreye girebileceği kıvama gelmesi için bölgedeki ve Türkiye&#8217;deki iş insanlarına ne düşüyor?</b></p>
<p>İş insanları daha realist bakarlar ve bir işin de yürüyebilmesi için liderin önemini bilirler. Süreçteki yapıları, ne tür sıkıntılar çıkabileceğini de iyi okurlar. Aslında orada görünen şu ki evet, siz ne kadar aracı olur ve görüşmeler yaparsanız yapın bu sürecin içine güçlü aktörleri ve liderleri bir an önce dahil etmek zorundasınız. Bu olmadığı süreçte tarafları kendi içinde birleştirmeniz ve süreci dinamik hale getirmeniz pek mümkün değil. Evet, iş insanları önemlidir ama adım atarken işin muhataplarını görmek isterler, o muhatapla görüşmek konuşmak isterler. O muhatap liderlerdir. Ben Mandela&#8217;nın serbest bırakılmasında iş insanlarının çok etkili olduğunu düşünüyorum. Mandela&#8217;nın iş insanlarını rahatlatması, onlara şifahi de olsa güvenceler vermiş olmasının da çok olumlu etkisi olduğunu düşünüyorum. Mandela ya da De Klerk kişisel ya da siyasal çıkar niyetinde olsalardı ya da Mandela bütün gençliğini tükettiği mücadelesi sebebiyle taşıdığı öfkeden arınmasaydı barışın gerçekleşme şansı yoktu. Bunun için de hakikaten lider olmak gerekiyor. Evet iş camiası orada çok güçlüydü ama sonuçta Mandela olmazsa, De Klerk olmazsa, bunlar ikna olmazsa bu sorunun çözülemeyeceğini gayet iyi biliyorlardı.</p>
<h5>Tarihsel Süreç…</h5>
<p>Güney Afrika’da siyahlara uygulanan Apartheid rejiminin yüz yıllık bir geçmişi var. Nüfusun yüzde 8’ini oluşturan beyazların yönetici olduğu ve toplumsal yaşamın her alanında siyahların ayrımcılığa maruz kaldığı bu rejime karşı ilk mücadele de 1912’de başladı. Sonradan ANC (Afrika Ulusal Kongresi) ismini alan hareket, Mandela’nın hapisten çıkarak devlet başkanı olduğu döneme kadar silahlı mücadele dahil olmak üzere varlığını sürdürdü ve o günden bu yana bir siyasal parti olarak iktidarı elinde tutuyor.</p>
<p>1940’lı yıllardan sonra daha görünür olan Apartheid rejiminde ırklar arası evliliklerin yasaklanması, siyah öğrencilere beyazlardan daha aşağı olduklarını aşılayan eğitimin verilmesi, siyahların belirli bölgelerde yaşamaya zorlanması gibi ayrımcı yasalar hayata geçirildi. Bu politikalara karşı 1960 yılına kadar yürüyüş, boykot, sivil itaatsizlik eylemleri yapan siyah gruplar, 21 Mart 1960’ta 69 siyahın polis tarafından öldürüldüğü Sharpeville Katliamı’ndan sonra silahlı mücadele kararı aldılar.</p>
<p>Birleşmiş Milletler’in (BM) 1960 yılında Apartheid’i insanlığa karşı suç ilan etmesi, 1970 yılından itibaren başlayan ekonomik ambargo, boykot ve mali yaptırımlar 1990 yılına kadar sürdü. Çatışmaların sürdürülebilir olmayışı ve uluslararası baskılar sonucunda 1989’da başkan seçilen De Klerk demokratikleşme adımları atmaya karar verdi. Nelson Mandela 1990’da serbest bırakıldı ve müzakereler başladı. Apartheid yasalarının kaldırıldığı, yeni anayasanın yapıldığı sürecin sonunda 1994’te yapılan ilk demokratik seçimlerde Mandela devlet başkanı seçildi.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/25/ditam-baskani-mehmet-kaya-guney-afrikadaki-cozumde-ekonomi-sanildigindan-cok-daha-etkili/">DİTAM Başkanı Kaya: Güney Afrika’daki çözümde ekonomi sanıldığından çok daha etkili</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
