<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Çatışma Çözümü arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/catisma-cozumu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/catisma-cozumu/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 May 2022 11:54:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Çatışma Çözümü arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/catisma-cozumu/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8216;Irksal Ayrım, Otoriter Rejimler ve Soykırım: Ruanda&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/05/30/irksal-ayrim-otoriter-rejimler-ve-soykirim-ruanda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Meryem]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 May 2022 11:54:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümünde Dünya Deneyimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ruanda]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=81032</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dördüncüsünü konuştuğumuz Çatışma Çözümünde Dünya Deneyimleri raporlarında Türkiye ile benzer ve farklılıklarını tartışmaya açıyoruz. Raporun yazarı Hilal Yavuz ile Ruanda Çatışma süreçlerini konuştuk. Yavuz, sorunlu yanlarına rağmen Gacaca Mahkemelerinde onarıcı adaletin tesis edilmeye çalışıldığını çatışma süreçlerinin sonunda fail ve mağdur ailelerinin yüzleştirildiği mekanizma kurulduğunu ifade ediyor. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/05/30/irksal-ayrim-otoriter-rejimler-ve-soykirim-ruanda/">&#8216;Irksal Ayrım, Otoriter Rejimler ve Soykırım: Ruanda&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Ruanda’nın sosyoekonomik ve sosyopolitik yapısı nasıl? Bize Ruanda ile ilgili genel olarak neler söyleyebilirsiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir Orta Afrika ülkesi olan Ruanda, engebeli coğrafyası nedeniyle “Bin Tepeli Ülke” olarak da biliniyor. Yüzey su kaynaklarının bol ve yıllık yağış ortalamalarının yüksek olduğu ülke tarımsal faaliyetler açısından oldukça elverişli topraklara sahip. Bu sebeple nüfusun neredeyse dörtte üçü bugün hâlâ kırsal bölgelerde yaşıyor ve geçimini tarımla sağlıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Batıda Demokratik Kongo Cumhuriyeti, güneyde Burundi, doğuda Tanzanya ve kuzeyde Uganda’yla sınır komşusu olan Ruanda’da bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Avrupa sömürge güçleri yaklaşık üç çeyrek asır hüküm sürdü. Önce Almanya [1884-1923] daha sonra Belçika [1923-1962] devleti halihazırda ekonomik ve politik üstünlüğe sahip olan ve nüfusunun yaklaşık yüzde on beşini oluşturan Tutsilerle iş birliği yaparak çoğunluğu Hutulardan oluşan ülke yönetimini elinde tutmayı başardı. Sömürge öncesi dönemde Hutu-Tutsi ayrımı geçim kaynaklarının şekillendirdiği bir tür statü farkına işaret ediyordu. Ancak 1933’te çıkarılan ve tüm Ruandalıların etnik aidiyetlerinin yazılı olduğu kimlik kartlarını taşımasını zorunlu kılan bir yasa çerçevesinde bu ayrım ırksal bir farkla ilişkilendirilmiş oldu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Soykırım öncesi dönemde Ruanda’nın sosyopolitik ve sosyoekonomik yapısını şekillendiren üç ayrı dönüm noktasından bahsetmek mümkün. 1962’de bağımsızlığın ilan edilmesiyle birlikte Belçika sömürge güçlerinin ülkeyi terk etmesi Tutsi rejiminin sona ermesi demekti. Akabinde Grégoire Kayibanda önderliğinde bir Hutu rejimi kuruldu. 1973 yılında ise dönemin genelkurmay başkanı Juvénal Habyarimana tarafından bir darbe yapıldı. Söz konusu darbe aslında ülkenin kuzey ve güney bölgelerinde yaşayan Hutular arasındaki bir tür imtiyaz savaşının ürünüydü. Ruanda’nın kuzey bölgelerine kıyasla daha verimsiz toprakların yer aldığı güney bölgelerinde yaşayan Hutular, tarımsal üretim açısından dezavantajlı olsalar da Kayibanda döneminde hem ticaret alanında birtakım imtiyazlar edinerek hem de kamu kurumlarında artan istihdam oranları sayesinde siyasi ve ekonomik açıdan güçlendi. Kuzeyli Hutuları temsil eden Habyarimana’nın esas amacı bu gidişata dur demek ve kuzeylilerin imtiyaz alanını genişletmekti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yönetim tarzı ve hükümetlerin siyasi tutumu göz önünde bulundurulduğunda, soykırım öncesi ve sonrası Ruanda’sında keskin bir değişimden bahsetmek maalesef mümkün değil. Her yeni kurulan rejim bir önceki rejimden daha otoriter bir yönetim tarzını benimsedi. Demokrasi Endeksi’nin (2020) verileri ışığında Ruanda’nın bugün hâlâ otoriter rejimler kategorisinde yer aldığı biliniyor. Ülke, soykırım sonrası dönemde dış ülkelerden alınan maddi yardımlar sayesinde ekonomik açıdan bölgedeki diğer ülkelere kıyasla iyi durumda olsa da İnsani Gelişme Endeksi’nin (2020) verilerine göre hâlâ düşük gelişme gösteren ülkeleri arasında.</span></p>
<p><b>Yazdığınız rapora dayanarak soruyorum, Ruanda’da ç</b><b>atışmaya neden olan dinamikler nelerdi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu rapor kapsamında yaptığım araştırmalar neticesinde iki dinamik öne çıktı. Birincisi, Ruanda’daki Belçika sömürge idaresinin hâkimiyetini tesis etmek için, öncesinde geçim kaynaklarına dayanan Hutu-Tutsi ayrımını ırksal ve hiyerarşik bir kategori olarak yeniden şekillendirmesiydi. İkincisi ise 1990’lı yıllarda yaşanan ekonomik krizin mevcut Hutu-Tutsi kutuplaşmasını derinleştirmesiydi. Bu iki husus, Ruanda’da soykırımla sonuçlanan iç çatışmayı salt bir etnik mesele olarak değerlendirmenin mümkün olmadığına işaret ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunların yanı sıra medya aracılığıyla yaygınlaşan Tutsi karşıtı nefret söylemleri soykırıma giden süreçte katalizör etkisi yaptı. Ülkeyi yöneten siyasetçiler, iktidar mücadelesinde güç kaybetmemek için toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirdi. Komşu ülkelerdeki siyasi ve toplumsal gerilimler içerideki gerilimi tırmandırdı. Kilise soykırım sırasında ve öncesinde hem fail olarak taraf oldu hem de yaşanan çatışmalar karşısında sessiz kaldı. BM gibi aktörlerin bu süreçte etkisiz kalması hatta uluslararası bazı aktörlerin (özellikle Fransa) çatışmaları derinleştiren politikaları, soykırıma varan şiddet olaylarını tetikleyen unsurlar arasındaydı. Bu süreçte ülkede faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları da etki alanları kısıtlı olduğu için soykırımı engelleyemedi.</span></p>
<p><b>Ruanda’da çatışmanın aktörleri ve talepleri nelerdi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çok sayıda aktörden bahsetmek mümkün elbette. Soykırım döneminde ülke yönetimini elinde tutan Habyarimana’nın partisi Kalkınma ve Demokrasi için Ulusal Cumhuriyetçi Hareket’in (MRNDD) ve diasporada yaşayan Ruandalıların kurduğu Ruanda Yurtsever Cephesi’nin (RPF) esas aktörler olduğu söylenebilir. RPF’nin amacı Ruanda iç siyasetinde söz sahibi olmalarına imkân tanıyacak müzakere masasının oluşması için Habyarimana rejimini zorlamaktı. İktidar partisi ise ülkedeki ekonomik ve siyasi krizin sebebi olarak RPF’yi işaret ediyordu. 1990 yılında çok partili sisteme geçişle birlikte kurulan partilerin çoğu RPF ile müzakere masasına oturulmasına olumlu yaklaşıyordu. Yalnızca ülkenin en sağcı partisi olarak bilinen Cumhuriyeti Savunma Koalisyonu (CDR) buna karşı çıkıyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uganda ve Burundi’yi de aktörler arasında sayabiliriz. Soykırım öncesi dönemde Ruanda hükümeti, Uganda hükümetini RPF savaşçılarını eğitmek, silahlandırmak ve sınırdaki askerî varlığını artırarak RPF’ye takviye sağlamakla suçluyordu. Ruanda’yla etnik çeşitlilik açısından benzer konfigürasyonlara sahip Burundi’deki gergin siyasi atmosfer de ülkedeki Tutsi karşıtlığını körükleyen sebepler arasında gösterilebilir.</span></p>
<p><b>Bütün bu sürece baktığınızda çatışmanın tarihsel gelişimi bize ne söylüyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">30 Eylül 1990’da başlayan ve yaklaşık üç yıl süren, çoğunlukla düşük yoğunlukta seyreden çatışma, dünyanın her yerinde olduğu gibi Ruanda’da da paramiliterleşmeyle sonuçlandı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kötüye giden ekonomik durum özellikle başkent Kigali’de işsiz gençlerden oluşan bir alt sınıfın ortaya çıkmasına yol açmıştı. Çatışma döneminde toplumun topyekûn paramiliterleşmesi işte biraz da bu gençlerin silahlandırılmasıyla mümkün oldu. Ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılardan RPF’yi ve RPF müttefiki olarak görülen “içerideki düşman” Tutsileri sorumlu tutan geniş bir kitle mevcuttu. Tek yapılması gereken bu kitleyi silahlandırmaktı.</span></p>
<p><b>Çatışma süreci, çatışmanın yarattığı yıkım ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Savaşın verdiği tahribatı anlatabilir misiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışma döneminde her iki tarafın da çok sayıda katliamda rol oynadığı biliniyor. Soykırım esnasında ise yaklaşık 1 milyon insanın öldürüldüğü, 2 milyona yakın insanın çevre ülkelere göç ettiği, 1 milyon insanın ülke sınırları içinde yerinden edildiği, 100 bin ila 250 bin arasında kadının tecavüze uğradığı tespit edildi. Maddi hasar da çok yüksekti. Mesela 1994 hasadı 1993’ün yarısından daha azdı. Altyapı sistemi çökmüş, bankalar yağmalanmış, kamu hizmetleri verilemez olmuştu. Üstelik, başka soykırım örneklerini göz önünde bulundurarak, 1994’ün nesiller boyu etkisi devam edecek travmatik bir anı olarak kolektif hafızaya kaydedildiği söylenebilir.</span></p>
<p><b>Müzakere süreçleri nasıl işledi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Habyarimana rejimi, 1990-1992 arasında RPF ile müzakere masasına oturmayı reddetse de muhalif grupların ülke içindeki faaliyetlerine getirilen kısıtlamaları iptal eden ve yurtdışındaki Ruandalılara ülkeye dönüş hakkı tanıyan reformlar sürüyordu. Nihayet 1992’de Afrika Birliği Örgütü ve Afrika Büyük Göller Bölgesi’ndeki çok sayıda devlet başkanı aracılığıyla Ruanda hükümeti ve RPF arasında müzakereler başladı ve 12 Temmuz’da bir ateşkes imzalandı. Ancak 1993 yılının Şubat ayında Ruanda’nın kuzeyinde yaşayan Tutsilere bir saldırı düzenlenmesiyle birlikte çatışma yeniden başladı. Ateşkesin bozulması, bir yandan ülkedeki reform hareketi üzerindeki baskıyı artırırken bir yandan da Habyarimana’nın halk desteği kazanmasını sağladı. Mart 1993’te yeniden başlayan müzakereler 4 Ağustos tarihinde Arusha Barış Anlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlandı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu müzakereler çerçevesinde RPF’nin stratejisi netti: Ülkedeki insan hakkı ihlallerini gündeme getirerek Habyarimana rejiminin uluslararası imajını sarsmak ve muhalefet partileriyle işbirliği yaparak mevcut hükümeti zayıflatmak. Anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte Ruanda hükümeti tarafından resmen tanınan RPF, muhalefet partileriyle kurduğu iyi ilişkiler sayesinde ülke içindeki etki alanını genişletiyordu. Bunun yanı sıra, ülke içindeki derneklerde ve sivil toplum örgütlerinde de varlığı güçlenmekteydi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Arusha Anlaşması’na göre 8 Nisan 1994’te Ruanda’da bir geçiş dönemi hükümeti kurulacaktı. Bu nedenle BM üyelerinin 5 Nisan’da ülkeden ayrılması kararlaştırılmıştı. Fakat müzakere sürecini yönetmek üzere Arusha’ya giden Habyarimana’yı taşıyan uçağın 6 Nisan’da Kigali’de düşürülmesinin ardından ülkenin dört bir yanında yoğun şiddet olayları yaşandı. 7 Nisan tarihinden itibarense Ruanda’daki milisler soykırım planları çerçevesinde katliamlara başladı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Katliamlar başkent Kigali’nin kontrolünün Paul Kagame liderliğindeki RPF’nin eline geçmesiyle sona erdi. RPF ve Kagame o günden beri ülkenin yönetimini elinde tutuyor.</span></p>
<p><b>Şimdiki durum nedir? Şu anda bir yüzleşme sürecinden bahsedebilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Günümüzde tek partili bir rejimle yönetilen Ruanda Cumhuriyeti’nde seçimler adil ve şeffaf bir şekilde yapılmıyor, temel insan hakları ihlal ediliyor ve sivil toplum faaliyetleri kısıtlanıyor. Ancak artan otoriterleşmeye rağmen bir yüzleşme sürecinden bahsetmek mümkün. Bu bağlamda Gacaca Mahkemeleri deneyiminden bahsetmek gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fail ve mağdur yakınlarının duruşmalarda karşı karşıya getirildiği Gacaca Mahkemeleri’nde BM ve Ruanda hükümeti formasyonundan geçmiş yargıçlar görev aldı. Gacaca Mahkemeleri’ne eleştirel yaklaşan araştırmacılara göre yargıçların önemli bir kısmının Tutsi olması mahkemenin tarafsızlığı hakkında şüphe uyandırıyordu. RPF tarafından işlenen suçların mahkemenin kapsamı dışında bırakılması da mahkemeye yöneltilen eleştiriler arasındadır. Öte yandan, cezalandırıcı mekanizmalardan ziyade onarıcı mekanizmaların devreye sokulduğu bu deneyimin, bünyesinde barındırdığı sorunlara rağmen modern hukuku tamamlayıcı bir işlev kazandığı söylenebilir.</span></p>
<p><b>Türkiye’deki çatışma süreçleriyle benzer, farklı yanları neler? Çözüm için öneri ve tavsiyeleriniz var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ruanda’daki çatışma sürecinin sömürge geçmişi göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’dekinden oldukça farklı olduğu aşikâr. Yine de Ruanda deneyimi Türkiye’deki Kürt meselesi bağlamında değerlendirildiğinde bölgesel dinamiklerin çatışma süreçlerine etkisinin altını çizmek gerekiyor. Uganda-Burundi-Ruanda denklemi olarak da isimlendirebileceğimiz komşu ülkeler çatışmayı doğuran, besleyen ve güçlendiren etkilerde bulundu. Türkiye’nin komşu ülkelerinde de hayli Kürt nüfusu bulunması, Kürt meselesini tek bir devlet içerisinde değil bölgesel bir sorun olarak değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Bu bağlamda, bir ülkede yaşanan Kürt meselesinin diğer ülkedekini de etkilediğini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bunun yanı sıra, etnik ve sınıfsal çatışmaların hâkim gruplar arasındaki imtiyaz mücadelesinde araçsallaştırılması bakımından Ruanda vakası ile Türkiye’nin Kürt meselesi arasında göreli olarak bir benzerliğin olduğu söylenebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öneri olarak da iki olumlu gelişmeye değinmek gerekiyor. Gacaca Mahkemeleri deneyimindeki sorunlu yanların aşılması yönünde adımlar atıldığı takdirde benzer mekanizmaların Türkiye’deki olası bir geçiş dönemi adaleti kontekstinde gündeme alınması faydalı olabilir. Bir diğer olumlu gelişme, kadınların hem siyaset sahnesine hem de çalışma hayatına katılım oranlarındaki artış. Politik mecralarda ve toplumsal alanda artan kadın görünürlüğü, demokratik bir rejime geçildiği takdirde şüphesiz daha olumlu sonuçlar doğuracak.</span></p>
<p>Raporun tamamına <a href="https://www.sivilsayfalar.org/raporlar/disa-catisma-cozumu-ve-baris-insasinda-dunya-deneyimleri-ruanda/" target="_blank" rel="noopener">buradan ulaşabilirsiniz.</a></p>
<p>Dosyanın diğer bölümlerine <a href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/catisma-cozumu-ve-baris-insasinda-dunya-deneyimleri-ornekleri/" target="_blank" rel="noopener">buradan ulaşabilirsiniz.</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/05/30/irksal-ayrim-otoriter-rejimler-ve-soykirim-ruanda/">&#8216;Irksal Ayrım, Otoriter Rejimler ve Soykırım: Ruanda&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DİSA Genç Araştırmacılar Arıyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/02/16/disa-genc-arastirmacilar-ariyor-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Feb 2022 08:20:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diyarbakır Sosyal ve Siyasal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA)]]></category>
		<category><![CDATA[İş İlanı]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırmacı]]></category>
		<category><![CDATA[barış inşası]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[DİSA]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=78744</guid>

					<description><![CDATA[<p>Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA), Adalet ve Barış İnşası Araştırma Programı kapsamında 2020 yılında başlattığı 'Çatışma Çözümü ve Barış İnşası: Dünya Deneyimleri Serisi' projesi için çalışmak üzere genç araştırmacılar arıyor. Son başvuru tarihi 11 Mart 2022. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/02/16/disa-genc-arastirmacilar-ariyor-2/">DİSA Genç Araştırmacılar Arıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h5><strong>Projenin Amacı ve Kapsamı </strong></h5>
<p>Proje, çatışma çözümü ve barış inşası konusunda dünya deneyimlerine ilişkin bilgi üreterek Türkiye’de Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik yollarla çözümüne katkı sunmayı amaçlıyor.</p>
<p>Bu çerçevede projemizin üç ana spesifik hedefi bulunuyor:</p>
<ul>
<li>Çatışma çözümü ve barış inşası konusunda dünyadaki farklı örnekleri kapsayan akademik bir havuz oluşturmak;</li>
<li>Sivil toplum aktörleri başta olmak üzere, çatışma çözümü ve barış inşası konusunda çalışan kişi ya da kurumların dünyadaki farklı yer ve tarihlerde meydana gelen vakalarla ilgili temel bilgilere erişimini sağlamak;</li>
<li>Çatışma çözümü ve barış inşası konusunda çalışan genç araştırmacıları desteklemek, bu çalışma alanına dair farkındalıklarını geliştirmek ve bu alanda akademik çalışma yapmalarını teşvik etmek.</li>
</ul>
<p>Proje kapsamına alınacak başvurular içerisinden 3 vaka seçilecek. Dolayısıyla, ilgili adayların bir vaka önerisiyle başvuru yapması beklenmektedir. Başvurular değerlendirilirken, Türkiye’de daha önce çalışılmamış vakalara öncelik verilecek. Bunun yanında, bu proje kapsamında raporlaştırılmış altı vakanın yanı sıra Türkiye’de çokça çalışılmış İrlanda/İRA, Bask/ETA deneyimleri dışında öneriler tavsiye edilir.</p>
<h5><strong>İşin Kapsamı</strong></h5>
<p>Projenin 2022 yılı programı kapsamında, dünyadan farklı çatışma çözümü vakalarına ilişkin 3 analiz raporu hazırlanacak. Her araştırmacıdan 15 Mart 2022 – 18 Temmuz 2022 tarihleri arasında bir rapor hazırlaması bekleniyor. Her bir rapor için belirlenen NET ücret 18.000 TL’dir. Çalışma kapsamında;</p>
<ul>
<li>Analiz raporları proje kapsamında oluşturulan rapor şablonu (<a href="https://disa.org.tr/cdn/2022/02/Rapor-Sablonu-1.pdf" target="_blank" rel="noopener" data-type="URL" data-id="https://disa.org.tr/cdn/2022/02/Rapor-Sablonu-1.pdf">şablona buradan ulaşabilirsiniz</a>) baz alınarak kaleme alınacak.</li>
<li>Raporların en fazla (dipnotlar, kaynakça ve kronoloji hariç) <strong>10 bin kelime</strong> olması bekleniyor.</li>
<li>Raporlama süresi boyunca üç araştırmacıya çatışma çözüm ve barış inşası alanında deneyimli proje danışmanı destek sunacak.</li>
</ul>
<h5><strong>Adaylarda Aranan Özellikler</strong></h5>
<ul>
<li>Çatışma çözümü ve barış inşası çalışmaları hakkında bilgi birikimi ve farkındalık;</li>
<li>Sosyal bilimler alanında rapor/makale yazma deneyimini göstermesi için yayınlanmış en az 1 esere sahip olma;</li>
<li>Sosyal bilimler alanında lisans ya da yüksek lisans derecesi (başvuru lisans mezunlarına da açıktır, bununla birlikte yüksek lisans ve doktora öğrencilerine öncelik verilecektir);</li>
<li>Literatür taraması yapabilecek düzeyde İngilizce dil bilgisi ya da raporlaştırmayı önerdiği ülkedeki dile hakimiyet.</li>
</ul>
<h5><strong>Projenin Kritik Tarihleri</strong></h5>
<ul>
<li>Son Başvuru Tarihi: 11 Mart 2022</li>
<li>Başvuruların Değerlendirilmesi ve Sonuçların Bildirilmesi: 14 Mart 2022</li>
<li>Proje Başlama Tarihi: 15 Mart 2022</li>
<li>Raporların İlk Teslim Tarihi: 13 Haziran 2022</li>
<li>Raporların İncelenmesi ve Geri Dönüş: 20 Haziran 2022</li>
<li>Raporların Revizyonu ve Son Teslim: 18 Temmuz 2022</li>
</ul>
<h5><strong>Başvuru için Gereken Belgeler</strong></h5>
<p>Adayların aşağıdaki üç belgeyi içeren proje başvuru dosyalarını en geç <strong>11 Mart 2021</strong> tarihine kadar<strong> </strong><a href="mailto:disa@disa.org.tr"><strong>disa@disa.org.tr</strong></a> adresine göndermeleri gerekmektedir.</p>
<ol>
<li>Özgeçmiş (CV),</li>
<li>Yayınlanmış makale/rapor örneği, varsa savunulmuş tez(ler),</li>
<li>Araştırma teklifi (maksimum 2 sayfa olması önerilen teklif şu öğeleri içermelidir: Dünyada herhangi bir bölge ya da ülkede gerçekleşmiş/gerçekleşmekte olan müzakere, silah bırakma/silahsızlanma gibi çatışma çözümü örneklerine dair önerilen vaka, bu vakanın önemi, Türkiye’de çatışma çözümü ve barış inşası çalışmalarına olası katkıları).</li>
</ol>
<p>Eksik başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır. Tüm başvuru sahiplerine başvuru sonuçları hakkında bilgi verilecektir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/02/16/disa-genc-arastirmacilar-ariyor-2/">DİSA Genç Araştırmacılar Arıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nepal Müzakere Sürecinde Özgün Deneyim: Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/14/nepal-muzakere-surecinde-ozgun-deneyim-baris-ve-yeniden-insa-bakanligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Meryem]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jan 2022 11:12:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü ve Barış İnşasında Dünya Deneyimleri Örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Melike Bisikletçiler]]></category>
		<category><![CDATA[Nepal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=77677</guid>

					<description><![CDATA[<p>'Nepal’de imzalanan barış anlaşmasından sonra Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı kuruldu ve Nepal’deki tüm toplumsal süreçlere, protestolara kadınlar/kadın örgütleri aktif şekilde katıldı, ancak müzakere masasında her iki taraf da kadınlara yer verilmedi.' Çatışma Çözümü ve Barış İnşasında Dünya Deneyimleri Örnekleri dosyamızın üçüncü röportajında Raportör Melike Bisikletçiler ile Nepal Çatışma çözümü deneyimlerini konuştuk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/14/nepal-muzakere-surecinde-ozgun-deneyim-baris-ve-yeniden-insa-bakanligi/">Nepal Müzakere Sürecinde Özgün Deneyim: Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Nepal’in sosyopolitik ve sosyoekonomik yapısı nasıl? Bize Nepal ile ilgili genel bir çerçeve çizebilir misiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-77678 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/melike-bisikletciler-640x622.jpg" alt="Melike Bisikletçiler" width="256" height="249" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/melike-bisikletciler-640x622.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/melike-bisikletciler.jpg 720w" sizes="(max-width: 256px) 100vw, 256px" />Nepal yaklaşık 30 milyon nüfusa sahip bir Güney Asya ülkesi. Çin ve Hindistan’a komşu olan Nepal’in denize sınırı bulunmuyor. Etnik grupların ve kast sisteminin iç içe geçtiği son derece karışık bir nüfus yapısına sahip. Nepal’de 125 kast/etnik grup ve 123 dil grubu bulunuyor. Dini açıdan bakacak olursak, ülke nüfusunun çoğunluğu (%80 ve üzeri) Hindu dinine, daha küçük oranda nüfuslarla da Budist, Müslüman, Hristiyan ve yerel dinlere mensup kişiler/gruplar bulunuyor. Ülke yönetiminde ve bürokraside gerek monarşi döneminde gerekse çatışma döneminde ağırlıklı oranda üst kastların yer aldığını, ülkede sınıfsal ayrımların yaşandığını söylemek mümkün. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uluslararası Demokrasi Endeksi’ne göre (2019), Nepal 5,28 puanla otoriter rejimler ile kusurlu demokrasiler arasında melez rejimler kapsamında konumlandırılıyor. Dünya Bankası’na göre de alt orta gelir grubuna sahip ülkeler arasında gösteriliyor ve dünyanın yoksul ülkeleri arasında bulunuyor. Ulusal meclis ve temsilciler meclisi olmak üzere iki meclisli bir yapıya sahip olan ülkenin resmi adı Federal Demokratik Nepal Cumhuriyeti.</span></p>
<p><b>123 Farklı dil; 125 kast/etnik kökenden bahsediyorsunuz. Çatışmaya neden olan dinamikler nelerdi? Dini faktörler mi, etnik ya da sınıfsal yapı mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de devlet güçleri ve CPN-M (Nepal Komünist Partisi-Maoist) arasında yaşanan çatışmanın birden fazla nedeni bulunuyor. Kast sistemi sınıfsal ayrımları ve hiyerarşileri beraberinde getiren bir sistem. Nepal’deki kast sistemi de yoksulluğu ve sınıfsal ayrımları tetikleyen en temel sebeplerden biri. Ağırlıkta kırsal nüfusa sahip olan Nepal’de toprak zenginleri üst kastlara mensup kişiler. Ayrıca uzun yüzyıllar yaşanan kast sistemi gruplar arasında sınıfsal ayrımların yanı sıra temsiliyet ve bürokraside yer alma oranlarında farklılıkları da beraberinde getiriyor. Kısaca Nepal’deki çatışmanın temel nedenlerinden biri sınıfsal ayrımlardı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yine çatışmanın temel nedenlerinden birinin etnik ayrımlar olduğunu söyleyebiliriz. 1960-1990 yılları arasında ülkede monarşinin varlığına ek olarak panchayat sistemi (Hindu monarşisinin öne çıkarıldığı, siyasi partilerin yasaklandığı bir sistem) uygulanıyor. Bu dönemde devletin sloganı da -“Tek dil, tek din, tek kıyafet, tek ülke’’- tekçi politikaların devlet eliyle desteklendiğini gösteriyor. 1962 Anayasası ile birlikte de ülkenin resmi dini Hindu, resmi dili ise Nepali olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla asimilasyona dönük, dışlayıcı bir sistem yaşanıyor. Oysa ki, Nepal çok çeşitli etnik, dili ve dini grupların yaşadığı bir ülke. Neticede, yaşanan etnik ayrımcılık çatışmayı tetikleyen faktörler arasında. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmaya neden olan dinamikler arasında yine rejim tartışmalarının olduğunu söyleyebiliriz. Ülkede monarşinin varlığı, kralın siyasete ve siyasi partilere müdahaleleri, panchayat döneminde siyasi partilerin yasaklanması, muhalifler üzerindeki baskılar ve sürekli değişen hükümetler beraberinde istikrarsızlığı ve rejim tartışmalarını ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla Nepal’de sınıfsal ve etnik ayrımların yanı sıra monarşi-demokrasi tartışması uzun yıllar yaşanıyor. Nitekim 1990 sonrasında (Jana Andolan I) halk ayaklanması ile birlikte kral siyasi partiler üzerindeki yasağı kaldırmak zorunda kalıyor. 1990-1996 yılları ise sürekli değişen hükümetler ve siyasi istikrarsızlıkla geçiyor. 1996 yılında ise devlet güçleri ile CPN-M arasında yaşanan on yıllık çatışma dönemine giriliyor.</span></p>
<p><b>Çatışmanın aktörleri kimlerdi ve bu aktörlerin talepleri nelerdi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışma devlet güçleri ve CPN-M arasında yaşanmış olsa da sürecin içerisinde olan veya daha sonra dahil olan aktörler bulunuyor. Nepal’de sol gelenek sadece Maoistlere özgü değildi. Ülkede çok eskiden bu yana çeşitli sol, sosyalist, sosyal demokrat gruplar bulunuyordu. Ancak aralarında ciddi çekişmeler ve fraksiyon farklarıyla birlikte mücadele yöntemlerinde de farklılıklar bulunuyordu. Çatışmanın aktörlerinden biri olan CPN-M kendisini radikal solda, Maoist olarak tanımlayan bir gruptu. CPN-M’nin silahlı kanadı ise Halkın Kurtuluş Ordusu (PLA) idi. CPN-M’nin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi hakları kapsayan geniş çerçeveli talepleri mevcuttu. Örneğin anadilde eğitim hakkının yanı sıra, otonomi talepleri, Hindistan’la adil/eşit olmayan sözleşmenin feshi, çiftçilerin borçlarının silinmesi gibi talepleri vardı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmanın aktörlerinden biri de monarşinin varlığıyla birlikte kralın kendisi ve Kraliyet Ordusu idi. 1996-2001 yılları arasında çatışma CPN-M ve Nepal Polisi arasında yaşanıyor. 2001 yılında ilan edilen OHAL ile birlikte Nepal Kraliyet Ordusu da çatışmaya dahil oluyor. Ayrıca çatışma sürecinde devlet Nepal Silahlı Polis Gücü ismi verilen paramiliter bir güç oluşturuyor. Kralın başlıca isteğinin monarşiyi devam ettirmek olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Nepal Ordusu da krala bağlıydı ve statükonun devamından yana olduklarını söylemek gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yine çatışmanın başlanmasından 2006 yılında son bulmasına kadar hükümette yer alan siyasi partiler -başta sosyal demokrat bir parti olan Nepal Kongresi olmak üzere- aktörler arasında yer alıyor. Nitekim 2006 yılında imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması da CPN-M ve Nepal hükümeti arasında imzalanıyor. Siyasi partiler çatışma döneminde karışık tutumlar sergilemişlerdir. Örneğin, 2005’te yaşanan kraliyet darbesi sonrasında siyasi partiler Yedi Partili İttifak’ı (SPA) oluşturmuşlar ve krala/monarşiye karşı -CPN-M ile de yakınlaşarak- mücadele etmişlerdir. Ancak müzakere sürecinde anayasal monarşiyi savunur nitelikte yaklaşımlar sergileyen hükümet yetkilileri çıkmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak kısaca Hindistan ve BM’den bahsedebilirim. Hindistan çatışma sürecinde taraflara kendi ülke çıkarları çerçevesinde yaklaşım sergilemiştir. UNMIN (BM Nepal Misyonu) ise çatışmanın ardından özellikle silahsızlanma sürecini desteklemek, seçimleri ve ateşkesi izlemek için Nepal’de bulunmuştur.</span></p>
<p><b>Çatışmanın tarihsel gelişimini anlatır mısınız? Nasıl bir hikâyeden bahsediyoruz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1996 yılında CPN-M hükümete 40 maddelik bir talepler listesi sunmuştur. Bu talepler arasında siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel pek çok başlık bulunmaktaydı. CPN-M, bu taleplerin karşılanmaması durumunda devlete karşı şiddet içeren bir mücadeleye başlayacaklarına dair hükümete ültimatom vermiştir. Ancak dönemin hükümeti CPN-M’yi dikkate almamış ve &#8216;marjinal&#8217; bir grup olarak tanımlamıştır. Nitekim Nepal’de 10 yıl sürecek olan çatışma dönemine girilmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışma, 1996-2006 yılları arasında devlet güçleri ve CPN-M arasında yaşandı. 2001 yılında OHAL ilan edilmiş ve çatışmaya Nepal Kraliyet Ordusu da dahil olmuştur. Ayrıca devlet tarafından Nepal Silahlı Polis Gücü adı altında paramiliyet bir güç oluşturulmuş ve çatışmaya dahil edilmiştir. 2001 yılı sonrasında hem çatışmanın yoğunluğu hem de yaşanan hak ihlalleri artmıştır. 2005 yılında kraliyet darbesi yaşanmış ve kral hükümeti feshederek hükümetin başına kendisi geçmiştir. Bu süreçte siyasi partiler Yedi Partili İttifak (SPA) ismiyle bir ittifak oluşturmuş ve CPN-M ile yakınlık kurmaya başlamışlardır. Nitekim Nisan 2006’da 19 gün boyunca devam eden protesto ve grevler ülke geneline yayılmıştır. Jana Andolan II olarak adlandırılan bu protestolar (halk hareketi) kralın geri çekilmesini beraberinde getirmiştir. Jana Andolan II; CPN-M, siyasi partiler, kadın örgütleri, sivil toplum kuruluşları, çeşitli halkların ve muhalif grupların desteği ile gerçekleşmiştir. 2006 yılında ise 3. müzakere süreci yaşanmış ve Kasım 2006’da Kapsamlı Barış Anlaşması (CPA) imzalanmıştır. </span></p>
<p><b>Çatışma süreci, çatışmanın yarattığı yıkım?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de çatışma süreci 10 yıl sürdü. Özellikle 2001’de OHAL’in ilan edilmesi ve Nepal Ordusunun çatışmaya dahil olmasıyla birlikte hem çatışmanın dozajı hem de insan hakları ihlalleri artmıştır. Özellikle 2001 sonrasında zorla kaybetmelerde ciddi bir artış yaşandı. Yerel ve uluslararası kurumlar ortalama 1300 kişinin zorla kaybedildiğini belirtiyor. Yine 2001 sonrasında zorunlu göç önemli oranda arttı. Çatışma sürecinde 100-200 bin kişinin göç ettiği belirtiliyor. Ancak Nepal’de yerinden edilmeye ilişkin kayıt süreci çeşitli nedenlerle çok sağlıklı yürütülmediğinden kesin bir rakam vermek güç. Araştırmalar; Dalitlerin (kast sisteminin tamamen dışında ve en altta tutulan grup), kadın, çocuk, engelli ve yaşlı bireylerin göçten daha fazla etkilendiğini, özellikle kadın ve çocukların insan ticareti, zorla çalıştırılma gibi hak ihlalleriyle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Can kayıpları konusunda ise Uppsala Conflict Data Programı can kaybını 11.187 kişi olarak vermektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışma sürecinde pek çok çocuk orduya veya CPN-M’ye dahil edilmiştir. Nepal’deki çatışma süreci içerisinde ‘’çocuk savaşçı’’ olgusunu görüyoruz. Yine genel olarak da çocuklar eğitim, sağlık, barınma haklarından yararlanamamış, pek çok çocuk evsiz ve/ya öksüz kalmıştır. Ayrıca muhaliflere yönelik gözaltı, baskı ve tutuklamalar yaşandığını görüyoruz. Gazetecilerin tehdit ve tutuklamalara maruz kaldığını, 15 gazetecinin öldürüldüğünü belirten araştırmalar mevcut. </span></p>
<p><b>Çatışma süreci ile ilgili bize bir perspektif sundunuz. Peki nasıl bir müzakere süreci gerçekleşti?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de üç farklı müzakere süreci yaşandı. İlki 2001 yılında gerçekleşen müzakerelerin neredeyse başlarkenden sona erdiğini söyleyebiliriz. 2001 yılı Nepal için hükümet değişikliğinin yaşandışı, istikrarsızlığın olduğu bir yıldı. Kral Gyanendra da meseleyi askeri yöntemlerle çözme düşüncesinde idi. Nitekim karşılıklı güvensizlikle birlikte böyle bir ortamda müzakererler kısa sürede sona erer. 2003 yılında başlayan müzakerelerde 2001 yılına oranla daha ileri bir adım atılarak tarafların uyacağı 22 maddelik bir davranışlar çerçevesi çizilir. Bu dönemde hükümet heyeti masaya ciddi bir teklif getirmezken, Maoistler 1996 yılında ortaya koydukları kırk madde halindeki talepleri 24 maddeye indirerek masaya teklif sunmuştur. Bu süreçte cezaevinde olan bazı PLA kadroları serbest bırakılmış ve ordunun kendi askeri noktalarının sadece beş km. uzağına kadar serbest dolaşması konularında taraflar sözlü olarak anlaşmıştır. Ancak ordu bu taleplere tamamen karşı çıktı. Nitekim 2003 yılındaki müzakereler de sonuca ulaşamadı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de üçüncü müzakere süreci 2006 yılında gerçekleşti. Ancak bu sürecin öncesinde 2005 yılında kraliyet darbesi yaşanmış ve akabinde siyasi partiler Yedi Partili İttifak (SPA) oluşturmuştur. Bu süreçte CPN-M ve siyasi partiler yakınlaşmaya başlamışlar ve Jana Andolan II protestoları yaşanmıştır. Bu protestolara ülkede çok çeşitli kesimleri de destek vermiş, 19 gün boyunca protestolar devam etmiştir. Buna bağlı olarak da kral görevlerinden çekilmek zorunda kalmıştır. Halkın bu protestolarda talepleri kısaca barış ve demokrasiye yönelikti diyebiliriz. Dolayısıyla Jana Andolan II ardından süreç hızlanmış, genel çerçeveyi çizen çeşitli anlaşmalar yapılmış ve Kasım 2006’da da Kapsamlı Barış Anlaşması (CPA) Nepal hükümeti ve CPN-M arasında imzalanmıştır.  Ancak bu sürecin tamamen sorunsuz yaşandığını söyleyemem. Örneğin siyasi partiler Jana Andolan II protestolarında monarşiye karşı tutum sergileyip, protestolara aktif şekilde katılsalar da müzakere masasında ilk etapta cumhuriyet konusunu ötelemişler hatta aralarında anayasal monarşiyi savunur noktaya gelenler de olmuştur. Müzakere süreçlerine ilişkin şunu da belirtmek istiyorum; Nepal’deki tüm toplumsal süreçlere, protestolara kadınlar/kadın örgütleri aktif şekilde katılmıştır, ancak müzakere masasında her iki taraf da kadınlara yer vermemiştir. </span></p>
<p><b>Nepal’de şu anda mevcut durum nasıl? Toplumsallaşmış bir barış sürecinden bahsedebilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de barış anlaşmasının ardından cumhuriyet ilan edilmiş, seküler bir sisteme geçilmiş ve yapılan ilk seçimlerde CPN-M yüksek oy alarak seçimden birinci parti olarak çıkmıştır. Ancak masada otonomi talepleri ötelenmiştir. Nepal etnik temelde olmayan 7 bölgeye ayrılarak federasyon çatısı altında yönetilmeye başladı. Bugün ise otonomi taleplerinin ötelenmesinden dolayı Terai Bölgesi’nde yaşayan Madhesilerle Nepal devleti arasında etnik bir çatışma yaşanması riski bulunuyor. Çeşitli yorumcular da şiddet içeren bir etnik çatışma riskine dikkat çekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün Nepal’de yerli halkların, Dalitlerin ve Madhesilerin ayrımcılığa maruz kaldığını söylemek mümkün. Nepal’de Hakikat ve Uzlaşı Komisyonu ile Kayıp Şahıslar Komisyonu kurulmuştur. Ancak geçiş dönemi adaletine ilişkin mekanizmalar hem geç kurulmuş hem de bu komisyonların topladığı binlerce şikayet muallakta kalmıştır. Çatışma sürecinde yaşanan ağır hak ihlalleriyle yüzleşilmiş olduğunu, faillerin yargılandığını söylemek şu an için mümkün değil. Örneğin geçtiğimiz yıl da hükümet BM raportörlerinin ülkeyi ziyaret etmesine çok sıcak bakmamıştı. Bugün Nepal’de geçmişle yüzleşmeye ve adalet talebine yönelik aktivizm devam ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak şunu da belirtmek isterim; Nepal’de imzalanan barış anlaşmasından sonra Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı kuruldu. Barış inşasına yönelik sivil toplumun da desteğiyle çeşitli projeler yürütüldü. Barışa ilişkin bir bakanlığın kurulmuş olması son derece özgün bir deneyim. Ancak Nepal’de siyaseten ve bürokratik olarak merkezileşmiş bir kültür söz konusu olduğundan ve bakanlık fonları sivil topluma yeterli seviyede aktarılmadığından sıkıntılar ortaya çıktı. Bugün için Nepal’de barışın yeterinde toplumsallaşmış olduğunu söyleyemem. </span></p>
<p><b>Türkiye’deki çatışma süreçleriyle benzer, farklı yanları neler? Çözüm için öneri ve tavsiyeleriniz var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Her ülke ve coğrafyanın kendine özgü koşulları olsa da elbette yaşanan/yaşanmış olan çatışma süreçleri ve nedenleri arasında benzerlik bulunuyor. Türkiye’nin çok etnisiteli ve çok dilli yapısı Nepal örneğiyle örtüşüyor. Nepal’de özellikle 1960-1990 yılları arasındaki panchayat döneminde devletin asimilasyona dönük politikalar izlediğini ve sloganının dahi tek dil, tek din şeklinde olduğunu görüyoruz. Bu Türkiye’de devletin asimilasyon politikaları ve tekçi yaklaşımlarıyla benzerlik gösteriyor. Nepal’de özellikle belirli bir kimliğin öne çıktığı bir bölgede gelişen özerklik talebi Kürt Meselesi’nde de karşımıza çıkıyor. Ayrıca her iki ülkede de paramiliter güçlerin çatışma sürecinde yer aldığını ve cezasızlık kültürünün yaygın olduğunu görüyoruz.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de etnik sorunların müzakere masasında geri planda kalması bize sorunun kapsamlı şekilde çözülmediğini de gösteriyor. Diğer yandan, Kürt Meselesi çoğunlukla etnik bağlamda ele alınıyor ancak içerisinde etnik unsurların yanı sıra sınıfsal farklılıkları da barındırıyor. Bu anlamda özerklik ve kültürel hakların yanında sınıfsal eşitsizliklerin de ötelenmemesi gerektiğinin çıkarımını yapabiliriz. Meseleyi çok başlıklı ele almak daha sonra ortaya çıkabilecek sorunları en aza indirerek barış inşasına da katkı sunabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de yaşanan çatışma diyalog yoluyla çözüldü. Nepal’de gerçekleşen müzakere süreçlerinde ve barış inşa süreçlerinde her ne kadar bazı eksiklikler yaşanmış olsa da meselenin diyalog yoluyla çözülmesi önemli. Nepal’den çıkarılabilecek en önemli derslerden biri belki de halkın çok çeşitli kesimlerinin, halkların, sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelerek barışı ve çözümü talep etmesiydi. Bunun dikkate değer olduğunu düşünüyorum.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/14/nepal-muzakere-surecinde-ozgun-deneyim-baris-ve-yeniden-insa-bakanligi/">Nepal Müzakere Sürecinde Özgün Deneyim: Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zor Olsa da Barış: Guetamala’da Savaş ve Müzakere Süreçleri</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/06/zor-olsa-da-baris-guetamalada-savas-ve-muzakere-surecleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Meryem]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2022 09:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü ve Barış İnşasında Dünya Deneyimleri Örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Guatemala]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kudret Çobanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=77484</guid>

					<description><![CDATA[<p>'Guatemala örneği bize, on yıllar süren bir savaşın sonrasında bile müzakerelerin mümkün olduğunu göstermiş, böyle bir ümidi diğer çatışma deneyimleri için de mümkün kılmıştır.' Çatışma Çözümü ve Barış İnşasında Dünya Deneyimleri Örnekleri dosyamızın ikinci röportajında Guatemala iç savaşı ve ardından gelen barış sürecini Raportör Kudret Çobanlı ile konuştuk. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/06/zor-olsa-da-baris-guetamalada-savas-ve-muzakere-surecleri/">Zor Olsa da Barış: Guetamala’da Savaş ve Müzakere Süreçleri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Barış süreçlerini konuşurken o ülkenin sosyopolitik ve sosyoekonomik yapısını bilmenin önemli olduğunu düşünüyorum.. Guatemala nasıl bir yer, sosyopolitik ve sosyoekonomik yapısı nasıl?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class=" wp-image-77486 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/kudret-cobanli.jpeg" alt="" width="230" height="362" />36 yıllık bir iç savaştan geçen Guatemala, Büyük Okyanus’a kıyısı olan, Meksika’nın doğusunda bir Orta Amerika ülkesi. Çoğu Latin Amerika ülkesi gibi tarihine damga vuran olay bir sömürge ülkesi olması; 16. yüzyıldan 1821’e kadar İspanyol sömürgesi altında kalıyor. Nüfusun %56’sını Maya ve İspanyol karışımı bir etnik grup olan Ladinolar, %44’ünü Mayalar ve diğer yerli halklar oluşturuyor. 2020’deki nüfusu 18 milyon olarak tahmin edilse de iç savaşın sürdüğü yıllar boyunca nüfusun 5 ila 10 milyon arasında değiştiğini hatırlamak iç savaşa dair sunacağım veriler açısından elzem. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sosyoekonomik göstergeler açısından ise ilk söylenecek şey Guatemala’nın dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biri olmasıdır. Daha önemlisi, Guatemala esasen etnik farklılıklarla iç içe geçmiş derin bir ekonomik katmanlaşmayla malul. Tüm ekonomik göstergeler, yerli halk için ulusal ortalamanın altında seyrediyor. En yüksek sosyo-ekonomik katmanda yerli halktan neredeyse kimse yok. En çarpıcı veri olarak, esas geçim kaynağının tarım olduğu ülkede ekilebilir arazinin %70’i halen %3’ten az bir nüfus grubunun elinde bulunduğunu söyleyebiliriz.</span></p>
<p><b>Verilere göre Guatemala’nın dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biri olduğunu söylüyorsunuz. Çatışmaya sebep olan durum bu eşitsizlik hali mi ya da çatışmaya neden olan dinamikler nelerdi? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmaya neden olan tarihsel dinamikleri sömürgecilik ve mirası, etnik ayrımcılık ve otoriter yönetimler olarak sıralayabiliriz. Sömürge döneminden yakın zamana dek Guatemala tarihi, aşırı sosyo-ekonomik eşitsizlik, büyük siyasi baskı, azınlığın elinde güç birikimi ve Maya nüfusunun marjinalleşmesiyle karakterize olmuş haldeydi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Guatemala’da da eşitsizliklerin kökeninde sömürge tarihi yer alıyor. Sömürge tarihi boyunca Maya halkları, agro-elit bir azınlığı oluşturan Ladinolar ile ekonomiye egemen olan toprak sahiplerinin sistematik baskısına ve siyaseten egemenliğine maruz kalıyorlar. Bu tabloya, Mayaların yönetime neredeyse hiç katılamadığı ırkçı sistem eşlik ediyor. Sömürge ırkçılığı, yerli halkların daha aşağı olduğu ve potansiyel isyankârlar olduğu inanışını miras bırakmıştı ve bu, onların imhasından yana devleti daha az sorumlu hale getiriyordu. Guatemala, İspanya’dan bağımsızlığını 1821’de kazandı. Ancak, azınlıktaki bir elitin gücünün kurumsallaştığı ve ırkçılığa kadar varan etnik ayrımcılığın devam ettiği bir anlayışla yönetilmeye devam etti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir başka kök neden, Guatemala siyasetinin otoriter yapısıdır. Guatemala, 20. yüzyılın ortasına kadar otoriter hükümetler veya diktatörler tarafından yönetilmişti. Elbette bu, hükümet işlerine toplumsal katılımın neredeyse hiç olmaması anlamına geliyordu. Bu tablo içerisinde, 1944-1954 arasında yaşanan Guatemala İlkbaharı siyasetin açıldığı bir dönem anlamına gelse de 1954’teki ABD destekli darbe Guatemala’yı yeniden antidemokratik bir dönemin içine soktu. 1954’ten 1986’da tekrar sivil yönetime dönülene kadar Guatemala askerî darbeler, cuntalar veya “seçilmiş” askerî hükümetler tarafından yönetilmeye devam etti.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu unsurlar, Guatelama’da iç savaşa giden yolun tarihsel yapıtaşlarını döşemişti. Ancak çatışma esasen, 1960’lardan itibaren ortaya çıkan gerilla gruplarının Marksist bir sınıf savaşı perspektifiyle devrim hedefleyerek mücadeleye girişmesiyle başlayacaktır. </span></p>
<p><b>Peki, çatışmanın aktörleri ve talepleri nelerdi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Guatemala’da savaş sivil ve askerî elitin elinde toplanan kaynakların adil bölüşümü ve demokratikleşme isteği ile bunun karşısında duran militerleşmiş bir oligarşi sınıfı arasındaki çatışma olarak başlasa da giderek Mayaların bastırıldığı bir rejime dönmüştür. Başka bir deyişle, 1960’lardan itibaren ortaya çıkan gerilla grupları, Marksist bir sınıf savaşı perspektifiyle devrim hedefleyerek mücadeleye başlayacak ancak 1970’lerden itibaren giderek daha çok savaşın etnik boyutunun farkına varacaklardır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Guatemala, iç savaşı hakkındaki literatür 1982’de dört örgütün birleşimine kadar Gutemala’da her biri farklı siyasi, askerî güce ve farklı stratejilere sahip birçok gerilla grubunun olduğunun altını çiziyor. 1982’de ise Silahlı Asi Kuvvetleri (FAR), Yoksulların Gerilla Ordusu (EGP), Halkın Silahlı Devrimci Örgütü (ORPA) ve Guatemala İşçi Partisi Ulusal Direktif Çekirdeği (PGT-NDN) birleşiyor ve Guatemala Devrimci Ulusal Birliği (URNG) adını alıyorlar. URNG’nin birincil hedefi “Guatemala halkının baskı, sömürü, ayrımcılık ve yabancı ülkelere bağımlılıktan kurtulmasını” sağlayacak bir devrimci halk savaşı başlatmaktı. URNG, komünistlerden demokratlara ve dindarlara, sendika liderlerinden öğrencilere farklı kesimleri barındırsa da Marksist-Leninist bir çizgideydi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gerilla gruplarının karşısında ise dört başı mağrur bir kontrgerilla devleti ve onun şiddet aygıtları vardı. İç savaş boyunca ordu, bir siyasi güvenlik aygıtı gibi toplumun her düzeyine nüfuz ederek, resmî veya gayriresmi yollarla, sistematik tehdit, işkence ve infazlarla muhalefet hareketini kontrol etmeye çalıştı. Bu tabloda ordunun yanısıra paramilter yapılar şiddetin artmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu paramiliter yapılar içerisinde, Türkiye’deki köy koruculuğu sistemine benzeyen, sivillerden zorla veya zoraki yöntemlerle devşirilen, bir “kimliklendirme” aracı olarak da işlev gören Sivil Öz Savunma Devriyeleri’nden (PAC) ayrıca bahsetmek gerekiyor.. Bir başka paramiliter yapı ise, ordu tarafından finanse edilen ve kurbanlarını ve yakınlarını korkutmak için uçaktan atma, öldürdükleri bedenlerin üzerine anti-komünist mesajlar asma, psikolojik şiddet uygulama gibi yöntemler kullanan ölüm mangalarıydı. Tüm bu kontrgerilla tablosuna, yanıbaşında ikinci bir Küba örneği yaşanmasını istemeyen ABD de özel harekât birlikleriyle aktif olarak katılıyordu. Guatemala İç Savaşı’nın ABD ordusu ve CİA’nin aktif olarak müdahil olduğu ilk iç savaş olduğu söylenebilir.</span></p>
<p><b>Guatemala’nın çok katmerli bir yapısını olduğundan söz ediyorsunuz. Çatışmanın tarihsel gelişimini nasıl ele aldınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class=" wp-image-77487 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/kitap_kapak_zor_olsa_da_baris_guatemala_deneyimi.jpg" alt="" width="336" height="475" />DİSA için yazdığım raporda savaşı üç dönem altında inceliyorum: Reformist Askerlerin Darbe Girişimi ve Silahlı Mücadelesini kapsayan 1960-1970 arasındaki ilk dönem, 1971-1977 arasındaki İkinci Gerilla Hareketi Dalgası ve 1978-1985 arasını kapsayan İç Savaşın Yükselişi ve Artan Toplumsal Yıkım Dönemi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Savaşın ilk evresi daha küçük çaplı ve başta başkent Guatemala City olmak üzere şehirlerdeki siyasi muhalefete karşı girişilmiş operasyonlar olarak vuku bulmuştur. Daha önce de söylediğim gibi bu ilk dönemde gerilla kuvvetler yerli Maya halkı ile çok ilişkiye girmiyor ve Che Guevara’dan esinle </span><i><span style="font-weight: 400;">foco </span></i><span style="font-weight: 400;">stratejisi dahilinde mücadelelerini yürütüyorlar. 1970’lerdeki ikinci dönemde ise gerilla grupları uzun erimli bir savaşı planlamak, kırsalda üsler kurmak ve altyapı geliştirmek, yerel halkı mücadeleye dahil etmek ve uluslararası arenada meşruiyet cephesi sağlamak için çalışıyorlar. Bu dönemde Maya halkı hem çatışmaların kurbanları hem de gerilla hareketinin aktörleri olarak savaşa dahil oluyorlar. Savaşın şiddetini en çok arttırdığı ve kitlesel yıkıma sebep olduğu dönem ise 1978 ve özellikle 1982 sonrası dönem. </span></p>
<p><b>36 yıl süren bir çatışma sürecinden bahsediyoruz. Çatışma süreci, çatışmanın yarattığı yıkım ile ilgili nasıl verilere ulaştınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Guatemala İç Savaşı, 1960-1996 arasında 36 yıl boyunca süren ve 8-9 milyonluk bir ülkede 200 bin kişinin öldüğü, 1 milyondan fazla kişinin yerinden edildiği bir savaş. Müzakere sürecinde kurulan Hakikatleri Açığa Çıkarma Komisyonu’nun (CEH) 1999 tarihli verileri bize ölüm ve kayıpların %93’ünden devletin sorumlu olduğunu ve mağdurların %86’sının Maya halklarından olduğunu söylüyor. Rapor ayrıca çeşitli gerekçeler göstererek Mayalara karşı işlenen suçları “soykırım” olarak nitelemiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmanın yarattığı yıkım açısından özellikle eğilinmesi gereken zaman dilimi, Guatemala tarihinin en kanlı dönemi olarak anılan Mart 1982 ile Ağustos 1983 arasındaki General Rios Montt dönemidir. Montt’un başkanlığa gelmesini izleyen 18 ay içerisinde bir stratejik soykırım yürütüldü. 1981’in başlarında, geleneksel olarak yerli halkın yaşadığı dağlık kesimlerinde bir “toprağı temizleme harekâtı” başlatıldı. Bu strateji dahilinde, sivillerle silahlı güçler arasında ayrım güdülmüyor ve savaş hukuku gözetilmiyordu. Toprağı temizleme operasyonları kapsamında, ordu ve onun sivil yerlilerden devşirilmiş devriyeleri de içeren paramiliter güçleri, gerillaya yardım ettiğinden şüphelendikleri ve devletin safına katılmayı reddeden 600’den fazla köye saldırdı. Buralarda yaşayanlar sistematik işkenceye maruz kaldı, kadınlara tecavüz edildi. Ordu, 440 köyü tamamen tahrip etti, bir milyondan fazla kişi yerinden edildi ve çoğunluğu silahsız yerli halktan olmak üzere 150 bin kişi katledildi. Ordu bununla da yetinmeyip gerillanın ve “içerideki düşman”ın işine yarayacağı düşüncesiyle tarlaları, ormanları dahi yaktı. Bu soykırım politikalarının amacı, sadece gerillaların halktaki destek tabanını ortadan kaldırmak değil, aynı zamanda yerli halkların kimliğini, kültürünü ve toplumsal yapılarını da yok etmekti.</span></p>
<p><b>Müzakere süreçleri bize ne söylüyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Guatemala’da müzakere süreci 10 yıla uzanan ve 3’ü yönteme ilişkin olmak üzere 10 anlaşma ve 300’den fazla taahhütte yayılan bir süreç olarak vuku buluyor. 1986’da Guatemala’nın sivil hayata geçmesi müzakerelere başlanmasında önemli bir adım. Soğuk Savaş’ın bitimi ve bölgesel aktörlerin Latin Amerika’da iç çatışmaları bitirmek üzere bir araya gelişleri de süreci hızlandıran bir etken olarak işliyor. Özellikle Esqupilas 2 anlaşmaları Latin Amerika ülkelerinde iç çatışmaların bitmesi için devletleri sorumlu kılıyordu ve bu anlaşmalar sayesinde Guatemala’da Ulusal Uzlaşı Komisyonu kurulacak, taraflar arasında görüşmeler resmen başlayacaktı. 1994’te hükümet ve gerillalar bir Birleşmiş Milletler Doğrulama Misyonu (MINAGUA) kurulmasını kabul etti. Bu misyon, insan haklarının güçlenmesi ve demilitarizasyonu sağlayan bir dizi anlaşmaya varılmasını izlemekle görevliydi. MINAGUA gözlem raporlarının açıkça altını çizdiği şeylerden biri; Guatemala’da insan haklarının yerleşmesinin önündeki en önemli engel, devletin uzun zamandır iddia ettiği gibi, savaş durumu değil, cezasızlık sorunuydu. Yani devletin bir ateşkes anlaşması imzalanana kadar insan hakları yönünde bir ilerleme sağlanamayacağı argümanı anlamlı değildi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta, Barış sürecinin başında, hükümet ve URNG’nin çatışma </span><span style="font-weight: 400;">bitimine dair durdukları noktanın daha müfrit, uzlaşmaz bir nokta olduğudur. Bu bağlamda, adımların atıldığı ilk yıllarda ordu ve hükümet, barışı URNG’nin kesin olarak silah bırakmasına bağlarken, URNG&#8217;</span><span style="font-weight: 400;">de kontrgerilla önlemlerin tümden kaldırılmasında ve kapsamlı bir sosyal reform yapılmasında ısrar ediyordu. Yine de </span><i><span style="font-weight: 400;">Esquipulas II </span></i><span style="font-weight: 400;">gibi anlaşmalar ve sivil grupların -bunların içerisinde Katolik kilisesinin ve dinî grupların rolü de ayrıca önemliydi- baskısı tarafların “ödün vermez” pozisyonlarından sıyrılıp diyaloğa doğru adım atmalarını sağladı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bunların neticesinde 1994-1996 arasında URNG ve hükümet arasında esasa ilişkin 7 anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalar bütünü, ateşkes ve eski savaşçıların yeniden hayata katılımı gibi temel noktaları ele alırken bir yandan da bazı kısıtlılıklarına rağmen çatışmanın altında yatan temel nedenleri irdeliyor, insan haklarına önemli vurgular yapıyor ve mağdurların bilme ve tazmin hakkına saygı gösteren maddeler içeriyordu. Uzun uzadıya değinemeyecek olsam da kapsamlarını göstermek açısından bu 7 anlaşmanın ismini saymak isterim:</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kapsamlı İnsan Hakları Sözleşmesi, Yerinden Edilen Nüfus Gruplarının Yeniden Yerleşimine İlişkin Anlaşma, Geçmişteki İnsan Hakları İhlallerini ve Şiddet Eylemlerini Açıklığa Kavuşturmak İçin Komisyon Kurulmasına İlişkin Anlaşma, Yerli Halkların Kimliği ve Hakları Anlaşması, Sosyo-Ekonomik Konular ve Tarımdaki Durum Anlaşması, Demokratik Bir Toplumda Sivil Alanların Güçlenmesi ve Ordunun Rolü Anlaşması ve son olarak Anayasal Reformlar ve Seçim Rejimi Anlaşması.</span></p>
<p><b>Peki, Şimdiki durum? Savaş sonrası durum Guatemala’da günümüze nasıl yansıyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Guatemala’daki mevcut durumu şöyle özetlemek mümkün: Barış anlaşmaları imzalandığı günden bu yana Guatemala’da çatışmaya bağlı ölümün yaşanamaması sevindirici olsa da ne yazık ki bu Guatemala’nın ne doğrudan şiddetten ne de yapısal ve kültürel şiddetten azade olduğu anlamına geliyor. Öyle ki çeşitli gözlemciler, “İç savaşın bitiminden beri Guatemala’nın çok daha şiddetli bir ülke haline geldiğini” söylerler. Özellikle 2000’li yılların ortalarından itibaren yükselen şiddet, Guatemala’yı Latin Amerika’nın en tehlikeli ülkelerinden biri haline getirmektedir. Maya hakları savunucusu ve Nobel Barış Ödülü sahibi Rigoberta Menchú’ya göre bu sonucun arkasındaki en önemli neden “ordunun ve iş dünyasının, barışı URNG’nin demobilizasyonundan ibaret saymaları” idi. Guatemala’da barış sonrası şiddet ortamının başrolünde çetelerin ve uyuşturucu kaçakçılarının yanı sıra devlet kurumlarının cezasızlıkla mücadelede irade ortaya koyamamaları bulunuyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Guatemala’nın bugününe, insanların kaynaklara eşit derecede ulaşımını engelleyen yapısal şiddet açısından baktığımızda da iç açıcı bir durumla karşılaşmıyoruz. Guatemala siyasetini yorumlayanlar, ülkedeki kalkınma sorununun barışın sağlanmasının temelini oluşturduğuna dikkat çekmektedir. </span></p>
<p><b>Türkiye’deki çatışma süreçleriyle benzer, farklı yanları neler? Çözüm için öneri ve tavsiyeleriniz var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Guatemala’daki çatışma süreci üzerine çalışırken, devletlerin iç savaşları bastırmakta birbirlerinden öğrenme kapasiteleri hakkında şaşkınlık yaşadığımı hatırlıyorum. Guatemala bizden çok uzakta, pek de ortak bir yanımız bulunmadığını düşündüğümüz bir ülke olsa da iç savaş sırasında devletin uyguladığı yöntemler arasında bir dereceye kadar benzerlikler var. Özellikle daha önce bahsettiğim Sivil Öz Savunma Birlikleri, Türkiye’de uygulanan Köy Koruculuğu sistemine oldukça benzer şekilde işliyor. Guatemala’da 1981’den itibaren yürütülen Toprağı Temizleme Harekâtı ise; savaşta sivil-gerilla ayrımı yapılmamasıyla, paramiliter güçlerin kullanımıyla, yerleşim yerlerinin boşaltılması ve tahrip edilmesiyle kalınmayıp tarım arazilerinin, ormanların yakılmasıyla Türkiye’de 1993’te uygulamaya konan Alan Hakimiyeti Stratejisi’ni maalesef hatırlatıyor. Bu bağlamda, Guatemala’da özellikle 1981-1983 arası işlenen suçlarla nasıl bir hesaplaşma sürecine girildiği, ne gibi tazminlerde bulunulduğu ve neyin eksik kaldığını incelemek Türkiye örneği için elzem. Sivil devriyeler kurumunun 1996’daki barış anlaşmasıyla kaldırılması ve ardından yaşanan sorunlar da Türkiye’deki tartışmalı koruculuk kurumu için önemli bir örnek teşkil ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu noktada nasıl ki devletler birbirinden baskı ve şiddet tekniklerini öğreniyorsa, bizim de barış isteyenler olarak müzakere ve barış süreçlerine dair birbirimizin deneyimlerinden dersler çıkarabileceğimizi düşünüyorum.  Her şeyden önce, Guatemala örneği bize, soykırıma kadar varan bir şiddetin yaşandığı ve on yıllar süren bir savaşın sonrasında bile müzakerelerin mümkün olduğunu göstermiş, böyle bir ümidi diğer çatışma deneyimleri için de mümkün kılmıştır. Bir başka önemli nokta ise, tarafların, barışın bir süreç olduğunun farkında olması, müzakerelerin çatışmalarla kesildiği dönemler olsa bile yeniden çözüm masasına oturmalarıdır. Yani Guatemala deneyimi bize barışın bir süreç olduğunu ve uzun yıllar sürecek bir sorumluluk ile bağlılık gerektirdiğini göstermektedir. Devletin çatışma döneminin önemli kısmı boyunca aldığı “müzakerelerin başlaması için gerillanın silah bırakması” pozisyonunu uluslararası aktörlerin de etkisiyle devam ettirmemesi ve silahsızlanmayı barış sürecinin içine yaymayı kabul etmesi de bir diğer olumlu adım olarak nitelenebilir. Bir diğer önemli örnekse yerinden edilmişlerin geri dönüşüne dair bir anlaşma yapılmış olmasıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kısıtlı başarılara ulaşmış olsa da bir başlangıç olarak yüzleşme girişimlerinin varlığı da Guatemala’da </span><span style="font-weight: 400;">süreci örnek kılabilecek faktörlerden biridir. Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmaları, sonradan yüksek mahkemeler tarafından bozulmuş olsa da kimi üst düzey yetkililerin savaşta işledikleri suçlardan ağır cezalar alması, Katolik Kilisesi’nin ve Tarihe Açıklığa Kavuşturma Komisyonu’nun hakikat arayışına dair girişimleri, fiziki işkence yanında psikolojik işkenceye karşı da tazmine gidilmesi toplumsal yüzleşme açısından önemli noktalardır. Türkiye’de çatışma çözümünden yana olan sivil aktörler ve barış aktivistleri için Guatemala’daki çatışma çözümünün örnek alınabilecek bir diğer yanı, sürecin nispeten toplumsal katılımla işlemiş olmasıdır.</span></p>
<p>Rapora<a href="https://disa.org.tr/zor-olsa-da-baris-guatemala-deneyimi/" target="_blank" rel="noopener"> buradan ulaşabilirsiniz.</a></p>
<p>Dosyanın ilk bölümüne ise<a href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/catisma-cozumu-ve-baris-insasinda-dunya-deneyimleri-ornekleri/" target="_blank" rel="noopener"> buradan</a> ulaşabilirsiniz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/06/zor-olsa-da-baris-guetamalada-savas-ve-muzakere-surecleri/">Zor Olsa da Barış: Guetamala’da Savaş ve Müzakere Süreçleri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çatışma Çözümü ve Barış İnşası’nda Dünya Deneyimleri: Sri Lanka</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/12/16/catisma-cozumu-ve-baris-insasinda-dunya-deneyimleri-sri-lanka/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Meryem]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Dec 2021 10:23:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü ve Barış İnşasında Dünya Deneyimleri Örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fırat Çapan]]></category>
		<category><![CDATA[Sri Lanka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=76728</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dosya olarak hazırladığımız Çatışma Çözümü ve Barış İnşasında Dünya Deneyimleri Örnekleri'ni, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırma Enstitüsü bünyesinde hazırlanan raporların yazarları ile konuştuk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/12/16/catisma-cozumu-ve-baris-insasinda-dunya-deneyimleri-sri-lanka/">Çatışma Çözümü ve Barış İnşası’nda Dünya Deneyimleri: Sri Lanka</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Sri Lanka’nın Türkiye ile farklılıkları/benzerlikleri üzerinden Türkiye’deki barış süreçlerine katkı sunmasını amaçlayarak hazırlanan raporun raportörü Fırat Çapan Sri-Lanka çatışma ve müzakere sürecini anlattı.</span></p>
<p><b>Sri Lanka’nın sosyopolitik ve sosyoekonomik yapısı nasıl? Zannediyorum ki önce bu ülkelerin genel durumunu bilmek lazım.</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-76731 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/12/firat-capan-640x480.jpeg" alt="Fırat Çapan" width="333" height="250" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/12/firat-capan-640x480.jpeg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/12/firat-capan.jpeg 1024w" sizes="auto, (max-width: 333px) 100vw, 333px" />Resmi ismi Demokratik Soyalist Sri Lanka Cumhuriyeti olan Sri Lanka 22 milyonluk nüfusa sahip, çok etnikli ve çok dinli bir toplum olarak vasıflandırılabilir. Hindistan’ın güneyinde yer alan bu ada ülkesi 1948’de bağımsızlığa kavuşmasından bu yana yoğun politik ve ekonomik problemlerle yüz yüze kalmıştır. Siyasal partiler genellikle toplumsal yapının fay hatları üzerinden siyaset yürütmüş ve nepotizm siyasal kültüre hakim durumda kalmıştır. Nitekim bağımsızlıktan bu yana Sri Lanka devlet yöneticileri genellikle belirli ailelerin içinden çıkmıştır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünya Bankası verilerine göre orta alt gelir grubu kategorisine giren ülkede kişi başı milli gelir 3852 dolar civarındadır. Freedom House siyasal haklar ve özgürlükler bakımından Sri Lanka’yı ‘kısmen özgür’ ülke kategorisine koymuştur. Çok partili bir siyasal yapıya sahip ülke 1978’den bu yana yarı başkanlık sistemiyle yönetilmekte, parlemento seçimleri dört yılda bir yapılırken başkanlık seçimleri 5 yılda bir yapılmaktadır. </span></p>
<p><b>Çatışmaya neden olan dinamikler nelerdi? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kolonyal geçmişin mirası Sri Lanka’da çatışmayı tetikleyen ana unsurlardan birisidir. İngilizler 1948’de adayı terk ettikten sonra ülkeyi tek bir idari birim olarak ve çoğunlukçu bir seçim sistemi ile devretmişlerdi. Bu siyasal sistem azınlıkların dışlanması ve adanın etnik bir demokrasiye dönüşmesine sebep olmuştur. Kolonyal dönemde azınlık olan Tamillerin ayrıcalıklı konuma getirildiğini düşünen Sinhal çoğunluk bunu telafi etme bahanesiyle Tamil azınlığı yabancılaştırmış ve devlet kurumlarında Tamiller ve diğer dini ve etnik azınlıkların temsilini oldukça azaltmışlardır. Çatışma dinamiği 1983’te Tamillerin silahlı mücadeleye girişmesiyle daha da çetrefilli bir hal.</span></p>
<p><b>Çatışmanın aktörleri ve talepleri nelerdi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmanın temel aktörlerinden birisi çoğunlukla Budist dinine mensup Sinhal çoğunluk ile yine çoğunlukla bu grubu temsil ediyor görünen askeri ve sivil bürokrasisi ile Sri Lanka devletidir. Diğer ana aktör ise Tamil azınlığıdır. Tamilleri temsil eden ana aktörler 2009’da yenilgiye uğratılan LTTE (Tamil Kaplanları), siyasal partileri TULF (Tamil Birleşik Özgürlük Cephesi), ve Hindistan, Kanada, İngiltere&#8217;de güçlü olan Tamil diasporasıdır. Sinhal çoğunluk ve Sri Lanka devleti üniter ve Budist kültüre bağlı bir toplum inşa etme hedefli bir siyaset yürütürlerken, başta federatif ve güç paylaşımına dayalı bir Sri Lanka talep eden Tamilli aktörler şiddetin artmasıyla beraber zamanla adanın Kuzeyi ve doğusunu kapsayan bağımsız bir Tamil Eelam devleti talep etmeye başlamışlardır. Tamillerin aynı zamanda kültürel ve dilsek haklar talep ederken bunların korunacağı bir siyasal sistem talep etmektedirler. Çatışmanın diğer önemli aktörleri  dini azınlıkları teşkil eden  Müslüman Moorlar ve Hristiyanlardır. Bu gruplar her iki aktörün çatışması arasında kalmışlardır. Bu grupların temel talebi ise dini özgürlükler ve dini hakların korunduğu demokratik bir Sri Lanka olagelmiştir. Müslüman ve Hristiyanların bu talepleri şiddet içermese de Sri Lanka Devleti bazı Müslümanları LTTE’ye karşı devletin silahlı kadrosuna güvenlik korucusu olarak dahil etmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dış aktörler olarak Hindistan, Çin, ABD, ve AB ülkeleri öne çıkmaktadır. Bunlar çatışma süresince uluslararası konjonktüre ve ulusal çıkarlarına  bağlı olarak pozisyon almışlardır.</span></p>
<p><b>Çatışmanın tarihsel gelişimi bize ne söylüyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kolonyal geçmişle beraber 1948’den sonra Sinhal çoğunluk siyasal sistemde egemen olmaya başlamış ve çoğunluk lehine politikalar yürütmeye başlamıştır. 1948’de Hindistanlı Tamillerin vatandaşlık hakları ellerinden alınmış, 1958’de ‘Sadece Sinhalce’ yasası kabul edilerek İngilizce ile beraber Tamil dili devlet kurumlarından çıkarılmış Tamillerin bunu protesto etmesi sonucu yüzlerce Tamilli öldürülmüş ve yine Sinhal çoğunluğun olduğu bölgelerde yaşayan binlerce Tamil Kuzey bölgelerine göç etmek zorunda kalmıştır. 1971 Tamillerin üniversite girişini zorlaştıran yasa kabul edilir. 1972 anayasasıyla beraber Budizm devlet dini haline getirilir ve adanın ismi Seylondan Sri Lanka’ya dönüştürülür. 1981’de Jaffna’da Tamilce eserlerin bulunduğu kütüphane polis eşliğinde yakılır ve 1983’te Kara Temmuz olarak isimlendirilen ve 2000-3000 arası Tamil’in öldürüldüğü ve 40’bine yakın Tamilin Kuzey bölgelerine ve yurt dışına göç etmesiyle sonuçlanan olaylar yaşanır. 1976’da kurulan LTTE 1983’ten sonra resmen silahlı mücadeleye başlar. </span></p>
<p><b>Çatışma süreci, çatışmanın yarattığı yıkım ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Savaşın verdiği tahribatı anlatabilir misiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-76950 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/12/disa-catisma-cozumu-ve-baris-insasi-dunya-deneyimleri-serisi-sri-lanka.jpg" alt="DİSA: Çatışma Çözümü ve Barış İnşası Dünya Deneyimleri Serisi: Sri Lanka" width="249" height="352" />1983’te başlayan çatışma süreci 2009’da LTTE’nin yenilmesiyle son bulur. Bu süreç içerisinde yarı konvansiyonel bir güç olarak LTTE ciddi bir askeri güce ulaşmış ve adanın Kuzey ve Doğu bölgelerinin çoğunu süreç boyunca kontrol altına alarak yarı bir devlet kurmuştur diyebiliriz. 1987’de Hindistan&#8217;ın adaya askeri  müdahalesi sonuç vermemiş ve Hindistan 1991’de adayı terk etmek zorunda kalmıştır. Sri Lanka devleti isyancı sivil ayırımı yapmadan isyanı bastırmaya çalışırken süreç içerisinde birçok insan hakları ihlali gerçekleştirirken LTTE özellikle dini ve ticari noktalara düzenlediği saldırılar, intihar bombaları yöntemi ile devlet başkanlarına suikast düzenlemesi ve çocuk asker kullanma yöntemleri ile uluslararası komuoyunda tepki toplamıştır. Savaş sonucunda 100 bin ve 120 bin arasında insan ölmüş ve savaşın son döneminde yaşanan çatışmalarda kayıp olarak vasıflandırılan 60 bin kişinin akıbetinden bugün bile haber alınamamıştır. 22 milyonluk bir nüfus için bu kayıplar oldukça yoğun bir savaşın göstergesidir. Bunun yanında bir milyona yakın kişi yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalırken savaşın son döneminde savaş bölgesini terk eden Tamillerin bir kısmı hala topraklarına dönememişlerdir. Dolayısıyla yaşanan büyük yıkım 12 yıl sonra bugün dahi ağır bir şekilde hissedilmektedir.</span></p>
<p><b>Müzakere süreçleri nasıl işledi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sri Lanka’da yaşanan çatışma süreci içerisinde değişen siyasal iktidarlara ve siyasetçilere bağlı olarak sürekli bir barışçıl çözüm çabası da olagelmiştir. Silahlı çatışma öncesi Tamil siyasetçiler ile Sri Lanka siyasal iktidarları arasında imzalanan çözüm protokolleri özellikle Budist din sınıfı tarafında tepkiyle karşılanarak sonuçsuz bırakılmış, Hindistan’ın 1987’de arabuluculuğu Hindistan ve LTTE arasında bir çatışmaya dönüşmüş yine 1995’te yeni başkanın barış ajandasıyla seçilip ateşkes imzalanmasıyla bir süre silahlar susmuş ama bu girişimde kısa sürede akamete uğramış ve savaş 2000’lerin başına kadar yoğunlaşarak devam etmiştir. 2002 yılında Norveç’in  Sri Lanka’nın çağrısıyla arabulucu olması sonucu 2006 yılına kadar toplam 6 defa taraflar bir araya gelmiş ve 2008’e kadar çatışmalar devam etse de resmi olarak taraflar arasında ateşkes devam etmiştir. Ama daha 2006 yılında taraflar müzakere masasını terk etmiştir. LTTE’nin maksimalist tutumu ile beraber iktidara Milliyetçi sol ittifakın gelmesi barış girişimlerinin akamete uğramasının temel sebebi olmuştur. </span></p>
<p><b>Sri Lanka’da şimdiki durum nedir? Bir yüzleşme sürecinden bahsedebilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sri Lanka savaşın bittiği dönemden itibaren savaşın yaralarını saramamış, savaş dönemi boyunca işlenen suçlar yargı önüne çıkarılmamış, uluslararası toplumun baskısına rağmen kayıplara ilişkin bir gelişme kaydedilememiştir. Sri Lanka devleti savaş suçlularının yargılanmasını sürekli engellemiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Savaş bölgesinde bugün bile yoğun bir askeri varlık sürmekte ve siyasal baskılar aynı düzeyde devam etmektedir. Tamillerin kayıplarını anması engellenmekte ve bölgeye yabancı gazetecilerin girmesi kısıtlanmaktadır. Savaş öncesi askeri personel sayısı 200 bin olan Sri Lanka şu an için askeri varlığı 400 bine yakındır. Ayrıca siyasi kültüre kimlikler ve milliyetçilik egemen olmuş ve  devlet idaresi savaş döneminde yönetimde olan ailenin tekeline sokulmuştur. Tamillerden gelen tehdidin azalmasıyla Budist çoğunluğun baskısı bugün için Müslümanlara ve Hristiyanlara yönelmiştir. Özellikle son dönemde tek ‘devlet tek yasa’ önerisi Müslümanlar ve Hristiyanlar tarafından adanın çok dinli ve kültürlü yapısını  yok etmeye çalışan bir girişim olarak şüpheyle yaklaşılmaktadır. Bugün için ekonomik kriz ile de boğuşan Sri Lanka devletinde dini ve etnik kimlikler üzerinden kutuplaşma derinleşerek devam etmektedir.</span></p>
<p><b>Türkiye’deki çatışma süreçleriyle benzer, farklı yanları neler? Çözüm için öneri ve tavsiyeleriniz var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’deki çatışma süreci ile Sri Lanka’daki süreç arasında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da bulunmaktadır. Kanımca iki çatışma arasındaki temel fark Sinhal ve Tamillerin hem ayrı etnik kökene hem de farklı dinlere mensup olmalarıdır. Bu da çatışmayı daha da derinleştirmiş olabilir. Başka bir deyişle Sri Lanka&#8217;da iki grup arasındaki kültürel farklar Türkiye’dekinden daha derindir. </span><span style="font-weight: 400;">Ama her iki çatışmanın teritoryal ve kimliğe dair  talepleri paralellik göstermektedir tabi. Yani her iki süreçte bir kimliğin tanınması, tarihi ve kültürel coğrafyaya ilişkin talepler barındırmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çözüm konusuna gelirsek savaşın bitişinin Sri Lanka’da sorunları nihayete erdirmediğini ve isyancı bir gruba karşı zafer kazanmanın kalıcı barış getirmediğini; aksine bunun büyük insani ve askeri bedellere yol açtığını söylemek gerekmektedir. Yaşanan ağır bedeller muhtemelen gelecekteki çatışmaları besleyecektir. Bunu Sri Lanka&#8217;daki tarihsel tecrübeden çıkarmak hiç de zor değildir. Bu noktada isyancı grubun maksimalist taleplerinin ve demokratik vizyona sahip olmamasının temsil ettiğini iddia ettiği grubun siyasal amaçlarını nasıl heba ettiğini de görmek gerekiyor. Silahlı çatışma her iki taraf için de büyük insani ve ekonomik bedel anlamına gelse de azınlık grubunun siyasal talepleri açısından büyük yıkım yarattığını not etmek gerekiyor. Bu sebeple Türkiye’de aktörlerin bu örnekten yola çıkarak askeri araçlardan çok siyasal çözümde ısrar etmeleri bir insani bir sorumluluktur diyebiliriz.</span></p>
<p>Rapora <a href="https://www.sivilsayfalar.org/raporlar/disa-catisma-cozumu-ve-baris-insasi-dunya-deneyimleri-serisi-sri-lanka/" target="_blank" rel="noopener">buradan</a> ulaşabilirsiniz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/12/16/catisma-cozumu-ve-baris-insasinda-dunya-deneyimleri-sri-lanka/">Çatışma Çözümü ve Barış İnşası’nda Dünya Deneyimleri: Sri Lanka</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Sorun İyice Toplumsallaştığı İçin Çözümün de Toplumsal Olarak Sahiplenilmesi Gerekiyor&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/27/sorun-iyice-toplumsallastigi-icin-cozumun-de-toplumsal-olarak-sahiplenilmesi-gerekiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Uçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 May 2021 08:05:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Esra Çuhadar]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[israil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=70542</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilkent Üniversitesi'nden Doç. Dr Çerağ Esra Çuhadar ile, çatışma çözümü perspektifi üzerinden Filistin meselesini konuştuk. Çatışma çözümü ve kapsayıcı barış alanında uzmanlaşan ve ABD Barış Enstitüsü'nde kıdemli uzman olarak da görev yapan Çuhadar, son haftalarda yaşananlarla sürecin farklılaştığını ve sorunun daha toplumsallaştığını belirterek, çözümün de toplumsal olarak sahiplenilmesinin önemine vurgu yapıyor. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/27/sorun-iyice-toplumsallastigi-icin-cozumun-de-toplumsal-olarak-sahiplenilmesi-gerekiyor/">&#8220;Sorun İyice Toplumsallaştığı İçin Çözümün de Toplumsal Olarak Sahiplenilmesi Gerekiyor&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çatışma çözümü perspektifinden veya bu alanda çalışanlar Filistin meselesini arka plan ve köken olarak nasıl tanımlıyor?</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-70549 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/esra-cuhadar.jpg" alt="Çerağ Esra Çuhadar " width="218" height="282" />Bu meseleyi temel olarak kemikleşmiş bir çatışma (intractable conflict) olarak tanımlıyoruz. Ne tür çatışmalar bunlar? Çok uzun süre devam eden, çeşitli müzakere, arabuluculuk girişimleri olmasına rağmen defalarca başarısızlığa uğramış olan, yapısal eşitsizlik, şiddetin kurumsallaşmış olduğu ve her gün göründüğü, değer yargıları veya kimlik ekseninde giden ve birden fazla şiddet sarmalının yaşanmış olduğu çatışmalar… İsrail-Filistin çatışması da bu koşulların hepsini karşılayan ve çözümü çok zor çatışmalardan biri.</p>
<p><strong>Meseleye yönelik bakış, hem taraflarca hem de uluslararası kamuoyu açısından farklı&#8230; Bu sorunun çözümünü zorlaştıran bir konu diyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Bundan yaklaşık 13-14 yıl önce bir barış inşası projesi kapsamında hem Filistinli hem de İsrailli çatışma çözümü alanından kişilerle görüşmeler yaptım. İlk sorularımdan birisi şuydu, &#8216;bu çatışmanın kökeninde siz ne görüyorsunuz?&#8217; Filistinliler, önce işgal, sömürgecilik, Filistinlilerin mülksüzleştirilmesi, göçe zorlanması vs gibi işgal politikalarına ve yapısal şiddet unsurlarına vurgu yaptı ve bunlar sürdükçe çatışmanın süreceğini söylediler. İsrailler ise, karşılıklı önyargılar, eşitsizlik, ayrımcılık gibi sebepler saydılar. Bu, tarafların olayı ne kadar farklı teşhis ettiğini ne kadar farklı gördüğünü ortaya koyuyor.</p>
<p>Bu mevzu çatışma çözümü alanında şöyle önemli. Her şey sorunu nasıl teşhis ettiğinle başlıyor. Nasıl bir müzakere süreci yöneteceğin, hangi konuları nasıl ele alacağın, o çatışma ile nasıl başa çıkacağın bunların tümü çatışmanın en başta nasıl tanımlandığı ve çerçevelendiği ile ilgili. O araştırmada şunu fark ettik, Filistin tarafı çatışmayı işgal ve adalet sorunu olarak görüyor temelde, karşı taraf ise güvenlik sorunu olarak tanımlıyor. Konuya Filistinliler tarafından bakabilenler bile konuyu daha çok eşitsizlik boyutunda algılıyor. İsrail’in işgal politikalarının buna neden olduğunu çoğu zaman göremiyor.</p>
<h5>&#8220;Uzun Süredir Yapılan Çatışma Yönetimi&#8221;</h5>
<p><strong>Bugüne gelirsek konunun ana hatları yine çatışmaların ekseninde konuşulmaya başlandı. Yani arka plan, tarihsel süreç hepsi unutuldu. Keza uluslararası kurumlar da bu şekilde bakıyor. Yani ateşkesin yapılması mevcut sorunun çözümü gibi gösteriliyor oysa bu sadece anlık bir normalleşmeden başka bir şey sunmuyor değil mi?</strong></p>
<p>Sorunun kaynaklarından biri de, var olan uluslararası hukukun herkese eşit olarak uygulanmaması. Çok temel bir adalet sorunu var. Herhangi bir müzakere süreci bu temel adaletsizliğe çözüm getirmedikçe bu sorunun kalıcı bir şekilde çözümü yok. İsrail-Filistin çatışmasında şu çok konuşulur; çatışma çözümü mü, çatışma yönetimi mi? Aslında uzun süredir yapılan çatışma yönetimi. Çatışmayı çözmeye yönelik bir şey yok. Çatışmayı çözmek altta yatan temel nedenlerin ele alınmasını gerektiriyor. Bu yapılırsa ancak bugünkü gibi şiddetin ortaya çıkmasını önleyecek mekanizmalar üretilebilir. Ama bu değil çatışmanın yönetimi yapılan, yani ateşkes ile şiddetin tırmanmasını engellemek. Şiddetin geçici olarak tırmanması engellense bile buzdağının altı gibi altta yatan temel nedenler durdukça her an yeni bir şiddet dalgası yaşanabilir. Bu nedenlerin ortadan kaldırılmasına yönelik çatışma çözümü adımları ise atılmıyor. Sorunun temelinde yatan adaletsizlikler, kurumsallaşmış yapısal eşitsizlikler, insan onuruna dair çifte standart uygulamalar, hukuksuzluk ve işgal koşulları, birbiriyle rekabet eden mağduriyet üreten kimlikler vs. sürdükçe bu çatışmayı çözmek zor, sadece durumu kısa sürelerle idare edecek kadar yönetebilirsiniz. İsrail’in Körfez ülkeleriyle yaşadığı normalleşme sorunu gündemden düşürür gibi yaptı. Bu da bir çatışma çözme değil yönetme taktiğiydi. Ama bakın yine kolayca alevlendi. Uluslararası kurumlar sorunun ufak bir kıvılcımla alevleneceğini biliyor öte yandan ama o alevlenme olmadıkça kimse bir şey yapmıyor ve konu uluslararası siyaset alanına giremiyor. Yani bu sadece İsrail-Filistin çatışması için de söz konusu değil, bütün çatışmalar için böyle maalesef. Çatışma önleme mekanizmaları çok yetersiz, böyle bir zihniyet yok. Ancak çatışma tırmanınca sorun tekrar hatırlanıyor.</p>
<blockquote><p>İki devletli bir çözümü, iki devlet olmasa da tek devletin apartheid devleti olmaması gerektiğini savunan, herkesin eşit yurttaşlar olarak yaşamasını savunan kuruluşlar var. Fakat bu insanlar ve kuruluşlar Netanyahu rejiminde inanılmaz baskıya ve yıldırmaya maruz kaldı. Wahat Al Salam/Neve Shalom gibi hala barış içinde yaşayan karışık yerleşimler var. Başka bir var olma biçiminin mümkün olduğunu göstermek bakımından önemliler.</p></blockquote>
<p><strong>Çatışma tırmandıktan sonra da çok ağırdan alındı, BM’nin toplanması bir haftayı buldu, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Eskiden daha aktif bir tutum yok muydu?</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-70552 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/filistin-640x360.jpeg" alt="filistin" width="386" height="217" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/filistin-640x360.jpeg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/filistin.jpeg 864w" sizes="auto, (max-width: 386px) 100vw, 386px" />Bu durum konunun dünya gündeminde ne kadar önceliğini yitirdiğini de gösteriyor. Aslında psikolojik bir bariyer gibi de düşünebiliriz. İsrail’in bu konuyu dünya gündeminden düşürmesine ve oradaki işgali daha da normalleştirmesine katkıda bulunan iki konu var. Biri Körfez ülkelerinin İsrail’e verdiği destek, bu kaçınılmaz olarak öyle bir etki yaptı. İkincisi Ortadoğu’da çok daha acil gündemlerin yaşanması. Irak, Suriye, Yemen bunlar Ortadoğu’nun daha acil krizleri oldu. İsrail’in kendi içindeki dini ve milliyetçi radikalleşmesi, aşırı sağın yükselmesi ve güçlenmesi de bugünkü çatışmaların kaynağı. 25 yıl önce bu kesimler bu kadar güçlü değildi İsrail toplumunda.</p>
<p>Var olan uluslararası mekanizmalar ve bu sorunu ele alış biçimleri oldukça yetersiz. BM GK düzeyinde öteden beri etkisiz bu konuda. Ancak BM’nin sahada çalışan birimleri insani durumun bir nebze hafifletilmesine katkıda bulunuyordu mesela UNRWA. Trump zamanında bu kurumların altı da oyuldu. Başka birçok yardım kuruluşu ve STK da son yıllarda ilgilerini başka kanayan ve acil gördükleri yerlere kaydırdı. Sonuçta Filistin halkı arada hiçbir tampon olmadan tüm çıplaklığıyla işgal ve onun getirdiği adaletsizliklerle aracısız baş başa kaldı.</p>
<h5><strong>&#8220;Sokak ve Halklar Daha Fazla Devrede&#8221;</strong></h5>
<p><strong>İsrail vatandaşı Filistinlilerin protestoları, direnişi ve yine İsrail’den toplumsal kesimlerin çatışmalarda aktif taraf olması, Filistinlilere saldırması bugünkü çatışmayı önceki süreçlerden farklı bir yere koyuyor mu?</strong></p>
<p>Evet, bu seferkinde farklı bir durum var.  Çatışmalar sadece Filistinli halk ve İsrailli güvenlik güçleri arasında değil, buna ek olarak iki halk arasında ve sokakta gerçekleşiyor. Aşırı sağ İsrailli çetelerin sıradan insanlara ve dükkanlara saldırganlıkları buna örnek. Karşılığında bunlara yanıt veren saldıran Filistinli çeteler de var. Yani şiddet önceki alevlenmelerden bildiğimiz Gazze’den atılan roketler ve buna karşılık veren İsrail güçleri boyutunu aştı sokakta sıradan insanların birbirinin boğazına sarıldığı bir noktaya geldi. Yine İsrail vatandaşı Filistinlilerin direnişini de önceki seferlerden daha fazla görüyoruz. Sivil itaatsizliğe başvuran Kudüs’te yaşayan Filistinli gençler Hamas’ın saldırılarından çok farklı bir yöntem seriyor gözlerimizin önüne. Son yıllarda Orta Doğu’da birçok yerde gördüğümüz gençlerin aktif katıldığı barışçıl protestoların bir benzeri.</p>
<p>Bu da bence İsrail’i bu son dalgada en çok korkutan şey oldu. Çünkü İsrail içindeki Arap nüfusun barışçıl direnişi alışık olmadıkları bir durum. Bu sorunda eskisi gibi Oslo’daki gibi birkaç liderin bir araya gelip kapalı kapılar ardında el sıkışmasıyla çözülemeyeceğini de gösteriyor. Sokak ve halklar daha fazla devrede. Herhangi bir çözüm önerisinde veya görüşmede yer almak isteyeceklerdir. Körfez ülkelerinin dışlayıcı çözüm arama girişimleri o nedenle satın alınmaz halk tarafından. Bu sorunun şiddet ve güvenlik araçlarıyla çözümü mümkün değil. Demin dediğim gibi sadece kısa süreli yönettiğinizi sanırsınız ama çözüm olmaz. İki tarafın da memnun olacağı müzakere ile sağlanan bir çözüm tek kalıcı yol her ne kadar şu anda mümkün görünmese de. Sorun iyice toplumsallaştığı için çözümün de toplumsal olarak sahiplenilmesi gerekiyor.</p>
<p><strong>İsrail&#8217;in politikalarına içeriden de özellikle hak savunucuları, barış çalışması yapan kurumlardan tepki var. Biraz önce altını çizdiğiniz çatışmaların toplumsallaşması bu anlamda çözümün de toplumsal bir yerden kurulması, müzakerelere sivil toplumun aktif katılması gibi süreçlerin gündeme gelmesini gerektiriyor mu?</strong></p>
<p>Yukarıda da söyledim iki liderin el sıkışmasıyla çözülecek bir sorun değil. Toplumsal barış için her iki tarafta da ciddi bir halk desteği olması gerekiyor. İkinci intifadaya kadar İsrail barış hareketi oldukça güçlüydü sonra maalesef dağıldı. Bunda da Hamas saldırıları çok büyük yıkıcı etki yaptı.  Ama şimdi yine içeride güçlü bir hareketlilik var. İki devletli bir çözümü, iki devlet olmasa da tek devletin apartheid devleti olmaması gerektiğini savunan, herkesin eşit yurttaşlar olarak yaşamasını savunan kuruluşlar var. Fakat bu insanlar ve kuruluşlar Netanyahu rejiminde inanılmaz baskıya ve yıldırmaya maruz kaldı. Wahat Al Salam/Neve Shalom gibi hala barış içinde yaşayan karışık yerleşimler var. Başka bir var olma biçiminin mümkün olduğunu göstermek bakımından önemliler. Bir arada yaşam için çalışan yüzlerce insan var ama son on yıldır çok ciddi baskı ve yıldırma altındalar. Bunları medyada çok görmüyoruz maalesef onlar yerine Harem-i Şerif’teki yangın sırasında ağlama duvarında sevinç gösterisi yapan aşırı sağcı Yahudileri daha çok görüyoruz. Çünkü onlar basında pek yansıtılmıyor. Oysa yıllardır bu barış pratiğini sürdüren ve çabalayan grupların pozitif deneyimlerini dünyaya göstermek gerekiyor. İsrail siyasetinde daha çok güçlenen bu radikal sağ oluşumların dengelenmesi, kendilerini sınırsız güçte görmemeleri için barış kampının güçlenmesi çok önemli. Yerelde barışı ya da müzakere ortamını hazırlayacak, barışı mümkün kılabilecek koşulların oluşması için sivil toplum çalışmalarının önemi büyük. Ayrıca araştırmalardan biliyoruz ki sivil toplumum dahil edildiği barış süreçlerinde barış anlaşmalarının kalıcı olma ihtimali %65 civarında artıyor.</p>
<blockquote><p>Çözüm için ilk önce bu çatışmanın ve çözüm arayışlarının yeniden dünya gündemine alınması lazım. İsrail içindeki barış isteyen kesimin güçlenmesi lazım. Filistin tarafında da Kudüs’teki gençler gibi sivil itaatsizlik ve barışçıl protesto yapan ve şiddete başvurmadığı için dünyanın gözünde ahlaki üstünlüğünü sürdüren Filistin halk direnişinin daha görünür olması lazım.</p></blockquote>
<p><strong>Kudüs’te yaşayan akademisyen Ümit Kurt, Netanyahu’yu desteklemeyen İsraillilerin de konu Filistin meselesi olunca desteklediğini belirtiyor. Bu anlamda İsrail&#8217;in içinden ses yükselmesi biraz uzak bir ihtimal değil mi?</strong></p>
<p>Birçok ülkede olan bir şeydir bu. Siyaset biliminde bayrak veya lider etrafında birleşme etkisi diyoruz buna. Dışarıdan bir tehdit algısı olduğunda, korku aktive merkezi aktive olur. Bu da insanların evrimsel olarak kaç veya saldır dürtüsüne yönlendirir ve farklılıklar, hükümete karşı olan eleştiriler bir şekilde unutulur bir süre. Herkes aynı bayrak etrafında, aynı lider etrafında tekrar bir birleşme yönüne gider. Bu çok temel bir grup psikolojisidir, başka yerlerde, çatışmalarda da görüyoruz aynı dinamiği. Liderlerin de çok kullandığı taktiktir bu nedenle; lider desteğini kaybetmeye başlayınca, dış bir düşman yaratıp bununla içerideki birleşmeyi sağlamaya çalışır. İsrail’de de bu oluyor.</p>
<p>Çözüm için ilk önce bu çatışmanın ve çözüm arayışlarının yeniden dünya gündemine alınması lazım. İsrail içindeki barış isteyen kesimin güçlenmesi lazım. Filistin tarafında da Kudüs’teki gençler gibi sivil itaatsizlik ve barışçıl protesto yapan ve şiddete başvurmadığı için dünyanın gözünde ahlaki üstünlüğünü sürdüren Filistin halk direnişinin daha görünür olması lazım.  İsrail gibi bir ordu karşısında Hamas gibi veya ikinci intifadadaki gibi silahlı örgütlerin çözüme bir katkısı yok, tam tersine İsrail içinde davalarına destek olacak ılımlıların da barışa destek vermesine engel oldular geçmiş yıllarda yaptıkları silahlı saldırılarla. Filistin halkının en büyük silahı; adaletsizliğe, eşit olmayan zor koşullarda direnen mazlum halk imgesidir. Roketler ve şiddet işin içine girince bu imgeyi siliyor bu da mücadelelerine bence büyük zarar veriyor uluslararası alanda. Dediğim gibi İsrail&#8217;in en büyük korkusu kendi içinde yaşayan Arap nüfusun hayatı durdurmasını sağlayacak bir sivil itaatsizlik eylemine girmesidir.</p>
<h5>Esra Çuhadar Hakkında</h5>
<p>Çatışma çözme yöntemleri ve politik psikoloji üzerine uzmanlaşmış bir akademisyen olan Esra Çuhadar, doktorasını Syracuse Üniversitesi’nden 2005 yılında almıştır. Aynı üniversiteden “Uygulamalı Uyuşmazlık Çözümü” konusunda ileri düzey sertifikası bulunmaktadır. 2006 yılından beri Bilkent Üniversitesi’nde öğretim üyesi; 2016 yılından bu yana da Cenevre’deki Inclusive Peace and Transition Initiative (Kapsayıcı Barış Araştırmaları) isimli araştırma enstitüsünde kıdemli araştırmacı olarak çalışmaktadır.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/27/sorun-iyice-toplumsallastigi-icin-cozumun-de-toplumsal-olarak-sahiplenilmesi-gerekiyor/">&#8220;Sorun İyice Toplumsallaştığı İçin Çözümün de Toplumsal Olarak Sahiplenilmesi Gerekiyor&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DİSA Genç Araştırmacılar Arıyor!</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/23/disa-genc-arastirmacilar-ariyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Mar 2021 13:41:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diyarbakır Sosyal ve Siyasal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA)]]></category>
		<category><![CDATA[İş İlanı]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü ve Barış İnşası]]></category>
		<category><![CDATA[DİSA]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[iş ilanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=67543</guid>

					<description><![CDATA[<p>Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA), Adalet ve Barış İnşası Araştırma Programı kapsamında 2020 yılında başlattığı “Çatışma Çözümü ve Barış İnşası: Dünya Deneyimleri Serisi” projesi kapsamında çalışmak üzere genç araştırmacılar arıyor. Son başvuru tarihi 23 Nisan 2021. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/23/disa-genc-arastirmacilar-ariyor/">DİSA Genç Araştırmacılar Arıyor!</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>DİSA Çatışma Çözümü ve Barış İnşası: Dünya Deneyimleri Serisi projesine, 2020 yılında üç araştırmacı tarafından raporlaştırılan <a href="https://disa.org.tr/monarsiden-demokrasiye-dogru-nepalde-ic-savas-ve-baris-insasi/" target="_blank" rel="noopener">Nepal</a>, <a href="https://disa.org.tr/askeri-zafer-baris-getirir-mi-sri-lanka-ornegi/" target="_blank" rel="noopener">Sri Lanka</a> ve <a href="https://disa.org.tr/zor-olsa-da-baris-guatemala-deneyimi/" target="_blank" rel="noopener">Guatemala</a> örneklerinin ardından, üç yeni ülke deneyimiyle devam ediyor.</p>
<h5><strong>Projenin Amacı ve Kapsamı </strong></h5>
<p>Proje, çatışma çözümü ve barış inşası konusunda dünya deneyimlerine ilişkin bilgi üreterek Türkiye’de Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik yollarla çözümüne katkı sunmayı amaçlıyor. Bu çerçevede projenin üç temel hedefi bulunuyor:</p>
<ul>
<li>Çatışma çözümü ve barış inşası konusunda dünyadaki farklı örnekleri kapsayan akademik bir havuz oluşturmak;</li>
<li>Sivil toplum aktörleri başta olmak üzere, çatışma çözümü ve barış inşası konusunda çalışan kişi ya da kurumların dünyadaki farklı yer ve tarihlerde meydana gelen vakalarla ilgili temel bilgilere erişimini sağlamak;</li>
<li>Çatışma çözümü ve barış inşası konusunda çalışan genç araştırmacıları desteklemek, bu çalışma alanına dair farkındalıklarını geliştirmek ve bu alanda akademik çalışma yapmalarını teşvik etmek.</li>
</ul>
<p>Proje kapsamına alınacak başvurular içerisinden 3 vaka seçilecek. Dolayısıyla, ilgili adayların bir vaka önerisiyle başvuru yapması bekleniyor.</p>
<p>Başvurular değerlendirilirken, Türkiye’de daha önce çalışılmamış vakalara öncelik verilecek.</p>
<p>Bu proje kapsamında raporlaştırılmış Nepal, Sri Lanka, Guatemala örnekleri haricinde Türkiye’de çokça çalışılmış İrlanda/İRA, Bask/ETA deneyimleri dışında öneriler tavsiye edilir.</p>
<h5><strong>İşin Kapsamı</strong></h5>
<ul>
<li>Projenin 2021 yılı programı kapsamında, dünyadan farklı çatışma çözümü vakalarına ilişkin 3 analiz raporu hazırlanacak.</li>
<li>Her araştırmacıdan 3 Mayıs 2021 – 30 Ağustos 2021 tarihleri arasında bir rapor hazırlaması bekleniyor.</li>
<li>Her bir rapor için belirlenen NET ücret 12.000 TL’dir.</li>
</ul>
<p>Çalışma kapsamında;</p>
<ul>
<li>Analiz raporları proje kapsamında oluşturulan rapor şablonu (<a href="https://disa.org.tr/cdn/2021/03/Rapor-Sablonu-1.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener" data-type="URL" data-id="https://disa.org.tr/cdn/2021/03/Rapor-Sablonu-1.pdf">şablon için tıklayınız</a>) baz alınarak kaleme alınacaktır.</li>
<li>Raporların en fazla (kaynakça ve dipnotlar dahil) <strong>10 bin kelime</strong> olması beklenmektedir.</li>
<li>Raporlama süresi boyunca üç araştırmacıya çatışma çözüm ve barış inşası alanında deneyimli proje danışmanı destek sunacaktır.</li>
</ul>
<h5><strong>Adaylarda Aranan Özellikler</strong></h5>
<ul>
<li>Çatışma çözümü ve barış inşası çalışmaları hakkında bilgi birikimi ve farkındalık;</li>
<li>Sosyal bilimler alanında rapor/makale yazma deneyimini göstermesi için yayınlanmış en az 1 esere sahip olma;</li>
<li>Sosyal bilimler alanında lisans ya da yüksek lisans derecesi (başvuru lisans mezunlarına da açıktır, bununla yanında yüksek lisans ve doktora öğrencilerine öncelik verilecektir);</li>
<li>Literatür taraması yapabilecek düzeyde İngilizce dil bilgisi ya da raporlaştırmayı önerdiği ülkedeki dile hakimiyet.</li>
</ul>
<h5><strong>Projenin Kritik Tarihleri</strong></h5>
<ul>
<li>Son Başvuru Tarihi: 23 Nisan 2021</li>
<li>Başvuruların Değerlendirilmesi ve Sonuçların Bildirilmesi: 30 Nisan 2021</li>
<li>Proje Başlama Tarihi: 3 Mayıs 2021</li>
<li>Raporların İlk Teslim Tarihi: 31 Temmuz 2021</li>
<li>Raporların Revizyonu ve Son Teslim: 30 Ağustos 2021</li>
</ul>
<h5><strong>Başvuru için Gereken Belgeler</strong></h5>
<p>Adayların aşağıdaki üç belgeyi içeren proje başvuru dosyalarını en geç <strong>23 Nisan 2021</strong> tarihine kadar <a href="mailto:disa@disa.org.tr"><strong>disa@disa.org.tr</strong></a> adresine göndermeleri gerekmektedir.</p>
<ol>
<li>Özgeçmiş (CV),</li>
<li>Yayınlanmış makale/rapor örneği, varsa savunulmuş tez(ler),</li>
<li>Araştırma teklifi (maksimum 2 sayfa olması önerilen teklif şu öğeleri içermelidir: Dünyada herhangi bir bölge ya da ülkede gerçekleşmiş/gerçekleşmekte olan müzakere, silah bırakma/silahsızlanma gibi çatışma çözümü örneklerine dair önerilen vaka, bu vakanın önemi, Türkiye’de çatışma çözümü ve barış inşası çalışmalarına olası katkıları).</li>
</ol>
<ul>
<li>Eksik başvurular değerlendirmeye alınmayacak.</li>
<li>Tüm başvuru sahiplerine başvuru sonuçları hakkında bilgi verilecek.</li>
</ul>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/23/disa-genc-arastirmacilar-ariyor/">DİSA Genç Araştırmacılar Arıyor!</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Barış Süreçleri İçin Yeni Feminist Modeller Geliştirmemiz Gerekiyor”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/07/baris-surecleri-icin-yeni-feminist-modeller-gelistirmemiz-gerekiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2021 07:06:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[8 Mart Dünya Kadınlar Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Süreci]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Emma Leslie]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Miriam Coronel-Ferrer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=66629</guid>

					<description><![CDATA[<p>Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde, kadınların çatışma çözümü süreçlerine katılımını kutlama amacıyla düzenlediği online etkinlikte konuşan, çok sayıda barış sürecinde arabuluculuk yapan Dr. Emma Leslie: “Müzakereler ve barış süreçleri için yeni feminist modeller geliştirmemiz gerekiyor. Bu modellerin hiyerarşik olmaması ve olabildiğince katılımcı olması şart” diye konuştu.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/07/baris-surecleri-icin-yeni-feminist-modeller-gelistirmemiz-gerekiyor/">“Barış Süreçleri İçin Yeni Feminist Modeller Geliştirmemiz Gerekiyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Demokratik Gelişim Enstitüsü, onuncu kuruluş yılını 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle düzenlediği “Zorlukların Üstesinden Gelmek ve Barışı Yeniden Gündeme Getirmek Karşılaştırmalı Çalışma” etkinliğiyle kutladı. Filipinler Hükümeti Başmüzakerecesi Prof. Miriam Coronel-Ferrer ile çok sayıda barış sürecinde arabuluculuk yapan Dr. Emma Leslie’nin konuşmacı olarak katıldığı etkinliğin açılışını yapan DPI Uzmanlar Kurulu Üyesi Prof. Sevtap Yokuş, onuncu yılını kutlayan kurumun barış süreçleriyle ilgili yaptıkları çalışmaların önemine vurgu yaptı.</p>
<p>Etkinliğin ilk konuşmacısı olan Filipinler Hükümeti Başmüzakerecesi Prof. Miriam Coronel-Ferrer, barış süreci sırasında karşılaştıkları zorlukları ve bunları nasıl çözümler getirildiğiyle ilgili bir sunum yaptı. Kadınların müzakerelerde yer almasının kendi başına yeterli olmadığını dile getiren Ferrer, “Nihai barış anlaşmasında da kadınların sorunlarını, toplumsal cinsiyet konularını ele alan hükümler bulunmalı.&#8221; dedi. Dünyanın her yerinde kadınların barış masalarında yer almalarını sağlamanın kolay olmadığını kadınların bunun için uzun mücadeleler yaptığını hatırlatan Ferrer, kadın liderliklerinin normalleştirilmesi, hükümet içinde kadınların temsil edilmesi gerektiğini söyledi. Ferrer, müzakerelerin anlaşmayla sonuçlanması ve barışın kalıcı olması için sivil toplum kuruluşlarının resmi mekanizmalar içinde yer almasının ve kadınların izleme görevi yapmasının önemine de vurgu yaptı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-66630" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/03/baris-yeni-feminist-model-min-640x507.jpg" alt="" width="360" height="285" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/03/baris-yeni-feminist-model-min-640x507.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/03/baris-yeni-feminist-model-min-1024x812.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/03/baris-yeni-feminist-model-min.jpg 1167w" sizes="auto, (max-width: 360px) 100vw, 360px" />Etkinliği ikinci konuşmacısı Dr. Emma Leslie de Filipinler başta olmak üzere yer aldığı uluslararası çatışma çözümü müzakarelerdeki deneyim ve gözlemlerine dair bir konuşma yaptı. Kadınların katıldığı müzakerelerin başarı yüzdesin arttığıyla ilgili bilgileri hatırlatarak, farklı görüşteki kadınların bir araya gelmesinin, sahada çalışanlarla masada yer alan gruplar arasında bağlantı olmasının önemli olduğunu söyledi. Müzakere ve barış süreçleri için yeni feminist modeller geliştirilmesi gerektiğini belirten Leslie, “Bu modellerin hiyerarşik olmaması ve olabildiğince katılımcı olması gerekiyor.&#8221; Dedi.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/07/baris-surecleri-icin-yeni-feminist-modeller-gelistirmemiz-gerekiyor/">“Barış Süreçleri İçin Yeni Feminist Modeller Geliştirmemiz Gerekiyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Roman STK’lar Çatışmaları Çözmek İçin Bir Araya Geldi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/03/03/roman-stklar-catismalari-cozmek-icin-bir-araya-geldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hemra Nida]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Mar 2020 08:46:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Etnik Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<category><![CDATA[Sıfır Ayrımcılık Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=48389</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sıfır Ayrımcılık Derneği, ‘Roman Entegrasyonu İçin İzleme ve Savunuculuk’ projesi kapsamında Taksim’de düzenlediği bölgesel toplantıda, çatışmaları çözmenin yollarını aradı.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/03/03/roman-stklar-catismalari-cozmek-icin-bir-araya-geldi/">Roman STK’lar Çatışmaları Çözmek İçin Bir Araya Geldi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Toplantıya Edirne, Balıkesir, İzmir, Manisa başta olmak üzere çeşitli illerden katılan Roman sivil toplum örgütü temsilcileri, Roman STK’lar arasındaki çatışmanın sebeplerini ele aldı. Romanların sivil toplumda yer alma mücadelesinin konuşulduğu toplantıda, birlikte çalışma kültürü, dayanışma ve iş birliği üzerine tartışmalar yapıldı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-48391 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/03/selcuk.jpg" alt="" width="322" height="226" />Roman Gençlik Derneği Başkanı Selçuk Karadeniz, <span style="font-weight: 400;">Roman STK’ların jenerasyonlara ayrıldığını söyleyerek söze başlıyor: “2004 – 2009 birinci jenerasyon, 2009 – 2015 ikinci jenerasyon, 2015 sonrası yeni jenerasyon… Kavga genelde, ilk iki jenerasyon arasında. Üçüncü jenerasyon, daha eğitimli kişilerden oluşuyor. Jenerasyon değişimiyle birlikte diyaloğun ve iş birliğinin artacağına, çatışmanın son bulacağına inanıyorum.” </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışma sebeplerini, bilgisizliğe bağlayan Karadeniz’e göre, dernek kuran kişiler, sivil toplumun ne olduğu, nasıl işlediği, neye hizmet ettiği konusunda donanımlı değil. Derneklerin yol haritası yok, rüzgârın yönüne göre hareket edip siyasallaşanlar var. Dernekleşmek, çoğu STK temsilcisi için belediye başkanı, kaymakam gibi kişilerle görüşmek için bir araç. Bu görüşmelerden somut çıktı ve fayda elde edilemeyince iş yapan derneklere saldırıyorlar, kavga başlıyor. Ağ kurarak birlikte çalışmayı denediklerini ancak çıkar çatışmalarından dolayı bunu başaramadıklarını kaydeden Karadeniz, birlikte çalışabilmenin yolunu, çoğu dernek başkanının değişmesinde görüyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kimi derneğin yoksulluk, kimi derneğin kimlik üzerine çalıştığını belirten Karadeniz, bu kaostan kurtulmak gerektiğini, Roman Gençlik Derneği olarak kimlik üzerine çalıştıklarını aktarıyor; “Herkesin kendisine göre yol haritası var ama kimse nereye gideceğini bilmiyor. Yol haritası belirlenmeli ve ortak bir paydada buluşulmalı.” diyor.</span></p>
<p><b>Roman Toplumunda Dernek Enflasyonu Var</b></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-48392 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/03/huseyin.jpg" alt="" width="370" height="230" />Tire Romanlar Derneği Başkanı Hasan Hüseyin Karabacak, <span style="font-weight: 400;">çatışmaların Roman sivil toplumuna özgü olmadığına dikkat çekiyor. Başka STK’lar arasında da çatışma olduğunu belirten Karabacak, eğitimli ve diyaloga açık STK’ların bir şekilde orta yolu bulduğunu söylüyor. Roman STK’ların eğitimsizlik yüzünden dezavantajlı olduğunu aktaran Karabacak, “Cehaletin verdiği özgüvenle, hiç olmayacak kişiler dernek başkanı oluyor. Bir mahallede üç dernek, bir ilçede iki federasyon var örneğin. İlçede federasyon mu olur? Dernekler rüştünü ispatlamadan federasyonlaşıyor. Federasyonlar rüştünü ispatlamadan konfederasyonlaşıyor. Bunun sonucunda ortaya dernek enflasyonu çıkıyor.” diyerek ifade ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmaların siyasi kavgadan kaynaklandığını düşünen Karabacak’ın ifadesiyle, dernekler siyasetçilerle geliştirdiği ilişkilerle mesafe kat ediyor ve diğerlerinin bu ilişkilerden faydalanmasını istemiyor. Güç odağı kalma derdi de sorunların çözümünde ortaklaşmayı zorlaştırıyor. Karabacak, “Dernekler kurumsallaştıkça, ağlar ve platformlarda buluşarak diyalog kurdukça çatışmalar zamanla çözülecek.” şeklinde konuşuyor.</span></p>
<p><b>Güvensizlik Çatışmaların Temel Sebebi</b></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-48393 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/03/erdogan.jpg" alt="" width="358" height="210" />Avrupa Birliği Konseyi Roman Forumu Türkiye Temsilcisi Erdoğan Şener de <span style="font-weight: 400;">çatışmayı Romanlara indirgemenin haksızlık olduğu kanaatinde. Nitekim insanın olduğu her yerde çatışma olur. Şener, çatışmaların öncelikli sebebinin güvensizlik olduğunu, bir bölgenin diğer bölgedeki Romanlara mesafeli yaklaştığını aktarıyor. Yoksulluğun sivil toplumu nasıl etkilediğini anlatan Şener sözlerine şöyle devam ediyor: “STK’ların başındaki liderlerin yüzde 90’ı yoksul insanlar. Birçok dernek gerek yerel yönetimlerden gerek başka yerlerden yardım gelecek ümidiyle kuruldu. Bu ümitle açılan dernekler siyasi partilerin elinde oyuncak oldu. Toplumun ekonomik durumu malum. Temsilciler, başka illerdeki toplantılara gidebilmek için resmî kurumlardan yol parası istediler. Alamayınca oklar, siyasilere döndü. Vekillerden talimat aldılar, belediyelere talimat verdirdiler. Ordan 3 kuruş alınca da onlara bağımlı oldular. ‘Sizin grup bizim grup’ diyerek ayrışma, birbirini karalama, bir yere yaranmak için iyileri dahi kötüleyerek çatışmalar beslendi.”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kısa vadede çatışmaların çözümlenmeyeceğini düşünen Şener, önyargıların kırılmasıyla, birbirine inanarak güvenerek hareket edilmesiyle, diyalog kapılarının açık tutulmasıyla birlikte ortaya çıkacak gücün faydasını fark edeceklerini vurguluyor.</span></p>
<p><b>Dayanışma Eksikliği Tanışmamakla Alakalı</b></p>
<p>Sıfır Ayrımcılık Derneği’nde çalışan üniversite öğrencisi Kader Can, <span style="font-weight: 400;">herkesin aynı amaç için çalıştığını ancak liderlik yarışından dolayı bu amaca farklı araçlarla varmaya çalıştığını ifade ediyor. Bu liderlik kavgasının esas çatışmayı oluşturduğunu düşünen Can’a göre, herkes pastadan fazla pay almak istiyor. Paylaşımcı olmayan bu gibi tavırlar yüzünden ortak payda da buluşmak zorlaşıyor. Toplumun önyargıyla yaklaştığı Romanlar da kendi içlerinde birbirini ötekileştiriyor, bu da birlik beraberlik yoluna taş koymak demek. “Dayanışma eksikliği tanışmamakla alakalı. Toplum gerçekten birbiriyle tanışsa ve barışsa iş birliği de kolay olacak.” diyen Can, çatışma çözümlemeye dair bilinç düzeyi arttıkça eğitim, barınma, istihdam gibi ana sorunların çözümünde ortaklaşmak mümkün olacağını belirtiyor. </span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-48394 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/03/cem-640x459.jpg" alt="" width="326" height="234" />Romanlar Eğitim Gençlik Kültür Derneği Başkanı Cem Pekbalıkçı, <span style="font-weight: 400;">Roman STK’ların bireysel hareket ettiğini, bunun ortak fayda bulma yolunda engel oluşturduğunu söylüyor. Pekbalıkçı’nın ifadesiyle, İzmir’de iki milletvekilinden tutun bakan danışmanına kadar güçlü Roman aktörler var. Ancak bunun sahaya yansıması zayıf. Yerel aktörleri de işin içine katarak, bir müzakere ortamı yaratarak ‘Herkes İzmir üzerinden yükseliyor, burayı kullanıyor ancak kapasite geliştirme vb. ihtiyaçlarımız karşılanmıyor’ hatırlatmasında bulunmak gerek. Ayrıca toplum birilerinin öne çıkmasından hoşlanmıyor. İnsan doğası böyle fakat Roman toplumunda bu, çarpı yüz! Liderler, liderlik üzerinden belli bir doyuma ulaşırsa çatışma çözümlemeye yatkın olur ve ortak faydada buluşulur. </span></p>
<p><b>Nitelikli Dernekler Bir Araya Gelirse Sorunlar Çözülür</b></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-48395 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/03/kenan.jpg" alt="" width="299" height="220" />Gömeç Romanlar Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Kenan Say<span style="font-weight: 400;">, çatışmaların başlıca sebebini eğitimsizliğe bağlıyor. Eğitimsizliğe bir de ekonomik yetersizlik eklenince çatışma kaçınılmaz oluyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Say’ın kanaatine göre, siyasi beklenti de bir başka çatışma sebebi. Toplumdan iki Roman vekilin çıkması, eğitimli veya ekonomisi iyi olan Romanları vekil olma düşüncesine yöneltti. Bu dönemde dernekler arasındaki kavga, bundan da kaynaklanıyor. Ayrıca Romanların bir kısmı ‘çok biliyoruz, bu işi biz yapmalıyız’ mantığıyla hareket ederek gençlerle iş birliği yapmaya yanaşmayabiliyor. Bu da birlikte çalışma kültürünü etkiliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Say, “Önerim, ülkenin dört bir yanındaki nitelikli dernekleri yılda 3 4 sefer, Türkiye’nin merkezindeki bir şehirde bir araya getirmek. Böylece sorunları tartışabilir, birlikte hareket ederek çatışmaları çözümleyebiliriz.” şeklinde konuşuyor.</span></p>
<p>Yenişehir Romanları Kalkındırma ve Güzelleştirme Derneği Başkanı Ali Yangır<span style="font-weight: 400;">, toplumun güven ve özgüven sorunu olduğuna dikkat çekiyor. 600 Roman STK’sı olmasına rağmen birlikte yol alınamadığını ifade eden Yangır, “Dargın da olsa kırgın da olsa tüm Roman STK’lar bir araya gelmeli ve istişare kültürünü geliştirmeli. Çatışmalar ancak birlikte çözülür.” diyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-48396 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/03/elmas.jpg" alt="" width="339" height="235" />Sıfır Ayrımcılık Derneği Başkanı Elmas Arus’un toplantı değerlendirmesi şu şekilde:</span></p>
<ul>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Çatışmanın tarafları olan STK’lar, sorunların çözümünde ortaklaşabileceklerine inandı ve birlikte çalışmak için motive oldu.</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">34 Roman Derneği’nin bulunduğu RODA ağına katılma talebi oluştu. Bu durum çatışmayı bırakabileceklerine işaret.</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Toplantı, sürekli sorunların konuşulduğu ‘ağlama duvarı’na dönmek yerine sorunların çözümüne katkı sağlamak odağında ilerledi.</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Siyasetten bağımsız, sivil toplum ve savunuculuk merkezli bir toplantı oldu.</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Herkesin kendini özgürce ifade edebildiği bir ortam oluştu. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Olumsuz eleştirinin ve saldırının, savunuculuk olduğuna dair ezber bozuldu. Birlikte çalışma kültürü üzerine kafalar karıştı fakat değişim uzun vadede görülebilir.</span></li>
</ul>
<p><span style="font-weight: 400;">Arus’un verdiği bilgiye göre, ‘Çatışma Çözümleme Eğitimi ve Toplantıları’nın bir sonraki durağı Doğu ve Güneydoğu olacak. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/03/03/roman-stklar-catismalari-cozmek-icin-bir-araya-geldi/">Roman STK’lar Çatışmaları Çözmek İçin Bir Araya Geldi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
