<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>erkeklik dosyası arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/erkeklik-dosyasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/erkeklik-dosyasi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Jan 2020 12:07:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>erkeklik dosyası arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/erkeklik-dosyasi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8221;Erkeklerin, Babalık Rollerine Girmeden İnisiyatif Almalarını Sağlamalıyız&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/27/erkeklerin-babalik-rollerine-girmeden-inisiyatif-almalarini-saglamaliyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gülsünay Uysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Mar 2019 11:50:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çimen Günay-Erkol]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaralı Erkeklikler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=36627</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erkeklik elden gidiyor mu? başlığı ile hazırladığımız erkeklik krizi dosyamıza eleştirel erkeklik çalışmalarına edebiyat çerçevesinden bakarak multidisipliner araştırmalar yapan Çimen Günay-Erkol ile devam ediyoruz. Yaralı Erkeklikler: 12 Mart Romanlarında Yalnızlık, Yabancılaşma ve Öfke isimli kitabını yayımlayan Günay-Erkol, toplumsal cinsiyet konusuna maden mühendisliği stajında gözlemlediği erkeksi güç gösterilerinin etkisiyle yöneliyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/27/erkeklerin-babalik-rollerine-girmeden-inisiyatif-almalarini-saglamaliyiz/">&#8221;Erkeklerin, Babalık Rollerine Girmeden İnisiyatif Almalarını Sağlamalıyız&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Erkeklerin babalık rollerine girmeden de toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri üzerine düşünmelerini ve inisiyatif almalarını sağlamak mümkün olabilirse, krizleri anlama çabamızda yol alabiliriz diyen Özyeğin Üniversitesi Doktor Öğretim Üyesi Günay-Erkol’un farklı bir pencereden erkeklikler krizi yorumunu sizlerle paylaşıyoruz…</p>
<p><strong>Nedir erkeklikler krizi? </strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-36898 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/cgerk_0.jpg" alt="" width="299" height="299" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/cgerk_0.jpg 340w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/cgerk_0-160x160.jpg 160w" sizes="(max-width: 299px) 100vw, 299px" />Cinsiyet temelli eşitsizliklerle mücadelede yol alındıkça, kadınlar ve ötekileştirilen, marjinalleştirilen kimlikler temel haklar konusunda bilinçlenerek kazanımlar elde ettikçe, eşitsizliğin güçlü tarafında olan bazı erkekler, bu gelişmeleri aleyhlerine gerçekleşen kazanımlar olarak yorumluyor, güç kaybettiklerini düşünüyor ve paniğe kapılıyorlar. Eleştirel erkeklik çalışmaları alanındaki kimi araştırmacılar, “erkekliklerin krizi”ni bu şekilde, tarihsel bir bakışla yorumluyor. Bu krizin çetrefilleşmesinin neo-liberal düzenin zorladığı yeni ekonomik dengelerle, fiziksel güce dayalı olmayan sektörlerin ortaya çıkmasıyla, kadınların iş hayatında erkeklerle daha güçlü rekabet edebilir hale gelmesiyle de ilgisi olduğunu düşünüyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ama ben, bütün bu tarihsel süreçten bir ölçüde bağımsız olarak, tutarlı olmaları beklenen tüm kimliklerin yaralar, yarıklar ve krizler üzerine kurulu olduğunu düşünüyorum. Diğer bir deyişle, varoluş bir kriz, toplumsal güç dengelerinin yerinden oynaması da bunu keskinleştiriyor diyebiliriz. Erkeklikler üzerine derinlikli bir şekilde konuşmaya başlayabilirsek, krizleri de daha iyi anlayabiliriz. Çözeriz demekten imtina ediyorum, anlayabiliriz</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Zira, çıkış imasını barındıran “kriz” sorunlu bir metafor; bence krizin bir sonu yok. Bu kriz yakıştırmasını, erkeklikten söz ederken bir şeyler yapıp iyileşmenin mümkün olduğu bir hastalıktan söz ediyormuşuz gibi bir hava oluşturduğu için tehlikeli buluyorum. Tek bir iyileşme yolu varmış gibi bir düşünceyi besliyor; herkesin “iyileşmek” için izlediği yol farklı. İnsanlar içinde yaşadıkları koşulları eleştirel görmekte zaten zorlanırken, erkeklerin büyük çoğunluğu zaten ayrıcalıkları üzerine konuşmaya meyyal değilken, kutuplaştırma siyaseti her söze sinmişken, teşhis koyup reçete yazmak, “iyileşme” terminolojisi kullanmak iyice sorunlu, çıkışsızlıkları besleyen bir söyleme dönüşüyor. Erkeklik, kadınlık normatif kimliklere dayandırıldıkça yaşantımızın tümüne yayılan kümülatif bir krize dönüşüyor, şiddet ve mutsuzluk üretiyor, “biz bununla ne yapıyoruz?” diye soralım kendimize.</span></p>
<p><strong>Edebiyatta erkeklik okumaları yapmaya nasıl karar verdiniz?</strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Maden mühendisliği stajında çalıştığım sahada ağzında sigara ile dinamit bağlayan işçiler vardı. Çömez kadın mühendis olarak karşı karşıya kaldığım bu riskli erkeklik gösterisi beni epey düşündürmüştü. Edebiyata geçiş yapınca, toplumsal cinsiyet üzerinde çalışma ilhamını veren de zannederim maden mühendisliği gibi son derece “erkek” alandaki kısıtlı mühendislik deneyimim oldu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkekliklere odaklanmak konusunda ise beni yoldan çıkaran Sevgi Soysal oldu. Yüksek lisans öğrencisi iken </span><i><span style="font-weight: 400;">Şafak </span></i><span style="font-weight: 400;">üzerine bir yazı yazmıştım. Sevgili danışmanım Süha Oğuzertem kolay kolay beğenmez; ama, o yazıyı beğenmişti. </span><i><span style="font-weight: 400;">Şafak</span></i><span style="font-weight: 400;"> sıkıyönetim yıllarında geçer; aile-arkadaşlık-yoldaşlık ilişkileri içinde kadın ve erkekler arasındaki güç çatışmalarına eğilir. Kadınların erkeklik rollerine sığmaya çalışması, erkeklerin birbirilerine bakarak hizalanmaya çabalamaları, çok çarpıcı bir dille anlatılır. Süha hocanın verdiği cesaretle, doktora tezimde 12 Mart askeri darbesini izleyen yıllarda yazılan romanlar üzerine çalışmaya karar verdim. Doktoraya Bilkent’te başladım; ancak, dersleri tamamladıktan sonra Leiden Üniversitesi’ne doktora öğrencisi olarak kabul edilince bu üniversiteye geçtim.</span></p>
<p><strong>Türk edebiyatında erkeklik krizi örnekleri ile nasıl karşılaşıyoruz, örneklerle anlatmanız mümkün mü? </strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Osmanlı klasik şiirindeki “aşk” söylemlerini inceleyen, şiirlerde Mecnûn ve Melâmi olarak adlandırdığı iki fonksiyon tespit eden Walter Andrews aslında benzer motifler ile yazıldığını, aynı mantığı tekrar edip durduğunu düşündüğümüz Osmanlı klasik şiirlerinde iktidar meselesine farklı yaklaşımlar olduğunu söylemiş, klasik şiiri “despotik hiyerarşi” çerçevesinde okumaya devam edersek tam anlamıyla kavrayamayabileceğimiz uyarısını yapmıştı</span><span style="font-weight: 400;">. Andrews, hiyerarşiyi “sultan” ve “tebaa”sı, “âşık” ve “mâşuk” olarak ikiliklere indirgemek yerine, ilişkiselliğe bakmayı önerir. Ben bu erken döneme yapılan vurguyu çok önemsiyorum; zira Osmanlı aydınları roman yazmaya başladıklarında şiirlerdeki alışkanlıkları devam ettirdiler. Geleneklerinden vazgeçmeden Batılılaşan Osmanlı aydını tiplemesi, bu nedenle “erkeklik kriz”inin öncül örneklerinden biri olarak kabul edilebilir.</span></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Felâtun Bey ve Râkım Efendi</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1875), </span><i><span style="font-weight: 400;">İntibah</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1876) gibi Tanzimat döneminin öncü romanlarında, mirasyedi erkek tipinin kadınlara kapılarak yıkıma uğraması önemli bir uyarıdır. </span><i><span style="font-weight: 400;">Araba Sevdası</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1896) ve </span><i><span style="font-weight: 400;">Aşk-ı Memnu</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1900) gibi romanlarda, ilk romanlardaki kadar ahlakçı bir yaklaşım olmasa da ehlileştirilmiş bir uyarı tonunun sürdürüldüğünü söyleyebiliriz. Osmanlı’nın toprak kaybının artmasıyla birlikte, erkeklik, savaş denkleminde yeni panik anlarının içine yuvarlanır. </span><i><span style="font-weight: 400;">Ateşten Gömlek</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1922) ve </span><i><span style="font-weight: 400;">Yaban</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1932) bu anlamda savaşçı erkek kimliğinin çelişkilerinin güçlü anlatımlarını sunar. Vatan uğruna kendini feda etmek, romanlarda çok daha belirgin olarak erkekliğin kurucu unsuru konumuna geçer. Bu role uy(a)mayan erkeklerin yaşadığı kriz, bence Türkçe edebiyatın başucu eserlerinden </span><i><span style="font-weight: 400;">Huzur</span></i><span style="font-weight: 400;">’un (1949) temel meselelerinden biri örneğin. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ama hem edebiyatın kanonik metinlerini, yıllardır birbirini tekrar eden çalışmalar nedeniyle, Doğu-Batı ikiliği temelli okumalardan sıyırıp yeni bir gözle incelemekte zorlanıyoruz; hem de erkekliği eleştirel bir gözle irdelemeye hazır değil gibiyiz. Bu metinlerdeki erkeklikler hakkındaki çalışmalar daha yeni yeni başlıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kısacası, medeniyet krizi diye nitelendirdiğimiz veya ekonomik, siyasal diye işaretlediğimiz krizlerin içinde erkeklik krizleri de barındırdığını, bunların konu edildiği romanların bazı erkeklik rollerini öne çıkartıp överek aslında krizden çıkma yolları önerdiğini söyleyebilirim. Bugünlerde Peyami Safa’nın </span><i><span style="font-weight: 400;">Zıpçıktılar</span></i><span style="font-weight: 400;"> adlı romanını Türkçeleştiriyorum. Safa’nın kadınlar konusundaki görüşleri, erkeklik krizinin her zaman bir yaralanma, “öteki erkek kadar/yeteri kadar iyi miyim?” sorusuna eşlik eden bir yaralanma/gocunma gibi ortaya çıkmayabileceğini, aksine böbürlenmeyle, abartılı veya keskin ifadelerle, sert bir koruma kalkanı olarak da ifadesini bulabileceğini de düşündürüyor. İktidarın kaybı erkekler için çok önemli bir kaygı. Çok temel metinleri henüz bu gözle okumuş değiliz; daha bu alanda yapılmayı bekleyen çok iş var. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yine de tek bir roman okuyalım ve Türkiye’de erkeklik krizi nedir/nasıl anlatılır öğrenelim diyenlere Oğuz Atay’ın </span><i><span style="font-weight: 400;">Tehlikeli Oyunlar</span></i><span style="font-weight: 400;">’ını okumalarını öneririm</span><span style="font-weight: 400;">. Bu romanda, hem akıl-duygu zıtlığı irdelenir ve Doğu-Batı karşılaştırması yapılır hem de kadın-erkek kimlikleri arasındaki gerilimler ele alınır. İkili ilişkilerinde hep ezilen tarafta olan Hikmet Benol, edilgenliği ve yenilmişliği ile dalga geçe geçe yaşamına yön vermekle kalmaz, sözlerini düzeltip duran komşusu emekli albay Hüsamettin Tambay ile çatışarak romanı dikte eden sese dönüşür. Kadınlarla kuramadığı/sürdüremediği ilişkiler nedeniyle tedirgindir Hikmet Benol ama işin içinden çıkamaz. İktidarın kaybedildiği yerde (tekrar kaybedilmek üzere) kazanıldığı çatışmalı bir anlatı sunar Oğuz Atay. Emir-komuta zincirinin bir anda tersine de dönebileceği vurgusu, karşı çıktığı üniformalı erkeklik imgesine yaslanmaktan ve ona benzemeye çalışmaktan başka bir erkeklik imgesi kuramayan erkekliklerin ironik bir eleştirisidir. </span></p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-36897 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/9786052277126-1-640x961.jpg" alt="" width="352" height="529" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/9786052277126-1-640x961.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/9786052277126-1.jpg 768w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" />Yeni yayınlanmış bir kitabınız var: <i>Yaralı Erkeklikler-12 Mart Romanlarında Yalnızlık Yabancılaşma ve Öfke</i>. Öncelikle Tebrikler. Alanında öncü bir çalışma. Biraz içeriğinden bahsetmeniz mümkün mü? </strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu kitap Leiden’da tamamladığım doktora tezimin Türkçeleştirilmesiyle ortaya çıktı. Ayizi yayınevi tarafından, Aksu Bora’nın editörlüğünde ve Eylem Yıldızer’in çeviri için verdiği destekle yayımlandı. </span><i><span style="font-weight: 400;">Yaralı Erkeklikler</span></i><span style="font-weight: 400;">’de 1971- 1980 yılları arasında yayımlanan dokuz romanı inceliyorum ve 12 Mart romanları üzerine yazılan eleştirilerin tekil bir portre sunduğunu, aslında kendi içlerinde çeşitlilik gösteren bu romanlara yakından bakmak gerektiğini iddia ediyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben yakından baktığımda şunu gördüm: Daha önceki eleştirmenlerin bu romanların ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca sorusu çerçevesinde harcadıkları enerji, bu metinlerin derdini ortaya çıkarmak için yeterli değil. Çatışmalı dönemlere eğilen tüm edebiyat metinlerinde olduğu gibi, bu metinlerde de bir kayıt altına alma, tarihe not düşme, gelecek nesillere o yıllarda neler yaşandığına ilişkin bir işaret bırakma kaygısı var; ama, bu metinler güçlerini gerçeklere yaslanmaktan değil, aksine ihtimalleri tartışarak daha derin bir kültürel eleştiri yürütmekten alıyorlar.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben bu kültürel eleştirinin, asker-sivil ikiliğinden bağımsız olarak iktidar meselesi etrafında döndüğünü, bu nedenle de erkekliğin bu romanlarda önemli bir ağırlık merkezi oluşturduğunu düşünüyorum. 12 Mart romanlarının yazarları, askerî darbenin travmatize ettiği insanların hikayelerine eğilirken, aslında Türkiye’deki siyasi kültürünün derinlemesine dönüşmesi için erkekliğin eleştirel bir gözle sorgulanması gerektiğini ima eden işaretler yerleştiriyorlar metinlere. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çetin Altan’ın </span><i><span style="font-weight: 400;">Büyük Gözaltı</span></i><span style="font-weight: 400;">’sı örneğin, gözaltındaki karakterin sanrılı geriye dönüşleriyle bir oğlan çocuğunun büyüme hikayesinin de bir “gözaltı” hali olduğunu ortaya koyuyor. Evde, yatılı okulda ve kadınlarla ilişkilerinde izlenen, izlendiğinin farkında olarak ve öteki erkeklere kanıtlayacağı şekilde erkekliğini inşa eden bu karakterin gerçek zamanda hapsedildiği gözaltı hücresi, Türkiye tarihini de içine alan bir metafora dönüşüyor. Sevgi Soysal’ın </span><i><span style="font-weight: 400;">Şafak</span></i><span style="font-weight: 400;">’ı, eve gelen askere kapıyı açması için hamile karısını gönderen ve böylece gözaltına alınmaktan kurtulacağını uman bir erkeğin çatışmalı iç sesini, sıkıyönetim Adana’sına sürgüne gönderilen ve hem kendisini hem çevresini eleştiren gözlerle inceleyen bir kadının iç sesine katıyor. Erkekliğin ve kadınlığın bir ilişkisellik içinde kurulduğu ve yeniden üretildiği vurgusuyla birlikte, bu romanlar aslında bugüne ilişkin de önemli saptamalar yapıyorlar.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fethi Naci’nin 12 Mart romanları için yaptığı “işkence ve kahramanlık edebiyatı” yakıştırması ne yazık ki bu romanlara yaklaşımda fazlasıyla etkili olmuş</span><span style="font-weight: 400;">. Oysa yakından bakınca açıkça görülüyor ki, 12 Mart romanları için askerî darbenin romanları demek yeterli değil; üniformasız ilişkilerimizde de nasıl bir hiyerarşi içinde yaşadığımıza, bu hiyerarşileri nasıl yeniden ürettiğimize dönüp bakmamız gerektiğini hatırlatıyor bu romanlar bize. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Romanlardaki çeşitliliğin farkına varan eleştirmenlerde bile, romanların merkezindeki asıl meselenin darbenin yarattığı mağduriyetler olduğu vurgusu vardır; örneğin, Ömer Türkeş, bu romanlarla ilgili yazılarında, 12 Mart romanları “kanonu”nun gözden geçirilmesi gerektiğine işaret eder; ancak o da bu romanların dokunduğu başka meseleleri de konu edecek olursak büyük siyasi tartışmanın gözden kaçacağından korkar gibidir</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Adalet Ağaoğlu, anılarında Fethi Naci’nin özellikle erkeklik/askerlik bahsinin etrafından dolaşmasını muzip bir dille şöyle ifade eder: “Hele Fethi Naci’nin belki de çok haklı biçimde </span><i><span style="font-weight: 400;">Bir Düğün Gecesi</span></i><span style="font-weight: 400;">’nin eleştirisinde düğünün erkek yanı, orgenerallik, askerlik, Korelik, harbiyelilik bahsine hiç el sürmemesine devamlı ‘roman bunlardan ibaret değil kalanına sonra değineceğim’ diyerek hiç değinememesine ne diyeceğim? Kendini de beni de korumuş bulunan çok deneyimden geçmiş otosansürüne teşekkürden başka.”</span> <i><span style="font-weight: 400;">Yaralı Erkeklikler</span></i><span style="font-weight: 400;">, erkek eleştirmenlerin hep etrafından dolaştığı erkeklik meselesini öne çekerek bu edebiyat metinlerine bir yeniden bakma çabası.</span></p>
<p><strong>Erkekler bu krizden nasıl çıkar?</strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklerin doğalarında saldırgan olmalarına yol açan dürtüler olduğunu bu nedenle savaş ve kan dökmeyi doğallaştırdıklarını düşünenler var. Bu görüşe karşı çıkanların bir kısmı, </span>çocuklardan erkek, erkeklerden asker yapmak için harcanan enerjiye<span style="font-weight: 400;"> dikkat çekiyor. Aile içindeki rollerle, ana sınıfından başlayarak verilen eğitim aracılığıyla erkeklere yüklediğimiz görevler var. Bazı çalışmalarda erkeklerin ezmeye/iktidar kurmaya/öldürmeye “kolayca” adapte oldukları argümanı, çocuk bakımı ve yetiştirilmesindeki zorlukların birincil muhatapları olmamaları ile yan yana getiriliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklerin doğdukları ilk andan itibaren, bakımlarını annelerinin üstlenmesi nedeniyle, nasıl kadınlığa “mesafe almayı” öğrenerek patriyarkal bir düzene yerleştiklerini açıklayan Nancy Chodorow, erkek çocuklarının anne dünyasından kopup “erkek” dünyasına adım atmalarına uzanan süreci analiz eder. Dolayısıyla, bir dönüşüm gerçekleşecekse, bakım meselesinden başlamak gerektiğini söyleyenler var.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Babalık, çocuk bakımını üstlenmek, erkeklerin erkekliklerine eleştirel baktıkları bir süreci besleyebiliyor. AÇEV’in araştırmalarına göre, kız çocuk sahibi olan erkeklerde özellikle farklılıklar gözlenmiş. Eşlerine kısıtlama getiren ancak kızlarına özgürlük sağlayan baba örnekleri göze çarpabiliyor. Bu örneklere yakından bakmak gerek. Ancak </span>Türkiye’de erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin farkına varmak için baba olmalarını bekleyeceksek, işimiz zor.<span style="font-weight: 400;"> Zira babalık geç yaşlarda gerçekleşiyor. </span>Erkeklerin babalık rollerine girmeden de toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri üzerine düşünmelerini ve inisiyatif almalarını sağlamak mümkün olabilirse, krizleri anlama çabamızda yol alabiliriz.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmalarına katılmaları için alan açmaya çalışan ekipler var. Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi (BEDİ), Rahatsız Erkekler, Erkek Muhabbeti ve Ataerkiye Karşı Erkekler adlı oluşumlar, erkeklerin erkekliklerini sorguladıkları atölye ve toplantılar düzenleyerek ve internette bloglar üzerinden çeşitli tartışmalar yürüterek eleştirel düşünceye katkı verdiler; ancak ne yazık ki uzun ömürlü olamadılar. 2013’te kurulan Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi (EEİİ) Türkiye’de erkekliklerin eleştirel bir gözle ele alınmasının ve “içeriden” konuşulmasının feminist bir hedef olması için çalışan inisiyatiflerden biri. </span>Toplumsal cinsiyet tartışmalarının kendi içinde eşit kayıplı (zero-sum) tartışmalar olmadığını, bu kimliklerin birbirleriyle ilişki içinde kurulduğunu hatırlatıp, bir kriz varsa hep birlikte anlamaya çalışmamız gerektiğini<span style="font-weight: 400;"> de ekleyerek cevaplamış olayım bu soruyu.</span></p>
<p><strong>Erkeklikler krizinden çıkış sürecinde kadın hareketinin yeri nedir? </strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de eşitlik için verilen mücadelenin arkasında kuvvetli bir kadın hareketi var. Ne yazık ki bu alandaki hak mücadelesi, kadınların kadınlar için yaptığı bir şey olarak algılanıyor.</span> <span style="font-weight: 400;">Türkiye’deki kadın hareketi ağırlıklı olarak kız kardeşlik olgusuna yaslanıyor. Kadın örgütlenmelerine öncelik ve ağırlık veriliyor; zira ancak bu örgütlenmelerde kadınların “gerçek” duygularını deneyimledikleri fikri hâkim. Buna ek olarak kadın hareketi, şiddet uygulayan erkeklerin çokluğu nedeniyle, erkeklere mesafeli duruyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Böylece erkeklik zaten görünmez kılınmış, üzerinde kolay kolay konuşamadığımız bir şeyken, bir de tartışmaların dışında bırakılmış gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu hareketin içinden pek çok isim, erkeklikler konusuna eğilen alan araştırmalarının yokluğuna dikkati çekiyorlar. Hatta Deniz Kandiyoti, bu araştırmaların yokluğu nedeniyle, erkekliğin edebiyattaki temsillerine bakarak ilerlemeyi önerir, ki bu bana da ilham veren çıkış yollarından biridir</span><span style="font-weight: 400;">. Sözün, </span>eleştirinin muhataplarına ulaşması için, birlikte bu konuları konuşmak üzere yeni alanlar yaratmamız gerekiyor<strong>.</strong></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/27/erkeklerin-babalik-rollerine-girmeden-inisiyatif-almalarini-saglamaliyiz/">&#8221;Erkeklerin, Babalık Rollerine Girmeden İnisiyatif Almalarını Sağlamalıyız&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Erkeklik Güçleri Artık Garantili Görülmüyor&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/22/erkeklik-gucleri-artik-garantili-gorulmuyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gülsünay Uysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Mar 2019 09:35:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Alev Özkazanç]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik dosyası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=36691</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erkeklik elden gidiyor mu? Erkeklik krizde mi? Bu kriz hangi erkeklerin? Diye sorduğumuz yazı dizimiz devam ediyor. 'Kriz vardır ya da yoktur demek yerine erkeklik krizi söylemlerinin de aktif bir parçası olduğu ciddi bir dönüşüm süreci olduğunu söyleyebiliriz' diyen Prof. Dr. Alev Özkazanç, son on yılda internet üzerinden örgütlenen özellikle genç erkeklerin yoğun katıldıkları ağlarda dönen tartışmaların cinsellikle ilgili bir kriz olduğunu ortaya koyduğunu belirtiyor. "Erkeklik güçleri, artık garantili ve verili görülmediği gibi, üzerinde çalışılması gereken bir şey' diyen Prof. Dr. Özkazanç ile cinsellikten, şiddete, dünyadan Türkiye’ye erkeklikleri krizleriyle tartıştık...</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/22/erkeklik-gucleri-artik-garantili-gorulmuyor/">&#8220;Erkeklik Güçleri Artık Garantili Görülmüyor&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Erkeklik krizi tartışması nedir? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1990 sonlarından itibaren böyle bir tartışma başladı ve özellikle A.B.D kaynaklı zengin bir literatür gelişti.  durumda. Özellikle erkeklik çalışmaları alanındaki birçok akademisyen, batılı, beyaz, heteroseksüel ve orta sınıf olarak nitelenen hegemonik erkekliğin bir süredir ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu konusunda hemfikirler. Ortada bir sorun olduğu açık ama bu sorunun bir “kriz” olarak görülüp görülemeyeceği ya da bu krizin günümüzde ve gelecekte toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüşümü açısından ne gibi imkânlar ya da riskler barındırdığı konusunda fikir birliği yok, tersine büyüyen bir tartışma var. Ayrıca bu konudaki akademik tartışmalarla sınırlı olmayıp daha geniş kültürel alana baktığımızda da son yirmi yılda “erkeklik krizi” anlatılarının çoğalıp çeşitlendiğini görüyoruz. Sonuç olarak kriz vardır ya da yoktur demek yerine en azından erkeklik krizi söylemlerinin de aktif bir parçası olduğu ciddi bir dönüşüm süreci veya çözülme ve reaksiyon olduğunu söyleyebiliriz. Buna “kriz” deyip dememek, kriz kavramına yüklenen farklı anlamlarla ilgili bir tartışma. Bazı feministler kriz demenin, dikkati erkeklere yoğunlaştırmasından şikâyet ediyorlar ve kriz anlatısının önemli bir parçası olan erkek mağduriyeti söylemlerinin, kadınların güçlenmesine karşı geliştirilen fırsatçı bir reaksiyon olduğuna inanıyorlar. Bence durum tam olarak böyle yorumlanamaz. </span></p>
<p><b>Erkeklik krizinin görünümlerini nasıl yorumluyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class="wp-image-36696 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1-640x853.jpg" alt="" width="307" height="409" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1-640x853.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1-1280x1707.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1-1024x1365.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1.jpg 1920w" sizes="(max-width: 307px) 100vw, 307px" />Batıda, batı dışı coğrafyalarda ve Türkiye’de sorunun dinamikleri ve görünümleri farklı elbette ama global bir durum da söz konusu, her yeri kapsayan ve etkileyen. Ama bu krizin en somut görünümlerini Batı`da görüyoruz uzun zamandır. İlk olarak 1970`lerden gelen ama günümüzde dönüşüm geçiren erkek hareketleri olgusuna dikkat çekmek isterim. Erkeklerin çeşitli alanlardaki “mağduriyetlerine” dikkat çeken bu hareketler, özellikle Amerika`da etnik azınlıklar, LGBT ve feminist hareketlerden kendilerine yönelik algıladıkları tehdide karşı çıkmak için, yine onlardan öğrendikleri kimlik siyasetine sığınıyorlar. Yakın zamana kadar normatif olanı temsil ettiği için görünmez olan (ırk ve toplumsal cinsiyet açısından damgalanmamış olan) hegemonik bir güç, artık hem “erkek” hem “beyaz” olarak kendini adlandırmak zorunda hissediyor, yani baskı altında olan ya da ezilen, kurban ya da mağdur bir kimlik olarak sunuyor kendini ve örgütleniyor. Sadece bu bile, yani erkeklik üzerinden kurgulanan bir kimlik siyasetinin ortaya çıkması bile hegemonik erkeklikte ciddi bir sarsılmanın varlığına işaret eden ilginç bir gelişme. Bu beyaz erkek hareketlerinin gündeminde pek çok konu var: Boşanma ve velayet konularında medeni yasanın kadın tarafını tutması nedeniyle boşanmış babaların uğradığı haksızlıklar, erkeklerin en ağır ve tehlikeli işlerde çalışarak yıpranması ve hayatını kaybetmesi, savaşlarda yaşanan kitlesel erkek kayıpları, son yıllarda çok yükselen erkek intiharları, erkek çocukların okul başarılarının düşmesi, erkeklerin duygusal olarak bastırılmış olmaları ve erkek düşmanlığının giderek yaygınlaşması (erkekliği kötü ya da toksik olarak gösteren bir erkek düşmanlığı) ve buna gösterilen kültürel hoşgörünün artması gibi başlıklar bunlar. Bütün bunlar, günümüz toplumlarında erkeklerin değersiz, zararlı ya da atılabilir ve harcanabilir olarak görüldüğünü kanıtlayan şeyler olarak öne sürülüyor. Bu meselelerin hepsinin anti-feminist veya kadın düşmanı bir çerçevede dile getirilmesi zorunlu değil elbette, nitekim erkek hareketleri içinde pro-feminist olanlar da var ama daha genel olarak bu ögeler ulusalcı-popülist sağ dalgaya eklemleniyor ve reaksiyoner bir güç olarak tezahür ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan, bu mağduriyet teması ve kimlik siyasetinin ötesinde başka kriz semptomları da var. Bugün sadece Batı’da değil, dünyanın pek çok yerinde, erkeklik krizinin bir semptomu olarak görebileceğimiz abartılmış bir hiper-erkeksilik arayışının da güçlendiğini görüyoruz. Burada doğrudan erkek üstünlüğünü savunan, kadın ve LGBT düşmanı olan çevrelerden kaynaklanan nefret söylemleri ve şiddet eylemlerinin patlak verdiğini görüyoruz. Bu hiper-erkeksilik kültüne bakınca erkekliğin krizde değil şahlanışta olduğu sanılabilir ancak bana göre bu ağır bir kriz semptomudur. Ve bu krizin nedenleri derin ve hızlı toplumsal dönüşümlerde aranmalıdır. Örneğin Pankaj Mishra, bu `lanetli erkeksilik` arayışını, zamanımızda hızlanan neoliberal değişim nedeniyle çok sayıda erkeğin köklerinden sökülmüş ve sersemlemiş olmasına bağlıyor. Yine, Amerika`da erkeklik çalışmaları alanının kurucularından olan M. Kimmel, “öfkeli beyaz erkek” olgusunun temelinde, hak ettikleri bir şeyi kaybetmiş olmaktan kaynaklanan bir haksızlığa uğramışlık duygusu olduğunu belirtiyor. Çünkü artık “erkeklerin hakkı olan şeyler”, sorgusuz sualsiz kabul edilmediği gibi, kadınlar tarafından reddediliyor ve erkeklerin bir kısmı buna öfke ve hınç ile tepki veriyorlar. Kimmel`e göre “erkekler hala “iktidarda” olabilirler ama çoğu erkek artık güçlü hissetmeyebiliyor ve hak ediş duygusunun da sonuna geliniyor”. Çok uzun zamandır eşitsiz bir sistemin ayrıcalıklarında faydalanmış olan beyaz erkekler artık beklentilerinin bile azaldığı bir dünyada yollarını sasırmış ve boşluğa düşmüş görünüyorlar.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu gelişmelerin gerisinde elbette kadınların ve LGBT hareketin mücadeleleri sonucunda gerçekleşen dönüşümlere yönelik tepkiler var. Bir de elbette neoliberalizmin sanayi isçisi kimliğini çözücü etkileri ile daha genel olarak eşitsizliklerin ve rekabetçiliğin arttığı bir derin bir toplumsal çözülmenin etkilerini de göz ardı etmemek gerekir. Bu iki farklı etki dinamiği günümüzde ilginç biçimlerde iç içe geçerek etkide bulunuyor. Bu neoliberal sarsıcı dönüşümlerden en fazla olumsuz etkilenenler sanayi işçisi erkekler ya da fiziksel emeğe dayalı olarak aile geçindiren erkeksilik biçimleri oldu. Öte yandan sunu da belirtmek gerekir ki bu kesimlerdeki tüm erkekler reaksiyoner tepki vermiyor, birçokları da yeni duruma uyarlanıyor, dönüşüme katılıyorlar. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Birçok erkek, onu isteyecek bir kadına erişme, kadını ikna ve tatmin etme, güven ve istikrar sağlayarak onu elinde tutma, aile kuracak güce ve aileye bakacak düzenli bir gelire sahip olma, sözünü geçirme, kadınların ve çocuklarının arzularına gem vurma ve denetleme gibi konularda sorunlar yaşıyor. </span></p></blockquote>
<p><b>Peki Türkiye’de durum nasıl?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de de toplumsal ve kültürel değişim, son otuz yılda toplumsal cinsiyet ilişkileri üzerinde etkili ve sarsıcı sonuçlar yarattı. Dışa açılma, sivil toplumun gelişmesi, bireyselleşme, kentleşme, sekülerleşme, tüketim kapitalizminin derinleşmesi, medyanın etkisiyle eşitsiz gelişme dinamikleri oluştu. Ayrıca, kadın hareketinin gücü pek çok alanda hissedildi, yakın zamana kadar birçok yasal ve kurumsal ilerleme oldu. LGBT bireylerin ve hareketin de görünürlüğü arttı. Sadece politik alanda değil, gündelik yasamda ve sosyolojik olarak kadınlar güçlendi ya da güçlenme arzusu yükseldi, itirazları da yükseldi. Bütün bunlar sonucunda Türkiye’de de ikili dinamiğin etkisi altında kalan erkeklerin “kriz” değilse bile giderek daha fazla sorun yaşadığını düşünüyorum. Yani bir yandan kadınların erkeklerden ve toplumdan talep ve beklentileri artıyor, öte yandan da geleneksel erkekliğin zeminini oluşturan kapasite ve güçler aşınıyor. Birçok erkek, onu isteyecek bir kadına erişme, kadını ikna ve tatmin etme, güven ve istikrar sağlayarak onu elinde tutma, aile kuracak güce ve aileye bakacak düzenli bir gelire sahip olma, sözünü geçirme, kadınların ve çocuklarının arzularına gem vurma ve denetleme gibi konularda sorunlar yaşıyor. Bu tür gerilimlerin hem aile içinde hem de aile dışında yakın ilişkilerde çok arttığını görüyoruz. Aile içinde ve dışında yaşanan şiddetin artması büyük ölçüde bununla ilgili. Öte yandan Batı’daki gibi su yüzüne çıkmış, kültürel alanda çeşitli kriz anlatılarıyla ince ince örülmüş, heteroseksüelliği ciddi olarak tehdit edilmiş ya da sanayi işçisi kimliği sarsılmış olmak anlamında bir ‘kriz’ durumu söz konusu değil Türkiye’de. Hala oldukça güçlü bir ataerkil aile ve toplum yapısı var ama yine de kadınların öne çıkısı nedeniyle geleneksel erkeklik sarsılıyor, dönüşüme zorlanıyor ve reaksiyon gösteriyor. Öte yandan çok yeni de olsa siyasi iktidara yakın odaklar tarafından teşvik edilen mağdur erkeklik anlatıları da gündeme gelmeye başladı. Son yılda, özellikle nafaka, velayet ve 6284 sayılı yasaya itiraz gibi konuları hedef alan bir erkek hareketinin nüvesinin oluştuğunu görüyoruz. </span></p>
<p><b>Erkeklik krizi cinsellik açısından bakarak nasıl çözümleyebiliriz ya da çözümleyebilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklik krizi anlatılarını ve krizi kuran geri plandaki dinamikleri cinsellik açısından çözümlemek zor ama önemli. Zor çünkü cinsellik denen alan çok karmaşık. Cinsellik kavramı, cinsiyetli beden (sex) ve toplumsal cinsiye (gender) ile hem farkı hem de ilişkisi gözetilerek ele alınmalı. Nitekim son kırk yılda beden, arzu dinamikleri ve toplumsal cinsiyet rolleri arasında bin bir türlü etkileşim yoluyla önemli dönüşümler gerçekleşti, gerçekleşiyor. Kadınlık ve erkekliği ve aralarındaki güç ilişkini kuran temel unsur olarak cinsellik, erkeklik krizi analizinde de öne çıkıyor. Öncelikle batıda LGBT hareketinin gücü ve görünürlüğü çok sarsıcı bir etki yaratmış görünüyor. Öte yandan kadın hareketinin gücü ve görünürlüğü de var. Bunun sonucunda birçok erkek kendini cinsellik alanında da eskisi kadar zinde ve güvende hissetmiyor. Bu gerilemeyi ve kafa karışıklığını pek çok olay üzerinden izleyebiliriz aslında ama ben bazı uç örneklere dikkat çekmek isterim. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Bu yeni erkeklik âleminde ifade edilen duygular ve düşünceler, erkeklik krizinin cinsel alandaki tezahürlerinin ne kadar ciddi düzeyde olduğunu gösteriyor. Burada artık kendiliğinden, doğal ve normal `erkeklik` halleriyle kadınlara cinsel erişim sağlayamayan erkek kitleler sorunu var. </span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Son on yılda internet üzerinden örgütlenen özellikle genç erkeklerin yoğun katıldıkları ağlarda dönen tartışmalar, günümüzde cinsellikle ilgili nasıl bir kriz yaşandığını gösteriyor. Erkeklik âlemi (</span><i><span style="font-weight: 400;">manoshpere</span></i><span style="font-weight: 400;">) denen bu âlemde pek çok farklı erkek grupları var ve erkeklik sorunları üzerinden yoğun bir paylaşımda bulunuyorlar. Bu erkeklik sorunlarının başında, kadınlara cinsel erişim sağlayamamak geliyor. Öyle ki kadınlarla cinsel ve duygusal ilişkiler kuramayan erkeklerin oluşturduğu </span><i><span style="font-weight: 400;">`incel`</span></i><span style="font-weight: 400;"> (abaza diye çevirebiliriz) adlı bir oluşum bile var. Bu âlemde dolanan erkekler, sözde-bilimsel tuhaf bir dünya görüşü ortaya koyuyorlar. Örneğin kadın-erkek cinsel davranışlarını açıklamada evrimci psikolojiden çok besleniliyor,  </span><i><span style="font-weight: 400;">Alfa ve Beta</span></i><span style="font-weight: 400;"> erkekler gibi kavramlar çok revaçta ve </span><i><span style="font-weight: 400;">Matrix</span></i><span style="font-weight: 400;"> filminden ilhamla </span><i><span style="font-weight: 400;">Red Pill-Black Pill</span></i><span style="font-weight: 400;"> gibi terimler öne çıkıyor. Tüm bu anlatılarda mağduriyet söylemi ile hiper-maskülen bir erkeklik söyleminin tuhaf bir karışımını görüyoruz. Bu tuhaf alaşımda bir yandan devlet aygıtı ve hukukun feministler ve LGBT aktivistler tarafından ele geçirildiği, erkek düşmanlığının yaygınlaştığı ve erkeklerin ezildiğine dair eleştiriler var, öte yandan da `hakkı olan şeyi` erkeklere vermeyen yoz kadınların nasıl dize getirileceğine dair geliştirilen farklı yöntem arayışları. Bazı siteler “nasıl kadın tavlanır” sorusu üzerinde yoğunlaşıyor, bir sürü taktik ve strateji öğretiliyor hatta danışmanlık pazarlanıyor</span><b>.</b><span style="font-weight: 400;"> Kadın psikolojisini anlama iddiasında olan bir sürü sözde-bilimsel referansla yollarını bulmaya çalışan zavallı erkekler gibi görünüyorlar çoğu.  Ama bu âlemdeki herkes zararsız ya da komik değil, bazıları da işi tecavüzü savunmaya kadar götürebiliyor. Ya da örneğin bazı siteler var ki burada erkekler birbirlerini, kadınlardan tüm umudu keserek </span><i><span style="font-weight: 400;">Siyah Hapı</span></i><span style="font-weight: 400;"> içmeye ve hatta intihar etmeye çağırıyor. Bu </span><i><span style="font-weight: 400;">Red Pill- Black Pill</span></i><span style="font-weight: 400;"> meselesi çok manalı. </span><i><span style="font-weight: 400;">Kırmızı Hapı</span></i><span style="font-weight: 400;"> içmek demek acı gerçeği görmek ve ona göre davranmak anlamına geliyor ki acı gerçek de şu oluyor; kadınlar erkekler üzerinde güç sahibidir ve cinsel güçlerini erkekleri ezmek için kullanırlar ve ayrıca kadınlar sadece güçlü zengin ve yakışıklı erkeklere `vereceklerdir`, o halde onları bir şekilde ayartmak için `oyun`u iyi kurmak gerekir. Bu anlatıdan görüldüğü üzere </span><i><span style="font-weight: 400;">Red Pil</span></i><span style="font-weight: 400;"> önerenler iddialı erkekler güya ama çoktan erkeklik iddialarının altı boşalmış ve komik duruma düşmüş olanlar aynı zamanda. </span><i><span style="font-weight: 400;">Siyah Hapı</span></i><span style="font-weight: 400;"> içmeyi önerenlerse, kendilerinin umutsuz vaka olduğunu, (fiziksel olarak çekici olmamaları ya da zengin olmamaları nedeniyle) kadınların onlara asla ‘vermeyeceğini’ teslim ediyorlar. Bu genç erkekler hissettikleri yalnızlık, umutsuzluk ve nihilizm nedeniyle çok daha acınası halde olanlar ama aynı nedenle tehlikeli de olabiliyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu yeni erkeklik âleminde ifade edilen duygular ve düşünceler, erkeklik krizinin cinsel alandaki tezahürlerinin ne kadar ciddi düzeyde olduğunu gösteriyor. Burada artık kendiliğinden, doğal ve normal `erkeklik` halleriyle kadınlara cinsel erişim sağlayamayan erkek kitleler sorunu var. Demek ki yeni oluşumlarda, bir şekilde kadına `sahip olarak` ya da en erkeklik güçleri, artık garantili ve verili görülmediği gibi, tersine üzerinde çalışılması, planlı bir şekilde icra edilmesi gereken bir şey, hatta bazı durumlarda çaresizce yokluğu kabullenilmesi gereken acı bir gerçek. Bu fazla sayıda kadına `sahip olarak` erkekliklerini kanıtlamak zorunda hisseden “baştan çıkarıcı erkek” figürünü teşhis etmek yanlış olacaktır. Böyle erkekler daima vardı ama şimdilerde farklı ve kitlesel bir fenomen söz konusu. Burada daha çok, kadına sahip olamadığı ve uzun süreli bir ilişki ve aile kuramadığı için toplumdan dışlanma riskiyle karşılaşan erkekler sorunu var.  Ya da tersi de doğru, başkaca nedenlerle dışlanmış ve marjinalleşmiş (işsizlik, yoksulluk, alkol, madde bağımlılığı, suç isleme, saldırganlık vb) erkekler kadınlara da erişim sorunu yaşıyorlar. Bu evlenememiş (ve asla evlenemeyecek ya da bir evliliği sürdüremeyecek olan) ve bu nedenle `toplumun başına bela olacak` bekâr erkek sorunu, Batı’da birçok muhafazakâr siyasetçi</span> tarafından günümüzün en ciddi problemlerden biri olarak görülüyor<span style="font-weight: 400;"> ve aile savunusunun merkezine konuluyor. </span></p>
<p><b>Peki Türkiye’de bu tür oluşumlar var mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bildiğim kadarıyla Türkiye’ de bu düzeyde açık ve yaygın bir tartışma ve örgütlenme yok erkekler arasında. Yani cinselliğin bir kriz olarak patlak verdiği en uç örnekleri açıkça göremiyoruz burada. Öte yandan daha genel olarak cinsellik alanında yaşanan sorunları çok iyi gözleyecek verilere sahip değiliz, çünkü aile ve toplum bu alanda hala oldukça kapalı. Biz Türkiye’de cinsellikle ilgili ağır sorunları daha çok, kadına şiddet ve çocukların cinsel istismarı (havyan istismarı da eklendi bunlara)  olayları bağlamında ve sadece o perspektiften sınırlı olarak görebiliyoruz. Yani cinsellik sorunu ile şiddet sorunu ayırt etmesi güç bicimde iç içe geçiyor. Bu durum ciddi bir analiz sorunu yaratıyor çünkü cinsel gerilimler, şiddet meselesi ardından göz ardı ediliyor, okunaksız kılınıyor. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet olaylarında “cinsellik yok, sadece şiddet var” diyen feminist bakış açısı da bu açıdan faydalı olmuyor. Oysaki aile içinde ve dışında çoğu şiddet olayının gerisinde muhtemel artan cinsel gerilimler ve erkeklik sorunları var.  Ayrıca bizde genç bekâr erkek sorunundan çok, hane reisi erkeklerin başrol oynadığı ağır bir şiddet sorunu öne çıkıyor. </span></p>
<p><b>Günümüzde artan şiddeti nasıl okumalıyız? Erkeklik krizini gösterir mi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklik krizine dair literatürün başlangıçta büyük ölçüde erkeklik ve şiddet ilişkisine dair sorgulamalardan kaynaklandığını belirtmek isterim. Connell`in `hegemonik erkeklikle` ilgili güçlü tezlerine dair ilk önemli eleştiriler erkeklik, şiddet ve suç ilişkisine odaklanan akademisyenlerden geldi. Buradaki temel itirazlardan birisi, patriyarkanın hegemonyası için zor ve şiddetin varsayıldığı gibi merkezi rol oynamadığı idi. Diğer itiraz da şiddet ile erkeklik arasında olduğu varsayılan dolaysız ilişkinin sorgulanmasıydı.  Böylece, kadına şiddetin erkekliğin zorunlu koşulu olmadığı ve günümüzdeki artan şiddetin hegemonyanın değil hegemonya krizinin göstergesi olarak yorumlanması gerektiği öne sürüldü. Erkeklik krizi vurgusu, hegemonyanın çatladığını, istikrarsızlık ve kopuşun gerçekleştiğini gösterir. </span></p>
<p><b>Cinsellik, şiddet ve erkeklik arasındaki krizi nasıl anlamalıyız? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Cinsellik ile şiddet, şiddet ile erkeklik arasındaki ilişkinin ne olduğu zaten çok tartışmalı, bir de bunun `normal` hali ile ve `krizdeki` halini karşılaştırmak daha da zor. Ama uzak durulması gereken yanıt, çok basitleştirerek söylersem şu olurdu: “erkek egemenliği altında yaşanan heteroseksüel cinsellik şiddettir, o da erkekliğin tanımı ve özüdür, ataerkillik asıl olarak buna dayanmış ve bu hep böyle olmuştur, şimdi de durum budur”. Erkek egemenliğinin büyük kısmı cinsellik ve şiddete dayandığı için, yukarıdaki kavrayışın çekiciliğe kapılmamak zordur ama gereklidir. Cinsellik, şiddet ve erkeklik arasındaki bağlantıları hem özcü yaklaşımlardan kaçınarak, yani somut-çoğul öznellik biçimleri ile iktidar ilişkilerini birbirine indirgemeden ama etkileşim içinde değerlendirmek, hem de tarihsel dönüşümü içinde düşünmek gerekir. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Genç, kentli, yoksul ve dışlanmış azınlık gençler arasında en yüksek oranda şiddet görülüyor. Bu getto kültürlerinde cinsel saldırganlık ve şiddete dayalı bir erkeklik zorlaması var ama aynı zamanda bu erkekler mevcut sistem tarafından “safra” olarak görülüyor.</span></p></blockquote>
<p><b>Buradan kalkarak günümüzdeki erkeklik krizini yorumlayabilir misiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Günümüzde cinsellik ve şiddetin ağır bicimde iç içe geçtiği tahakküm biçimleri, hegemonik bir erkekliğin tesisine yarayan bir şey olmayıp, çok sayıda erkeğin erkekliklerinin kaybına verdikleri bir tepki olarak görülebilir ki bu tür tepkisel formların hegemonik erkekliği ne kadar temsil ettiği ve erkekliğin hegemonyasını nasıl güçlendirdiği çok tartışmalıdır. Uygarlık sürecinde egemenliğin açık şiddet formlarının yerini giderek daha örtülü, incelmiş, bastırılmış ve yüceltilmiş saldırganlık biçimlerinin, denetim ve disiplin mekanizmalarının aldığını biliyoruz. Erkekler arası şiddet dinamikleri ile kadına yönelik erkek şiddeti arasında önemli farklar olsa da, bu sürecin kadına şiddet konusunda da etkili olduğunu hesaba katmalıyız. Nitekim saldırgan bir cinsellik ile tanımlanan hiper-erkeklik sadece belirli bağlamlarda belirli erkek grupları için öne çıkarılan bir şey olmuştur. Bu açıdan, cinsel şiddetin ağır biçimlerinin toplumun her kesiminde eşit düzeyde ve yaygın kabul gören bir şey olduğu doğru olmayabilir. Günümüzde cinsel saldırganlığın, aynı zamanda erkekler arası şiddetin de çok arttığı (savaş, etnik çatışma, organize suç gibi) bağlamlarda artması ve amaçsız-nihilist bir şiddet biçimini almış olması hegemonik bir işleyişe değil, nihilist bir patlamaya işaret ediyor. Genç, kentli, yoksul ve dışlanmış azınlık gençler arasında en yüksek oranda şiddet görülüyor. Bu getto kültürlerinde cinsel saldırganlık ve şiddete dayalı bir erkeklik zorlaması var ama aynı zamanda bu erkekler mevcut sistem tarafından “safra” olarak görülüyor.</span></p>
<p><b>Bu kriz durumu karşısında ne yapabiliriz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eğer gerçekten de yukarıda tarif ettiğim gibi bir erkeklik krizi varsa sadece kadınlar ve LGBT bireyler olarak değil, tüm beşeri uygarlık açısından başımız belada demektir. Bu durum ağırlaşarak devam da edecektir. Buradan kolay bir çıkış olduğunu düşünmüyorum ama benim için yol gösterici bir ilke olarak “herkes için feminizme” inanıyorum. Bu yüzden öncelikle erkeklik sorununu ciddiye almalıyız diye düşünüyorum. `Feminizmin enerjisini erkeklere değil kadınlara ayırması gerekir` görüşüne katılmıyorum çünkü bu ikisi madalyonun iki yüzünü oluşturuyorlar. İkinci olarak eril nefret, öfke ve saldırganlığın artıyor olmasını ciddiye almak ve sadece erkekleri ve onların şiddetini deşifre etme yaklaşımından uzaklaşarak daha kurucu hamleler yapmak ve `erkeklik sorunlarının” ancak gerçek bir cinsiyet eşitliği içinde çözülebileceğine dair bir anlatı kurmak gerekir. Burada asıl olan, erkeklerin `eğitilmesi` gibi faaliyetler değil, eşitlik özgürlük ve adalet için birlikte verilecek bir mücadele içinde erkeklerle diyalogun artmasıdır, bu süreçte iki tarafın da dönüşüme açık olmasıdır. Bu konuda Kimmel`in görüşlerine katılıyorum. Geçen yıl </span><i><span style="font-weight: 400;">Signs</span></i><span style="font-weight: 400;"> dergisi için Lisa Wade ile yaptığı söyleşide `ne yapmalı?` konusunda görüşlerini açıkladı. Kimmel, kendini bu sistemde konumlandıramayan, yersiz yurtsuz güvencesiz ve terkedilmiş gören erkeklerle sol popülist bir koalisyon çerçevesinde bir araya gelinmesini savunuyor. Wade`in “hangi nedenle olursa olsun bu hızlı değişime ayak uydurmak istemiyorlarsa ve nefret politikasına teslim oldularsa, nüfusun bu erkek kesimi ile neden ilgilenelim, kendi koalisyonumuzu kurmak yerine enerjimizi neden onlara harcayalım ki” sorusuna yanıt olarak, geniş bir koalisyon olması gerektiğini, bu koalisyona katılmak için saflık testleri dayatmanın yanlış olacağını, erkeklerin cinsiyet eşitliği davasına katılmak için pek çok nedenleri ve birçok yolu olduğunu, bunun onları da insan olarak kurtaracağını, onları bir kalemde silmek istemediğini söylüyor ve şunu ekliyor: “intihar eden erkeklerin hızla çoğaldığı bir yerde onların üstünü çizen bir koalisyon benim koalisyonum değildir”. Yine onun söylediği gibi “erkeklerde suçluluk duygusu yaratmaya odaklanmak yerine doğru şeyi yapmak arzusunu kışkırtmak” gerektiğine de gönülden inanıyorum.  </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/22/erkeklik-gucleri-artik-garantili-gorulmuyor/">&#8220;Erkeklik Güçleri Artık Garantili Görülmüyor&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
