<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Evren Balta arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/evren-balta/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/evren-balta/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 22 May 2023 13:12:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Evren Balta arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/evren-balta/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye’de Toplum-Siyaset-Devlet İlişkisine Bakmak</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2023/04/26/turkiyede-toplum-siyaset-devlet-iliskisine-bakmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Apr 2023 08:25:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Evren Balta]]></category>
		<category><![CDATA[Hatem Ete]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=83802</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ankara Enstitüsü, 21-26 Mart 2023 tarihleri arasında, tüm illerden rassal olarak seçilen 2.346 katılımcı ile gerçekleştirilen saha araştırması bulgularının yorumlanmasından oluşan ‘Türkiye’de Toplum-Siyaset-Devlet İlişkisine Bakmak’ başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda, güncel ve yapısal dinamikleri temsil eden beş başlık üzerinden, siyaset ve toplum arasında yaşanan bu karşılıklı etkile(n)me ve uyumlanma sürecinin boyutlarını görmek mümkün.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/04/26/turkiyede-toplum-siyaset-devlet-iliskisine-bakmak/">Türkiye’de Toplum-Siyaset-Devlet İlişkisine Bakmak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Evren Balta ve Doç. Dr. Hatem Ete araştırmayı yorumlarken siyasal tercihlerin arka planındaki karmaşık siyasal ve toplumsal dinamiklerin daha doğru anlaşılmasına katkıda bulunacağını umduklarını belirtti.</p>
<p>Rapor, &#8216;Maraş Depremine Yönelik Algı ve Tutumlar&#8217;, &#8216;Türkiye&#8217;nin Göç Politikası&#8217;, &#8216;Demokrasiye Yönelik Algı ve Tutumlar&#8217; ve &#8216;Milliyetçilik ve Kürt Sorunu&#8217; bölümlerinden oluşuyor.</p>
<h5><strong>Maraş Depremine Yönelik Algı ve Tutumlar</strong></h5>
<p>Bu bölüm &#8216;Büyük afetler söz konusu olduğunda siyasi tercihler tutumları nasıl etkiler? Siyasal tercihler ile felaketlere yönelik algılar ve sorunun çözümü konusundaki beklentiler arasındaki ilişki nedir?&#8217; sorularıyla başlıyor. Evren Balta ve Hatem Ete burada, toplumun 6 Şubat’ta yaşanan Maraş depreminden etkilenme düzeyini, depremde yaşanan yıkımdan kimi sorumlu tuttuğunu, deprem üzerinden iktidar ve muhalefete yönelik tutumlarını anlamaya çalışıyor.</p>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>Seçmenlerin hem afet öncesindeki hem de afet sonrasındaki değerlendirme ve beklentilerini etkileyen en önemli faktör siyasi parti aidiyetleri. Araştırma bulguları deprem öncesinde edinilen siyasal kimliklerin katılımcıların depreme yönelik tutum davranış ve değerlerini şekillendirdiğini ortaya koyuyor. Bu bulgu ve çıkarsama, deprem felaketinin seçmenlerin siyasi tercihleri üzerinde belirleyici bir etkide bulunma olasılığının oldukça düşük olduğunu göstermekte.</p>
<h5><strong>Türkiye&#8217;nin Göç Politikası</strong></h5>
<p>Seçimler yaklaşırken, göç politikası, Türkiye’nin en hararetli tartışma gündemlerinden biri haline geldi. Göçmen karşıtı duyguların yükselişiyle ekonomik kriz, göçmenleri hem bir günah keçisi hem de giderek daralan işgücü piyasasında vatandaşlık hakkına sahip olanlarla rakip bir grup haline getirdi. Mültecilerin Türkiye’deki varlıkları, refah devleti üzerinde gereksiz bir yük olarak görülmeye başlandı. Ayrıca, hükümet karşıtı duyguların yükselişe geçmesi, hükümetin mültecilere yönelik açık kapı politikasına karşı eleştirilerin artmasında da önemli bir etken oldu. Bu bölümde, toplumun göçmenlere ve göçmen politikalarına bakışı anlaşılmaya çalışılıyor.</p>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>Araştırma toplumdaki göçmen karşıtı tutumların oldukça yüksek olduğunu ama bu sorunun çözümü konusunda siyasi partilere güvenin de oldukça düşük olduğunu gösteriyor.</p>
<h5><strong>Demokrasiye Yönelik Algı ve Tutumlar</strong></h5>
<p>Bu bölümde yapılan tartışma tespitlerden yola çıkarak Türkiye toplumunda demokrasi algısını araştırma hedefi güdüyor.</p>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>Demokrasi söz konusu olduğunda da duygusal/siyasal kutuplaşmanın temel tutumlar konusunda etkili olduğu görülüyor. Türkiye’nin siyasi haritası temel demokratik değerler açısından da ikiye bölünmüş durumda. Demokrasiye birtakım kısıtlamalar getirilebileceği gibi temel demokratik tutum ve değerlerle çatışan kimi önermeler, iktidar partisine ve onun ittifak içinde olduğu partilere oy veren seçmenler arasında belirgin olarak daha fazla kabul görmekte.</p>
<p>İktidar partilerine oy veren gruplar arasında Türkiye’nin demokratik işleyişine olan inanç çok daha yüksek iken, muhalefet partilerine oy veren gruplar arasında bu oran son derece düşük. Pek çok ülkede, kendilerini siyasi yelpazenin sağına yerleştiren ve daha az eğitimli grupların demokratik olmayan yönetimleri destekleme olasılığı daha yüksek. Bu araştırmada da benzer sonuçlara ulaşıldı.</p>
<h5><strong>Milliyetçilik ve Kürt Sorunu</strong></h5>
<p>Bu bölümde, toplumun milliyetçilik ve Türklük algısı anlamaya çalışılmasının yanı sıra milliyetçilik anlayışının önemli bileşenlerinden, tezahürlerinden biri olan Kürt sorunu ile ilgili anlayış ve tutumlar üzerine çalışılıyor.</p>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>Araştırma, Türkiye’de kendisini milliyetçi olarak görenlerin oranının yüksek olduğunu gösteriyor. Kendinizi ne kadar milliyetçi olarak tanımlarsınız sorusuna 1-10 arası bir değer verilmesi istendiğinde (10 en yüksek olmak üzere) Türkiye ortalaması 7.85 çıktı. Parti aidiyeti üzerinden katılımcıların milliyetçilikle özdeşleşmelerine bakıldığında ise bütün partiler açısından milliyetçilik oranı yüksek çıkıyor. Burada iki istisna milliyetçilik oranı Türkiye ortalamasının altında çıkan CHP ve HDP seçmeni. Milliyetçilik oranı eğitim seviyesi ve yaşa göre de<br />
değişim göstermekte. Eğitim seviyesi arttıkça milliyetçilik oranı yükselmekte, yaş yükseldikçe de yine milliyetçilik oranı yükselmekte.</p>
<h5><strong>Sonuç</strong></h5>
<ul>
<li>Araştırma, Türkiye’de hâlâ üç kutuplu bir siyasal düzen olduğunu gösteriyor. Bu kutuplardan ilki AK Parti ve MHP tarafından temsil edilen iktidar bloğu. Bu bloğun karşısında ise CHP ve İYİ Parti yer alıyor. Bu iki bloğun seçmenlerinin tutum ve davranışları zaman zaman ayrılsa da büyük oranda birbirine benziyor. Bu iki bloğun karşısında ise tutum davranış ve değerler konusunda bu iki bloktan önemli ölçüde ayrışan HDP seçmeni yer alıyor.</li>
<li>Bu araştırmanın bir diğer önemli bulgusu katılımcıların büyük bir çoğunluğunun siyasetlerini ve çerçevelerini kendi siyasi partilerinin tutumuna göre şekillendirmekte olduğu.</li>
<li>Seçmenin iktidar-muhalefet eksenindeki konumu da belirleyici. Türkiye’nin siyasi haritası temel demokratik değerler açısından ikiye bölünmüş durumda. Temel demokratik tutum ve değerlerle çatışan kimi önermeler iktidar bloğuna oy veren seçmenler arasında belirgin olarak daha fazla kabul görmekte. İktidar partilerine oy veren gruplar arasında Türkiye’nin demokratik işleyişine olan inanç çok daha yüksekken, muhalefet partilerine oy veren gruplar arasında bu oran son derece düşük.</li>
<li>Son olarak eğitim, yaş ve etnik kimliğin de tutum ve değerler açısından önemli faktörler olduğunun altı çizilmeli. Kürt meselesi söz konusu olduğunda etnik kimlik; demokrasi söz konusu olduğunda etnik kimlik, yaş ve eğitim; göçmenlere yönelik tutum söz konusu olduğunda eğitim ve yaş; depreme yönelik tutum ve değerlendirme söz konusu olduğunda ise eğitim öne çıkan faktörler oluyor. Ancak bu değişkenlerin pek çok durumda siyasal parti kimliği ile de üst üste geldiği unutulmamalıdır.</li>
</ul>
<p><a href="https://www.sivilsayfalar.org/raporlar/turkiyede-toplum-siyaset-devlet-iliskisine-bakmak/" target="_blank" rel="noopener">Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.</a></p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-84087 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2023/05/FES-LOGO_20mm.jpg" alt="FES logo" width="143" height="82" /><em>&#8216;Bu içerik <a href="https://turkey.fes.de/" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://turkey.fes.de/&amp;source=gmail&amp;ust=1684839228399000&amp;usg=AOvVaw1sCsJbBGxW_mzdEq6NETNm">Friedrich-Ebert-<wbr />Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği </a>desteği ile hazırlanmıştır ve derneğin görüş veya tutumunu yansıtmaz. Sayfadaki içerikten sadece Sivil Sayfalar sorumludur.&#8217;</em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/04/26/turkiyede-toplum-siyaset-devlet-iliskisine-bakmak/">Türkiye’de Toplum-Siyaset-Devlet İlişkisine Bakmak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Kürt Sorununa Tedbirli Bir İyimserlikle Yaklaşılmalı!’</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/04/21/kurt-sorununa-tedbirli-bir-iyimserlikle-yaklasilmali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Apr 2022 13:43:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Barış Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA["Dijital Benim İşim" Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Betül Çelik]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Ağırdır]]></category>
		<category><![CDATA[Evren Balta]]></category>
		<category><![CDATA[hakan tahmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Sorununa Toplumsal Bakış (2010-2022)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=80592</guid>

					<description><![CDATA[<p>Barış Vakfı’nın 'Kürt Sorununa Toplumsal Bakış (2010-2022)' başlıklı raporu, kamuoyunda ekonomik kriz gibi konuların gerisinde kalsa da sorunun önemini koruduğunu hatırlatıyor. Rapor, Kürt sorununun 'tedbirli bir iyimserlikle' ele alınması gerektiğini çünkü çözüm sürecinden ikna edilmesi zor yüzde 55 ve gri alanda olan yüzde 20’lik blok olduğunu ortaya koyuyor. Rapora göre, 'partiler üstü uzlaşı ile liderlerin müzakere gündemine öncülük etmesiyle' barış süreci tekrar başlayabilir.     </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/04/21/kurt-sorununa-tedbirli-bir-iyimserlikle-yaklasilmali/">‘Kürt Sorununa Tedbirli Bir İyimserlikle Yaklaşılmalı!’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Barış süreçleri ağır yürüten, duraksayan, geri dönen ve tekrar başlayabilen farklı evreler içerebilir. Bu açıdan Kürt sorunun çözümünde de bir gün tekrar barış adımlarının atılabileceğini göz ardı etmemek gerekir.”</p>
<p>Bu ifadelerle çatışma sürecinin zorlu ve sancılı boyutlarını hatırlatan “Kürt Sorununa Toplumsal Bakış (2010-2022)” raporu, Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik, Prof. Dr. Evren Balta ve Prof. Dr. Mehmet Gürses tarafından kaleme alındı. İstanbul’da basın mensupları ve çeşitli sivil toplum temsilcilerinin katılımı ile yapılan bir toplantı ile tanıtılan rapor, 2010 sonrası, tarihsel okuma ile Türkiye’de barışın temini “hangi gri alanları bulabilir ve nerelerde barış için ortaklaşma bulunabilir?” sorusundan yola çıkılarak hazırlandı.</p>
<p>Toplantının başında Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, Vakıf olarak son birkaç yıldır “Türkiye’de barışın olanakları nedir?” ve “farklı aktörler ne yapmalı?” sorusuna yanıt aradıklarını söyledi. Tahmaz, bu kapsamda hazırladıkları raporla birlikte, Türkiye’de yüzde 35 düzeyinde olan barış umuduna katkı sağlamaya gayret ettiklerini; çeşitli kentlerde düzenleyecekleri toplantılar ile barışın imkânları ve sorunlarını konuşmayı sürdüreceklerini aktardı.</p>
<p>Raporunu sunumunu yapan Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik, barış süreci ve sürecin sonladığı dönemin ardından konunun toplumsal boyutunun en az çalışılan konulardan biri olduğunu belirtti. Bu tespitten hareketle raporu hazırlarken 2010 sonrasını tarihsel okuma ile “gri alanları” bulabilme ve nerelerde ortaklaşma olabileceği sorusu ile yola çıktıklarını aktaran Çelik, KONDA’nın her ay düzenli yaptığı anketler tarandı ve bu veriler üzerinden analiz yaptıklarını kaydetti.</p>
<p>Çelik, raporda Türkiye’de Kürt sorununun tanımına dair toplumdaki farklılıklar, çözüm konusundaki tutumlar, kültürel ve siyasi haklara dair farklı grupların yaklaşımlarını analiz ettiklerini ve “kalıcı ve sürdürülebilir bir barış siyasetinin nasıl inşa edileceğini tartışmayı” hedeflediklerini vurguladı.</p>
<p>“Kürt Sorununa Toplumsal Bakış (2010-2022)” raporu; Kürt Sorununun Kökeni ve Endişe Siyaseti, Ayrımcılık ve Toplumsal Kutuplaşma, Kültürel Haklar ve Tanınma Sorunu, Siyasi Haklar, Dış Politika ve Kürt Siyaseti, Kürt sorununun çözüm Yaklaşımları ve Müzakere Gündemi ile sonuç ve değerlendirme bölümlerinden oluşuyor.</p>
<h5><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-80595 aligncenter" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/04/kurt-sorununa-tedbirli-bir-iyimserlikle-yaklasilmali.jpg" alt="" width="677" height="312" /></strong></h5>
<h5><strong>Türkiye’de Barışa Destek Verenler Yüzde 30’un Üzerinde! </strong></h5>
<p>KONDA verilerine dayanan raporun bulgularına göre, Kürt sorununun çözülmesinde güvenlikçi- askeri yaklaşım kendisini etnik olarak Türk olarak tanımlayan gruplar arasında önemini yitirdi. Dahası, Türkler, Kürt sorununu,  Türkiye’nin eğitim, enflasyon, göçmenler, demokratikleşme, kadın-erkek eşitliği gibi yakıcı sorunlarından sonra, sadece yüzde 12 düzeyinde “öncelikli sorun” olarak değerlendiriyor. Buna karşın, kendisini Kürt olarak tanımlayanlar Kürt sorununu yüzde 40 düzeyinde öncelikli sorun olarak görüyor. HDP seçmenleri ise yüzde 60 civarında sorunu önceliklendiriyor.</p>
<p>Rapor, bu yönüyle Türkiye’de “Kürt sorununun göreceli olarak gündemden düştüğü”  buna karşın Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde yakıcı bir sorun olma niteliğini yitirmediği bir döneme tekabül ediyor.</p>
<blockquote><p>Türkiye’de Kürt sorununun tanımlanmasında ve çözüm önerilerinde, etnik kimlik ve siyasi tercihler hala ana belirleyici.</p></blockquote>
<p>Ayşe Betül Çelik’in sunumun sonunda, KONDA verileri ile raporun bulgularını değerlendirdi. “Türkiye’nin yakıcı baskıcı dönemlerinde bile barışa destek yüzde 30’un altına inmiyor.” tespiti öne çıkan bulgulardan biri idi. Rapordaki en önemli bulgulardan bir diğeri ise Türkiye’de Kürt sorununun tanımlanmasında ve çözüm önerilerinde etnik kimlik ve siyasi tercihlerin hala ana belirleyici olmayı sürdürmesi.</p>
<h5><strong><img decoding="async" class="wp-image-80596 aligncenter" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/04/kurt-sorununa-tedbirli-bir-iyimserlikle-yaklasilmali-3.jpg" alt="" width="728" height="336" /></strong></h5>
<h5><strong>Kürt Sorununun Çözülmesinde İkna Edilmesi Zor Yüzde 55 ve Gri Alandaki Yüzde 20!</strong></h5>
<p>Çelik, söz konusu bulgular ışığında, raporu şu şekilde analiz ettiklerini söyledi: “Tedbirli bir iyimserlikle sorunu ele almalıyız. Türkiye’de Kürt sorununun çözülmesinde ikna edilmesi zor olan yüzde 55’lik kesim var. Bu konuda gri alanda kendini ifade eden ise yüzde 20 civarında. Bu sorunda, etnik kimlik ve siyasi tercihler ana belirleyici.”</p>
<p>Raporda altı çizilen kutuplaşma konusunu hatırlatan Çelik,  Barış Süreci’nin yarattığı olumlu gelişmelerin bazı alanlarda devam etmesine karşım siyasi kutuplaşmanın Kürt sorununun tanımlanması ve çözüm yöntemlerinin belirlenmesinde olumsuz etkisini sürdürdüğünü söyledi. Bunu bir sonucu olarak, Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı ayrımcılığa dair algılar siyasi ortamdan etkileniyor. Öyle ki, toplumda Kürtlerin eşit vatandaşlık haklarına sahip olduğu algısı baskın çıkıyor.  Bu da Kürtlerin yaşadıkları sorunların demokratik ortamda tartışılmasının önüne geçiyor.</p>
<p>Bu tespitlerinin yanı sıra, Türkiye’de siyasi parti liderlerinin gücüne ve önemine vurgu yapan Çelik, Kürt sorununun “partiler üstü uzlaşı ile müzakere gündemine” liderlerin öncülük edebileceğini kaydetti.</p>
<p>“Kürt sorununun yakıcı bir sorun olarak algılanmadığı böyle bir dönemde, liderlik ve zamanlama önemli. Kürt sorununun taktiksel araçsallandırılması ve özellikle CHP’li seçmen duruşunun barış süreçlerinde belirleyici olacak. Bu seçmen grubu barış sürecine sanılandan daha kolay ikna edilebilir.” değerlendirmelerini paylaşan Çelik, Kürt sorunun kamusal alanda demokratik ortamda tartışılması gerektiğini hatırlattı.</p>
<blockquote><p>Çözüm Süreci kalıcı olmadı ve yapısal bir süreç yaratmadı. Biz barışın umudunu yaşadık ama barışı yaşamadık.</p></blockquote>
<p>Raporda dikkat çeken bulgulardan biri olan “genç neslin sorunun çözümüne dair zayıf bir inanca sahip ve demokratik çözüm yollarına dair desteğinin düşük olmasının” gençlerin çoğunun” barışı bilmeden yaşadıklarından” anlaşılabilir bulduğunu söyleyen Çelik, gençlere özel çalışmalar geliştirilmesinin aciliyetini vurguladı ve liderlere bu konuda da önemli görevler düştüğünü kaydetti.</p>
<p>Raporun sunumunun ardından gelen sorular üzerine Ayşe Betül Çelik, “Çözüm Süreci kalıcı olmadı ve yapısal bir süreç yaratmadı. Biz barışın umudunu yaşadık ama barışı yaşamadık.” tespitini de paylaştı.</p>
<h5><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-80597 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/04/kurt-sorununa-tedbirli-bir-iyimserlikle-yaklasilmali-2.jpg" alt="" width="274" height="348" />Yeni Bir Siyaset Dili Üretilmeli; Diyalog Artmalı</strong></h5>
<p>Çelik’in ardından söz alan KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır ise araştırmanın bulguları çerçevesinde kısa bir değerlendirme yaptı. &#8220;Umut yorgunuyuz. Toplum da temkinli ve tedirgin bir iyimserlik içinde&#8221; sözleriyle mevcut durumu özetleyen Ağırdır’ın hem Türkler hem Kürtler açısından Kürt sorununda geline aşamaya dair: “ Türk kimliğinin de bir güvenlik arayışı var, bunu ihmal ediyoruz… Kürtlerin kimlik talebi ile Türklerin güvenlik talebini dengelemek gerekiyor.” tespiti öne çıktı.  &#8220;Barışın olanaklarını çoğaltmak için önümüzde zihni bir toplumsal eşik var.&#8221; diyen Ağırdır’a göre,  çözüm gri alanları çoğaltmakta. &#8220;Yeni bir siyaset dili üretmeli, mümkün olduğunca temas diyalog ve platformları çoğaltmalı. Bunun için emek harcamak zorundayız.”</p>
<p>Barış Vakfı’nın “Kürt Sorununa Toplumsal Bakış (2010-2022)” başlıklı raporuna <a href="http://barisvakfi.org/kurt-soruna-toplumsal-bakis-2010-2022-baslikli-rapor-aciklandi/">buradan</a> ulaşabilirsiniz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/04/21/kurt-sorununa-tedbirli-bir-iyimserlikle-yaklasilmali/">‘Kürt Sorununa Tedbirli Bir İyimserlikle Yaklaşılmalı!’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Salgın Eşitsizlikleri Büyütüyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/29/salgin-esitsizlikleri-buyutuyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2020 08:20:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Covid-19 Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Cavidan Soykan]]></category>
		<category><![CDATA[Ertan Karabıyık]]></category>
		<category><![CDATA[Evren Balta]]></category>
		<category><![CDATA[Lütfi Sunar]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal eşitsizlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=53173</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hüsnü Özyeğin Üniversitesi’nden Evren Balta, virüsün yol açtığı ölümlerde toplumsal eşitsizlik ve kırılganlıkların ön planda olduğunu vurgularken, İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Lütfi Sunar, yaşanan sürecin toplumun yoksul ve güvencesiz kesimleri için özel bir dikkatle değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Akademisyen Cavidan Soykan, korunmadan, izolasyon süreçlerine kadar ‘sınıfsal’ ayrımların salgınla birlikte görünür olduğunu belirtirken, Kalkınma Atölyesi’nden Ertan Karabıyık da salgının eşitsizlikleri ‘turnosol kağıdı’ gibi görünür kıldığını vurguluyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/29/salgin-esitsizlikleri-buyutuyor/">Salgın Eşitsizlikleri Büyütüyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Lütfi Sunar, Toplumsal Yapı Araştırmaları Programı’nının </span><a href="https://tyap.net/korona-analizleri"><span style="font-weight: 400;">‘hayat için sosyoloji’</span></a><span style="font-weight: 400;"> başlığıyla yayınladığı korona analizlerinde,  salgınla mücadelede ilk eşik olan </span><a href="https://tyap.net/sgmi"><span style="font-weight: 400;">‘eşitsizlikler’</span></a><span style="font-weight: 400;"> konusunu gündeme getiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-53175 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/lutfi-sunar.jpg" alt="Lütfi Sunar" width="289" height="289" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/lutfi-sunar.jpg 429w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/lutfi-sunar-160x160.jpg 160w" sizes="auto, (max-width: 289px) 100vw, 289px" />İnsanların biyolojik olarak hastalıklara eşit açıklıkta veya dayanıklı olmadıkları gibi sosyoekonomik nedenlerle de sağlığını koruma, evde kalma, izolasyon, tedavi ve rehabilitasyon anlamında eşit fırsatlara sahip olmadıklarını belirten Sunar, “Bugün ilk aşamada uygulanan evde kalma gibi tedbirler özellikle sabit gelirli ve iş garantisi olan orta sınıflar için anlamlı görünse de salgının çok sayıda esnafın zora girmesine, işçilerin işini kaybetmesine ve düzensiz işlerde çalışanların gelirlerinden bütünüyle mahrum kalmalarına yol açacağı görülüyor. Sosyoekonomik eşitsizlikler farklı kesimler için sağlığa erişimi ve hastalığa yakalanma ihtimalini çok ciddi bir biçimde etkilediği gibi salgın sürecinde bu döngü katlanarak artacak.” diye belirtiyor. Sunar’a göre, sorunun aşılabilmesi için öncelikle eşitsizliklerin oluşumunun ve kaynağının farkında olmak ve  eşitsizliklerin salgından daha kapsamlı sorunlar oluşturduğunu görmek gerekiyor.</span></p>
<p><b>“Yayılma Dinamikleri Eşitsizlikler Üzerinden İlerliyor”</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-53177 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/evren-balta.jpg" alt="Evren Balta" width="340" height="340" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/evren-balta.jpg 340w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/evren-balta-160x160.jpg 160w" sizes="auto, (max-width: 340px) 100vw, 340px" />Virüsün yayılma dinamiklerine bakıldığında yoğun yerleşimin olduğu büyük kentlerde salgının daha fazla olduğunun görüldüğünü belirten Evren Balta, “Büyük kentlerin her tarafı eşit değil. İnsanların çalışmak için evden çıkmak zorunda olduğu yerler, işçilerin yoğun olarak yaşadığı, daha yoksul nüfusun yoğun olduğu bölgelerde salgının arttığını görüyoruz.” diyor. Bu kesimlerin yaşama ve beslenme açısından bağışıklık sistemlerinin daha düşük olduğunu da vurgulayan Balta, “Virüsün en büyük etki dinamiği sınıfsal eşitsizliklerle şekilleniyor. Kimi yerlerde kent yoksulluğunun ırkla ya da göçmenlikle üst üste geldiğini söylemek de mümkün. Örneğin Amerika’da virüsten  ölenler arasında siyahların sayısının daha fazla olmasının temel nedeni yoksulluğun ırkla birleşmiş olması, siyahların daha yoksul olması.” Dedi. Balta, virüsün potansiyel olarak herkesi etkilediğini ancak ölüm olanlarının ve salgının artış hızının yüksek olduğu yerlere bakıldığında toplumsal eşitsizliklerinin ve kırılganlıklarının ön plana çok çıktığını vurguluyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“</span><b>Sağlık Önlemleri Herkesi Değil Sağlıklı Olanı Kapsıyor”</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-53178 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/cavidansoykan.jpg" alt="Cavidan Soykan" width="275" height="273" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/cavidansoykan.jpg 476w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/cavidansoykan-160x160.jpg 160w" sizes="auto, (max-width: 275px) 100vw, 275px" />Virüsten korunmak için gerekli malzemelere erişimin bile eşit olmadığını belirten Cavidan Soykan, ‘evde kalabilmenin’ de herkes için eşit olmadığına vurgu yaparak, “Sokağa çıkmadan da bir gelir elde edenler, evden işlerini yürütebilen orta üst sınıf, evden çalışmalarına izin verilen beyaz yakalılar gibi&#8230; Evlerinden çıkmadan çeşitli yollarla sanal alışverişe gücü yetenler, diğer bir deyişle interneti ve bu imkanı kullanmaya izin veren bir teknolojik aygıtı olanlar. Boşuna internet bir insan hakkı olarak tanınmalı tartışmaları yapılmadı yıllardır. Tam da bugünler içinmiş. Eğitim hakkına erişim için bile en basitinden bir televizyona ihtiyaç var devlet okullarında okuyan çocuklar için. Herkesin evinde bu imkanların olduğunu varsayan bir sistem ile karşı karşıyayız. Ama aslında gündelik hayatın sürdürülebilmesi için çalışmak zorunda olanların evde kalması mümkün değil. Bu konuda da ilk başı sağlık çalışanları çekiyor ve ne yazık ki onlardan da kayıplar verdik. Sonrasında ilk aklıma gelenler, isyan eden kargocular, market çalışanları, temizlik işçileri, belediye çalışanları, özellikle de şoförler, üretime hiç ara vermeden devam eden fabrikalarda hasta da olsa çalışmak zorunda olanlar ve en kötüsü de hizmet sektöründe çalışıp, işten atılan veya ücretsiz izne yollanan on binler belki de yüz binler var karşımızda&#8230;” diyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Salgından korunmada bağışıklık sisteminin güçlü olması gerekliliği ve bunun için de yeterli, dengeli beslenme ve iyi uykunun önerildiğini hatırlatan Soykan, “Türkiye koşullarında asgari ücretli birinin ve geçimini sağladığı ailesinin yeterli ve dengeli besleniyor olması imkansız. Her şeyden önce ilaçsız, hormonsuz ve sağlıklı gıdaya ulaşmak gerçekten ciddi bir çaba gerektiriyor. Ben kronik hastalığımı yenmek için bir süredir üreticiden aracısız sağlıklı sebze ve meyve almaya çalışıyorum ama bu cidden orta halli bir aile için çok sürdürülebilir bir durum değil. Yaptığım işlerden kazandığım tüm parayı gıdaya harcıyorum desem yanlış olmaz. Bu sorunun sosyo-ekonomik boyutu. Bir de tabii, sağlıklı olanlar için alınan önlemlere dahil edilmeyen ve yapılan uyarılarla yerilen, aşağılanan yaşlılar, engelliler ve kronik sağlık sorunu olanlar var. Bütün kamu spotları sağlıklı insana göre düzenlenmiş. Biz kronik hastalığı olanlar ne yapalım peki? Ya da ilk günlerde çeşitli zorbalıklara maruz bırakılan yaşlılar ne yapsın? Zaten virüsü kaparsak ölecekmişiz gibi kurulan bu ayrımcı dil ve söyleme kulaklarımızı mı tıkayalım? Pandemi açık açık şu anda uygulanan sağlık önlemlerinin aslında herkesi değil, &#8216;sağlıklı&#8217; olanı kapsadığını gösterdi.” Diyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Soykan virüsten korunmak için izolasyon, tedaviye erişim ve rehabilitasyon alanında da eşitsizlikler yaşandığını kaydederek, “Tedaviye erişimde testlerin paralı yapılıyor oluşu zaten ilk başta çok açık bir ayrımcılık yarattı sınıfsal anlamda. En ufak bir şüphe duyan, gidip parasını ödeyip testini yaptırabildi. Her gün sokakta olup, çalışmak zorunda olanların ilk önce test edilmesi ve pozitif vakaların ücretli izne çıkarılması gerekirdi. Şimdi farklı farklı işyerlerinden, fabrikalardan, idari gözetimde tutulan mültecilerden, hapishane personelinden pozitif vakaların olduğunu duyuyoruz. Bunların iyi bir planlama ile çok rahat önüne geçilebilirdi.&#8221;</span><span style="font-weight: 400;"> dedi.</span></p>
<p><b>“Aynı Gemideyiz Diskuru Geçerli Değil”</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-53179 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/ertankarabiyik.jpg" alt="Ertan Karabıyık" width="265" height="265" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/ertankarabiyik.jpg 500w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/ertankarabiyik-160x160.jpg 160w" sizes="auto, (max-width: 265px) 100vw, 265px" />Sadece Koronavirüs salgınının değil diğer afetlerin de herkesi eşit etkilemediğini vurgulayan Ertan Karabıyık, bunun Adana’dan geçtiğimiz aylarda yaşanan sel felaketinde de yaşandığını hatırlatıyor.  Selde açık arazilerde çadırda yaşayanların daha çok etkilendiğini belirten Karabıyık, “Pandemiyle ilgili ilk başta iki ana ayrım var. Evde kalanlarla, kalamayanlar. Evde kalanların arasında işini kaybetmeyenler, parası olanlar, tasarrufu olanlar çok fazla etkilenmediler. Ama evde kalınca işinden olanlar, gelirlerini kaybedenler gerçekten çok etkilendi. Evde kalamayanlara baktığımızda onların işlerinin daha zor olduğunu görüyoruz. O yüzden ‘aynı gemideyiz’ hikayesi ‘hepimizi eşitledi’ söylemi diskuru maalesef geçerli değil.&#8221; dedi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Salgının toplumun alt kesimlerindekileri, yoksulları daha da yoksullaştırdığını vurgulayan Karabıyık, “İşyerlerini kapatmak zorunda kalan küçük esnaf çok fazla etkilendi. Hükümetin aldığı tedbirler borçları ötelemekten fazlasına geçmedi. Toplumun en kırılgan kesimlerine yapılan o bin liralık yardım da yeterli değil. Diğer bir konu  bu insanların yeteri kadar beslenmediği için dirençli olamamaları… Bu salgının bulaşması durumunda sağlık riskinin artmasına sebep oluyor. Roman toplumlarında, mevsimlik gezici tarım işçilerinde bunların belirtilerini çok kolay görebiliriz” dedi.</span></p>
<p><b>Salgın Eşitsizlere Bakışı Değiştirir mi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan, Koronavirüs salgını gıda güvenliğini ve gıdaya erişiminin önemini ortaya koyunca; tarım sektöründe çok ağır şartlar altında çalışan mevsimlik, göçmen işçilerini de daha görünür kıldı. Geçtiğimiz hafta Romanyalı tarım işçilerinin İngiltere’de ‘kahraman’ gibi karşılanmasını da sorduğumuz Cavidan Soykan, salgın öncesinde istenmeyen Doğu Avrupalı göçmen işçilerin emeğine muhtaç kalınmasını trajikomik olarak yorumlayarak, “Aynı durum Almanya ve Belçika için de geçerli. Biz göç çalışanlar bu işlere 3D (Dirty, dangerous, difficult) işler; Türkçesi ile kirli, tehlikeli ve zor/küçük düşürücü işler deriz. Bunların hep göçmenler tarafından yapıldığı için de ortada vatandaş olanlar açısından yabancılar tarafından çalınan işler olmadığını savunuruz. Pandeminin tek iyi tarafı belki de bunu ayan beyan göstermesi oldu.&#8221; diye konuştu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu konuda İngiltere&#8217;de ayrımcılığa dikkat çeken videoların yapıldığını belirten Soykan, “Göçmenlerin bu pandemi zamanlarında en ön saflarda yer aldığı; sağlıkta, hizmet sektöründe, tarımda emeklerinin ne kadar kıymetli olduğu anlatılıyor. Bu ve benzeri söylem ve eylemler yabancı ve göçmen düşmanlığını, ırkçılığı engellemede bir nebze etkili olacaktır ama uzun vadede değişim için tepedeki politik söylemin, politika ve politikacıların değişmesi gerek bence. Bu aşırı sağ siyaset/söylem seçmenler tarafından oy almaya devam ettiği sürece, bu sorunun çözümü bence çok zor. Çünkü sağ siyaset her zaman milliyetçilik üzerine oynamaya devam edecektir.” Dedi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ertan Karabıyık da mevsimlik tarım işçilerinin, göçmen işçilerin ne kadar önemli bir rol oynadığının salgınla birlikte görünür olduğunu belirterek, pandemi sonrasında bu konuda iki gelişme yaşanacağını dile getiriyor. Karabıyık şunları söylüyor: “Bunlardan ilki; tarım alanında insanların yerine kullanılacak teknolojiler için çalışmalar yürütülmesi. Tarım işçilerinin yaşam standartları tartışma konusu olacak. Daha iyi standartlar sağlanması gündeme gelmek zorunda diye düşünüyoruz”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Pandeminin eşitsizliklerin hangi toplumsal kesimlerde olduğunu gösteren bir turnusol kağıdı işlevi gördüğünü kaydeden Karabıyık, başka fark edilen bir konunun da, dezavantajlı kesimlerin hakları ve çalışma koşulları hakkında istendiğinde ne kadar hızlı hareket edilebileceğinin görülmüş olması olduğunu kaydediyor. Karabıyık salgın sonrasında işçilerin yasal güvenceleriyle ilgili tartışmaların artacağını da vurguluyor.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/29/salgin-esitsizlikleri-buyutuyor/">Salgın Eşitsizlikleri Büyütüyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tedirginlik Çağının Krizlerine Karşı Çıkış Yolu: “Yerel Kimliğin Korunduğu Bir Evrensellik”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/04/tedirginlik-caginin-krizlerine-karsi-cikis-yolu-yerel-kimligin-korundugu-bir-evrensellik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Uçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:33:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Evren Balta]]></category>
		<category><![CDATA[Özyeğin Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tedirginlik Çağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=43862</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özyeğin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Evren Balta ile, yaşamakta olduğumuz küresel dönüşümün kültürel, siyasal ve iktisadi boyutlarını tartıştığı Tedirginlik Çağı kitabını konuştuk. Tedirginlik Çağı’na şiddet, aidiyet ve siyaset üçgeninden mercek tutan Balta, küresel çapta yaşanan krize karşı çıkış yolu olarak, ‘yerel kimliğin korunduğu bir evrenselliğe' vurgu yapıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/04/tedirginlik-caginin-krizlerine-karsi-cikis-yolu-yerel-kimligin-korundugu-bir-evrensellik/">Tedirginlik Çağının Krizlerine Karşı Çıkış Yolu: &lt;br&gt;“Yerel Kimliğin Korunduğu Bir Evrensellik”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tedirginlik Çağı&#8217;nı kısaca nasıl tanımlarsınız?</strong></p>
<p>Gelecekten duyulan endişe, risklerin artması ve risklerin bertaraf edilmesinden, giderilmesinden artık tamamen kişilerin kendisinin sorumlu hale gelmesi, kalıcı bağların kaybı gibi toplumsal hayatı dönüştüren kimi önemli gelişmelerin yarattığı kalıcı tedirginlik hali diyebilirim.</p>
<p><strong>Şiddet, aidiyet ve siyaset üzerinden tedirginlik çağını yorumlama sebebiniz neydi? Bu perspektifte Türkiye’nin yeri nasıl görünüyor?</strong></p>
<p>Kitapta tam olarak Türkiye üzerinden bir tartışma yürütmüyorum. Kuşkusuz Türkiye de geniş dünyanın bir parçası ve orada olan değişimler Türkiye’yi de etkiliyor. Her ülkenin kendine özgü koşulları var. Her şey birebir aynı yaşanmıyor yani. Çünkü kurumlar farklı, hissedilen, algılanan tehditler farklı, bu tehditlere yönelik bireysel ya da toplumsal güvenceler farklı… Dolayısıyla ben Türkiye’den ziyade bu kitapta büyük oranda daha küresel bir dönüşümün izini sürmeye çalışıyorum. Ama zaman zaman Türkiye izdüşümlerini de tartışıyorum. Türkiye savaşın dönüşümünü, mülteciler meselesi üzerinden en yakından yaşayan bir yer. Yine otoriterizmin yükselişini doğrudan deneyimleyerek yaşayan ülkelerden. Ama benim kitapta yapmak istediğim şeylerden birisi; bütün bunların bizlere özgü bir şey olmadığını, toplumsal dönüşüm burada, bu ülkede kendine özgü biçimleriyle tezahür etse de daha büyük eğilimin bir sonucu olarak yaşandığını göstermekti. Aidiyet biçimlerimizin nasıl değiştiğini, siyasetin yapılış biçiminin nasıl değiştiğini ve şiddetin nasıl dönüştüğünü anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla bu üç dönüşümü ve bu üç dönüşümün birbiriyle olan ilişkisine odaklanmak istedim.</p>
<p><strong>Korku güvensizlik ülkeyle kurulan aidiyet ilişkilerini nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p>Toplumsal eşitsizliğin en önemli belirleyicilerinden birisi aslında hareket haline geldi. Bir diğer deyişle kişisel yasam şansımızı belirleyen önemli değişken hareket edebilme imkânı ve hız. Tabi hareketlilik herkese açık olan bir imkân değil. Doğrudan sınıfsal pozisyonsunuzla ilgili. Ama öte yandan karşılaştığın riskleri örneğin yükselen otoriterizmin, iş kaybını, güvencesizliği vs. bertaraf etmenin en önemli yollarından birisi de hareketlilik. Küresel olarak hareket edebileceğin başka ülkelerin pasaportuna sahip olmak, başka vatandaşlıklara sahip olmak, başka ülkelerde oturma izni almak ülkeye karşı duyduğun korku ve güvencesizliğe karşı bir tur sigorta gibi. Sadece bir sigorta değil aynı zamanda bir statüde. Bu öyle bir sigorta ki kanımca siyasetin yapılagelişini de doğrudan değiştiriyor.</p>
<p><strong>Kitapta vatandaşlıktan çıkabilen ve kalan vatandaşlar saptamaları var, siyaseti değiştiren mekanizma bu diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Büyük toplumsal dönüşümler geçiren ülkelerde aslında o toplumsal dönüşümlerin kişisel hayatlarımızda yaratabileceği sonuçları bertaraf etmenin önemli yollarından birisi de ülkeden çıkmak haline gelmiş durumda gibi. Burada önemli olan bu mekanizmanın karşı karşıya kaldığın gerçek güvensizliklerle, doğrudan ya da o an orada olan tehditlerle ilgili olmaması. Yani burada sözünü ettiğim bu tehditleri doğrudan yasayan insanlar değiller. Daha ziyade bu duruma olası tehditler üzerinden yapılan bir gelecek planlamasıyla ilgili hale gelmesi. Tıpkı devletlerin önleyici güvenliğe kayması gibi, kişilerde önleyici güvenliğe kaymış durumda. Yani mesela Türkiye’de bir sürü şey değişiyor ama bunlar olurken bunların etkilerini çok doğrudan hissetmeyen bir sürü insan var. Devletin baskıcı aygıtıyla karşı karşıya bununla doğrudan karşı karşıya kalan insanları bir yana bırakıyorum, onların hikayesi bambaşka. Pek çok insan içinde bulunduğu ülkeyi değiştirmek yerine yaşadığı ülkeyi değiştirmeyi tercih ediyor. Biraz evvel söylediğim gibi çok sınıfsal bir tutum da. Örneğin bu gruplara “çıkış seçkinleri” diyenler var. Yani başka bir ülkenin pasaportunu almak, başka bir ülkede oturum izni almak onlar için çok önemli. Kendileri için bunu yapamıyorlarsa bile çocukları için bunu yapıyorlar. İşte çocuklarını gidip Amerika’da doğurmak, Yunanistan’da daire satın alarak, Avrupa Birliği’nde oturma izni alarak ya da başka bir şekilde vatandaşlık imkanını harekete geçirmek vs. gibi. Siyaseti itiraz ederek değiştirmek yerine, yaşadığın ülkeyi değiştirme, terk etme eğiliminden söz ediyorum burada.</p>
<blockquote><p>Parası olan, yeteneği olan, olimpiyatlarda hızlı koşan, makale yazan, sermaye sahibi insanlara şu an dünyanın hemen her yerinde kurumsal yollarla vatandaşlık imkânı açılmış durumda. Yani popülizm ne kadar yükselse de aslında devletler ikili bir vatandaşlık tanımı yapıyor. Bir arzu edilebilenler, iki arzu edilemeyenler.</p></blockquote>
<p><strong>İnsanlar bir yandan hareket halinde ama devletler de özellikle popülizmin yükselmesiyle sınırlarını kapatma eğiliminde bu iki durumu nasıl yorumlarsın? Hangisi diğerini dönüştürecek?</strong></p>
<p>Hangisinin hangisini dönüştüreceğini cevaplamak zor. Aşağıdan gelen bir dalga var. Yani göçmenler, mülteciler hareket ediyorlar ama bu gruplar hareket edenlerin en istenmeyen kategorisi. Dolayısıyla Avrupa’da popülist hareketlere baktığınızda o popülist hareketlerin yükselişi de bu istenmeyen grupları engellemek üzerinden gidiyor. Yani sınırları, göçmenlere, mültecilere kapatmak gibi. O noktada aslında hareket edebilenlerle hareket etmek zorunda kalanlar arasında hem yerel hem de küresel düzeyde ciddi bir gerilim var. Hareket edebilen ayrıcalıklı gruplara sınırları sonuna kadar açıyor. Örneğin mülk yoluyla vatandaşlık programları dünyanın yükselen eğilimi. Ya da ekonomik, kültürel, sosyal sermayeye sahip kişilere verilen vatandaşlıklar, biz buna olimpik vatandaşlık diyoruz literatürde. Yani parası olan, yeteneği olan, olimpiyatlarda hızlı koşan, makale yazan, sermaye sahibi insanlara şu an dünyanın hemen her yerinde kurumsal yollarla vatandaşlık imkânı açılmış durumda. Yani popülizm ne kadar yükselse de aslında devletler ikili bir vatandaşlık tanımı yapıyor. Bir arzu edilebilenler, iki arzu edilemeyenler.</p>
<p><strong>Arzu edilmeyenler için sınırlar yükseltiliyor değil mi?&#8230;</strong></p>
<p>Evet, popülizmin yükselme nedenlerinden biri arzu edilmeyenlerin hareketi… Yani göçmenlerin, altta kalanların, yoksulların, şiddetten kaçanların hareketini sınırlama arzusu. Devletlerin bütün ulusal sınırlarını açık tuttuğu gruplar var. Sınırlarını ise arzu edilmeyen gruplar için kapalı tutuyor. Popülizm de tam bunu yapıyor. O aradaki sınırı keskinleştirerek; kime o sınırın açık olduğunu yeniden tanımlamaya çalışıyor ve kime kapalı olduğunu. Bu büyük bir küresel eşitsizlik… Artık o eşitsizliğin ulusal bir eşitsizlik olmadığını yani aynı zamanda küresel bir yapılaşma süreciyle de karşı karşıya geldiğimizi gösteriyor. Bazı insanlar çok kolay bir biçimde dünyanın her yerine gidebilir, yaşayabilir, çalışabilirken ve bu hakka kurumsal yollarla sahip olabilirken bazı insanların şiddetten kaçması duvarlarla engellenmeye çalışılıyor. O hareketin sınırlanması anlamındaki ikilik önemli eşitsizlik mekanizmalarından birisi haline gelmiş durumda. Ve bu aslında ulus ötesi bir eşitsizlik yani sadece ulusal sınırlar çevresinde belirlenen bir eşitsizlik değil ama ulusal olarak sahip olduğunuz imkanların sizin küresel sınıflarda nereye oturacağınızı belirlediği bir eşitsizlik.</p>
<blockquote><p>Güvencesizliğin dereceleri, siyasal rejimlerin kurumların gücüne, ülkenin geçmişine kültürüne, sivil toplumun gücüne bağlı olarak kesinlikle değişiyor.</p></blockquote>
<p><strong>Kitapta belirsizliklerin artmasıyla insanların kendini güvende hissetmeme duygusunun arttığı vurgulanıyor. Bu konuda küresel ölçekte insanların kendilerine yaptıkları yatırımlardan bahsediliyor. Türkiye için durum nedir, bu anlamda dayanışma ağları kurulabildi mi?</strong></p>
<p>Türkiye’deki meselenin kendine özgünlüğü, çarpıcılığı ya da korkunçluğu aslında devletin bu güvencesizlikte temel bir aktör haline gelmiş olmasıyla ilgili. Keyfiyetin yükselmiş hukukun kaybolmuş olmasıyla ilgili. Kapitalizmin en önemli ilkelerinden olan mülkiyet hakkının bile artık bir güvence olmaktan çıkmış olmasıyla ilgili. Yani bırakın isinizi kaybetmeyi aynı zamanda sermaye sahipleri için de Türkiye’ye baktığımızda vergiyle malının elinden alınması, mülkiyet hakkının kaybolması gibi devlet aygıtı üzerinden büyük bir güvencesizlik söz konusu. Dolayısıyla bu güvencesizliğin dereceleri, siyasal rejimlerin kurumların gücüne, ülkenin geçmişine kültürüne, sivil toplumun gücüne bağlı olarak kesinlikle değişiyor. Sosyal devletin hangi mekanizmalarla ilerlediği, devlet aygıtının hangi keyfiyet ilişkileri üzerinden yeniden kurgulandığı ve hangi güvencesizlikleri tetiklediğini anlamak önemli bir konu.  Dayanışma ağlarına gelince. Bunların önemini hiç küçümsemiyorum ama başkasının iyi niyetine, yardıma devam etmesine bağlı mekanizmalar iyi hissettirse de yetersiz her zaman. Güvende hissetme toplumsal olarak düzenlenmeli. Yani hala ekmeğimiz aslanın ağzında olmaya, hayatınız, geleceğiniz, hapse girip girmeyeceğiniz bir keyfiyetin sonucunda belirlenmeye devam ettiğine göre, dayanışmanın endişeyi azaltıcı bir şey olduğunu söylemem çok mümkün gözükmüyor ama tabii ki olması gerekiyor ve olmamasından her zaman daha iyi.</p>
<p><strong>Ülkelere göre değişiklik gösterse de küresel krizlerden bahsediyoruz. Kitabın son bölümünde bu krizlere karşı küresel hareket etme biçimlerinin ortaya çıkması gerektiğinden söz ediyorsunuz böyle bir ihtimal var mı? </strong></p>
<p>İklim krizi üzerinden aslında taleplerin ne kadar artık küresel olması gerektiğini ve dünyanın karşı karşıya kaldığı sorunların aslında küresel kimlikler ve küresel talepler oluşturulmadan aslında mümkün olmadığı bir döneme geldiğimizi söylüyorum. Ama öte yandan küresel birlikteliklerin altını oyacak; milli ve yerli olana geri dönüş bir talep eden siyasi hareketlerin yükselişte olduğunu da görüyoruz. Karşı karşıya kaldığımız şeyle başa çıkmanın yolu, yerel kimliğin korunduğu bir evrensellikten geçiyor. Çünkü bir sürü yerel sorunla da karşı karşıyayız. Yerel kimliğin evrensellikle birleşmesi, küresel sorunlara odaklı yerel siyasi perspektife sahip olmak gerekiyor. Sadece iklim kriziyle ilişkili değil, küresel epidemikler, açlık, küresel eşitsizliğin artması, yapay zekanın emeği lüzumsuzlaştırması gibi bütün dünyada aynı anda yeni türde kayıplar ya da eşitsizlikler yaratan süreçlerle de ilişkili bu söylediğim… Dolayısıyla ortak bir siyasi hattın önemli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Bu ortak yazgı birlikte hareket etmeyi sağlayacak mı?</strong></p>
<p>Eskisi gibi kolay değil. Ulusal düzeyde araçlar azalmış, küresel düzeyde araçlar henüz icat edilmemiş durumda. Örneğin ulusal devlet aygıtını kontrol ediyor olmanız kendi siyasi programınız uygulayabilme imkânı vermiyor artık size. Birçok açıdan vermiyor, örneğin sermayeyi vergilendirmek eskisinden çok daha zor. Devletin eşitsizliği azaltacak ya da iklim krizini giderecek kamusal kaynaklara yatırım yapabilmesinin en önemli araçlarından birisi aslında vergi. Sermayeyi vergilendirdiğiniz anda gidiyor. Devletin mesela vergi üzerindeki gücünü,</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-43864 size-thumbnail" src="https://s3.eu-west-1.amazonaws.com/sivilsayfalar.org/2019/11/IMG-2204-160x160.jpg" alt="" width="160" height="160" /></strong>kontrolünü giderek daha fazla kaybettiği bir donemde, verginin bile bir küresel talep haline gelmesi gerekiyor. Ya da diyelim ki emeğin lüzumsuzlaşması meselesinde kapitalizmin ürettiklerini satacak kitlenin artık ortadan kalkması, yoksulluğun işsizliğin bir norm haline gelmesi durumunda yine küresel olarak iş saatlerinin azalmasıyla çözüm mümkün. Ama sermayenin, üretimin hızla hareket ettiği bir dünyada ulusal devletlerin bunu yapması da çok zor. Dolayısıyla bunun da küresel olarak düzenlenmesi gerekiyor. Yani ulusal devletlerin elindeki popülist hükümetler de dahil bir zamanlar olan araçlar artık yok. Dolayısıyla siz ne kadar ulusal düzeyde ilerici bir gündeme sahip olursanız olun bu bir küresel paletle birleşmediği, bir küresel düzenlemeye tabi olmadığı oranda yapabilecekleriniz sınırlı. O yüzden de mesela daha sol popülist hareketlerin seçim kazansa bile başarısız olma ihtimalleri çok yüksek. Çünkü önerdikleri şeyleri yapabilme araçları çok az, sağ popülist hareketler ise bu meseleye reaksiyoner bir biçimde karşılık verdikleri için kapatarak, göçmen almayarak, dışlayarak, günah keçileri bularak kısa dönemde onlar daha etkili bir çözüm bulmuş gibi gözüküyorlar. Ama onların da uzun dönemde bu krize çözüm bulabilme ihtimalleri yok. Bu sorunlar küresel regülasyon olmadan çözülemeyecek. Ama bunun nasıl yapılacağı, araçlarının nasıl olacağı konusu henüz inanılmaz belirsiz. Bence hâlihazırda dünyada donen kavga bu sorulara bir cevabımız olmaması ile doğrudan ilgili. Ve bu cevapları bulabilmemiz için de küresel bir harekete ihtiyaç var her düzlemde.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/04/tedirginlik-caginin-krizlerine-karsi-cikis-yolu-yerel-kimligin-korundugu-bir-evrensellik/">Tedirginlik Çağının Krizlerine Karşı Çıkış Yolu: &lt;br&gt;“Yerel Kimliğin Korunduğu Bir Evrensellik”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KONDA&#8217;nın 15 Temmuz raporu: &#8220;Türkiye’de çok fazla öne çıkan bir huzurla yaşama, huzur bulma arzusu var&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/20/kondanin-15-temmuz-raporu-turkiyede-cok-fazla-one-cikan-bir-huzurla-yasama-huzur-bulma-arzusu-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bahar Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Jul 2017 08:13:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Betül Çelik]]></category>
		<category><![CDATA[Evren Balta]]></category>
		<category><![CDATA[kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[konda]]></category>
		<category><![CDATA[murat baker]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[rapor]]></category>
		<category><![CDATA[seçmen]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal travma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=16904</guid>

					<description><![CDATA[<p>KONDA&#8217;nın geçen mayıs ayında yayınladığı ‘Yeni Türkiye’nin Yurttaşları: 15 Temmuz Darbe Girişimi Sonrası Siyasi Tutumlar, Değerler ve Duygular&#8217; başlıklı rapor Türkiye&#8217;de çeşitli seçmen gruplarının 15 Temmuz sonrası bazı kavramlar hakkındaki fikirleri hakkında veri toplayan bir araştırma oldu. Raporun yazarlarından Sabancı Üniversitesi&#8217;nden Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik Sivil Sayfalar için raporu değerlendirdi. -Bu araştırmaya neden başladınız? Şahsen [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/20/kondanin-15-temmuz-raporu-turkiyede-cok-fazla-one-cikan-bir-huzurla-yasama-huzur-bulma-arzusu-var/">KONDA&#8217;nın 15 Temmuz raporu: &#8220;Türkiye’de çok fazla öne çıkan bir huzurla yaşama, huzur bulma arzusu var&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KONDA&#8217;nın geçen mayıs ayında yayınladığı ‘Yeni Türkiye’nin Yurttaşları: 15 Temmuz Darbe Girişimi Sonrası Siyasi Tutumlar, Değerler ve Duygular&#8217; başlıklı rapor Türkiye&#8217;de çeşitli seçmen gruplarının 15 Temmuz sonrası bazı kavramlar hakkındaki fikirleri hakkında veri toplayan bir araştırma oldu. Raporun yazarlarından Sabancı Üniversitesi&#8217;nden Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik Sivil Sayfalar için raporu değerlendirdi.</strong><span id="more-16904"></span></p>
<p><b>-Bu araştırmaya neden başladınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şahsen bir araştırmacı olarak uzun zamandır toplumsal kutuplaşma çalışıyorum. Daha çok Kürt sorunu olmakla birlikte son yıllarda da ideolojik, etnik ve mezhepsel bazda yaşanan kutuplaşmanın sebebini anlamaya çalışıyorum. KONDA&#8217;yla bir süredir bu konularda çalışıyorduk ve aslında darbeden hemen sonra bu kutuplaşmanın nereye evrildiğini ve Türkiye&#8217;de yıllardır var olan darbeye karşıtlık söyleminin toplumda nasıl bir karşılık bulduğunu anlamak için hemen bir araştırma yapmak istedik. Yıldız Teknik Üniversitesi&#8217;nden Doç. Dr. Evren Balta ve Bilgi Üniversitesi&#8217;nden ve Yrd. Doç. Murat Paker&#8217;le üçümüz KONDA ile birlikte nicel bir araştırma yaptık darbenin hemen ardından. Bu çalışmada aslında bu darbeye karşıtlık söyleminin toplumda bir karşılık bulduğunu gördük. Gerçekten toplumda ciddi bir darbe karşıtlığı oluşmuştu. Fakat nicel çalışmalarda çok fazla detaya giremiyorsunuz; özellikle kavramların insanlar üzerinde neler oluşturduğunu, insanlar tarafından nasıl algılandığına dair. Bu çalışmada toplumda bir darbe karşıtlığı oluştuğunu görsek de, 15 Temmuz darbe girişiminin büyük bir toplumsal mutabakatla püskürtüldüğünü görmüş olsak da toplumun farklı kesimlerinde önemli farklılıklar olduğunu da tespit ettik, özellikle kavramlar bazında.</span></p>
<figure id="attachment_16905" aria-describedby="caption-attachment-16905" style="width: 900px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-16905 size-full" src="http://sivilsayfalar.overteam.com/wp-content/uploads/2017/07/picture6-e1500537413194.jpg" alt="" width="900" height="506" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/picture6-e1500537413194.jpg 900w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/picture6-e1500537413194-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/picture6-e1500537413194-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/picture6-e1500537413194-320x180.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 900px) 100vw, 900px" /><figcaption id="caption-attachment-16905" class="wp-caption-text">Ayşe Betül Çelik</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;nin sonuçta çok büyük bir toplumsal travma hafızası da var. Duyguların, hafızanın ve kavramların bu toplumsal kutuplaşmada ya da birliktelikte ne tür etkileri var, bunu anlamak istiyorduk. Bu yüzden böyle bir çalışmaya girdik.</span></p>
<p><b>-Çalışmayı yaptığınız dönemde yani darbe girişimi sonrasında Türkiye&#8217;deki toplumsal kutuplaşma ne boyuttaydı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu çalışmadan önce de KONDA ile 2012 ile 2014 yıllarında yaptığım toplumsal kutuplaşma ve ötekileştirme  çalışmalarım vardı. Türkiye&#8217;de çok fazla toplumsal fay hatları olduğunu göstermiştik bu çalışmalarda ama bunlar genelde partiler üzerinden giden bir okumaya sahip. Halbuki sadece partiler bazında değil; ideolojik, etnik ve mezhepsel bazda da kırılmalar var. Türkiye&#8217;de son 10 yıldır yapılan birçok çalışma zaten bunu ortaya koyuyor. Biz dolayısıyla &#8220;Toplumsal kutuplaşma var mı?&#8221;dan ziyade &#8220;Nerelerde var?&#8221; ve &#8220;Duygular, hafıza ve kavramlar bu toplumsal kutuplaşmayı nasıl etkiliyor?&#8221; diye bakmaya çalıştık. Ayrıca tabii ki asıl sorumuz &#8220;15 Temmuz sonrası yurttaşlık kavramı üzerinden nasıl şekilleniyor bu kutuplaşma?&#8221; idi. Farklı kimliklerdeki vatandaşlar demokrasi, eşitlik, adalet gibi temel kavramlardan ne anlıyor, Türkiye’deki siyasi hayata dair bazı önemli olayları nasıl hatırlıyor, nasıl bir Türkiye hayal ediyor ve toplum olarak bizi bir arada tutan değerleri nasıl yorumluyor gibi sorulara yanıt almak istedik. </span></p>
<p><b>-Peki bugün biz kutuplaşmaya nerelerde şahit oluyoruz daha çok?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Biz bu çalışmada demokrasi, laiklik, adalet, eşitlik, millet, devlet gibi kavramları sorduk insanlara ve demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar özellikle AK Parti ve MHP tabanını bir tarafa CHP ve HDP tabanını diğer tarafa alırsak oldukça derin kırılma noktaları oluşturuyor. En çarpıcı olanlardan birisi şu tespit mesela: birçok AKP&#8217;li için &#8220;Zaten dünyada eşit bir toplumu yok ki&#8221; söylemi çok ağır basan bir söylem. Ya da özgürlüklerden daha önemli şeyler olduğuna vurgular var. Oysa bu kavramlar kendini azınlık hisseden CHP ve HDP için demokrasinin olmazsa olmazı. Eğer bir kavramın bırakın ne demek olduğuna, öneminde bir birliktelik yoksa zaten o noktada bir diyaloğun da önü kapanmış oluyor, o kavram üzerine konuşmak önemsizleştiriliyor. Kutuplaşmanın en sorunlu alanı burası.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Laiklik zaten tarihsel olarak çok büyük kırılma yaratan bir kavram. Bizim çalışmamızda da bu kırılmanın etkileri görülüyor. Şöyle güncel bir şeyden de bahsedeyim: İncelediğiniz değerler içerisinde parti bazında ayrılmanın en az hissedildiği alan adalet. Parti ayrımı olmadan katılımcıların çoğu Türkiye&#8217;de şu an adaletsiz bir ortamda yaşıyor olduğunu düşünüyor ve en çok adaletsizlik yaşayanların da fakirler, Kürtler, kadınlar, Aleviler ve azınlıklar olduğunu söylüyorlar. Biz bir de Türkiye&#8217;nin nasıl yönetilmesi gerektiğini yani ideallerini, nasıl bir yönetim beklediklerini sorduk katılımcılara. Bu çalışma nisan seçimlerinden önce yapılmıştı ve ilginç bir şekilde bu tartışmaların döndüğü bir ortam olmasına rağmen kimse bu tartışmaları parlamenter sistem, başkanlık sistemi üzerinden cevaplamadı. Ortak bir biçimde tüm seçmenler, tüm katılımcılarımız adalet sistemine vurgu yaparak cevap verdiler soruya. Hemen hemen tüm katılımcılar Türkiye nasıl yönetilirse yönetilsin- parlamenter sistem, başkanlık sistemi ne olursa olsun- tarafsız ve her yurttaşa sosyal statüsünden bağımsız olarak eşit mesafede yaklaşan bir yargı sisteminin olması gerektiğini söylediler. Bunu şundan dolayı söylüyorum; adalet yürüyüşünün bu kadar topladığı destek açısından “başarılı” olmasının tam da toplumdaki bu ihtiyaca ses vermesi açısından olduğunu düşünüyorum. AK Partilisinden HDP&#8217;lisine her kesimde özellikle yargının işleyişi açısından bakıldığında bir adaletsizlik duygusu hakim görülüyor. </span></p>
<p><b>-Peki ortaklaşmanın en az olduğu kavramı bir kez daha tekrar eder misiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yani adalet ihtiyacı dışında hemen hemen hiçbir kavramda zaten ortaklaşma yok. Bunlar çok soyut kavramlar, dolayısıyla tanımlaması zor kavramlar ama mesela laiklik kavramı belki Türkiye&#8217;de bu tartışmanın çok fazla yürüdüğü ve de eğitim sistemimize çok girdiğini düşünürsek katılımcılar tarafından görece daha kolay tanımlanmış ve tanımlamalarda da ortaklaşma var. Fakat laiklikle ilgili sorunlar sorulduğunda AK Parti seçmeni bunu devletin dinine karışması (mesela cuma namazı saati çalışmak zorunda olmak) olarak görüyor, laikliğin tarihsel olarak din düşmanlığı olduğuna dair örnekler veriyor ve dinin elden gitmesine dair korkularını anlatıyor.  Oysa laik kesim yani daha çok CHP ve HDP seçmeni laiklikle ilgili sorunlarını son yıllarda laikliğin ortadan kaldırılmaya çalışıldığını söyleyerek cevaplıyor ve böyle bir ortamda hayat tarzına yapılacak müdahalelerden korkuyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> Demokrasi kavramı ise daha soyut bir kavram ve birçok katılımcı aslında &#8220;Demokrasi nedir?&#8221; sorusuna cevap veremiyor. Demokrasi ve eşitlik kavramı toplumsal ortaklıkların daha zor inşaa edilebileceği bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Demin de dediğim gibi bunun sebebi AK Parti seçmeninin bu kavramları “zaten bu dünyada eşit ve demokratik ülke yok ki, bu kavramları önemseyelim” duruşu. Ya da “Bence Türkiye eşitsizlik yaşamayan bir ülke çünkü ben kendim böyle bir şey yaşamadım” bakışı çünkü bu bakış da eşitsizlik yaşayan kesimlere karşı empatinin, dinlemenin ve anlamanın önünü kesen bir duruş. Bu duruşlar, sonuçta  yaşanan eşitsizlikleri “normalleştiriyor.” Dolayısıyla orada bir ortaklaşma oldukça zor görünüyor. </span></p>
<p><b>-Şöyle bir gözlemim var doğrular mısınız bilmiyorum. Raporunuzda şöyle bir cümle görüyorum &#8220;Katılımcılara Türkiye&#8217;nin demokratik bir ülke olup olmadığı sorulduğunda katılımcıların önemli bir bölümü Türkiye&#8217;nin demokratik bir ülke olarak görmediğini ortaya çıkarıyor.&#8221; </b><b>Aynı zamanda bir adalet talebinden de bahsetmiştiniz ve ülkede eşitsizlik olduğunun düşünüldüğünü belirtmiştiniz. Katılımcıların çoğunun Türkiye&#8217;yi demokratik görmemesi ve eşitliğin çok fazla olmadığına inanması onlara &#8220;adaletsizlik&#8221; olduğunu düşündürüyor diyebilir miyiz? Katılımcı bu üç kavram arasında bir bağlantı kuruyor mu sizce?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öncelikle şunu tekrar belirteyim, sadece Türkiye’deki adaletsizlik üzerinde bir ortaklaşma var. Diğer kavramlarda yani demokrasi ve eşitsizlik üzerinde bir ortaklaşma yok. Türkiye&#8217;nin demokratik görülüp görülmemesi katılımcıların demokrasiyi nasıl tanımladıklarıyla alakalı. AK Partili seçmenin birçoğunda &#8220;Dünyanın hiçbir yerinde demokratik ve eşit bir yönetim yok ki&#8221; fikri var. Bu söylemlerle yola çıktıklarında Türkiye&#8217;nin demokratik olmaması normalleştirilmiş oluyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AK Parti ve MHP tabanı daha çok Türkiye&#8217;de demokrasi olmamasını zaten normal bir durum olarak karşılarken diğerleri bu tanımı eşitlik, özgürlük, haklar ve hukuk üzerinden tanımladığında bir farklılaşma oluşuyor. Mesela demokrasinin olduğunu düşünen AK Partili çoğunluğa göre ise demokrasi seçimlerin olması, kuralların, özel mülkiyetin olması olarak gösteriliyor. Dolayısıyla bu kavramların nasıl tanımlandığı çok önemli. Bu yüzden de bir ayrışma var. </span></p>
<p><b>-Bu kutuplaşma ve farklılaşmayı dini ve mezhepsel öğeler üzerinden nasıl okuyabiliriz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Laikliğin nasıl tanımlandığına dönelim burada. Bu tanımda bir ortaklaşma var, herkes tanımlamayı &#8220;Laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması&#8221; olarak yapıyor. Birçok AKP&#8217;linin laiklik kavramına karşı çıkması, devletin dini kontrol altında tutmasıyla ilgili bir şey iken bir çok CHP&#8217;li ve HDP&#8217;li seçmene göre karşı çıkılan ise devletin özel hayata müdahalesi üzerinden okunabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AK Partili kesim de laik kesim de Türkiye&#8217;nin laik olmadığını söylüyor ama nedenleri farklı. AK Partililer cuma namazına gidememelerini, diyanetin sadece sünni kesimi temsil ediyor olmasını, yaşam tarzına karışılmasını, laikliğin Müslümanlıkla alakalı bir yönetim olmaması gibi nedenleri söylüyorlar. CHPli ve HDP&#8217;liler ise devletin din üzerinden hayatlarına karışmasını söylüyorlar laik olmama nedeni olarak ve sıkça son zamanlarda yaşanan metrobüste saldırılan hemşireyi, Ramazan’da içki içenlerin dövülmesini örnek gösteriyorlar bu iddiaya kanıt olarak. Laiklik meselesinde Alevilik ve Sünnilik üzerinden çok büyük bir toplumsal yarılma var. Bu özellikle Alevi kesimin 15 Temmuz gecesi yaşadığı korkuda da ortaya çıkıyor. Alevi katılımcılar, örneğin, o gece yaşadıkları korkuyu sarıklı, cübbeli insanların sokaklarda olmalarının, kendilerinin daha açık giyindiğinden kendilerine de saldırabilecekleri olarak ifade ediyorlar. </span></p>
<p><b>-Biraz da eşitlik kavramı işlerken ortaya neler çıktığından bahsedelim. Toplumun hangi öğeleri kendini daha az eşit görüyor sizce?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de bu eşitlik meselesi hep güçlü iktidar üzerinden kuruldu. Bu durumda uzun süredir iktidarda bulunan bir parti karşısında kendini azınlık hisseden kesimler bu eşitlik meselesine farklı bakıyorlar. Hemen hemen tüm CHP&#8217;li ve HDP&#8217;liler eşitsizlik ve ayrımcılık konularında şikayetçi. En çok eşitsizlik yaşanılan alan olarak gelir dağılımındaki eşitsizlikten ve fakirlikten bahsediliyor. Mesela sistemin güçlüden yana olması söylemleri çok fazla ortaya çıkıyor. Bu sistem kavramını çok fazla duyduk katılımcılardan. Bunu pek tanımlayamıyorlar, bazen bu kapitalist sistem oluyor, bazen devletin kurumları oluyor. Ama iktidara yakınlık-uzaklık ilişkisi üzerinden bir eşitsizlik tanımı ayrımcılık tanımını çok fazla görüyoruz ve tarihsel güç ilişkilerine de çok fazla atıflar vardı bizim görüşmelerimizde. Mesela, her siyasi iktidarın “kendi toplumunu/yandaşını” oluşturmasıyla o siyasi iktidarın sadece o kesimi biraz daha eşit görmesi meselesi çok fazla öne çıkıyor. Yani bir görüşmecimizin ifadesiyle görünüşte herkes eşit ama “iktidarın toplumu” daha eşit. Bu açıdan bakıldığında da HDP&#8217;li seçmenin diğerlerinden çok ayrı düştüğünü görüyoruz çünkü HDP&#8217;liler &#8220;Biz zaten yıllardır bu iktidar savaşında hep ezilen olduk&#8221; söylemini çok fazla yansıtmış durumdalar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Beni şaşırtan bir durum vardı, belki daha fazla araştırma yapılması gerekiyordur; son yıllarda kadınlara karşı eşitsizliğin de toplum tarafından görüldüğüne şahit olduk çalışmamızda. Türkiye&#8217;de kadınlara karşı eşitsizlik olduğunu söyleyen çok fazla insan oldu ve bu sadece CHP veya HDP değil AK Partili kadınlar tarafından da söylendi. Bu benim için biraz şaşırtıcıydı çünkü bunun yasa yapıcılarda çok fazla karşılığı olmasa da toplumda böyle bir gözlem, böyle bir saptamanın olmuş olması dikkate değerdi.</span></p>
<p><b>-Araştırmanızda kolektif hafızaya dair de bir çalışma var. Bu çalışmaya dayanarak sormak istiyorum; Türkiye&#8217;de kolektif hafızanın en çok ortaklaştığı yer ve en çok ayrıştığı yer neler?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şunu söyleyerek başlamak lazım; kolektif hafıza dediğimiz şey oldukça görece bir şey ve biliyoruz ki yakın tarih en çok hatırladığımız tarihtir. Ne kadar geriye gidersek hafızaya dair bilgilerdeki ortaklaşmalar da o kadar azalabiliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu çalışma 15 Temmuz&#8217;un hemen sonrasında yapıldığı için en yakın ve ortak toplumsal olay olduğu için en çok hatırlanması oldukça doğal. En çarpıcı olan da HDP&#8217;liler için 15 Temmuz&#8217;dan daha önemli olanın Gezi olayları olması. Ayrıca baktığımızda MHP ve AK Parti&#8217;nin hafızalarında çok fazla ortaklıklar görüyoruz. HDP ve CHP&#8217;nin ise farklılaştıklarını görüyoruz. CHP&#8217;liler için mesela en çok hatırlanan olay 12 Eylül; HDP&#8217;liler de ise Gezi olayları, 10 Ekim Ankara katliamı, Dersim katliamı, Maraş katliamı ve Kürt katliamı gibi Kürtlerin travmatik hafızasının oldukça ortaya çıktığını görüyoruz. Benim için hafıza meselesindeki en çarpıcı veri şu oldu; biliyorsunuz AK Partinin çıkışı dindar kesiminin cumhuriyet tarihi boyunca ötekileştirilmesi söylemi üzerine kurulu. Biz bu çalışmada bazı olayların nasıl hatırlandığını da sorduk. Bunlardan biri de 28 Şubat idi. İlginç bir şekilde, 28 Şubat en az AK Partili seçmence hatırlanıyordu. </span><span style="font-weight: 400;">AK Parti’liler içerisinde 28 Şubat’ı aktif olarak hatırlayanlar özellikle başörtüsü yasağı yüzünden bu dönemde doğrudan bir mağduriyet yaşamış olan kadınlar. Bu da bize şunu gösteriyor aslında: Kolektif hafızamız siyasi iktidarca araçsallaştırılıyor ve yeniden şekilleniyor. </span><span style="font-weight: 400;">AK Partililer 15 Temmuz&#8217;u daha çok 12 Eylül darbesiyle kıyaslıyorlar. Yani 12 Eylül darbesinden sonra yükselen darbelere karşıtlık söylemi üzerinden oluşturuyorlar argümanlarını ama 28 Şubat&#8217;a dair bu ayrımcılık söylemi CHP seçmeni tarafından karşılık bulmuş gibi görünüyor. Tabii burada şunu söylemek lazım, bu çalışma İstanbul&#8217;daki CHP&#8217;lilerle yapıldı ve İstanbullu CHP seçmeninin tam olarak Türkiye&#8217;deki CHP seçmenini temsil ettiğini düşünmüyorum ve bizim görüşme yaptığımız CHP&#8217;li seçmenler sosyal demokrat diyebileceğimiz profile daha çok uyuyorlardı. Dolayısıyla bu genellemeyi yapmak çok doğru olmayabilir ama şunu görmek lazım; AK Parti seçmeninde özellikle 28 Şubat travması daha çok bu deneyimi yaşayan kadınlar üzerinde görülüyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-16906" src="http://sivilsayfalar.overteam.com/wp-content/uploads/2017/07/15temmuz-1.jpg" alt="" width="900" height="487" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/15temmuz-1.jpg 1000w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/15temmuz-1-640x346.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/15temmuz-1-610x330.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/15temmuz-1-320x173.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 900px) 100vw, 900px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Rapordan bir alıntı yapayım; &#8220;Diğer önemli bir bulgu ise, yakın tarihin ne kadar yakın olduğu konusunda HDP ile diğer parti seçmenleri arasındaki olağanüstü farktır. HDP dışındaki diğer parti seçmenlerinin ortak hafızasında en yakın tarih 12 Eylül 1980 iken HDP seçmenleri için en yakın tarih 1915&#8217;tir.&#8221; Yani HDP&#8217;li seçmenin travmaları cumhuriyetin bütün azınlıklar üstünde gerçekleştirdiği travmalarını da kapsıyor. Zaten rapora da bakarsanız en çok travma başlığı HDP&#8217;li seçmene ait.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak yakın bir tarihte de yaşandığı için Gezi olaylarının bütün seçmenler tarafından hatırlandığını görüyoruz ama tabii bunun nasıl hatırlandığıyla ilgili ciddi yarılmalar var. Özellikle AK Parti ve MHP seçmeni Gezi olaylarını dış mihrakların, teröristlerin, ülkeyi bölmek isteyenlerin planı olarak görüyor. Yıllardır ulusal kesimin sahip çıktığı &#8220;Dış mihraklar ülkeyi bölmeye çalışıyor&#8221; söylemi artık en çok AK Partili seçmen kesimi tarafından sahiplenmiş gibi gözüküyor.</span></p>
<p><b>-15 Temmuz&#8217;a yönelik hafızaya geçelim. Araştırmayı yaptığınız dönemde 15 Temmuz nasıl okunuyordu insanlar tarafından?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">AK Parti ve MHP seçmeninin bire bir, bu konudaki AK Parti söylemini benimsemiş olduğunu görüyoruz. Yani &#8220;Bunu kim yaptı?&#8221; sorusuna cevap olarak &#8220;FETÖ, devlet içerisine sızmış ve kendini satmış, dış mihraklarla iş birliğinde olan kesimler yaptı.&#8221; deniyor. Fakat CHP ve HDP seçmenlerine baktığımızda bu darbe girişiminin sadece sayılan gruplarla sınırlandırılamayacağına, durumun daha karmaşık olduğuna dair bir algı olduğunu görüyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Darbenin hemen sonrasında Ağustos 2016&#8217;da yine KONDA ile yaptığımız nicel çalışmada insanlara 15 Temmuz&#8217;a dair hafızalarında en çok nelerin olduğunu; hangi sembollerin, hangi olayların yer aldığını sormuştuk. Orada çok ciddi bir ayrışma görüyoruz.  Mesela AK Partililerin hafızasında en çok öne çıkanlar vatandaşın üstüne sürülen tanklar, askerler, kendi vatandaşına kurşun sıkan askerler şeklinde sıralanabilirken, CHP&#8217;lilerin hafızasında köprüde saldırıya uğrayan askerler veya camilerden okunan hutbeler, salalar daha çok yer etmiş durumda. Yani özellikle darbe girişiminden sonra hayatlarının değişeceğine dair korku enstantelerine rastlıyoruz. Mesela bir Alevi katılımcımız vardı. Darbeyi yazlıktan dönüp havaalanında yaşamıştı. Mesela onun hafızasında AK Parti&#8217;liler gibi vatandaşına kurşun sıkan askerler yok. Tam tersine “Ben şortluyum, etrafta birçok muhafazakâr dindar insanlar var. Acaba bunlar benim görüntümden dolayı bana bir şey yaparlar mı?” korkusu vardı. Biz bu çalışmada duygulara da baktık. Korku ve endişe 15 Temmuz gecesi en çok öne çıkan duygular. Ama korkunun sebeplerine baktığımızda bu iki kesim arasında çok büyük bir ayrışma var. Yani AK Parti&#8217;lilerin korkusu daha çok muhafazakâr kesimin tekrar güçten düşmesi, şimdiye kadar elde edilen muhafazakâr kesimin başarılarının gerilemesi, tekrar bir askeri düzenin gelmesi ve hem bireysel hem grup olarak müslüman kazanımlarının geriye gitmesi olarak görülürken; diğer kesimler için -özellikle Aleviler için- bu bir özgürlüklerin kısıtlanması olarak algılanıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">-1</span><b>5 Temmuz’un hemen sonrasında mı yapmıştınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Evet nicel çalışma Ağustos 2016&#8242; da yapıldı, nitel çalışma ise Eylül-Aralık 2016’da.</span></p>
<p><b>-O zaman bu katılıcımlar OHAL şartlarını da yaşadı…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Evet.</span></p>
<p><b>-Katılımcılar 15 Temmuz sonrası gelişmeleri -KHK, OHAL, gözaltılar, tutuklamalar- nasıl değerlendirdi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Mesela araştırmada katılımcılara 15 Temmuz sonrasındaki sürecin uygulamaları nedeniyle mağduriyetler yaşanıp yaşanmadığını da sorduk ve AK Parti&#8217;lilerin yaklaşık yarısı dışında tüm seçmenlerde darbe girişimine dair bir “temizlik yapılıyor” görüntüsü altında çok ciddi mağduriyetler yaşandığını belirten kesimler oldu. AK Partili seçmenlerin bir kısmı da bu uygulamalardan rahatsız. Diğer bir kısmı ise mağduriyetlerin olduğuna inandıkları halde bunu meşrulaştırdı yani mağduriyetlerin farkındalar ama bunun bir geçiş dönemi, olağanüstü bir dönem olduğunu ve zaman içerisinde sorunların düzeleceğini düşünüyorlar. “Çok olağanüstü bir şey yaşandı, bir darbe girişimiyle, dolayısıyla olağanüstü dönemler sonrası devletlerin olağanüstü pratikler yapması da anlaşılabilir” şeklinde bir yaklaşım var. Birçoğunda ise değişik derecelerde eleştirel algılar var; mesela hani adalet kavramı toplumun her kesiminde ortaklaşılan bir değer olarak ortaya çıkıyor demiştim ya, özellikle yargının nasıl işlediğine dair OHAL sonrasında bir adaletsizlik yaşandığını düşünüyor birçok kesim.  Bu da sadece yargının nasıl işlediği  ile değil iktidarın nasıl işlediği iktidar ilişkilerinin nasıl kurulduğu ile de ilgili. Mesela AK Partili seçmen de herhangi birinin iktidarla bağlantısı varsa </span><span style="font-weight: 400;">birçok yasadan, birçok yasaktan ve birçok cezadan çok kolay sıyrılabileceğini düşünüyor. </span><span style="font-weight: 400;">Dolayısıyla bugünkü toplumsal adalet çağrısının ben aslında bu OHAL sonrası mağduriyetlerden dolayı AK Partili kesim tarafından da sahiplenildiğini düşünüyorum. MHP’li seçmenler de aynı şekilde AK Partili seçmenler gibi mağduriyet konusunda eleştireller. CHP seçmeni bu açıdan çok farklı bir profil çiziyor. Çünkü CHP seçmeni -bu Kılıçdaroğlu’nun da belki söylemine bakarsanız aynısını görürsünüz- darbe girişimi sonrasında siyasal dengelere yönelik, “darbenin kullanılarak” bir “siyasi temizlik” yapıldığını düşünüyor. Dolayısıyla OHAL’in mağduriyetlerini, iktidarın darbeyi kendi çıkarı açısından kullanması olarak tanımlıyor. HDP seçmeni hem duygusal açıdan hem bütün bu süreçleri okumak açısından çok farklı bir yerde duruyor tabii ki. Çünkü HDP’li seçmen bunu çok olağanüstü bir kırılma olarak değil, yıllardır yaşananların bir devamı olarak görüyor. Mesela ilginç bir şekilde ağustosta da yaptığımız çalışmada da görmüştük, burada da gördük, duygu analizlerinde HDP seçmeninde yıllardır konuşulan duygusal kopuşun vücut bulduğunu görüyoruz. Mesela HDP’de “Darbe sırasında ne hissettiğiniz?” diye sorduğumuzda “Hiçbir şey hissetmedim.” diyen bir kesim vardı. Bu darbe meselesinde HDP bütün tarihsel haksızlıkların bir devamı olarak görüyor. Çok farklı bir şey olarak görmüyor.</span></p>
<figure id="attachment_16907" aria-describedby="caption-attachment-16907" style="width: 900px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-16907" src="http://sivilsayfalar.overteam.com/wp-content/uploads/2017/07/silaha-direnen-halk.jpg" alt="" width="900" height="474" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/silaha-direnen-halk.jpg 760w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/silaha-direnen-halk-640x337.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/silaha-direnen-halk-610x321.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/silaha-direnen-halk-320x168.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 900px) 100vw, 900px" /><figcaption id="caption-attachment-16907" class="wp-caption-text">Kaynak: 15temmuzdirenisi.com</figcaption></figure>
<p><b>-Nasıl bir Türkiye hayali var?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm seçmenler ortak algı olarak huzur diyorlar. Çok büyük bir huzur beklentisi var. Ve yine ilginç bir şekilde tahammül kelimesi çok fazla karşımıza çıkan bir kelimeydi. Bu aslında üzücü bir şey. Çünkü tahammül kelimesine baktığımızda ben bunu şöyle yorumluyorum: Ben aslında seninle yaşamak istemiyorum ya da ben aslında seni sen olarak kabul etmiyorum, ama madem ki aynı yerde yaşayacağız sana tahammül etmek durumundayım. Bu demokratik toplumlarda olmasını arzu ettiğimiz bir tutum değil. Demokratik, eşit, özgür toplumlarda  “Ben, seni sen olarak kabul ediyorum ve farklılıklarına saygı duyuyorum” söylemi olması gerekirken “Biz birlikte yaşamak zorunda olduğumuzdan dolayı birbirimizi çekmek zorundayız” şeklinde bir yaklaşım var. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de aslında daha çok ortak bir araya gelmelere, daha çok birbirimizi tanımaya, en çok da dinlemeye ihtiyacımız var.  </span></p>
<p><b>-Bu çok güzel bir kapanış oldu. Yine de sormak istiyorum, son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eklemek istediğim şey bu. Türkiye’de çok fazla öne çıkan bir huzurla yaşama, huzur bulma arzusu var. Bu arzunun bütün liderler, bütün siyasi elitler, bütün kurumlar tarafından dinlenmesi gereken büyük bir başkaldırı olduğunu düşünüyorum. Yani bugün iktidarda olan kesimler tarafından bile bir huzur ihtiyacı varsa, toplumda çok ciddi sorunlar var demektir.. Ama bu ihtiyaç siyasi liderde karşılık bulamıyorsa ve tam tersine araçsallaştırılıp siyasi çıkarlar için kullanılıyorsa, bunun sonuçları çok ağır olur. Bu yüzden bütün siyasi elitin bu huzur çağrısına, adalet çağrısına cevap vermesi, toplumdaki siyasi, kültürel, ideolojik farklılıkların kabulüne dair yeni söylemler ve yeni politikalar üretmesi gerektiğine inanıyorum. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/20/kondanin-15-temmuz-raporu-turkiyede-cok-fazla-one-cikan-bir-huzurla-yasama-huzur-bulma-arzusu-var/">KONDA&#8217;nın 15 Temmuz raporu: &#8220;Türkiye’de çok fazla öne çıkan bir huzurla yaşama, huzur bulma arzusu var&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
