<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Devlet arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/devlet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/devlet/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 22 May 2023 13:12:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Devlet arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/devlet/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye’de Toplum-Siyaset-Devlet İlişkisine Bakmak</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2023/04/26/turkiyede-toplum-siyaset-devlet-iliskisine-bakmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Apr 2023 08:25:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Evren Balta]]></category>
		<category><![CDATA[Hatem Ete]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=83802</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ankara Enstitüsü, 21-26 Mart 2023 tarihleri arasında, tüm illerden rassal olarak seçilen 2.346 katılımcı ile gerçekleştirilen saha araştırması bulgularının yorumlanmasından oluşan ‘Türkiye’de Toplum-Siyaset-Devlet İlişkisine Bakmak’ başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda, güncel ve yapısal dinamikleri temsil eden beş başlık üzerinden, siyaset ve toplum arasında yaşanan bu karşılıklı etkile(n)me ve uyumlanma sürecinin boyutlarını görmek mümkün.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/04/26/turkiyede-toplum-siyaset-devlet-iliskisine-bakmak/">Türkiye’de Toplum-Siyaset-Devlet İlişkisine Bakmak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Evren Balta ve Doç. Dr. Hatem Ete araştırmayı yorumlarken siyasal tercihlerin arka planındaki karmaşık siyasal ve toplumsal dinamiklerin daha doğru anlaşılmasına katkıda bulunacağını umduklarını belirtti.</p>
<p>Rapor, &#8216;Maraş Depremine Yönelik Algı ve Tutumlar&#8217;, &#8216;Türkiye&#8217;nin Göç Politikası&#8217;, &#8216;Demokrasiye Yönelik Algı ve Tutumlar&#8217; ve &#8216;Milliyetçilik ve Kürt Sorunu&#8217; bölümlerinden oluşuyor.</p>
<h5><strong>Maraş Depremine Yönelik Algı ve Tutumlar</strong></h5>
<p>Bu bölüm &#8216;Büyük afetler söz konusu olduğunda siyasi tercihler tutumları nasıl etkiler? Siyasal tercihler ile felaketlere yönelik algılar ve sorunun çözümü konusundaki beklentiler arasındaki ilişki nedir?&#8217; sorularıyla başlıyor. Evren Balta ve Hatem Ete burada, toplumun 6 Şubat’ta yaşanan Maraş depreminden etkilenme düzeyini, depremde yaşanan yıkımdan kimi sorumlu tuttuğunu, deprem üzerinden iktidar ve muhalefete yönelik tutumlarını anlamaya çalışıyor.</p>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>Seçmenlerin hem afet öncesindeki hem de afet sonrasındaki değerlendirme ve beklentilerini etkileyen en önemli faktör siyasi parti aidiyetleri. Araştırma bulguları deprem öncesinde edinilen siyasal kimliklerin katılımcıların depreme yönelik tutum davranış ve değerlerini şekillendirdiğini ortaya koyuyor. Bu bulgu ve çıkarsama, deprem felaketinin seçmenlerin siyasi tercihleri üzerinde belirleyici bir etkide bulunma olasılığının oldukça düşük olduğunu göstermekte.</p>
<h5><strong>Türkiye&#8217;nin Göç Politikası</strong></h5>
<p>Seçimler yaklaşırken, göç politikası, Türkiye’nin en hararetli tartışma gündemlerinden biri haline geldi. Göçmen karşıtı duyguların yükselişiyle ekonomik kriz, göçmenleri hem bir günah keçisi hem de giderek daralan işgücü piyasasında vatandaşlık hakkına sahip olanlarla rakip bir grup haline getirdi. Mültecilerin Türkiye’deki varlıkları, refah devleti üzerinde gereksiz bir yük olarak görülmeye başlandı. Ayrıca, hükümet karşıtı duyguların yükselişe geçmesi, hükümetin mültecilere yönelik açık kapı politikasına karşı eleştirilerin artmasında da önemli bir etken oldu. Bu bölümde, toplumun göçmenlere ve göçmen politikalarına bakışı anlaşılmaya çalışılıyor.</p>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>Araştırma toplumdaki göçmen karşıtı tutumların oldukça yüksek olduğunu ama bu sorunun çözümü konusunda siyasi partilere güvenin de oldukça düşük olduğunu gösteriyor.</p>
<h5><strong>Demokrasiye Yönelik Algı ve Tutumlar</strong></h5>
<p>Bu bölümde yapılan tartışma tespitlerden yola çıkarak Türkiye toplumunda demokrasi algısını araştırma hedefi güdüyor.</p>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>Demokrasi söz konusu olduğunda da duygusal/siyasal kutuplaşmanın temel tutumlar konusunda etkili olduğu görülüyor. Türkiye’nin siyasi haritası temel demokratik değerler açısından da ikiye bölünmüş durumda. Demokrasiye birtakım kısıtlamalar getirilebileceği gibi temel demokratik tutum ve değerlerle çatışan kimi önermeler, iktidar partisine ve onun ittifak içinde olduğu partilere oy veren seçmenler arasında belirgin olarak daha fazla kabul görmekte.</p>
<p>İktidar partilerine oy veren gruplar arasında Türkiye’nin demokratik işleyişine olan inanç çok daha yüksek iken, muhalefet partilerine oy veren gruplar arasında bu oran son derece düşük. Pek çok ülkede, kendilerini siyasi yelpazenin sağına yerleştiren ve daha az eğitimli grupların demokratik olmayan yönetimleri destekleme olasılığı daha yüksek. Bu araştırmada da benzer sonuçlara ulaşıldı.</p>
<h5><strong>Milliyetçilik ve Kürt Sorunu</strong></h5>
<p>Bu bölümde, toplumun milliyetçilik ve Türklük algısı anlamaya çalışılmasının yanı sıra milliyetçilik anlayışının önemli bileşenlerinden, tezahürlerinden biri olan Kürt sorunu ile ilgili anlayış ve tutumlar üzerine çalışılıyor.</p>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>Araştırma, Türkiye’de kendisini milliyetçi olarak görenlerin oranının yüksek olduğunu gösteriyor. Kendinizi ne kadar milliyetçi olarak tanımlarsınız sorusuna 1-10 arası bir değer verilmesi istendiğinde (10 en yüksek olmak üzere) Türkiye ortalaması 7.85 çıktı. Parti aidiyeti üzerinden katılımcıların milliyetçilikle özdeşleşmelerine bakıldığında ise bütün partiler açısından milliyetçilik oranı yüksek çıkıyor. Burada iki istisna milliyetçilik oranı Türkiye ortalamasının altında çıkan CHP ve HDP seçmeni. Milliyetçilik oranı eğitim seviyesi ve yaşa göre de<br />
değişim göstermekte. Eğitim seviyesi arttıkça milliyetçilik oranı yükselmekte, yaş yükseldikçe de yine milliyetçilik oranı yükselmekte.</p>
<h5><strong>Sonuç</strong></h5>
<ul>
<li>Araştırma, Türkiye’de hâlâ üç kutuplu bir siyasal düzen olduğunu gösteriyor. Bu kutuplardan ilki AK Parti ve MHP tarafından temsil edilen iktidar bloğu. Bu bloğun karşısında ise CHP ve İYİ Parti yer alıyor. Bu iki bloğun seçmenlerinin tutum ve davranışları zaman zaman ayrılsa da büyük oranda birbirine benziyor. Bu iki bloğun karşısında ise tutum davranış ve değerler konusunda bu iki bloktan önemli ölçüde ayrışan HDP seçmeni yer alıyor.</li>
<li>Bu araştırmanın bir diğer önemli bulgusu katılımcıların büyük bir çoğunluğunun siyasetlerini ve çerçevelerini kendi siyasi partilerinin tutumuna göre şekillendirmekte olduğu.</li>
<li>Seçmenin iktidar-muhalefet eksenindeki konumu da belirleyici. Türkiye’nin siyasi haritası temel demokratik değerler açısından ikiye bölünmüş durumda. Temel demokratik tutum ve değerlerle çatışan kimi önermeler iktidar bloğuna oy veren seçmenler arasında belirgin olarak daha fazla kabul görmekte. İktidar partilerine oy veren gruplar arasında Türkiye’nin demokratik işleyişine olan inanç çok daha yüksekken, muhalefet partilerine oy veren gruplar arasında bu oran son derece düşük.</li>
<li>Son olarak eğitim, yaş ve etnik kimliğin de tutum ve değerler açısından önemli faktörler olduğunun altı çizilmeli. Kürt meselesi söz konusu olduğunda etnik kimlik; demokrasi söz konusu olduğunda etnik kimlik, yaş ve eğitim; göçmenlere yönelik tutum söz konusu olduğunda eğitim ve yaş; depreme yönelik tutum ve değerlendirme söz konusu olduğunda ise eğitim öne çıkan faktörler oluyor. Ancak bu değişkenlerin pek çok durumda siyasal parti kimliği ile de üst üste geldiği unutulmamalıdır.</li>
</ul>
<p><a href="https://www.sivilsayfalar.org/raporlar/turkiyede-toplum-siyaset-devlet-iliskisine-bakmak/" target="_blank" rel="noopener">Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.</a></p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-84087 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2023/05/FES-LOGO_20mm.jpg" alt="FES logo" width="143" height="82" /><em>&#8216;Bu içerik <a href="https://turkey.fes.de/" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://turkey.fes.de/&amp;source=gmail&amp;ust=1684839228399000&amp;usg=AOvVaw1sCsJbBGxW_mzdEq6NETNm">Friedrich-Ebert-<wbr />Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği </a>desteği ile hazırlanmıştır ve derneğin görüş veya tutumunu yansıtmaz. Sayfadaki içerikten sadece Sivil Sayfalar sorumludur.&#8217;</em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/04/26/turkiyede-toplum-siyaset-devlet-iliskisine-bakmak/">Türkiye’de Toplum-Siyaset-Devlet İlişkisine Bakmak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Hatırlattı: Sivil Toplum Olmadan Olmaz</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2023/03/01/deprem-hatirlatti-sivil-toplum-olmadan-olmaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rumeysa Çamdereli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 07:28:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Afet]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[6 şubat]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[doğal afet]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=83164</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de sivil toplum günümüzde, geçmiş tecrübelerden daha farklı olarak bulduğu “çatlaklardan” sızmak ve gittiği alanları tüm inceliğiyle yeşertmek konusunda hem gerekli uzmanlığa ve tecrübeye hem de motivasyona sahip artık.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/03/01/deprem-hatirlatti-sivil-toplum-olmadan-olmaz/">Deprem Hatırlattı: Sivil Toplum Olmadan Olmaz</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">6 Şubat depreminin olumsuz etkilerini her geçen gün daha farklı şekillerde deneyimliyoruz. Ancak bu yazı bu korkunç tecrübenin “olumlu” sayılabilecek, sivil topluma ilişkin etkilerini tartışmak için kaleme alındı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İdeal bir senaryoda işleyiş şöyle olmalıydı: Devlet öncelikli kurtarma ve yardım çalışmalarını devam ettirmeli, sivil toplum kendi tanımı gereği bu sürecin “eksiklerini” saptamalı ve işaret etmeli, buraya yönelik çalışmalıydı. Halbuki sivil toplum geçtiğimiz süreçte hem devletin eksikliğinin yükünü omuzlarına aldı hem de tüm detaylarıyla ihtiyaca cevap vermek için önündeki hem yapısal hem de kurumsal tüm engellere, özellikle de devletin engellemelerine rağmen kollarını sıvadı. Bu da karşımıza tüm olumsuzluklar bir yana, inanılması güç derecede çeşitli ve kapsamlı bir fotoğraf çıkardı:</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil Sayfalar’da deprem bölgesinde birçok farklı alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına dair bir liste halihazırda </span><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/02/20/sivil-toplum-gucu-ve-cesitliligiyle-deprem-bolgesinde/"><span style="font-weight: 400;">paylaşıldı</span></a><span style="font-weight: 400;">. Bu listelerden çok daha fazlası da var muhakkak sahada. Bir de yalnızca afet sonrasında ve afetteki ihtiyaçlara yönelik kurulmuş, harekete geçmiş sayısız oluşum ve hareketten söz etmek mümkün. Kısa bir tarama sonrasında hemen ilk karşıma çıkanları şöyle listeleyebilirim:</span></p>
<ul>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;"><a href="https://afetcocukkoordinasyon.org/" target="_blank" rel="noopener">Afet-Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi</a> kuruldu ve çocukların özgün ihtiyaçlarına yönelik bilgi üretiyor.</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Afet için feminist dayanışma grubu kuruldu ve etkin bir şekilde hem siyaset üretmek hem de sahadaki ihtiyaçları karşılamak için çalışıyor.</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Diyarbakır Galeria sitesinde bulunan hayvanlara rağmen alınan yıkım kararı hayvan hakları aktivistlerinin yoğun çabasıyla durduruldu.</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">#YurtlarÇözümDeğil hashtagiyle farklı öğrenci hareketleri içerikler üretti ve afetten doğrudan etkilenenlerin öğrenci yurtlarına yerleşmesine karşı çıkıldı.</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Mültecilerin afet sonrasında kurtarma sürecinde ve desteklere erişim sürecinde yaşadığı ayrımcılıklara yer veren onlarca hikaye paylaşıldı, bu konuda “kurumsuz” bir farkındalık çalışması yürütüldü.</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;"><a href="https://www.afet.in/" target="_blank" rel="noopener">Afet.in</a> ismindeki platform oluşturuldu ve afetten doğrudan etkilenenlerin istihdam alanlarına erişmesi sağlanmaya çalışıldı.</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Depremden doğrudan etkilenen çocuklar için <a href="https://www.masallarinsesi.com/" target="_blank" rel="noopener">Masalların Sesi</a></span><span style="font-weight: 400;"><a href="https://www.masallarinsesi.com/"> </a>isimli web sitesi kuruldu ve erişime açıldı.</span></li>
</ul>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunun haricinde kişisel çabalarıyla öğrencilere özel ders desteklerini örgütleyenler, taraftarların destekleri… Daha onlarcası sayılabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu listeler gösteriyor ki sivil toplum, uzun zamandır konuştuğumuzun aksine daraltılmaya çalışılsa da motivasyon ve müdahale kapasitesi azalmıyor. Belki kurumsal alanlarda faaliyet göstermesinin önündeki engeller her geçen gün daha da çarpıcı olarak karşımıza çıkıyor: Yardım toplama izinleri olmadığı gerekçesiyle gözaltına alınan inisiyatif üyelerinden, yine yardımlar için toplanan merkezlere el konmasına, Ahbap başta olmak üzere farklı yapıların finansal kaynaklarının yine devlet tarafından el konmasına yönelik adımlar atılmasına kadar onlarca olumsuz şeyle karşılaştık ve karşılaşmaya devam ediyoruz.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye’de sivil toplum günümüzde, geçmiş tecrübelerden daha farklı olarak bulduğu “çatlaklardan” sızmak ve gittiği alanları tüm inceliğiyle yeşertmek konusunda hem gerekli uzmanlığa ve tecrübeye hem de motivasyona sahip artık. Kurumsal yapıların önünde her geçen gün büyüyen engeller bile bu büyümeyi durduramıyor. O yüzden bu alanda çalışanlar olarak bizlerin öncelikle “mağdur” dilini bırakmamız gerektiğini hatırlamamız gerekiyor. Bu mağduriyetlere yönelik talepleri yenilerken bulduğumuz alternatif çözüm yollarını büyütmemiz, sivil toplum için gerekli sesi yükseltmemiz şart. Deprem sadece devlete, topluma değil, bize de hatırlattı: Sivil toplum olmadan olmaz. Bunun için yapılacaklara dair çalışmalar da yapılıyor ve yapılmaya devam edecek. Önümüzdeki süreçte, özellikle de seçime giderken bu ihtiyaçları dile getirmek sadece doğal afetlere değil tüm olumsuz koşullara ülkeyi hazırlayacak bir çizginin oluşmasını sağlayacak.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/03/01/deprem-hatirlatti-sivil-toplum-olmadan-olmaz/">Deprem Hatırlattı: Sivil Toplum Olmadan Olmaz</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medyada Baskı Zincirini Kıranlar: Sosyal Medya Gazetecileri ve Ana Haberciler</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/24/medyada-baski-zincirini-kiranlar-sosyal-medya-gazetecileri-ve-ana-haberciler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nezih Onur Kuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Jan 2022 09:22:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[medya özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[sansür]]></category>
		<category><![CDATA[tarafsızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=77906</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de medya tarafsızlığı 2000’lerin ortalarına kadar Avrupa ortalamasına yakındı (V-DEM). Siyasetin medyaya baskısı ve iş insanlarının medyaya iktidar aracılığıyla hakim olmasıyla beraber medya tarafsızlığı aşındı. Türkiye günümüzde İran ve Venezuela gibi ülkelerle aynı grupta bulunuyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/24/medyada-baski-zincirini-kiranlar-sosyal-medya-gazetecileri-ve-ana-haberciler/">Medyada Baskı Zincirini Kıranlar: Sosyal Medya Gazetecileri ve Ana Haberciler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Son yıllarda otoriterleşme hızının en yüksek seyrettiği ülkelerden biri haline gelen Türkiye, her alanda olduğu gibi, basın ve medya özgürlüğü konusunda dünya genelinde en büyük gerilemenin yaşandığı ülkelerden biri olarak tarihe geçti. Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Without Borders – RSF) raporuna göre, Türkiye Dünya Basın Özgürlüğü endeksinde 2002-2020 yılları arasında 99. sıradan 153. sıraya düştü [1]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu geriye gidişin üç ana dinamiğinden söz edebiliriz: hükümet baskısı, kutuplaşma-dışlama ve devlet-iş dünyası-medya ilişkileri. Bununla birlikte sosyal medyada etkin gazetecilerin ve FOX TV’nin geriye gidişe karşı koyabildiğini görüyoruz. Yazıda bu üç ana gelişmeyi özetleyip, sonrasında bu engelleri aşma potansiyeli olan medya aktörlerine veriler ışığında odaklanacağım.</span></p>
<h5><b>OHAL Döneminde Medya</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Hükümet baskısının dayandığı ana gelişme, 2016 darbe girişimi sonrasında kurulan OHAL rejimiyle güvenlikleştirme politikasının meşrulaşması oldu. Hem anaakım kanallar hem sosyal medya baskı ve sansür/otosansürün adresi haline dönüştü. V-Dem sansür endeksinde Türkiye 5. derecede (en yüksek derece) sansürcü ülkeler arasında yer aldı. Bu kategoride Çin, Rusya, Suudi Arabistan, Kuzey Kore, İran ve Venezuela gibi ülkeler bulunuyor[2]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Freedom House Medya Özgürlüğü raporunda Türkiye, İran ve Mısır gibi otoriter ülkelerle aynı kategoride değerlendiriliyor. OHAL döneminde 150 kanal, gazete ve haber sitesinin kapatılması ve 200’den fazla gazetecin terör ve siyasi suçlarla yargılanması bu kararın gerekçesi olarak sunuluyor [3]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) Türkiye’de en az 67 medya çalışanı cezaevinde bulunuyor ve Türkiye nüfusa oranlandığında bu konuda dünyada ilk sırada[4]</span><span style="font-weight: 400;">. Gazeteci Sedef Kabaş’ın tutuklanması da bu baskıcı uygulamaların son örneği oldu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından hak ihlaline hükmedilen davalar incelendiğinde, Türkiye’nin gazetecilerin haklarını en çok ihlal eden Avrupa ülkesi olduğu anlaşılıyor (davaların %16.8’i)[5]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<h5><b>Kutuplaşma-Dışlama</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Siyasal kutuplaşma ise sadece partiler düzeyinde kalmayıp medyaya da sıçradı. Kutuplaşmayla birlikte taraflar ayrışırken, medya kanalları tamamen ayrı mahallelere dönüştü. Gri alanda kaldığını iddia edenler, bilhassa OHAL döneminde iktidarın otoriterliğinden kaçamadı. Muhalifler, hatta muhalif diye bilinenler iktidarın müsaade ettiği “muhalif” kanallara hapsedildi. Kamu kaynakları da iktidarın doğrudan veya dolaylı bağlantılı olduğu kanallara reklamlar gibi çeşitli vasıtalar aracılığıyla aktarıldı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gazeteci Kenan Şener’in araştırmasına göre kamu bankalarının en çok reklam verdiği ilk 10 kanalın 5’i Turkuvaz Medya&#8217;dan (A Haber, A2, A Spor, A Para, ATV). MHP&#8217;ye yakın Türkgün 1., CNN Türk 4, Akit 8. sırada. Kamu bankaları 2020’de FOX, Halk TV, Tele-1, KRT ve TV5’e tek bir saniye reklam vermedi[6]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<h5><b>Devlet-İş Dünyası-Medya</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de basın-medya özgürlüğünü kısıtlayan bir başlık da medya-iş dünyası-siyaset ilişkileri oldu. Eşzamanlı olarak hem iktidar hem muhalefet tarafında siyaset çevreleri-iş dünyası ve medya arasındaki bağlar karmaşıklaştı, tarafsızlık ve medya bağımsızlığı neredeyse ortadan kalktı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de medya tarafsızlığı 2000’lerin ortalarına kadar Avrupa ortalamasına yakındı (V-DEM). Siyasetin medyaya baskısı ve iş insanlarının medyaya iktidar aracılığıyla hakim olmasıyla beraber medya tarafsızlığı aşındı. Türkiye günümüzde İran ve Venezuela gibi ülkelerle aynı grupta bulunuyor[7]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bianet ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü&#8217;nün birlikte hazırladığı Medya Sahipliği İzleme Projesi (MOM) tarafından yayınlanan araştırmaya göre sanayi ve ticaret alanlarında faaliyet gösteren şirketler ülkenin en büyük 40 medya kuruluşunu kontrol ediyor. Turkuvaz/Kalyon(%30), Ciner (%15), Demirören (%15) ve Doğuş (%11) en büyük ağırlığa sahip gruplar[8]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<h5><b>Baskı ve Kutuplaşmayı Kıran Aktörler</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de internet erişimi olan geniş kitlelerde ulusal kanal ve gazetelerden online haber ve sosyal medyaya kayma eğilimi gözlemleniyor. Bu eğilim hem küresel dönüşüm hem de otoriterlik ve kutuplaşma kaynaklı medyaya güvensizliğin bir neticesi olarak okunabilir. Freedom House Medya Özgürlüğü raporuna göre, Türkiye’de medyada yer alan haberlere güvenenlerin oranı sadece %25’te kalıyor. Bu oran ABD ve AB ülkelerinin yarısı seviyesinde[9]</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Reuters Enstitüsü raporuna göre Türkiye’de haber takibi için yazılı basını takip edenlerin oranı 2015’ten 2021’e %50’den 30’a, televizyon izleyenlerin oranı %75’ten 60’a düştü. Haber takibi için akıllı telefonunu kullananların oranı 2015-2021 arasında %57’den %75’e yükseldi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de resmi kaynaklara göre 66 milyon internet, 60 milyon sosyal medya kullanıcısı var[10]</span><span style="font-weight: 400;">. Türkiye 15,6 milyon Twitter kullanıcı sayısıyla dünyada 7. sırada[11]</span><span style="font-weight: 400;">. İnternet kullanıcılarının %91.4’ü sosyal medya hesaplarını aktif kullanıyor. YouTube kullanım oranı %94.5, Facebook kullanım oranı %79, Twitter kullanım oranı %72.5.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Reuters Enstitüsü 2021 Dijital Medya raporuna göre Türkiye’de sosyal medya platformlarını haber takip etme amacıyla kullananların oranları, Youtube (%40), Twitter (%34), Instagram (%34), Facebook (%30), Whatsapp (%30), Telegram (%13) şeklinde sıralanıyor[12]</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu platformlara içerik üreten Nevşin Mengü, Cüneyt Özdemir, Fatih Portakal, Özlem Gürses, Adem Metan, Yavuz Oğhan gibi gazeteciler, Özgür Demirtaş, Emin Çapa, Atilla Yeşilada gibi uzmanlar ve Medyascope, 140journos, +90 gibi kanallar baskı ve kutuplaşmayı ekarte edebiliyor ve geniş kitlelere ulaşabiliyor. Ayrıca yoruma açık yayınlar diyalog imkanı sunarak seyircilerin hem birbirleriyle hem de içerik üreticisiyle etkileşime girmesini sağlıyor. Sedat Peker’in YouTube ve Twitter üzerinden ne derece etkili olduğunu da unutmamak gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de ana akım medyaya güvenin azaldığını belirtmiştik. Ancak bunun istisnası ana haberler. Ana haberler deyince akıllara FOX TV geliyor. Reuters raporuna göre FOX açık ara en çok izlenen kanal ve tek başına halkın yarısından fazlasına ulaşıyor: Fox TV (%54), CNN Türk (%33), Sözcü (%32), NTV (%30), Show TV (%28), Habertürk (%27), Hürriyet (%26), TRT (%25), Kanal D (%25), ATV (%24), Star (%24), Cumhuriyet (%22), Milliyet (%20), Sabah (%19), A Haber (%19), Halk TV (%18). Ayrıca son dönemde ekran yüzlerine sosyalist, liberal, muhafazakar ve milliyetçi isimleri de ekleyerek ideolojik çeşitliliğini artıran Halk TV’nin de artık listelerde üst sıralara yükseldiğini vurgulamak gerekiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Metropoll’ün ana haber kanal tercihine dair bulgusu da FOX TV’nin popülaritesini destekliyor. FOX TV tek başına hükümete yakın 7 kanalın toplamı kadar seyrediliyor (%39). Hükümete yakın ATV %11, TRT %10, Kanal D %5, CNN Türk %5, A Haber 4%, NTV %3, Star %2 izleniyor</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<figure id="attachment_77909" aria-describedby="caption-attachment-77909" style="width: 627px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-77909 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/ana-haberler-hangi-kanalda.jpg" alt="ana haberler hangi kanaldan izleniyor" width="627" height="304" /><figcaption id="caption-attachment-77909" class="wp-caption-text">Grafik 1: Metropoll, Ana Haber Tercihleri</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">TEAM’in Refah ve AK Parti’nin en güçlü olduğu bölgelerde gerçekleştirmiş olduğu araştırmayı ele alan “Dindar seçmenler” raporu da FOX’un kutuplaşmayı aşan rolünü destekleyen bulgular sunuyor</span><span style="font-weight: 400;">. FOX TV, AK Parti&#8217;nin kalelerinde yaşayan Türk-Sünni dindar seçmenlerin haberleri en çok takip ettiği 3. kanal: %30. FOX, tüm kanal ve gazetelerin yer aldığı listede iktidara en yakın kanallardan biri olan A Haber&#8217;den sadece 1 puan geride. Kürt dindarlarda %39 ile 1. sırada. RTÜK’ün FOX TV’yi hedef alan açıklamaları tesadüf değil.</span></p>
<figure id="attachment_77910" aria-describedby="caption-attachment-77910" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-77910" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/haberler-hangi-medya-kanalindan-takip-ediliyor-640x384.jpg" alt="Grafik 2: TEAM, Haber Kanalı Tercihleri" width="640" height="384" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/haberler-hangi-medya-kanalindan-takip-ediliyor-640x384.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/haberler-hangi-medya-kanalindan-takip-ediliyor.jpg 658w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /><figcaption id="caption-attachment-77910" class="wp-caption-text">Grafik 2: TEAM, Haber Kanalı Tercihleri</figcaption></figure>
<h5><b>Sonuç</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye dünyada eşine rastlanmayan hızda bir otoriterleşme sürecine tanıklık ediyor. Baskı, kutuplaşma ve iş dünyasının patronaj ilişkileriyle birlikte medya da bu süreçten nasibini alıyor. Ancak sosyal medyada içerik üreten gazeteciler ve kanallar ile haber programlarını etkin kullanan FOX TV gibi kanallar bu üç engeli aşarak kamuoyuna seslenebilmeyi başarıyor.</span></p>
<h6>[1] https://rsf.org/en/ranking/2021</h6>
<h6>[2] https://www.v-dem.net/en/data/data/v-dem-dataset-v111/</h6>
<h6>[3] https://freedomhouse.org/report/freedom-and-media/2019/media-freedom-downward-spiral</h6>
<h6>[4] https://www.ifj.org/fileadmin/user_upload/IFJ_KILLED_LIST_REPORT_2020.pdf</h6>
<h6>[5] https://www.echr.coe.int/Documents/Stats_violation_1959_2020_ENG.pdf</h6>
<h6>[6] https://www.gazeteduvar.com.tr/iktidar-destekcisi-medyaya-akan-kamu-kaynagi-1-yazili-basinda-kamu-bankalari-reklamlari-dagilimi-haber-1526532</h6>
<h6>[7] https://www.v-dem.net/en/data/data/v-dem-dataset-v111/</h6>
<h6>[8] https://turkey.mom-rsf.org/tr/medya/</h6>
<h6>[9] https://freedomhouse.org/report/freedom-and-media/2019/media-freedom-downward-spiral</h6>
<h6>[10] https://www.iletisim.gov.tr/uploads/docs/SosyalMedyaKullanimKilavuzu.pdf</h6>
<h6>[11] https://www.statista.com/statistics/242606/number-of-active-twitter-users-in-selected-countries/</h6>
<h6>[12] https://datareportal.com/reports/digital-2021-turkey</h6>
<p><em>Görsel: Feodora Chiosea </em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/24/medyada-baski-zincirini-kiranlar-sosyal-medya-gazetecileri-ve-ana-haberciler/">Medyada Baskı Zincirini Kıranlar: Sosyal Medya Gazetecileri ve Ana Haberciler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasi Kutuplaşma Suriyelilere Yönelik Olumsuz Algıları Arttırıyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/08/siyasi-kutuplasma-suriyelilere-yonelik-olumsuz-algilari-arttiriyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Jun 2021 08:02:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Göç - Mülteci Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[TÜSES]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[nefret suçu]]></category>
		<category><![CDATA[sığınmacı]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[suriyeli sığınmacılar]]></category>
		<category><![CDATA[türk milliyetçiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Sosyal Ekonomik ve Siyasal Araştırmalar Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[yabancı karşıtlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=71104</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye Sosyal Ekonomik ve Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES), "İstanbul'daki Suriyeli Sığınmacılara Yönelik Algı ve Tutumlar: Partizanlık, Yabancı Karşıtlığı, Tehdit Algıları ve Sosyal Temas" başlıklı araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Araştırma, Heinrich Böll Vakfı'nın desteğiyle, Dr. Burcu Mutlu, Dr. Osman Savaşkan ve Kerem Morgül tarafından yürütüldü.</p>
<p>İstanbul’daki Suriyeli Sığınmacılara Yönelik Algı ve Tutumlar Araştırması'na göre, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal kutuplaşmaları, Suriyelilere yönelik olumsuz algıları arttırıyor. Sığınmacılara yönelik algının siyasi, kültürel ve ekonomik durumlardan beslenen çok katmanlı bir mesele olduğunu belirten araştırma, gündelik hayattaki temasın bu algıların giderilmesinde önemli olduğuna işaret ediyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/08/siyasi-kutuplasma-suriyelilere-yonelik-olumsuz-algilari-arttiriyor/">Siyasi Kutuplaşma Suriyelilere Yönelik Olumsuz Algıları Arttırıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Karma yöntemin kullanıldığı araştırmada, İstanbul’da çeşitli toplumsal kesimlerden kadın ve erkeklerin katılımıyla 16 odak grup görüşmesi, bu görüşmelerden seçilen 32 kişiyle derinlemesine mülakat ve 2.284 kişiyle de anket yapıldı. Suriyelere yönelik olumsuz tutumların oluşmasında en önemli faktörlerden birinin milliyetçilik ve yabancı karşıtı eğilimler olduğu belirtilen araştırmaya göre, kendilerini “Türk milliyetçisi” olarak tarif eden katılımcıların gerek Suriyelilere yönelik ortalama hisleri gerekse de şartlı vatandaşlığa destek verme oranları diğer katılımcılardan önemli ölçüde düşük.</p>
<h5><strong>“Temas Arttıkça Olumsuz Algılar Azalıyor”</strong></h5>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-71113 aligncenter" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/06/suriye-algisi-640x348.jpg" alt="suriye algısı" width="640" height="348" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/06/suriye-algisi-640x348.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/06/suriye-algisi.jpg 948w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Ekonomik kaygılar arttıkça Müslümanlık üzerinden inşa edilen ortak kimliğin sığınmacı yanlısı etkilerinin azaltıldığı vurgulanan araştırmaya göre, yine de muhafazakar kesimler Suriyeli sığınmacılara daha ılımlı yaklaşıyor. Araştırmada vurgulanan diğer bir konu; gündelik hayatta Suriyelilerle karşılaşma oranı yüksekken, yüzeysel karşılaşmaların dışında yakın ve düzenli ilişkiler kuran İstanbullunun sayıca az olduğu. Yine araştırmaya göre, Suriyelilerle temas arttıkça onlara yönelik olumsuz algılar da azalıyor.</p>
<p>Suriyelilere yönelik olumsuz algıların tek bir nedene bağlanamayacağını, karşıda siyasi, kültürel ve maddi boyutları olan çok katmanlı bir mesele olduğu da vurgulayan araştırmada, Türkiye’nin kendi toplumsal bölünmeleri de Suriyelilere yönelik tepkiselliği arttıran bir faktör.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-71114 aligncenter" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/06/suriye-640x486.jpg" alt="suriye" width="640" height="486" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/06/suriye-640x486.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/06/suriye.jpg 814w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Yerel halk ile yabancı göçmenler arasındaki toplumsal uyuma katkı sunmayı amaçlayan politika ve girişimlerin önemine işaret edilen araştırmada yer alan çözüm önerilerinden bazıları şöyle:</p>
<ul>
<li>Sığınmacılarla ilgili asılsız söylentiler ve olumsuz kalıp yargılarla ilgili devlet-sivil toplum iş birliğiyle yürütülecek uzun soluklu bir kamuoyu bilgilendirme kampanyası yapılmalı.</li>
<li>Türk Ceza Kanunu’nda nefret suçlarına dair kapsamlı bir düzenleme yapılmalı, bir kişi ya da gruba karşı din, dil, renk, etnik köken ve cinsel yönelim gibi sebeplerle işlenen suçlar cezasız bırakılmamalı.</li>
<li>Gerek okullar gerekse de belediyeler yerel halkın Suriyeli sığınmacılarla sosyal temasını arttıracak eğitim, spor, sanat ve eğlence faaliyetleri düzenlemeli. Bu faaliyetlerde özellikle gençler hedef alınmalı ve tek seferlik organizasyonlardan ziyade sürekliliği olan organizasyonlar tercih edilmeli…</li>
<li>Söz konusu faaliyetler, yerel halk ve sığınmacılar arasında eşit ve anlamlı sosyal ilişkiler kurulmasına fırsat tanıyacak şekilde düzenlenmeli, sosyal yardım girişimleriyle karıştırılmamalı…</li>
<li>Sığınmacıların yoğunlaştığı bölgelerde okullar dışındaki kamu hizmetlerinde de kapasite artırımına gidilmeli, özellikle hastanelerin ve toplu taşıma araçlarının artan ihtiyaca cevap verebilmesini sağlayacak yatırımlar yapılmalı…</li>
</ul>
<p>Raporun tamamına ulaşmak için<a href="https://www.sivilsayfalar.org/raporlar/tuses-istanbuldaki-suriyeli-siginmacilara-yonelik-algi-ve-tutumlar/" target="_blank" rel="noopener"> tıklayınız.</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/08/siyasi-kutuplasma-suriyelilere-yonelik-olumsuz-algilari-arttiriyor/">Siyasi Kutuplaşma Suriyelilere Yönelik Olumsuz Algıları Arttırıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivil Toplumun Radyasyon Veri Haritası</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/15/sivil-toplumun-radyasyon-veri-haritasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Nov 2019 07:49:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal fayda]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=44465</guid>

					<description><![CDATA[<p>Toplumsal fayda üretmeyi hedefleyen sosyal devlet imgesinin kaybolmuş olması bir yana devletin fayda değil, zarar verdiği dönemlerden geçiyoruz. Devletin şirketleştiği, yurttaşın kendi hakikatı çerçevesinde özneleşirken  sivil toplumun dev-letleştiği dönemlerden...</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/15/sivil-toplumun-radyasyon-veri-haritasi/">Sivil Toplumun Radyasyon Veri Haritası</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Savunuculuk, sessizlerin sesi olma, yeni düşünceler üretme, etkin olma, çözüm bulma, dayanışma sivil toplumun sistem içinde sıkışıp sorunun üstesinden gelmek ya da sorunla  yaşamayı öğrenmek adına başvurduğu yollardan. Bu yolda ona eşlik edebilecek önemli araçlardan biri ise haritalar. Romantik bir tanımla sistemin karanlığında el yordamıyla yolunu bulmaya çalışanlara insiyatif kullanılarak tutulan bir fener&#8230;. Son dönemde adlarını çokça duyduk: Kent suçları haritası, kültür varlıkları haritası, mülksüzleştirme haritaları, ekoloji mücadelelerinin haritaları, maden,santral gibi kirletici projeler haritası ve daha pek çokları &#8230;Hepsi de emek verilmiş, değerli çalışmalar. Bu yazıda ben de size radyasyon veri haritasından bahsedeceğim. Geçen sene Japonca kitap formatında yayımlanan çalışma geçenlerde ödüllendirildi, kuruluşu 1958 tarihine uzanan Gazeteciler Kongresi&#8217;nin 2019 yılı gazetecilik ödülüne layık görüldü. Ancak Fukuşima Felaketine dair toplumu bilgilendirme görevini üstlenmiş olması gereken gazetecilik mesleğini temsil eden bu kurumun Fukuşima ile ilgili gerçekleri ortaya çıkarmada 8 yıldır ne kadar pasif kaldığı ise biraz ironik. Japonya&#8217;da 15 bin adet basılan ve hızla tükenen harita kitabın dünya geneline bilgi verilmesi için basılan 16 sayfalık ingilizce özet versiyonu ise </span><a href="https://en.minnanods.net/"><span style="font-weight: 400;">şuradan</span></a><span style="font-weight: 400;"> edinilebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şüphesiz daha önce de radyasyon haritaları hazırlanmıştı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu&#8217;nun sitesine girerseniz orada da Çevresel Radyoaktivite </span><a href="https://www.taek.gov.tr/tr/2016-06-09-00-44-19/70-turkiye-cevresel-radyasyon-atlasi/atlas/478-turkiye-cevresel-radyasyon-atlasi-dosya.html"><span style="font-weight: 400;">Atlası&#8217;nı</span></a><span style="font-weight: 400;"> görebilirsiniz. Hatta felaketin meydana geldiği yıllar için Çernobil&#8217;den radyasyon yayılımı da </span><a href="http://www.chernobylgallery.com/chernobyl-disaster/radiation-levels/"><span style="font-weight: 400;">şuradan</span></a><span style="font-weight: 400;"> görülebilir. 8 yıl önce Japonya&#8217;da yaşanan 9 şiddetindeki deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle başlayan  Fukuşima Nükleer Felaketi&#8217;nin etkilerine dair de bu harita fikir veriyor. Fakat önceki iki haritadan da farklı olarak  Fukuşima Nükleer Felaketi ile ilgili hazırlanan bu haritanın en önemli özelliği tamamen yurttaş inisiyatifiyle hazırlanmış olması. Zira ölümcül dozda değilse kokusu, tadı,görüntüsü  olmayan ölçüm cihazlarıyla ölçülmedikçe nerede ve ne kadar olduğu anlaşılamayan radyasyonun ve /veya radyoaktivitenin ölçümünü artık pek çok ülkede yurttaşlar kendileri yapmaya çalışıyor. Çünkü örneğin Fukuşima&#8217;da devletin yaptığı çevresel radyoaktivite ölçümler uçaktan, 90 metre havadan oysa yurttaşların yaptığı bu çalışmada temel kriter yere yakın ölçümler ve numune alınması. Bu ölçümleri yapmanın bir yolu  pahalı ve profesyonel cihazları satın almak ya da yeni trend daha basit tipte olsa da kendi ölçüm cihazını üretmek. Her iki ihtimalde de temel neden aynı : Yurttaşlar radyoaktif maruziyet söz konusu olduğunda siyasi iktidara ve siyasi iktidarın yaptığı/yaptırdığı tarafsız sonuç vermeyeceğini düşündüğü üstünkörü yapılan afaki ölçümlere güvenmiyor. Zira toplumsal fayda üretmeyi hedefleyen sosyal devlet imgesinin kaybolmuş olması bir yana  devletin fayda değil zarar verdiği dönemlerden geçiyoruz. Devletin şirketleştiği,şirketin yanında saf tuttuğu, yurttaşın kendi hakikati çerçevesinde özneleşirken toplumun dev-letleştiği dönemlerden&#8230;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> Fukuşima Nükleer Felaketi başladıktan sonra da  yayılan radyoaktivite kadar tehlikeli bir durum yeni kurulan Abe Hükümeti &#8216;nin tahliye alanını 20 kilometre yarıçaplı alanla sınırlı tutması, önlem aldırmaması olduğu kadar bugün de devam eden şekliyle  &#8220;radyasyon bitti&#8221;yalanlarıydı. Nitekim haritayı hazırlayan ekipten Mari Inoue&#8217;nin yorumu Çernobil Felaketi&#8217;nin ardından yetkililerin radyasyon miktarının yıllık 1 Milisievertin üstüne çıktığı yerlerdeki herkesin tahliyesinin gerçekleştirilip tazminatların da buna göre ödendiği şeklinde. Oysa  Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali Felaketinin başladığı yıl iktidar olan Abe Hükümeti toplam 3 reaktörde tam erime meydan gelmemiş gibi 5 yıldır Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları&#8217;nın hazırlıkları içinde. Bununla birlikte tahliye bölgesinde bugün hala radyasyon tavan sınırı yıllık 20 Milisievert yani dünya standartı olarak kabul edilenin 20 katı ve Tokyo Olimpiyat Oyunlarının bir kısmı da ziyaretçilerin maruziyeti düşünülmeden radyoaktif Fukuşima&#8217;da yapılacak.  Dolayısıyla harita ekibi özellikle bu durumun ciddiyetine dikkat çekmeyi amaçlıyor. Benzer şekilde haritayla işaret edilen bir diğer sorun da radyoaktif katı atıkların yakılması ya da açık alanda depolanması için katı atıkta kilogram başına 100 bekerellik sınırın 3 sene önce 80 katına yani 8000 bekerele çıkarılmış olması. Harita ekibi radyoaktif kirliliğe yol açan, yaşamları tehdit eden yerler görülürse hükümetin bu uygulamadan vazgeçebileceği ümidini taşıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-44467 alignleft" src="https://s3.eu-west-1.amazonaws.com/sivilsayfalar.org/2019/11/top-soil-bg_ja.png" alt="" width="262" height="316" />Yurttaşın Radyasyon Veri Haritası fikrinin nasıl doğduğuna gelirsek, ekibin tanımına göre nükleer felaketin başlamasıyla tahliye alanı dışındaki yurttaşların çocukları, torunları için endişelenip onlara güvenli gıda sağlamak için kurdukları ölçüm istasyonlarının birbiriyle veri  paylaşmaya başlaması belirleyici . Zira 2014-2017 yılları arasında 30 ölçüm istasyonu sahibi yaptıkları ölçümlerle Japonya&#8217;nın doğusundaki 17 eyaletten 4000 gönüllünün yardımıyla 3400 lokasyondan toplanan toprak numunelerini ve 1700 adet nehir suyu ile kül gibi doğadan aldıkları numuneleri uzman ve bilim insanlarının görüşlerinden de yararlanarak web sitesi üzerinden oluşturdukları ortak veri bankasına (</span><a href="https://en.minnanods.net/MDS/"><span style="font-weight: 400;">Minna No Data</span></a><span style="font-weight: 400;">/Herkesin verisi)   girmeye başlamışlar. Gıda üzerinde yapılan ölçümler ise bugün 16 bin numuneye ulaşmış durumda.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yurttaşın Radyasyon Veri Haritası bu şekilde radyasyonun bitmediğini, radyoaktivitenin Japonya&#8217;nın doğusunda nerelerde ne kadar olduğunu dünyaya anlatmayı amaçlarken  nükleer felaketin etkisinin de yüz yıl dahi süreceğini somut olarak, izotopların yarılanma ömürlerine göre hazırlanan 2011-2041&#8217;e kadar her 10 yılı ve 2111&#8217;e ait gelecek projeksiyonlarında  gösteriyor. Tabii burada şunu not etmek gerekir ki, radyoaktivite dış şartlara göre hareketlidir. Yani canlı ve cansız çevreye tutunmuş olan endüstriyel izotoplar yağmur, fırtına,şiddetli hava olaylarıyla ordan oraya taşınabilir. Nitekim en son Fukuşima bölgesinde meydana gelen Hagibis Tayfunu 1’er ton’luk siyah torbalarda muhafaza edilen toplam 2667 ton radyoaktif atığı denize sürüklemişti. Tabii bu olayın her yıl en az bir iki defa tekrarlandığını/tekrarlanacağı düşünülebilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şüphesiz öngörülemeyen riskler radyasyon haritalarının kullanımını zorlaştırıyor. Ancak gezegenin bütününe pusulasını şaşırtmış olan kapitalist sistem ve onu saldırganlaştıran neoliberal politikayı hakim kılan zihniyete karşı yurttaşların dayanışma zeminleri oluşturarak direnmesinden ve kendi yolunu birlikte bulmasından başka seçenek yok. Bu tür bir hayatta kalma ve yaşatma mücadelesinin kendi yağıyla kavrulan sivil toplumu hemen devletleştiremeyeceği varsayılabilir ama hızla dev-leştireceği muhakkak!</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/15/sivil-toplumun-radyasyon-veri-haritasi/">Sivil Toplumun Radyasyon Veri Haritası</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivil Toplum Teorilerinde Devlet – III</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/16/sivil-toplum-teorilerinde-devlet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 May 2019 08:04:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=38759</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ulus-devlet rejimlerindeki liberal ekonomi demokrasisinin kaçınılmaz olarak merkeziyetçiliği zorladığı yerlerde, sivil toplumun bu etkiden korunmasının yollarından biri siyasallığının üzerine yeniden düşünmekten geçiyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/16/sivil-toplum-teorilerinde-devlet/">Sivil Toplum Teorilerinde Devlet – III</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum teorilerinin yirmi birinci yüzyılda yeni başlıklar, konular ve örgütlenme biçimleriyle gündeme geleceğini öne sürmeyi kolaylaştıran gelişmelerin ilkinin demokrasinin geri çekiliş sürecindeki dalgalanmalar olduğundan <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/04/17/sivil-toplum-teorilerinde-devlet-i/" target="_blank" rel="noopener">söz edilmişti.</a> Sivil toplum, siyasallığın devletin dışında ve özel bir düzeyde örgütlenmesine ilişkin soyutlamalardan biridir ve bu yönüyle pür siyasaldır. Bu siyasallığın kapsamı gündelik siyasi mücadelelerle ilgili olmakla birlikte ondan çok daha geniş bir alanda yer alır. Toplumun refah devletlerinin gerileme dönemindeki başarısızlıklarının nedenlerinden biri analizlerini, taleplerini ve beklentilerini devleti merkeze alarak inşa etmesiydi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bürokratik-otoriter rejimlerde demokrasi kavramının yerine kullanılan sivil toplum kavramının demokratik olduğu varsayılan ülkelerde liberalizm ile demokrasi arasındaki antagonizmaya temas etmeksizin sürdürülebilmesinin sınırları vardı. Bu nedenle sivil toplumun gerilemesinin ilk nedeni devletin ve siyasal kültürün ekonomi üzerinden yeniden siyasallaştığı neo-liberal atakları ve yeni muhafazakarlık manevralarını karşılayamamasıydı. Yirmi birinci yüzyıl bu yeni düzenlemelerin toplumsal alanları tümüyle ele geçirdiği dönem haline gelirken sivil toplum, kendi siyasallığını apolitik ya da siyaset-dışı bir konum olarak yeniden tarif ediyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum açısından bunun bir parantez olması ve uzun süreli bir arayış olmaması, etkisinin olmadığı anlamına gelmez. Ulus-devlet rejimlerindeki liberal ekonomi demokrasisinin kaçınılmaz olarak merkeziyetçiliği zorladığı yerlerde, sivil toplumun bu etkiden korunmasının yollarından biri siyasallığının üzerine yeniden düşünmekten geçiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Otoriter rejimlerin kamusal alanı denetlemek için toplumu siyasetsizleştirmesi ve parçalaması, aynı zamanda yeni bir kamusal alan yaratmak için uygulanır. Sivil toplum bu tür rejimler altında varlığını sürdürebilmek için yeni siyasal araçlar yaratmak zorundadır. Oysa demokratik rejimlerde sivil toplumun siyasetsizleştirilmesi, sivil toplum eliyle gerçekleştirildi. Bu paradoksal durumu aşmanın yollarından biri devlet gibi muazzam ölçülere sahip bir cihazdan toplumu korumanın araçlarını düşünmektir. Çünkü sivil toplum talebi, geçen yüzyılda olduğu gibi, bu yüzyılda da özgürlük sorununun sonucu olarak ortaya çıkmaya devam ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Özgürlük tartışmasının bağlamlarından biri olan demokrasi arzusunun yitimi, sivil toplumun siyasallığına ilişkin krizlerle iç içe düşünülebilir. Bunun dramatik örneklerinden biri neoliberalizmin toplumsal düzenlemelerinin bir karşılığı olan yeni muhafazakarlığın yükselişi oldu. Demokrasinin geri çekiliş döneminin önemli gösterenlerinden biri olan yeni muhafazakarlık, siyasal alanın kurucu ethosu olan siyaset özgürlüğünü sivil topluma kapatarak toplumsal alanlar arasındaki bütünlüğü parçaladı. Böylece siyasal, sosyal ve ekonomik alanlar olarak parçalanan toplumsal alanların her birini diğeri karşı organize etti ve iktidar aygıtı karşısında yer alan sivil toplumu farklı düzeylerde araçsallaştırdı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Siyasetin, siyasal alandan çıkartılması ve alanın daraltılmasıyla birlikte, yeni muhafazakarlık bir sosyal proje olarak yeni yurttaş tipinin sınırlarını da belirlemek ihtiyacındaydı. </span><i><span style="font-weight: 400;">Popülizm evresi</span></i><span style="font-weight: 400;"> olarak tanımlanabilecek bu aşamada, demokrasi kelimesi siyasal alanın baskı altına alınması için kullanan bir söylem düzeneğine dönüştü. Milliyetçilik, cinsiyetçilik, türcülük, ırkçılık ve benzeri ayrımcılık türleri, toplumdaki eşitsizliklerin ‘doğal’ nedenleri olarak siyaset-dışı alanın meseleleri olarak restore edildi. Böylece her türden hak ve eşitlik talebi, siyasal alana ilişkin bir gasp ve meşru olmayan müdahaleler olarak sunulurken sivil toplumu var eden özgürlük talepleri, yeni muhafazakârlığın siyasal söylemlerinin ve pratiklerinin tehdidiyle karşı karşıya kaldı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bütün bu gelişmelerin neden olduğu muğlaklık, yeni toplumsal hareketlerin oluşma biçimindeki yaratıcılık ve mecal kapasitesiyle bir ölçüde aşılmak istense de, tecrübe edilen sürecin yıkıcılığı ve neoliberal düzenlemelerin toplum denilen sosyallik biçimine saldırısı, yeni muhafazakarlık ve benzeri biçimler altında devam ediyor. Popülist sağ-ideolojilerin siyasal alandaki egemenliklerinin ‘düzen’ olarak ortaya koydukları icraatlarının karşısına sivil toplumun bir özgürlük ideali olarak tasarladığı siyasallığı oluşturma kapasitesi ve bunun araçlarını geliştirme becerisi, belirsiz haldeki varlığını siyasal alanda göstermeye devam eden demosun bir özne olup olmadığı konusundaki tartışmalara da yön verecektir. İçinden geçilen dönem, bu belirsiz öznenin siyasal alana farklı biçim ve içeriklerle çağrıldığı bir yüzyıl olmaya doğru gidiyor. Bunun en biçimsiz haline </span><i><span style="font-weight: 400;">şimdilik</span></i><span style="font-weight: 400;"> popülizm deniyor.</span></p>
<p><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/04/17/sivil-toplum-teorilerinde-devlet-i/" target="_blank" rel="noopener">Bkz. Sivil Toplum Teorilerinde Devlet – I</a></p>
<p><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/02/sivil-toplum-teorilerinde-devlet-ii/" target="_blank" rel="noopener">Sivil Toplum Teorilerinde Devlet – II</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/16/sivil-toplum-teorilerinde-devlet/">Sivil Toplum Teorilerinde Devlet – III</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivil Toplum Teorilerinde Devlet – II</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/02/sivil-toplum-teorilerinde-devlet-ii/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 08:03:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Polanyi]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=38105</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni toplumsal hareketler sivil toplumun var olduğunu, hala hayatiyet emaresine sahip olduğunu gösteren bir işareti olarak yorumlanabilir. Bu hareketlerin küresel ölçekte yoğunlaşmasının dinamikleri, sosyal kurumlardaki belirsizliklerin yoğunlaşmasıyla paraleldir. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/02/sivil-toplum-teorilerinde-devlet-ii/">Sivil Toplum Teorilerinde Devlet – II</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sivil toplum ve çevresinde devam eden arayışların son otuz yıldaki serüveni ve güncel siyasal gelişmeler, sivil toplumun siyasal kültürün ve siyasal teorinin geri dönülmez bileşenlerinden biri olduğunu göstermektedir.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Günümüz toplumlarının önemli bir kısmı yöneten-yönetilen dikotomisini aşan bir siyasallığın dinamiklerini içeren karmaşık ve paramparça, aynı zamanda merkezileştirme çabalarına dirençler üreten niteliklere sahiptir. Bu gelişmelerin ortaya çıkmasında, 19. yüzyıldaki devlet – toplum ikiliği ile açıklanması güç olan sosyo-politik alanın inşası ve sivil toplumun bir eksen olarak demokratikleşme tartışmalarında işgal ettiği konum belirleyicidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum tartışmasını 21. yüzyılda yeniden tartışmaya açan, hatta bunu zorlayan koşullar sağ popülist ideolojilerin yükselişiyle yakından ilişkilidir. Özgürlük alanlarının küresel ölçekte daralmasıyla birlikte başlayan bu tartışma, demokrasi ve çoğulculuk tartışmalarının eşitlikçi bir perspektifle düzenlenmesinin önündeki kurumsal engellerle birleşerek ilerlemektedir. Sivil toplumun eşitlikçilik ve evrensellik ilkelerine dayanması gereken politik iradeyi temsil deneyimindeki gerilemenin de bu tartışmanın öncüllerinden biri olduğu söylenebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Toplum ile devlet arasındaki karşılıklılık ilkesinin devletten yana bükülmesiyle birlikte ortaya çıkan muhafazakar modelin, sivil toplumu bir fonksiyon olarak işlevsel hale getirmesinin neden olduğu gerileme, sosyal düzenlemeler içerisinde de karşılığını bulan bir gerilemedir. Muhafazakar modelin devlet – toplum ilişkisinde devleti merkeze koyan ve toplumu devletin bir türevi, uzantısı, kimi zaman sosyal alandaki tecessümü ve temsili olarak sunmasına yönelik girişimlerine karşı sivil toplumun politik irade geliştirememesi, toplumun giderek içe çökmesine neden olmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum, temsillerin katılım yoluyla ortadan kalktığı modern toplum idealinin karşılığıdır. Ancak 21. yüzyılda tecrübe edilen ve sivil toplumun gerilemesine neden olan gelişmeler, 19. yüzyılda monarşi ve benzeri otoriter rejimlerle mücadele halindeki serbest pazar ekonomisinin dayandığı zeminin yer değiştirmesinden kaynaklanıyor. Bu dönemde egemen devlet karşısında kendini bir politik irade olarak dayatmak isteyen liberal müdahalenin elde ettiği politik özerklikle inşa ettiği dönüşüm, yaklaşık yüzyıl içinde devletin yeniden ve devletçilik ile restore ettiği sosyal düzenlemeleri beraberinde getirdi. Karl Polanyi’den ilhamla ifade edilen bu dönüşüm, yeni devlet seçkinlerinin ve onların dayandığı sınıfın bir yandan modern devletin amaçlarıyla örtüşüp onun mantığına bürünürken diğer yandan liberal ekonominin yıkıcılığına karşı direnç geliştiren çıkar gruplarının örgütlenmesini de mümkün hale getiren bir dönüşümdü.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Burada birçok belirsizliğin katmanlar halinde örüldüğü tarihsel tecrübenin yeni bir uğrağından söz edilebilir. Bugün sivil toplum ile devlet arasındaki ilişkinin siyaset teorisini aşan bir ivmeye sahip olduğu ve sosyal kurumlar içerisinde yapısal olduğu kadar işlevsel değişimlerin gerçekleştiği bir aşamaya erişildiği görülmektedir. Kurumların içerdiği belirsizlikler, toplumsal hareketler açısından da değerlendirilmesi gereken bir uğrak olarak kabul edilebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yeni toplumsal hareketler sivil toplumun var olduğunu, hala hayatiyet emaresine sahip olduğunu gösteren bir işareti olarak yorumlanabilir. Bu hareketlerin küresel ölçekte yoğunlaşmasının dinamikleri, sosyal kurumlardaki belirsizliklerin yoğunlaşmasıyla paraleldir. Toplumu sivil, siyasal ve ekonomik olarak parçalara ayırarak her birini kendi özgül koşulları altında tasarımlayan siyaset teorisinin aksine, sosyal alanın bütünselliği ve ilişkiselliği sivil toplumun politik iradesindeki çözülmeye rağmen onu müdahil olmanın etkili pratiği olarak gündemde tutmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/04/17/sivil-toplum-teorilerinde-devlet-i/" target="_blank" rel="noopener">Sivil Toplum Teorilerinde Devlet – I</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/02/sivil-toplum-teorilerinde-devlet-ii/">Sivil Toplum Teorilerinde Devlet – II</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivil toplum kuruluşlarının &#8220;iş birliği&#8221; ile imtihanı</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/10/09/sivil-toplum-kuruluslarinin-is-birligi-ile-imtihani-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ali Çalışkan - Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Oct 2017 09:20:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Diyalog]]></category>
		<category><![CDATA[iş birliği]]></category>
		<category><![CDATA[kamu]]></category>
		<category><![CDATA[müzakere]]></category>
		<category><![CDATA[özel sektör]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[STK]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşama Dair Vakıf (YADA Foundation)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=19051</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Sivil toplum kuruluşları (STK), hayatlarında sınırlı düzeyde yer bulan iş birliklerini daha çok bir tür güç birliği olarak ve çoğunlukla kendilerine benzeyenlerle gerçekleştiriyor. Oysa iş birliğinin demokrasi kültürüne katkısı, kendinize benzeyenlerle değil uzlaşamadıklarınızla tesis edildiğinde değerli&#8221; Sivil toplum söz konusu olduğunda ‘iş birliği’ nasıl bir kavram? Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarının böyle bir kültürü var mı? [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/10/09/sivil-toplum-kuruluslarinin-is-birligi-ile-imtihani-2/">Sivil toplum kuruluşlarının &#8220;iş birliği&#8221; ile imtihanı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Sivil toplum kuruluşları (STK), hayatlarında sınırlı düzeyde yer bulan iş birliklerini daha çok bir tür güç birliği olarak ve çoğunlukla kendilerine benzeyenlerle gerçekleştiriyor. Oysa iş birliğinin demokrasi kültürüne katkısı, kendinize benzeyenlerle değil uzlaşamadıklarınızla tesis edildiğinde değerli&#8221;</strong><span id="more-20608"></span></p>
<p>Sivil toplum söz konusu olduğunda ‘iş birliği’ nasıl bir kavram? Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarının böyle bir kültürü var mı? Neden işbirliğine çok yatkın değiliz?&#8230;<strong>*</strong></p>
<p><strong>Türkiye sivil toplumunda iş birliği kültürü var mı?</strong></p>
<p>Sivil toplumda iş birliği kültürü zayıf. Birçok kişi için malum olan tespitin ötesine geçen değerlendirme şu olabilir: Sivil toplum kuruluşları (STK), hayatlarında sınırlı düzeyde yer bulan iş birliklerini daha çok bir tür güç birliği olarak ve çoğunlukla kendilerine benzeyenlerle gerçekleştiriyor. Oysa iş birliğinin demokrasi kültürüne katkısı, kendinize benzeyenlerle değil uzlaşamadıklarınızla tesis edildiğinde değerli. Bu fark, sivil toplumun içinde olduğunu düşündüğümüz dönüşümle birlikte ele alındığında daha da önemli. Sivil toplumun “kapalı”, “gizli” ve “çatışmacı” yaklaşım ve niteliklerden “açık”, “şeffaf” ve “müzakereci” bir iklime geçişinin başladığı, en azından makbul bulunduğu bir dönemdeyiz. Hem kamu, hem STK yöneticileri hem de yurttaşlar, STK’lardan daha fazla açıklık ve şeffaflık bekliyor; dışarısıyla (başta hasımlarıyla) çatışmacı olmayan bir diyalog içinde olmalarını talep ediyor. Dolayısıyla bu iklim değişikliğinde, STK’ların dışarıyla iletişimi ve bu iletişimin nasıl kurulduğu, bir başka deyişle paydaşlar nazarında itibarı, önem kazanıyor.</p>
<p><strong>İş birliği kirli bir kavram mıdır?</strong></p>
<p>İş birliği, Türkiye siyaseti ve sivil toplum dünyası için genellikle kirli bir kavram oldu. Öyle ki, “işbirlikçilik” bir siyasi tutumu ya da bir STK’yı itibarsızlaştırmak için başvurulan ve hedefi açısından, işe de yarayan ithamlardan biri. Hem sivil toplum hem de siyasi oluşumlar için “ilkeli olmak” iş birliğinden uzak durmanın bir gerekçesi oluyor. İş birliği, özellikle birbirine benzemeyenler arasında neredeyse rastlamadığımız, hatta benzeyenler arasında dahi çok az denk geldiğimiz bir durum. Oysa son gelişmeler gösteriyor ki, iş birliği, benzerlerimizden ziyade benzemezlerimizle kurulduğunda sonuç getiriyor. Örneğin, “diyalog”, “görüşme”, “müzakere” gibi “iş birliği” çatısı altında kullanılan kavramlar, son dönemde, Kürt meselesinin çözümüne yönelik gelişmeler ekseninde siyaset ve sivil toplum dünyasının en gözde kavramları arasına girdi. Aslında belki de, Türkiye, bu kavramların kullanıldığı bağlamı oluşturan Kürt meselesini çözme ihtimalinin yanı sıra, “ortadan kaldırma”, “çatışma”, “tasfiye”, “ötekini inkâr” gibi yöntemlerin dışında bir sorun çözme ve siyaset yapma tarzını tedavüle sokma fırsatıyla da karşı karşıya.</p>
<p>Bu olumlu fakat tekil örneği bir kenara koyacak olursak “iş birliği”, temassızlığın, içe dönüklüğün, kapalılığın daha fazla yer kapladığı sivil toplum dünyasında kendine hacimli bir yer edinemiyor. STK’lar söz konusu olduğunda, iş birliği kavramının değersizliğini kabullenmek daha da zorlaşıyor. Zira STK’ların meydana gelme ve varlığını sürdürme koşullarında bizzat iş birliği var. STK’ların etkili olmaları ancak başta diğer STK’lar olmak üzere diğer kurumlarla iş birliği yapmalarıyla mümkün. Daha da önemlisi, STK’ların iş birlikleri geliştirmeden, başka yurttaşları ve kurumları etkilemeden varlıklarını sürdürmeleri oldukça güç.</p>
<p>Buna karşın Türkiye’de STK’lar, diğer STK’larla, kamu ya da özel sektörle iş birlikleri geliştirmekten uzak duruyor. İş birliği yapmak pek çok STK tarafından, iş birliği kurulan özneye teslim olmak, kirlenmek, ilkelerinden vazgeçmek ya da en azından ödün vermek olarak algılanıyor. Bu yaklaşımı besleyen iki etkenden söz etmek mümkün. Birincisi, STK’lar diğer kuruluşlara güvenmiyor ve onları samimi bulmuyor; ikinci ve daha önemlisi, STK’lar kendilerine güvenmiyor. STK’lar iş birliğinden uzak durdukları diğer kurumları samimi bulmuyor; çünkü gerçekten toplumun faydası için hizmet ettiklerine inanmıyor; iş birliğini manipüle edip kendi çıkarlarını öne çıkaracaklarını varsayıyor. STK’lar iş birliği geliştirmede özgüvensiz çünkü içe çok kapalı ve katılar. STK’lar, kendilerini başka kimlik ve fikirlerin bulaşma ihtimalinden koruma refleksiyle diğerleri ile temas etmiyor, ortak faaliyetlerde bulunmuyor.</p>
<p><strong>Neden iş birliğine yatkın değiliz?</strong></p>
<p>STK’lara yönelik bu değerlendirmeler, Türkiye toplumunun tarihsel birikimi ve özellikleriyle yakından alakalı. Türkiye’de toplum, varlığını uzun süre içe kapalı kimlik örgütlenmeleri şeklinde sürdürdü. Toplumsal grupların meselelerini birbirleriyle değil de devletle konuşmalarına imkân veren bir kamusal alandan söz etmek daha fazla mümkün oldu. Sonuçta teması sağlayan esas olarak devletti. Bu hem dinsel, etnik ve kültürel kimlikler hem de siyasi kimlikler için geçerliydi. Diyalog zeminlerinin kurulamaması, siyasi, dini ya da etnik kimliklerin birbirlerini etkilemeye dönük iletişim, diyalog ve müzakere üretebildikleri bir kamusal alandan ziyade devleti hedef aldıkları kutuplaşmalar üretti. Öte yandan devlet, tahayyülündeki makbul kimlikler dışındakileri tanımadı ve yakın zamana kadar onların temsilcileriyle hiç konuşmadı. Daha doğrusu onlarla sadece asker, polis ya da yargı aracılığıyla “konuştu”. Bu tür kimliklerin kendini ifade etmesinin yaygın yolları ise kimliğini, dışarıyla temas etmeden, içe kapanarak, gizlenerek koruma ve zaman zaman da isyan oldu. Karşıt/düşman kimliklerle iletişim kurma çabasına giren, taleplerini diyalogla dile getirmeye çalışanlar, kendi kimliklerinin mensuplarının dışlamasına, aşağılamasına ve şiddetine maruz kaldı. Günümüzde tüm kesimler kendi bünyelerinden çıkmış, diğer/karşıt siyasi, etnik ya da dinsel kimliklerle diyalog kurmaya çalışanları ortak ithamlarla yaftalıyor: “İş birlikçi”, “liberal” “liboş” vs. Velhasıl, Türkiye’de herhangi bir toplumsal meseleyi çözmenin yolu henüz yaygın olarak diyalogdan, müzakereden ve iş birliğinden geçmiyor. İş birliğine rastladığımız durumlar, topluluğun kendisinden farklı ama aynı büyük çatı altında olduğuna inandığı diğer gruplarla kurulan dayanışma ilişkileri: Devrimci dayanışma, Müslüman dayanışması gibi. Bu yaklaşımlar, toplumsal mücadelelerin bir grubun diğerinin varlığını ortadan kaldırmayı hedeflemesini meşrulaştıran bir eksende yürümesine sebep oluyor. Sonuç olarak, Türkiye toplumunda güçlü bir iş birliği kültürünün olmaması, başkasına duyulan güvenin zayıflığı gibi faktörler, sivil toplum dünyasının iş birliğine yatkın olmayışında önemli bir etken.</p>
<p>STK’lar, daha açık ve görünür oldukları son 10-20 yılda dahi bu toplumsal özellikleri yansıtmaya devam ettiler ve iklim değişikliğine ayak uyduramadıkları için de iş birliği yanlısı olmaktan geri durdular. 2000’li yıllar şüphesiz STK’ların daha önceki zamanlara göre çok daha fazla görünür, konuşulur, üzerine çalışılır olduğu, başta belirttiğimiz üzere, gizli, kapalı ve çatışmacı özelliklerinin sorgulanmaya ve değiştirilmeye çalışıldığı yıllar oluyor. STK’lara artan ilgi, bizim de dahil olduğumuz birçok araştırma yapılmasını sağladı. STK’lar üzerine veriler, katılımın hala önemli bir sorun olduğunun altını çiziyor. STK’ların kamuyla, özel sektörle ya da kendi aralarındaki diyaloğu ve/veya işbirliği de bu katılım eksikliği zemini üzerinde şekilleniyor.</p>
<p><strong>İş birliği kültürü zayıflığında katılım sorunu ne kadar etkili?</strong></p>
<p>Sivil toplumun ikliminde işbirliği kültürünün zayıf olmasında etkili olduğunu düşündüğümüz üç önemli katılım sorunu var. İlki, Türkiye’de STK sayısının hala çok az olması. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’de 100.000’e yakın dernek ve vakıf var. Bu sayı ilk anda yüksek gibi görünse de bize göre iki nedenden dolayı düşük. İlkin nüfusu da gözeterek başka ülkelerle kıyaslarsak, aşağıdaki tabloda görüleceği üzere diğer ülkelerin oldukça gerisindeyiz.</p>
<p>İkincisi, sivil toplumun mevcut ikliminin değerlendirilmesi açısından katılımın niteliği, bir başka deyişle, söz konusu yüz binin dağılımı. YADA Vakfı’nın yaklaşık 2500 STK ile yapılan görüşmelere dayanan bir araştırmasındaki veriler, toplumun diğer kesimlerini etkilemeyi ve kapsamayı hedefleyen ve bu özellikleriyle diğerlerine göre daha açık olması gereken STK’ların oranları hakkında da fikir veriyor. Araştırmaya göre, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının çoğunluğunu hak eksenli olan veya toplumsal faydayı öne çıkaran STK’lar değil, sosyalleşme veya sportif amaçlı olanlar, cami, okul gibi bina inşa etme, iktisadi çıkarları koruma gibi amaçlar taşıyanlar, hemşehrilik odaklı olanlar gibi, dışarıya açıklığı daha sınırlı olanlar oluşturuyor. Savunuculuğa ağırlık veren kuruluşların oranı sadece  yüzde 3,3. Bu rakama kimlik eksenli mücadele hedefiyle kurulan öz örgütleri (%5,1) ve politika üretimine bilimsel ve/veya bilgi eksenli katkı sağlayan uzman kuruluşları (%4,7) eklediğimizde de %13,1’de kalıyoruz. Hayırseverlik (%5,3) ve himayeciliği (%4,3) de toplumsal fayda açısından en etkili kümede görecek olursak oran ancak yüzde 22,7’yi buluyor.  Sonuç olarak, zaten sayıca az olan STK’ların niteliksel özelliklerine göre dağılımı da etraflıca bir tartışmayı hak ediyor.</p>
<p>STK’ların sayıca az ve niteliksel olarak tartışmalı olmasının yanında bir başka sorun ise yurttaşların STK’lara katılımının son derece sınırlı oluşu. STK’ların yüzde 60’ında aktif üye sayısının 50’yi geçmemesi, katılımın düşüklüğünün önemli bir işareti. Demografik olarak incelediğimizde bile katılımda homojen bir tabloyla karşı karşıyayız: STK yönetimlerinin ağırlığını orta yaş grubundan, eğitimli erkekler oluşturuyor (%69,6’u 31-50 yaş grubunda, %72,3’ü erkek). Bu da orta yaş üzeri erkeklerden oluşan küçük bir grubun kontrol ettiği, iş birliği kültürünün zayıf olduğu, içe kapalı, şeffaflıktan uzak, kamu ve özel sektör gibi kararlarını etkilemesinin beklendiği muhatapları ile mesafeli bir STK profilini ortaya çıkarıyor. Niteliğinden ve niceliğinden şüphe ettiğimiz STK’lara katılımın toplumdaki farklılıkları kavradığını söylemek de zor.</p>
<p>STK’ların bu katılım zaafiyetli iklimi, iş birliği kültürünü doğrudan etkiliyor. Birçok başka veri de Türkiye’de STK’ların işbirliği kültüründen uzak olduğu yargısını destekliyor. Beş farklı tematik alanda en aktif STK’lar üzerine gerçekleştirdiğimiz bir araştırmada, iki kurumdan daha fazla kurumla ortak bir etkinlik içinde olan STK’ların oranın yüzde 30’u bulmadığına tanık oluyoruz. STK’ların %36,5’unun ise herhangi bir kurumla bir ortaklık ilişkisi olmamış. Söz konusu STK’ların, faaliyette bulundukları alanda en aktif STK’lar olduğu gözetilerek değerlendirildiğinde bu tablo, STK’larda işbirliği kültürünün zayıflığına dair önemli bir gösterge.</p>
<p>STK’ların işbirliğiyle mesafelerine işaret eden diğer bir gösterge, kuruluşların yaygınlaşmıyor olmaları ya da bunu tercih etmemeleri olarak görülebilir. Türkiye sivil topografyasındaki gönüllü kuruluşların ciddi bir çoğunluğu, oran olarak söylemek gerekirse yaklaşık dörtte üçü (%73,6), şubesi ya da temsilcilikleri olmayan kuruluşlardan meydana geliyor. Buna paralel olan diğer bir veri, STK’ların, genellikle kendilerinden başkasına itibar etmiyor olması. STK’lar kendi itibarlarını 10 üzerinden 8,5 olarak değerlendirirken, diğer STK’lara verdikleri itibar notu 5,7’de kalıyor. Üstelik STK yöneticileri, STK’ların diğer kurumlarla işbirliğindeki zayıflığın da farkındalar. Örneğin, yöneticiler STK’ların toplum veya kamuyla iletişimini oldukça zayıf buluyorlar – ve kendi aralarındaki iletişim konusunda daha da kötümserler</p>
<p><strong>STK’ların özgüven eksikliği nelere yol açıyor?</strong></p>
<p>STK’ların işbirliğiyle mesafeli duruşlarında güvensizliğin etkili olduğunu belirtmiştik. Güvensizlik, STK’ların birbirlerine yaklaşımlarına da yansıyor. Gönüllü kuruluşlar, Türkiye STK’larında en yanlış buldukları özelliği “amaç dışı faaliyetlerde bulunmak” olarak tarif ediyorlar (%16,7). Kuruluşlar arası dayanışma/işbirliği eksikliği (%12,7), kuruluşların “politikleşmesi” (%11,8), etkinliklerinin yetersiz olması (%8,9) sık telaffuz edilen diğer eleştiriler. Bu tablo, gönüllü kuruluşların dahi sivil toplum faaliyetlerine şüpheci yaklaştıklarını gösteriyor. STK yöneticilerinin “STK itibarı” konusunda zihniyetlerini resmetmeyi hedefleyen bir bilişsel haritalama çalışması da yine,<a href="https://www.sivilsayfalar.org/YeniHaberDetay.aspx?id=298#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> “STK’lar arasında işbirliği” konusundaki kaygıları ve birbirleri hakkındaki şüpheciliği ortaya koyuyor. STK’ların itibarlarını en fazla etkileyen faktörler arasında “iletişimsizlik/kopukluk”, “STK’lar arası işbirliğinin olmaması”, “rekabet” gibi doğrudan işbirliği eksikliğine işaret eden faktörlerin yanında “kişisel çıkar sağlamak”, “şeffaf olmamak”, “yönetici zaafları”, “kurum içi demokrasi eksikliği”, “güven vermemek”, “amaç dışı faaliyetler”, “bağımsız olmamak” gibi kavramların da öne çıkması dikkat çekici.</p>
<p>Özetle tüm bu veriler, STK’ların gerek birbirlerine gerekse diğer kurumlara özellikle güvensizlik duymaları ve kendilerine uzak buldukları kurumlarla temassızlığı tercih etmeleri nedenleriyle, işbirliğine yatkınlık göstermediklerine işaret ediyor.</p>
<p><strong>Sivil toplum kuruluşları neden var?</strong></p>
<p>STK’lar açısından işbirliği eksikliğinde üç eksen öne çıkıyor:</p>
<ol>
<li> STK – Kamu</li>
<li> STK &#8211; Özel Sektör</li>
<li> STK &#8211; STK</li>
</ol>
<p>Buna bir de STK-Toplum eksenini  (ya da STK-Hedef Grup) eklemek mümkün. Ancak konu gereği STK’ların diğer kurumlarla işbirliği potansiyelini tartışmak daha öncelikli.</p>
<p>Sözkonusu üç öznenin rollerine baktığımızda <em>kamu ve özel sektörün rollerinde mutabakat, STK’larınkinde belirsizlikler öne çıkıyor. </em>Günümüzde STK’ların öneminden, demokrasi için ne kadar gerekli olduklarından söz etmeyen neredeyse kimse kalmadı. Siyasetten bürokrasiye, özel sektörden akademiye herkes, STK’ların bu “değerine” katılıyor. YADA’nın yeni sonuçlandırdığı, kamu yöneticilerinde STK itibarını sorgulayan bir araştırmaya göre, karar alma süreçlerine STK’ların katılımının önemi, kamu yöneticilerinin yaklaşımlarında bir norm haline gelmiş durumda. STK’ların her çevreyi memnun eden bir kategori olması, bize göre etki potansiyellerinden ziyade, henüz bir rol üstlenmemiş olmasıyla ilgili. Sorulması gereken soru şu: Sivil toplum kuruluşları neden var? Mesela siyasi partilerin neden var olduklarını anlamak mümkün. Kamu kuruluşlarının, akademinin, özel sektörün de öyle. Temsil, yasama, yürütme, bilgi üretme, vs. Peki STK’ların rolünü nasıl tarif edebiliriz? STK’ların önemi ve demokrasi için gerekliliği üzerine kurulan büyük uzlaşma, “demokrasi için STK’ların çok önemli” olduklarının tespitiyle başlıyor ve sona eriyor. Rolü, misyonu vs. konusunda yaklaşımlar çeşitli, etkisi konusunda ise bilgiden ziyade kaygılar mevcut. Siyaset, kamu, akademi, özel sektör gibi kategoriler söz konusu olduğunda daha tanımlı ve anlaşılır rollerden söz etmek mümkünken, sivil toplum kuruluşları bahsine geldiğimizde netlik kayboluyor; muğlak, genel geçer, değer eksenli, klişeleşen doğrular duyulmaya başlıyor. Buna karşın STK’ların rolleri konusunda yaygın kabulün, karar alma süreçlerine etki beklentisi olduğunu görüyoruz. Aslında, mevcut etkilerinden ziyade etkileri olması gerektiğine duyulan inanç. Türkiye’de durum, idealden hayli uzak görünüyor. Hem kamu kuruluşları hem de özel sektör için STK’ların kararlara katılımının makbulü, dekoratif olanı. Yani karar sürecinde STK’ları dekorda gösterme, fotoğrafta ona da yer açma. “Bu konuyu tartışmaya açtık, STK’lara danıştık” klişesine delil oluşturma.</p>
<p><strong>Devlet, politikaların oluşum ve uygulanmasında katkıya açık mı, iletişim kanalları oluşturuyor mu?</strong></p>
<p>Peki aslında STK’lar devletten ne ister, devlet onlardan ne bekler; aralarındaki arz-talep ilişkisi nasıl kurulur? STK’lar ile devletin birbirlerinden beklentileri ve temennileri arasında bir gerilim olduğunu tespit etmek zor değil. STK’lar faaliyet gösterdikleri alanlara ilişkin ürettikleri bilgi, politika, model/pilot uygulama ve eylemler gibi araçlarla kamu politikalarını etkilemeye çalışıyorlar. Siyasetin ve bürokrasinin, uzmanlıklarını, birikimlerini ve tecrübelerini hesaba katmasını, politika ve uygulamalarında bunlara yer açmasını bekliyorlar. Devlet ise genellikle her türlü bilgiye sahip olan yegane öznenin kendisi olduğunu, STK’ların sunduğu katkıya ihtiyacı olmadığını düşünüyor. Uygulama konusunda ise sorumluluğun ve karar yetkisinin kendisinde olduğunu ifade ediyor ve STK’ların bu yetkiye müdahalesini meşru bulmuyor. Bu konudaki meşru hak ve yetkinin siyasette/siyasi iktidarda olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla bürokrasi, siyasetin/iktidarın kendilerine STK’lardan faydalanma talimatı vermeden, STK’ların beklentilerine uygun bir davranış geliştirmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Böylece STK’larla devlet arasında kararları etkilemeye dönük katılım mekanizmaları kurulamıyor. Bir başka deyişle Türkiye’de STK’ların politika ve karar üretme süreçlerine katılımı her şeyden önce siyasi karar ve irade gerektiriyor.</p>
<p>Öte yandan beklentilerdeki bu mesafe, ilişkisizlik anlamına gelmiyor. Kamu kuruluşlarının son yıllarda STK’larla ilişkilerini çeşitli zeminlerde geliştirdiklerini görüyoruz. Bazı yasa tasarılarının tartışmaya açılması, STK’larla ortak projeler yapılması, birlikte etkinlikler düzenlenmesi gibi işbirliklerinden söz etmek mümkün. Ancak bunların neredeyse tamamı kamunun cevaz verdiği, kamu politikalarını destekleyen, kamunun uygulamalarını güçlendiren ya da onların eleştirisi olmayan girişimler.</p>
<p><strong>Devlet STK’larla hangi koşullarda iş birliği yapıyor?</strong></p>
<p>Devlet, kendisi tarafından kurulmuş/kurdurulmuş olanların dışında kalan STK’larla üç şekilde iş birliği yapıyor. <span style="color: #bf6034;"><strong>İlki, hayırseverlik odaklı.</strong></span> Devlet STK’ların öz kaynakları ya da harekete geçirdiği kaynaklarla yapılan/yaptırılan ve sonra da yönetimi devlete devredilen okullar, hastaneler, camiler vs. gibi hayır işlerini memnuniyetle kabul ediyor. <span style="color: #bf6034;"><strong>İkincisi, katılımcı demokrasiye dekor oluşturma amaçlı.</strong> </span>Devlet, karar ve yönetim mekanizmasını elinde tuttuğu çeşitli kurumsal yapılarda STK’ların temsil edilmesini, kabullenmek bir yana teşvik ediyor ve buna uygun düzenlemeler yapıyor. Misal, Türkiye’nin bütün il ve ilçelerinde bulunan ve yoksullukla mücadelenin önemli kurumlarından biri olan, başında vali ya da kaymakamın bulunduğu Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları. Devlet neden bir STK kurar; vali, kaymakam nasıl bunlara başkanlık eder gibi, en ilkel demokrasilerde bile kabulü sorunlu olabilecek durumları şimdilik bir kenara bırakarak mevzumuza dönelim. Doğrudan devlet tarafından kurulan ve yönetilen bu vakıfların mütevelli heyetlerine, bulundukları illerde iki, ilçelerde bir STK temsilcisi dahil ediliyor. İki STK’nın yanında iki de hayırsever de heyete katılıyor. Ancak bu katılımların kararları etkilemesi mümkün değil. Zira hem kaynaklar hem de işleyişe ilişkin pek çok stratejik karar, merkezi idare tarafından alınıyor. Detaylara ilişkin kararlar da mütevelli heyetin çoğunluğunu oluşturan kamu görevlilerince alınıyor. Bu durumda STK’larla hayırsever yurttaşların heyete katılımları, katılımcı demokrasi için ihtiyaç duyduğumuz dekordan başka bir şeye hizmet etmiyor. <span style="color: #bf6034;"><strong>Üçüncüsü ise uzmanlık eksenli iş birliği.</strong></span> Devlet kendi kararlarına kaynaklık etmek üzere topladığı veriler arasına ilgili alandaki STK’ların yaptığı araştırma, izleme, değerlendirme çalışmalarını dahil ediyor; kararların oluşumunda kullanıyor. Ancak bu iş birliğinde bir ayrım yapıyor. Kendisi için zararsız olduğunu düşündüğü konular ve zararsız bulduğu STK’larla doğrudan ilişki kurarken, zararlı bulduğu ya da birlikte görünmenin itibarını zedeleyeceğini düşündüğü STK’larla, onlardan faydalansa bile, açık ve şeffaf bir ilişki kurmuyor, temas etmiyor, metinlerinde onlara referans vermiyor.</p>
<p>Kamu-STK iş birliğindeki bu tabloda, YADA’nın kamu yöneticileriyle gerçekleştirdiği araştırma bulgularına göre, kamu yöneticileri, sorunun faturasını hem kamuya hem STK’lara kesiyor. Kamu yöneticileri, STK’larla iş birliğinin STK’lardan kaynaklanan zorluklarını şu şekilde sıralıyor:</p>
<ul>
<li>STK’ların uzmanlık ve organizasyonel kapasitesi, kamuya etkileme becerisi sınırlı.</li>
<li>STK’lar siyasi taleplerle sivil talepleri ayrıştırmıyor, siyasi pozisyonlar ve tarafgirlik, sivil taleplerin önüne geçiyor ve STK’lar kamuya siyasi hasım olarak yaklaşıyor.</li>
<li>STK’lar demokratik değiller, kendi içlerinde ve birbirleriyle çekişme ve rekabet içindeler; üyelerinin, hedef gruplarının tabanlarının iradesini yansıtmıyorlar.</li>
<li>STK’lar toplumdan kopuklar, toplum onları tanımıyor.</li>
<li>STK’lar belli toplumsal kesimleri dışlıyorlar.</li>
</ul>
<p>Kamu yöneticileri, iş birliğinde kamudan kaynaklanan zorluklarını ise şöyle tarif ediyor:</p>
<ul>
<li>STK’lara yönelik mevzuat geçmişe göre daha iyi olmakla birlikte yeterli değil.</li>
<li>Geçmişten gelen otoriteryan devlet geleneğinin izleri, birlikte çalışmayı zorluyor; STK’ların iradesi tanınmıyor.</li>
<li>STK’larla çalışmak için nasıl bir prosedür izleneceği belirlenmiş değil.</li>
<li>STK’lara zaman ayırma, iş planlarında tanımlı olmadığı için yüke dönüşüyor ve istenmiyor.</li>
</ul>
<p>Bu zorluklara karşın STK’ların kaçınılmaz olarak kamu yaşamında yer tutmaya başladığını ve kamunun STK’ları tam olarak muhatap almaya başlamamış olsa bile hesap etmeye başlamış olduğunu söyleyebiliriz. Hal böyle iken devlet, yok sayamadığı STK’ları içererek kontrol etme çabasına giriyor<em>. </em>Bu duruma yol açan temel neden olarak devletin kontrol merkezli bir tutuma yatkın olması gösterilebilir. Türkiye’de devlet, öteden beri toplumla ilişkilerini karşılıklılık ve müzakere esasıyla değil toplumu kontrol etme motivasyonuyla kuruyor. STK’ların sayısal olarak artması, yasal mevzuatın AB yasalarıyla uyumlulaştırılmasına dönük adımlar, STK’ların kendilerine yeni kaynaklar bulması gibi faktörlerle birlikte devletin STK’ları kontrol imkanları giderek azalıyor. Ancak bu değişim etkin bir demokrasiye de yol açmış değil. Devletin kontrol stratejisi, STK’ları kararların dışında tutmaktan, kısmen ve dekoratif düzeyde içermeye dönüşüyor. Buna karşın bu, sivil toplum-devlet ilişkilerinde geçmişle karşılaştırılamayacak kadar önemli imkanları da içeren bir durum. Zira toplumun taleplerinin seslendirilebildiği zeminler üretiyor ve henüz müzakereye değilse de diyaloğa imkân veren bir ortam yaratıyor.</p>
<p><strong>Özel sektör STK’ları nasıl keşfetti?</strong></p>
<p>Devlet-STK ilişkilerine benzer bir durum özel sektör-STK ilişkileri için de geçerli. Şirketlerin STK’ları keşfi, kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) kavramının yükselişiyle birlikte oldu. KSS projelerinde şirket-STK ortaklıkları, şirketin hayırseverlik faaliyetlerini bir STK aracılığıyla yapmaktan şirketin sürdürülebilirlik yaklaşımlarının toplumsallaştırılmasına kadar pek çok alanda ortaya çıktı. Şirketlerin STK’larla ilişkilerine baktığımızda ise devletin kontrol stratejisinin, benzer metotlarla fakat farklı bir amaç için işlediğini görüyoruz. Şirketlerin devletten farkı, STK’ları kontrol etmekten ziyade sözcü yapmak istemesi.</p>
<p>STK’ların çevre, insan hakları, kadın, çocuk, engellilik gibi toplumsal meselelerde bilgi üretmesi, politika geliştiren, stratejilerini model uygulamalarla toplumsallaştıran yeni birikimler ve tecrübeler ortaya koyması, devletin yanı sıra şirketlerin de bu konularda önemli karar merkezleri olduğunu gösterdi. Şirketlerin, çevreden insan haklarına pek çok alanda politikalar geliştiren, kararlar alan, uygulamalarıyla toplumsal ve çevresel etkilere yol açan kuruluşlar olduğu daha da belirginleşti. Bu durum STK’ların, kararları etkileme misyonlarının alanını devletten özel sektöre doğru genişletmelerine yol açtı. Şirketler için de yeni bir iş yapma kültürünü tartışma ihtiyacı ortaya çıktı. Bu gerilim, şirket-STK diyaloğuna imkan veren yeni bir zemin ortaya çıkardı. Bir de bu zemini anlatan sihirli bir kavramı: Sürdürülebilirlik. Sürdürülebilirlik bahsi bir başka yazının konusu. Ancak bu zemin, Türkiye’de şirketlerle STK’lar arasındaki ilişkilere yeni bir boyut kazandırdı. Şirketler STK’larla iş birliğine dayalı ilişkileri önemsemeye, yaygınlaştırmaya başladılar. Ancak tıpkı devlet bahsinde olduğu gibi şirket-STK ilişkilerinde de STK’ların henüz müzakere edebilecek olgunlukta olmadıkları görülüyor. Devlet ve şirketlerle karşılaştırıldığında STK’lar, gerek kurumsal kapasiteleri gerekse toplumsal destekleri açısından müzakere kabiliyetinden uzak görünüyorlar. Ancak son yıllardaki çeşitli STK girişimleri, kampanyalar, hukuksal mücadeleler, müzakere atmosferine yaklaşmakta olduğumuzun işaretleri. Bunun yanında içinde bulunduğumuz dönem, daha çok şirketler ile STK’ların, çoğunluğu hayırseverlik odaklı olan toplumsal projeleri, birlikte hayata geçirdikleri bir dönem. Bu durum, müzakereci bir demokratik ortam için zayıflıklara işaret ediyor olsa da geçmişle karşılaştırıldığında önemli bir farkın altını çiziyor. Şirketler geçmişte STK’larla herhangi bir zeminde bir araya gelme ihtiyacı duymazlar, STK’ları, politikaları ve kararları hakkında ikna edilmesi gereken bir kategori olarak görmezlerdi. Devletin kararlarını manipüle edebilme gücüne sahip olmak, şirketler için yeterliydi. Ancak günümüzde, özellikle gelişmiş demokrasilerde, STK’ların performansları sonucu şirketlerin hareket alanlarını daraltan hükümet düzenlemelerinin ortaya çıkmaya başlaması, hükümetlerin şirketleri ilgilendiren kararlar öncesinde şirketlerle yürüttüğü müzakereleri giderek azaltması, STK’ları şirketler için hesaba katılması gereken bir kategori haline getiriyor.</p>
<p>Devlet-STK ilişkilerinde altını çizdiğimiz, STK’larla ilişki kurma biçimi, özel sektör için de geçerli. Özel sektör de toplumsal ve çevresel etkileriyle ilgili performanslarının eleştirisini yapan STK’larla doğrudan, açık ve şeffaf ilişkiler kurmuyor. İlişkileri daha çok STK’nın şirketin sözcülüğünü yaptığı dekoratif bir konumlanma ya da STK’ların ürünlerinden karar süreçlerinde dolaylı olarak faydalanma şeklinde. Buna karşın şirketlerin kararlarını, gerek STK’ların girişim, faaliyet ve kampanyaları sonucunda gerekse STK’lara doğrudan danışarak şekillendirdiklerini gösteren örnekler, cılız da olsa, mevcut. Bu durum özel sektör-STK ilişkilerinde de temassızlıktan diyaloğa geçildiğini gösteren önemli bir işaret.</p>
<p><strong>STK’ların iş birliği konusunda en kötü performans gösterdiği alan hangisi?</strong></p>
<p>STK’ların iş birliği konusunda en kötü performans gösterdiği alan, herhalde STK’lar arası iş birliğidir. STK’lar, iş birliği ihtiyacını -belli ölçülerde- platform ve ağlar gibi yapılarla karşılamaya çalışıyor ancak etkin sonuçlar alacak ortak performanslar sergileyemiyorlar. Bunun önemli nedenlerinden biri STK’ların faaliyet gösterdikleri tematik alanlarda farklı STK’ların varlıklarına karşı tahammülsüzlükleri. Bu tahammülsüzlük STK’lar arasında bir güven eksikliğine işaret ediyor. STK’lar aynı tematik alanda faaliyet gösteren diğer STK’ların varlıklarını meşru bulmuyor; onları ya “başka kuruluşların uydusu” olarak görüyor ya da “amacından sapmış” kuruluşlar olarak. Amacından sapma, bir STK’nın diğeri için yaptığı, başta gelen eleştirilerden biri. Genellikle ideolojik/politik yönelimleri gayrı-meşru bulmakla ilgili. Mesela, hayırseverlik alanında faaliyet gösteren iki kuruluştan biri diğerini İslamcı olduğu, diğeri ise ötekini Kemalist olduğu için meşru bulmuyor. Bunlardan biri başörtülü olana, diğeri olmayana yardım yapmayı, burs vermeyi vs. tercih ediyor. Ancak bu tercihler birbirleri için gayr-ı meşru. Bu durum kadın, çocuk gibi hak kuruluşları için de geçerli, çevre kuruluşları için de. Her biri ötekini amacından sapmış olmakla eleştiriyor.</p>
<p>Türkiye’nin olağanüstü dönemlerinde STK’lar çeşitli mağduriyetlere uğradılar. 12 Eylül ile 28 Şubat, pek çok STK için önemli mağduriyetlere yol açtı. Ancak birbirleriyle ilişkilerini güvensizlik ekseninde kuran STK’lar, ötekinin mağduriyetine yol açan durumlara kayıtsız kalmayı seçiyor. Söz gelimi laik/seküler camia, Türkiye’nin STK tarihindeki kırılmaları dönemselleştirirken 28 Şubat’ı bir kırılma olarak kayda geçmiyor. Aynı şekilde İslami eğilimli kuruluşlar, 12 Eylül’ün muhalif sivil toplum kuruluşlarını düşürdüğü mağduriyeti ya görmezden geliyor ya da meşru bulabiliyor. Bunun temel nedeni, birbirlerini meşru bulmamaları ve birbirlerine güvenmemeleri. Oysa STK’ların faaliyet gösterebileceği güvenli ve demokratik bir ortamın oluşturulabilmesi için STK’lar arası ilişki, diyalog ve iş birliği zaruri. Bu konuda da cılız işaretleri görmek mümkün. Birbirleriyle yıllarca hiçbir ilişki kurmamış, diğerini  görmezden gelmiş, ötekinin başına gelen felakete sessiz kalmış hatta destek vermiş pek çok STK, birbirlerini etkinliklerine izleyici olarak da olsa davet ediyor. Türkiye’nin yakın geleceğinde, STK’lar arası diyaloğun güçlenmesiyle farklı politik, kültürel, dini vb. çevreleri temsil eden STK’ların, birbirlerinin varlığını ortadan kaldırmaya dönük anti-demokratik uygulamalara birlikte karşı çıkabildiğini gördüğümüz müzakereci ve demokratik iş birliklerini görmek sürpriz olmayacaktır.</p>
<p><strong>İş birliği hangi koşullarda, nasıl etkili olabilir?</strong></p>
<p>STK’ların kamu, özel sektör ve kendi aralarındaki iş birliği kültürünü genel olarak değerlendirecek olursak, sınırlı olan iş birliği pratiğinin ya da retorikte var olan iş birliği tahayyülünün dışlayıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bize göre iş birliği, benzerler arasında değil farklılar arasında kurulduğunda anlamlı olabilecek bir hukuk. Birbirine benzeyenlerin arasında birlik, dayanışma gibi ilişkiler kurulabilir. İş birliği, esas olarak birbirinden farklı amaçları, yaklaşımları olan ve uyuşmak zorunda olmayan kurumların ortak bir zemin üzerinde hareket etmeleri olarak görülmelidir. Bir başka deyişle iş birliği, “iş birliği yapılabilir paydaşlarla” değil “iş birliği yapılabilir olmayanlarla” kurulduğunda etkili ve anlamlı olacaktır. Bunun sonuç vermeyeceğine dair inanç ise iş birliğinin önündeki en büyük engel. Öte yandan iş birliğinden “romantik bir mutlak uzlaşma” beklentisinin arkasında, iş birliğini ya “güç birliği” veya “düşmana karşı daha güçlü bir dayanışma içinde olma” tarifiyle sınırlayan yaklaşım ya da “düşmanla bir savaş pazarlığı” olarak gören algı yer alıyor.  Oysa, iş birliğini aşk ve nefret ikileminden çıkarıp diyaloğu, müzakere kültürünü, çoğulculuğu geliştirme bağlamında ele almak gerekir.</p>
<p>Peki, STK’lar arasında ya da bir STK ile diğer kurumlar arasında, benzerlerle, özellikle de farklı olanlarla, ne tür iş birlikleri kurulabilir? “Benzerler” tabiriyle kastedilen kuruluşlar, aynı alanda veya aynı hedefler doğrultusunda çaba harcayan ya da dünyaya bakışları birbirine benzeyen kuruluşlar. İş birliği denince, son yıllardaki müdahaleler nedeniyle, kamu-STK arası iş birliği, akla gelenlerde, önde yer alan örneklerden biri. Mevcut pratiklerde iş birliğinin, STK’larca kamunun davet edildiği etkinliklerde hizmet ve lojistik desteklerle sınırlı olduğunu, kamu tarafından STK’ların davet edildiği etkinliklerde ise dekoratif katılımın ötesine geçmediğini gözlemliyoruz. Bu iş birliklerinin değerlendirilmesine yukarıda yer vermiştik, daha ayrıntılı bir değerlendirme ayrı bir yazıyı hak ediyor. Ama yukarıdaki çerçeveye uyan bir kamu-STK iş birliğinin, karşılıklı arz talep dengesini kuran, müzakereye açık bir tarzda olması gerektiğini de belirtelim. Benzer bir durum, özel sektörle iş birliklerinde de geçerli. Günümüzde, Türkiye için özellikle özel sektörün kurumsal sosyal sorumluluk projeleri yapma motivasyonu ile kurulan iş birliklerinde de arz-talep dengesi kurulamıyor. Bir uçta şirketin kendisine sağlayacağı faydalar değersizleştirilmek istenirken diğer uçta, STK etkinlikleri ya da projelerindeki hedefler geri planda kalabiliyor.</p>
<p>STK’ların kendi aralarındaki iş birlikleri düşünüldüğünde en sık akla gelen ise güçleri birleştirmek. Aynı amaç uğruna çaba harcayan ya da ortak paydaları olan kuruluşların birlikte hareket etmesi. Bu, iş birliği denince akla en fazla gelen, bize göre iş birliğinden ziyade güç birliği olarak adlandırılması gereken bir birlikte hareket etme tutumu. Şube ve temsilcilikler açmak, ağlar oluşturmak, platformlar kurmak, federasyonlar oluşturmak, ortak proje ve etkinlikler yapmak bu tür örnekler. Kuşkusuz, bu güç birlikleri sivil toplum açısından önemli. Hattı zatında, STK’ların kendisi de “etki yaratmak isteyen bireylerin iş birliği veya güç birliği girişimi” olarak tarif edilebilir. Öte yandan benzerlerle değil de farklılarla yapılacak iş birlikleri, etki ve sonuç potansiyelleri itibariyle çok daha kilit önemdedir. Ancak STK dünyasında bunun fazlaca örneği olduğunu söylemek mümkün değil. Bu tür çabalar, farklara rağmen bir iş birliği tesis etmekten ziyade farkları azaltmaya yönelince kolaylıkla tıkanabiliyor.</p>
<p><strong>Hem benzer hem benzemez STK’lar arasında geliştirilebilecek işbirliği örnekleri nelerdir?</strong></p>
<ol>
<li>İlki mikro ve coğrafi yakınlığı olan tüm STK’lar için geçerli -fakat Türkiye’deki güvensizlik atmosferini düşününce birbirine belli açılardan daha yakın olan STK’lar için daha fazla geçerli- ve ekonomi alanından bir öneri. STK’ların kaynak yaratma ve mali sürdürülebilirliği sağlamada sorunları olduğu malum. Bunu aşmak için kaynak ortaklıkları kurulabilir. En basitinden mekân paylaşımını yaygınlaştırmak gerekiyor. Birçok STK tam zamanlı kullanmadığı ofislere sahip. Ayrıca tam zamanlı kullansalar dahi daha geniş bir ofisi birlikte kullanmanın sağlayacağı farklı tasarruflar söz konusu. Mekân kullanımı basit bir öneri. Bundan bir hamle daha kuvvetli olanı, diğer kaynakların da ortak kullanımı: Örneğin insan kaynağını en vasıfsızdan en vasıflıya kadar ortaklaştırmak mümkün. STK’larda, çalışanlara düzenli bir gelir sağlamak, tüm STK’lar için her daim mümkün olmuyor. Farklı kaynakların farklı zamanlarda seferber edebilmesiyle STK’ların istihdamı ortaklaştırmasının, hem çalışanların çalışma koşulları hem de STK için avantajları çok.</li>
<li>İkincisi makro bir öneri: STK’ların hukuksal sürdürülebilirliği için çalışacak ortak bir <strong>sivil toplum platformu</strong>. Amacı yalnızca STK’ların kurumsal ve hukuki sorunlarıyla ilgilenmek, bu sorunların kamuoyuna ve politika yapıcılara aktarılmasını sağlamak ve bu çıkarların takipçisi olmak olan bir platforma ihtiyaç var. Bu platformun, tüm STK’ların çıkarlarının savunuculuğunu yaparken hepsine mesafeli de durabilmesi lazım. İçinde farklı kimlikleri temsil eden (seküler, İslami, Kürt, Alevi, LGBTİ, feminist, ekolojist vb.) farklı ölçekte ve çeşitlilikte kuruluşun yer aldığı ve STK’ların STK olmaktan kaynaklı sorunları ötesine karışmayan bir platform olmalı.</li>
<li>Üçüncüsü iletişimle ilgili: STK’ların demokratik bir müzakere kültürü içinde temas edecekleri, tartışacakları, birbirlerini takip edebilecekleri bir iletişim platformuna ihtiyaç var. Zamanın ruhuna uygun olarak bunun mecrası, bize göre sosyal medya. Mevcutların etkin kullanımı haricinde, doğrudan STK’lara yönelik bir sosyal medyaya ihtiyaç var.</li>
</ol>
<p>Bunlar tüketici olmayan ve çözümü kapsayıcı olma iddiası taşımayan üç basit örnek. Metnin sonunda bu örnekleri vermekteki gayemiz, anahtar niteliğinde iş birliği tarifleri yapmak değil, STK’lar arasında yapılabilecek çok fazla iş birliği imkanı olduğunun altını bir kez daha çizmek. Bu tür örneklerin çoğalmasının ve gerçekleşmesinin kolay olduğunu iddia etmiyoruz. Ama imkânsız da değiller. Bu örnekleri çoğaltmak ve işbirliği peşinde olmak bize göre bir zaruret.</p>
<p>Nihayetinde, Türkiye’de toplumsal grupların diğerleri ve/veya karşıtlarıyla iletişim kurabileceği, müzakere edebileceği, iş birliği yapabileceği bir kamusal hayattan söz etmenin güç olduğunu teslim ediyoruz. Diyalog, müzakere ve iş birliği, reddedilen, küçümsenen, sakınılan yöntemler. Hal böyleyken iş birliğini savunmak ve bir sorun çözme yöntemi olarak önermek zor bir iş. Buna karşın günümüzün pek çok meselesinde demokratik ve müzakereci işbirlikleri geliştirmek, meselelerin çözümünde en etkili yol.</p>
<p><strong>*Söz konusu yazı <a href="https://www.sivilsayfalar.org/sivil-toplum-kuruluslarinin-is-birligi-ile-imtihani/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Mehmet Ali Çalışkan</a> ve Ulaş Tol tarafından birlikte kaleme alınmıştır.</strong></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/10/09/sivil-toplum-kuruluslarinin-is-birligi-ile-imtihani-2/">Sivil toplum kuruluşlarının &#8220;iş birliği&#8221; ile imtihanı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15 Temmuz darbe girişimi ve Aleviler</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/04/16/15-temmuz-darbe-girisimi-aleviler/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/04/16/15-temmuz-darbe-girisimi-aleviler/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Apr 2017 22:08:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dini Kimlik - İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemevi]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Evet]]></category>
		<category><![CDATA[Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[hayır]]></category>
		<category><![CDATA[HDP]]></category>
		<category><![CDATA[hükümet]]></category>
		<category><![CDATA[KHK]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[podem]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[referandum]]></category>
		<category><![CDATA[Selahattin Demirtaş]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum kuruluşları]]></category>
		<category><![CDATA[STK]]></category>
		<category><![CDATA[ulaş tol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=13417</guid>

					<description><![CDATA[<p>15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar, şimdiye dek hep siyasetin aynasında tartışıldı. Oysa ki, darbe girişimi ve ilan edilen KHK’lar toplumdaki birçok kesimi mağdur etti. Referanduma günler kala Sivil Sayfalar olarak her dönemin ‘kaybedeni’ olan Alevilerin, 15 Temmuz darbe girişimine ve sonrasında yaşananlara nasıl baktığını sayfamıza taşıdık. 15 Temmuz darbe girişimine Aleviler nasıl tepki [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/04/16/15-temmuz-darbe-girisimi-aleviler/">15 Temmuz darbe girişimi ve Aleviler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar, şimdiye dek hep siyasetin aynasında tartışıldı. Oysa ki, darbe girişimi ve ilan edilen KHK’lar toplumdaki birçok kesimi mağdur etti. Referanduma günler kala Sivil Sayfalar olarak her dönemin ‘kaybedeni’ olan Alevilerin, 15 Temmuz darbe girişimine ve sonrasında yaşananlara nasıl baktığını sayfamıza taşıdık.</em></strong></p>
<p>15 Temmuz darbe girişimine Aleviler nasıl tepki verdi? OHAL Alevileri nasıl etkiledi? Devletten tasfiyeler sadece FETÖ’cüleri mi hedef alıyor? Alevilik kamusal alandan siliniyor mu? Peki, Alevilerin referandumdan beklentileri ne? 15 Temmuz darbe girişiminin Alevilere yansıması ve Alevilerdeki algısını, <a href="http://podem.org.tr/wp-content/uploads/15-Temmuzdan-Bug%C3%BCne-Alevilerin-G%C3%BCndemi.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer">PODEM</a> için hazırladığı rapor vesilesiyle Ulaş Tol’la konuştuk.</p>
<p><strong>-Araştırmadan bahseder misiniz?</strong></p>
<p>Öncelikle bu bir araştırmadan ziyade Alevilerin bu dönemdeki ruh halini görmek için yapılmış bir çalışma. Kapsayıcı ve tüketici bir çalışma değil.</p>
<p><strong>-Yüz yüze görüşmeler yaptınız. Çalışmadan konuşalım o halde. Nasıl bir çalışma oldu?</strong></p>
<p>Bir anlamda mevcut durum hakkında kaba bir fotoğraf görmek için yapılmış bir çalışma ama temsili ya da keşfedici araştırma teknikleriyle yapılmış bir çalışma değil. Gözlemlere ve görüşmelere dayanan bir çalışma. Aralık ve ocak ayında Aleviler arasında sahayı iyi gözlemleme fırsatı olmuş, sahada vakit geçiren kanaat önderleriyle görüştüm. Daha sonra da şubat başında yine benzer bir profilin katıldığı bir toplantı yapıldı.</p>
<p><strong>-Yine Alevi önderlerin de yer aldığı bir çalışmadan bahsediyoruz &#8230;</strong></p>
<p>Evet. Farklı tipte Aleviler oldu orada. Bir televizyonda Alevilik üzerine program yapan bir Alevi de oldu, önemli Alevi kuruluşlarının yöneticileri de yer aldı ya da genç Alevi arkadaşlar da yer aldı. Görüştüğüm ve toplantıya katılan kişilerin ortak özellikleri Aleviliği önemseyen ve Alevilerle teması kuvvetli olan, Alevi mahallelerinde, cemevlerinde vakit geçiren, Alevi dünyasını gözlemleme şansı olan kişiler olması oldu. Ben de, bu kişilerin kendi ruh hallerini ve gözlemlerini derleyip toparlamış oldum bu çalışma ile.</p>
<figure id="attachment_13419" aria-describedby="caption-attachment-13419" style="width: 4032px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-13419" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/04/IMG_2607.jpg" alt="Ulaş Tol" width="4032" height="3024" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/04/IMG_2607.jpg 4032w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/04/IMG_2607-640x480.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/04/IMG_2607-1024x768.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/04/IMG_2607-1280x960.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/04/IMG_2607-610x458.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/04/IMG_2607-320x240.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 4032px) 100vw, 4032px" /><figcaption id="caption-attachment-13419" class="wp-caption-text">Ulaş Tol</figcaption></figure>
<p><strong>-O zaman 15 Temmuz’dan başlayalım. 15 Temmuz darbe girişimine Aleviler nasıl tepki verdi, ne düşündüler?</strong></p>
<p>Bir kere gece önce ne oluyor ne bitiyor onu anlamaya çalışmışlar. Refleks içe kapanma olmuş. “Ya bir şeyler oluyor ve iyi bir şey olmuyor”.  Bu darbeyse kötü bir şey ve kim yapıyorsa ve ne için yapıyorsa yapsın biz buradan zararlı çıkarız hissine kapılmışlar. Evlere kapanmışlar.</p>
<h4>“Darbe girişiminde sonuç ne olursa olsun o ortamdan ve karışıklıktan Aleviler zararlı çıkar düşüncesi hakim olmuş.”</h4>
<p><strong>-Faturanın kendilerine kesilmesi gibi bir cümle vardı raporda. Bunun somut bir dayanağı var mı yoksa Alevilerin rejime karşı geleneksel tepkisi mi?</strong></p>
<p>Geçmiş toplam hafıza birikiminin getirdiği bir şey. Ülkede bir karışıklık olduğunda, bir çatışma hali olduğunda Aleviler kendi niyetlerinden bağımsız olarak işin ortasında bulurlar kendilerini ve genellikle de zararlı çıkarlar. Yani böyle bir geçmiş tecrübeleri var. Bu darbe girişiminde de sonuç ne olursa olsun o ortamdan, karışıklıktan Aleviler zararlı çıkar düşüncesi hakim olmuş. Nasıl zararlı çıkacak? Mesela Alevi mahallelerine saldırılar olacak, Aleviler sorumlu tutulacak vb.</p>
<p><strong>-15 Temmuz’un hemen ertesi günü Alevi mahallelerine saldırdılar…</strong></p>
<p>Ona dair çok fazla veri yok. Şöyle şeyler olmuş; zaten Alevilerin kapanma refleksinin arkasından da öyle bir şey var: Yani sokağa çıkan öfkeli kalabalıklardan korkar Aleviler. Tekbir getirerek sokağa çıkan bir öfkeli kalabalık var, herhangi bir gerilim anında öfkesini şiddete dönüştürme potansiyeline sahip Alevilere göre bu kalabalık. O yüzden de hani sokağa çıkıp, yani diyelim ki slogan atan birine bir söz söylediğinde, o hızla bir şiddete dönebilir. Ya da öfkeli kalabalık oradan geçerken laf atabilir, bir cemevine saldırıda bulunabilir. Bu yüzden kapanmaya ve onlara bulaşmamayı tercih etmişler. O yüzden de sokağa çıkmamışlar. Bir dizi gerilim olduğunu söylüyorlar ama öyle çok kuvvetli, sonu şiddetle biten saldırı olduğuna dair bir anlatıya veya bulguya rastlamadım.</p>
<p><strong>-15 Temmuz’dan sonra üç partinin katıldığı Yenikapı Mitingi’ne kadar Alevilerin ruh halini nasıl?</strong></p>
<p>Yenikapı Mitingi ve işte ‘Yenikapı ruhu’yla yaratılmaya çalışılan şey Alevi dernek yöneticileri için demiyorum ama tabandaki Aleviler için rahatlatıcı bir unsur olmuş. Çünkü orada farklı kesimlerin bir araya gelip bu darbe girişimine karşı bir “Hepimiz karşıyız” mesajı vermesi tabanda rahatlama yaratmış.</p>
<p><strong>-Özellikle herhalde Kılıçdaroğlu’nun mitinge katılmasından bahsediyoruz<em>.</em></strong></p>
<p>Evet. CHP’nin de katılmasından. Ama daha çok da karşı tarafın yani AK Parti’nin de buna sıcak bakmasından. “Bu işin sorumlusu Gülen Cemaati’dir ve biz diğer kesimleri suçlu görmeyeceğiz” mesajını vermiş oldular Aleviler için. “Tamam, artık bu işin sorumlusu biz olmayacağız, görülmeyeceğiz. Bize beklediğimiz gibi bir fatura kesilmeyecek. Gündelik hayatımıza dönebiliriz” hissi hakim olmuş Alevilerde. Bu arada kimi Alevi kuruluşlarının liderlerinin hükümeti ve meclisi ziyareti söz konusu. Buna tepki veren Alevi kuruluşları, yöneticileri de var ama toplamda darbe girişimi sonrası Aleviler için rahatlama dönemi oluyor.</p>
<p><strong>-Bundan sonra KHK’ların çıkmasıyla beraber işten atılmalar söz konusu oldu. Sosyal medyada şöyle yankılanmıştı; ‘hayatımda hiç bu kadar rahat olmamıştım hem ateistim hem Aleviyim hem solcuyum, dolayısıyla bu ihraçlar bana dokunmaz’ denmişti. </strong></p>
<p>Evet, Alevilerin hissiyatı da öyleydi. Fakat daha sonra ihraçlar Gülen Cemaati’yle, FETÖ adı verilen organizasyon ile sınırlı kalmadı. Özellikle öğretmenler arasında. Bunun tabi gerisinde şöyle bir şey var, belki ondan bahsetmek lazım. 2000’li yıllarda aslında Aleviler daha kendi inançları ve kimlikleriyle ilgili taleplerin peşinde oldu ve onunla ilgili mücadeleler öne çıktı. Bu sırada da görece iyileşmelere rağmen AK Parti karşıtı oldular. AK Parti’ye oy veren Aleviler de var elbette ama yoğunlukla CHP’ye oy verir Aleviler. CHP’ye oy verirken de gönül rahatlığıyla vermez bu kısım. Hep eleştirel kalırlar. Bir anlamda alternatifsiz gördükleri için CHP’ye oy verirler. Bu son 7 Haziran  2015 seçimlerinde HDP kampanyasının da etkisiyle Kürt Aleviler başta olmak üzere Aleviler arasında HDP’ye de bir eğilim oldu. Yani HDP liderlerinin seküler görünümü, işte Demirtaş’ın sempati toplaması, çıkıp televizyonda bağlama çalması, Alevilerin haklarına yönelik HDP’nin vurgularının önde olması, bir de geçmişe göre farklı olarak Alevi hareketi önderlerinin milletvekili adayı olması ve seçilmesi HDP’ye yönelik bir ilgi yaratmıştı. Dolayısıyla Alevilerin HDP ile organik ilişkisinin olduğu bir dönemdi bu. Bu KHK’lar da FETÖ’den sonra Kürtlere, HDP’ye, Kürt siyasetinin farklı kuruluşlarına ve STK’larına yöneldiği için oradan başta HDP’ye yakın olan Aleviler de pay almaya başladı.</p>
<p><strong>-OHAL’de Alevilerin başına ne geldi genel olarak<em>?</em></strong></p>
<p>En büyük pay  KHK ile bir çok Alevi öğretmenin görevden alınmasında oldu. İkincisi de  Alevi televizyonların kapatılması oldu. Bir yandan KHK’larla görevden almalar, diğer yandan da görev alımlarındaki seçicilik ve keyfilik Alevilerde “tam bir tasfiye” yaşıyoruz hissiyatını getirdi.</p>
<p><strong>-Kimi Alevi dernekleri de kapatıldı Gülen’le ilişkili olduğu iddia ediler<em>ek.</em></strong></p>
<p>Onlar Alevilerle ilgili kuruluşlar değil. Zaten çok fazla üyesi olmayan, daha Alevilere yönelik Gülen Cemaati’nin operasyonunu yürütmek amacıyla kurulmuş dernekler olarak görülüyor. Yani onların kapatılmasına Alevilerin arasında üzülen olmamıştır diye düşünüyorum. Ya da onlardan yola çıkarak FETÖ Alevilerin içine de sızmış diye yorumlayanlar da olmadı. Üçüncü bir şey daha var KHK’larla ilgili, onu da söyleyeyim. Esas belki de hani duygusal olarak etkileyen şeylerden biri de o. Meslekten atılmalar oldu ama bir yandan da KHK’larla ve devletin yeni örgütlenmesinde devlet kurumlarına yeni kadrolaşmaların yolu çizildi. Burada en önemli şeylerden biri de işe alımlarda mülakat şartı gelmesi. Bir yandan tasfiyeler, yani KHK’larla görevden almalar, diğer yandan da görev alımdaki seçicilik ve keyfilik Alevileri şu duyguya getirdi: “Biz bu devletten tasfiye ediliyoruz. Zaten çok büyük bir temsiliyetimiz yoktu ama hasbelkader gelebildiğimiz yerler vardı. Bundan sonra hiçbir şekilde devlet kadrolarında Alevi yer almasında imkân kalmadı. Tam bir tasfiye yaşıyoruz” duygusuna getirdi. KHK’ların belki bu üç başlıkta etkisi oldu diyebiliriz.</p>
<p><strong>-Bir de STK’ların stratejisinin değiştiğinden bahsediyorsunuz?</strong></p>
<p>90’lı yıllar Alevilik üzerine çalışan birçok düşünür tarafından Alevi uyanışı yılları olarak tanımlandı. Aleviler kitlesel olarak artık daha görünür olmaya ve gizlenmeye alışık ruh halinden daha görünür bir davranışa geçtiği yıllar olmuştu. O yıllarda Alevi kuruluşları daha çok örgütlenmeye ve biz varız demeye yönelmişlerdi. Örgütlenme ve düşünce özgürlüğü ön plandaydı orada. Ve bu kuruluşlar diğer sol kuruluşlar gibi 80 darbesinden çıkan ve belki hak itibariyle bugünden daha geri bir noktada olan ama daha umutlu olan bir haldeydiler. Bir mücadele içerisindeydiler. 2000’li yıllar ise Aleviler için artık kuruluşlarını kurdukları, kurumsallaştıkları ve daha inançsal faaliyetlere yöneldikleri, cemevlerini inşa etmeye başladıkları ve Alevilikle ilgili taleplerini öne çıkardıkları yıllar oldu. Darbe girişimi sonrasındaki koşullar Alevilere biraz 90’lı yılları hatırlattı<strong><em>.</em></strong> Oraya geri çekiliyoruz düşüncesinde oldular. Geri çekilmeye başladılar ve en temel haklarımız elimizden gidiyor, belki hani cemevlerimiz kapatılacak, belki kuruluşlarımız kapatılacak diye düşündüler. Kimi Alevi kuruluşlarının yöneticileri gözaltına alındı. Alevi eksenli mücadeleden demokratik eksenli mücadeleye doğru bir geri çekilme olduğu hissi hakim. Fakat bir yandan da cemevleri duruyor, dernekler duruyor, cemler devam ediyor.</p>
<p><strong>-Ama çalışmada cemlere katılımın düştüğüne değiniliyor…</strong></p>
<p>Cemlere katılımda düşüş olduğu söyleniyor. Öte yandan bir dizi Alevi talepleri de gündeme gelmeye devam ediyor. Yani bir yandan vites düşürüyor ama bir yandan işte din dersi tartışırken vitesi orada artırmaya da devam ediyor. Ruh hali olarak 90’lara döndük hissiyatı var ama pratikte 2000’li yıllar devam ediyor bence Aleviler için.</p>
<p><strong>-Bir de şöyle bir şey var. Gülenci konumuna düşmeme adına sokağa çıkmama ve tepki göstermeme gibi bir durum var. Dolayısıyla hani Alevilerin OHAL stratejisi nedir?</strong></p>
<p>Yani, şimdi o tabi bu referandum süreci biraz değiştirdi. Ben bu raporu yazdığımda daha kampanyalar başlamamıştı, görüşmeleri yaptığımda. Daha şöyle bir ruh hali vardı özellikle KHK’lar da dozunu çok artırdığı için, Alevilerde kamusal alandaki refleks kimliklerini saklama yönündedir. Yani bugüne kadar böyle gelmiştir. Kendi mahallelerinde ve daha güçlü olduğunu hissettikleri yerde kimliğini dile getirirler ama ‘ötekiyle’ karşılaştığı yerde önce Alevi olduğunu saklar. Zorunda olmazsa söylemez. Bunun hani kırılmaya başladığı yerler vardı. Son dönemde ise bu tekrar geriye döndü. Darbe girişimden sonraki sürece eleştirel yaklaşmak darbeci olarak yaftalanmak olarak çevrelerinde görüldüğünü anlatıyorlar. O yüzden de hani o eleştirileri de ne bileyim kamusal bir tartışmada söz ağzına gelse bile yapmamayı yeğlediklerini söylüyorlar.</p>
<h4>“Kim olursa olsun bir kişinin böyle bir güç elde etmesinden Aleviler zararlı çıkar düşüncesi var.”</h4>
<p><strong>-Peki, Alevilerin referandumdan beklentileri ne<em>?</em></strong></p>
<p>Referandum sürecinde ‘hayır’ kampanyaları bir olanak oldu. Her ne kadar kimi yerlerde, özellikle de HDP’nin çalışmalarının üzerinde baskı olsa da görünür bir ‘hayır’ kampanyası da var ve burada zaman zaman eleştirel doz da yüksek olabiliyor. Bu, Alevilere kuvvet veriyor tabi. Bir de anketlerde zaman zaman ‘hayır’ önde görünüyor. O da umutlandırıyor, oysa öncesinde son derece bir umutsuzluk hâkimdi. Referandum ve anayasa değişikliğiyle aslında bu kampanyalar başlamadan önce ben görüştüğümde çok ilgili değildiler. Mesela Kılıçdaroğlu’nun gafı. Anayasa değişikliğinde ne olup bittiğini anlamadığını gösteren bir gafı oldu biliyorsunuz. AK Parti mitinglerinde çok kullandı bunu. O tür bir durum Aleviler arasında da çok vardı. Bunun esas nedeni ilgisizlik değil. Daha çok inançsızlıkla ilgili bir şey. Yani ne olup bittiği önemli değil. Bugün neyse bundan sonra da o olacak. ‘Evet’ çıksa da o olacak ‘hayır’ çıksa da. Anayasa değişse de öyle olacak değişmese de öyle olacak. Zaten müthiş bir ümitsizlik hâkim. Bir tür tepki olarak ilgilenmediler. Referanduma da öyle baktılar fakat buna karşın da referandum hem bir yandan ilgilenmedikleri ve bir şeyi değiştirmeyeceğine inandıkları bir şeyken öte yandan da çok hayati bir şey olarak gördüler. Bir rejim değişikliği olarak düşündüler. Rejim değişikliği deyince de mevcut sistemin aksaklıkları vs. düşünmeden, biz cumhuriyeti savunuyoruz konumuna çekildiler. Orada cumhuriyetin bence onlar için anlamı sistemsel değil; güçler ayrılığı, meclis, cumhurbaşkanlığı, başkanlık, başbakanlık tartışmalarından bağımsız olarak Alevilere bir eşit yurttaşlık hakkı tanıyor olması. Yani diğer yurttaşlarla eşitliğini sağlaması. İşte, demin söylediğimiz devlet kurumlarında, siyasette yer alma, eğitimde ve başka alanlarda eşit muamele göreceklerine dair bir inancı taşıyor olmalarıydı. Bu süreçteyse bunun kaybolduğunu düşünüyorlar. Bunun da en önemli sonucu adalete olan güvencini yitiriyorlar. Hatta bunu diyenler oldu, ne kadar doğru olduğundan bağımsız olarak, hissiyat açısından böyle demeleri önemli. “12 Eylül Darbesi’nden de biz çok çektik ama hasbelkader orada hani asker vardı, polis vardı vb. ama mahkemelere güvenebiliyorduk” diyorlar. Bugün ise o da kalmadı diyor. Yani yargı da tamamen tarafsızlığını yitirdi. Bugün bir husumet yaşasak ve yargıya düşsek Alevi olarak buradan zararlı çıkacağız. Dolayısıyla hissettikleri şey eşit, adil muamele görme konumunu yitirecek olmaları bu değişiklikle.</p>
<p><strong>-‘Evet’ çıkması halinde beklentileri ne Alevilerin? Referandumda ‘evet’ çıkarsa, başkanlık çıkarsa Aleviler başlarına neyin geleceklerini düşünüyorlar?</strong></p>
<p>Bugün fiilen olan eşit ve adil yurttaşlık hakkını kaybetmiş olma durumlarının hukuki bir statü kazanacağını düşünüyorlar. Burada mesela, Erdoğan karşıtlığı önemli ama Erdoğan değil esas sorun. Devlette bir gücün bu kadar yetkiyi toplayacak olması korkutuyor. Çünkü Aleviler şunu düşünüyor, kim olursa olsun bir kişinin böyle bir güç elde etmesinden Aleviler zararlı çıkar düşüncesi var.</p>
<h4>AK Parti karşıtlığı müzakere etmeyi destekleyen Alevilerde de güçlendi</h4>
<p><strong>-Alevilerin AK Parti’ye bakışı nasıl bu süreçte<em>?</em></strong></p>
<p>Yani kitlesel anlamda zaten hiçbir zaman Aleviler AK Parti’ye sıcak bakmadılar. Yani 90’lı yıllarda Refah Partisi’nin, sonra işte Fazilet Partisi’nin, Milli görüş geleneğinin yükselişini büyük bir tedirginlikle karşılamışlardı. Çünkü Sivas olayları da tazeydi ve şeriat geliyor tartışması vardı. O nedenle zaten AK Parti’ye hiçbir zaman sıcak olmadılar. Çünkü her zaman dindar bir yönetimin olması anlamına geldi. Fakat 2000’li yıllarda bu biraz yumuşadı aslında. AK Parti karşıtlığı devam etti belki ama benim görüştüğüm gençler arasında bugün şeriat diye bir tehlike olduğunu düşünmüyorum diyebiliyorlar. Türkiye’ye şeriat gelir gibi bir kaygı ön planda değil. Fakat AK Parti’ye hiçbir zaman yakın olmadılar. Alevi açılımlarında ise iki tür pozisyon oldu. Bir, o açılımla müzakerede bulunmayı reddedenler oldu. Bir de ‘hayır, müzakerede olmalıyız ve taleplerimizi AK Parti ile müzakere halinde dile getirmeliyiz’ diyenler oldu. Bu süreçte durum oradan da geriye gitti aslında. Şunu diyebiliriz, her zaman bir karşıtlık vardı ama hiç değilse müzakereyi kabul eden bir tarafı vardı. O tarafta da artık AK Parti karşıtlığı daha kuvvetlendi.</p>
<p><strong>-Yani devletle işbirliği yapan tarafta mı?</strong></p>
<p>Yani işbirliği demeyelim de müzakereye daha açık olan taraftı. Fakat açılımlara ilişkin şunu söyleyebilirim, şöyle bir faydası oldu: Niyetinden bağımsız olarak, Alevi açılımları, Aleviler arasında da biz ne istiyoruz, temel taleplerimiz neler, buralarda hangi konularda uzlaşıyoruz konusunda bir tartışmanın olgunlaşmasını sağladı. Pozisyonları netleştirdi. Yer yer de belki 2000’li yılların başlarında ayrıksı, daha uzlaşmaz olan pozisyonlar birbirlerine yaklaşmaya başladı ve çok temel bazı hak taleplerinde ortaklaştılar. Dolayısıyla açılım süreçleri bir sonuç getirdi mi derseniz, en önemli sonucu belki Alevilerin kendi aralarında ne istediğini daha iyi tarif edebilmesini sağladı diyebiliriz.</p>
<h4>Referandumda sonuç ne olursa olsun Alevilerin kaygı ve ümitsizlikleri devam edecek</h4>
<p><strong>-Aleviler peki ne bekliyor geleceğe dair olarak<em>?</em></strong></p>
<p>Referandum kampanyalarından önce dediğim gibi çok ümitsiz bir hal var, beklentiler çok azalmıştı. Çok fazla somut gözlemlerim yok ama bu kampanya dönemi biraz ümidi artırmış gibi. Ümidi artıran referandumdan hayır çıkacağını bekliyor olmaları değil. Az çok muhalefete imkân tanıyan bir zemin olduğunu hissetmeleri. Önemli bir şey daha var. Son iki yıldır yaşadığımız bir şey aslında. Çok fazla patlama, bombalı saldırı vs. oldu biliyorsunuz. IŞİD tehdidi var ve IŞİD sıraya cemevlerini koyacak, Alevi mahallelerini koyacak düşüncesi var. Son birkaç aydır patlama ve bombalı saldırı olmaması da kötü havayı bir nebze yumuşatmış gibi hissediyorum.</p>
<p><strong>-Alevilerin referandumdan ‘evet’ çıkmasına dair kaygıları var mı?</strong></p>
<p>Alevi yurttaşların çoğunda böyle bir ‘evet’ çıkarsa ya da ‘hayır’ çıkarsa bugünden çok farklı bir şey olacak diye bir kaygı olduğunu düşünmüyorum. Bugüne dair kaygıları ve ümitsizlikleri ne düzeydeyse referandumdan sonra da o devam edecek. Bir dönüm noktası gözüyle bakıldığını hissetmedim ben. Evet çıkarsa bugünkü OHAL ile KHK ile, zaten seçimle de iktidara gelen AK Parti istediği yasayı çıkarabiliyor ve uygulamaları yapabiliyordu. Alışmış olduğu son on yılın daha da dozu artmış bir şekilde devam edeceğini düşünüyorlar. Öte yandan evet çıkması fark yaratmayacak şeklinde bir algı hakimken, hayır çıkması ümitsizliği azaltacak, duygu durumunu olumlu anlamda aşırı etkileyecek bir sonuç olur.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/04/16/15-temmuz-darbe-girisimi-aleviler/">15 Temmuz darbe girişimi ve Aleviler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/04/16/15-temmuz-darbe-girisimi-aleviler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
