<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Balık Çiftlikleri arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/balik-ciftlikleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/balik-ciftlikleri/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 12 Dec 2018 15:14:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Balık Çiftlikleri arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/balik-ciftlikleri/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sermayenin Denizlerdeki Yeni Durağı: Balık Çiftlikleri</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/04/09/sermayenin-denizlerdeki-yeni-duragi-balik-ciftlikleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Irmak Ertör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2017 11:09:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Balık Çiftlikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Balıkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Bu Devirde Yemek Yemek Mide İster]]></category>
		<category><![CDATA[Ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilir kalkınma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=13139</guid>

					<description><![CDATA[<p>Balık ve su ürünleri, gitgide daha yüksek talep gören ve beslenme açısından önem verilen bir gıda kaynağıdır. 1950&#8217;lerden itibaren balıkçılık filosunun ve tekne başına balıkçılık eforunun artmasıyla küresel balık avcılığının üretim hacmi gitgide büyümüştür. *Bu yazı ilk olarak Toplum ve Bilim Dergisi&#8217;nde yayınlanmış ve Sivil Sayfalar için yeniden düzenlenmiştir Küçük ölçekli geleneksel kıyı balıkçılığından endüstriyel [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/04/09/sermayenin-denizlerdeki-yeni-duragi-balik-ciftlikleri/">Sermayenin Denizlerdeki Yeni Durağı: Balık Çiftlikleri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><strong>Balık ve su ürünleri, gitgide daha yüksek talep gören ve beslenme açısından önem verilen bir gıda kaynağıdır. 1950&#8217;lerden itibaren balıkçılık filosunun ve tekne başına balıkçılık eforunun artmasıyla küresel balık avcılığının üretim hacmi gitgide büyümüştür.</strong></h3>
<h6><strong><em>*Bu yazı ilk olarak Toplum ve Bilim Dergisi&#8217;nde yayınlanmış ve Sivil Sayfalar için yeniden düzenlenmiştir</em></strong></h6>
<p><span style="font-weight: 400;">Küçük ölçekli geleneksel kıyı balıkçılığından endüstriyel balıkçılığa doğru geçiş avcılık miktarlarının artışında önemli rol oynamıştır (Pauly vd., 1998). Son elli yılda tüm dünyadaki balık arzı yıllık ortalama %3,2 büyüyerek, yıllık ortalama %1,6 olarak gerçekleşen küresel nüfus artışını geride bırakmıştır. Kişi başına düşen balık tüketimi ise 1960&#8217;larda yılda ortalama 9,9 kg iken, 2012&#8217;de 19,2 kg&#8217;a ulaşmıştır (FAO, 2014). </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu süreçte, geçmişte geleneksel olarak kıyıda gerçekleştirilen avcılık faaliyeti, kıyıya yakın mesafelerde avlanabilen balık miktarıyla yetinmeyip üç aşamada yayılmıştır: (<strong>i</strong>) Kıyıdan daha açığa giderek yatay, (<strong>ii</strong>) sığ metrelerde gerçekleştirilen avcılıktan daha derin metrelere doğru dikey, ve (<strong>iii</strong>) büyük balıklardan daha küçük ve (henüz diğer ticari türler kadar avlanmamış) az tüketilen türlere doğru türsel olarak genişlemiş; başka bir deyişle balıkçılığın &#8220;deniz besin zincirinin aşağılarına doğru&#8221; ilerlemesine sebep olmuştur (Pauly vd., 1998).</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak, balıkçılık eforunun giderek artmasına rağmen, büyük deniz ekosistemlerindeki tüm türlerin toplam avcılığından edinilen balık miktarı 1980&#8217;lerin sonlarından itibaren düşüşe geçmiş ve küresel olarak avlanabilen balık miktarı düşmeye başlamıştır (Pauly vd., 2003). Birçok bölgede ve çeşitli balık türlerinde hem aşırı avlanma hem kirlilik gibi insan kaynaklı sebepler sonucunda bazı türler tamamen yok olmuştur veya yok olma tehlikesi altındadır. Günümüzde küresel olarak tüm balık stoklarının %31,4’ü aşırı avcılıkla karşı karşıyadır, %58,1’i ise tam sınırda avlanmaktadır (FAO, 2016).</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Balıkçılıkta daha açık denizlere, daha derinlere, farklı ülkelerin denizlerine ve başka balık türlerine doğru avcılık yapılmasına sebep olan yayılma stratejileriyle balık avcılığı endüstrisi, hem daha ucuza üretim gerçekleştirebilmiş hem de karşılaştığı </span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">kârlılığı için sorun teşkil edebilecek</span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;"> ekolojik limitleri operasyonlarını farklı yerlere taşıyarak bir süreliğine bertaraf etmiştir. Bu yayılma, gerçekte ekolojik limitlerin aşılmasına değil yakın bir geleceğe ertelenmesine, ve ekolojik, sosyal ve ekonomik zararların başka bölgelere itilmesine sebep olmuştur. Küresel olarak çeşitli balık stoklarının üreme ve kendini yenileyebilme kapasitesine bakılmaksızın hem sayıca hem türce ekosistem sınırlarının çok üzerinde avcılık gerçekleştirilmiş, aynı zamanda kullanılan dip trolü gibi ekipmanlar sebebiyle deniz tabanında yumurtaların ve yavru balıkların da bulunduğu alanlarda onarılmaz habitat bozulmalarına sebep olunmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu bağlamda, su ürünleri ve balık yetiştiriciliği çökmekte olan balık stoklarına bir çözüm olarak sunulmaktadır. Su ürünleri yetiştiriciliği temel olarak üç alt sektörden oluşur: (<strong>i</strong>) Denizlerdeki entansif (yoğun) balık yetiştiriciliği </span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">dışarıdan yemlemeye dayalı gerçekleştirilen yetiştiricilik, </span><span style="font-weight: 400;">başka bir deyişle denizlerdeki yüzen kafeslerden oluşan balık çiftlikleri; (<strong>ii</strong>) tatlı su yetiştiriciliği </span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">nehirlerde, göllerde veya kapalı havuzlarda sazan balığı, yılan balığı, alabalık yetiştiriciliği vb.; ve (<strong>iii</strong>) kabuklu deniz hayvanı yetiştiriciliği </span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">karides, midye, deniz tarağı, istiridye vb. Dünyanın genelinde artış gösteren su ürünleri tüketimi (bu tüketim artışı, artan dünya nüfusunun yanında balık tüketmenin sağlıklı olduğu argümanının ve talebi arttırmaya yönelik pazarlama stratejilerinin de sonucudur) ve balık avcılığının daha fazla arttırılamayan hatta düşüşe geçen arz kapasitesi, su ürünleri yetiştiriciliğinin son on yıllarda küresel ölçekte önemli bir büyüme göstermesine yol açmıştır. Özellikle gelişmiş ülkelerde, örneğin Avrupa&#8217;da yıllık</span> <span style="font-weight: 400;">deniz ürünü tüketimi kişi başına 24,5 kg&#8217;a erişmektedir (EUMOFA, 2015).</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu küresel dinamikler içerisinde, su ürünleri yetiştiriciliği 1980 ila 2012 yılları arasında yıllık ortalama %8,6 hacim artışı göstererek dünyanın en hızlı büyüyen gıda sektörlerinden biri haline gelmiştir (FAO, 2014). 1950&#8217;lerin başında yıllık 1 milyon tondan daha az gerçekleşen su ürünleri yetiştiriciliği kaynaklı üretim, 2012&#8217;de 90,4 milyon ton olarak rapor edilmiştir. Bu miktarın 66,6 milyon tonu doğrudan insan tüketimi için üretilen balık miktarına denk gelmektedir<strong>¹</strong></span><span style="font-weight: 400;"> (FAO, 2014:20). Su ürünleri yetiştiriciliği sektörünün küresel büyümesi özellikle 1980-1990 yıllarında </span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">aynı zamanda avcılıkta zirveye ve devamındaki düşüşe geçildiği ve sermaye birikiminin yoğunlaştığı dönemlerde</span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;"> %10,8 gibi oldukça yüksek bir oranda gerçekleşmiş; bunu takip eden on yıllarda biraz daha düşük ama yine de önemli oranlarda (1990-2000 arası %9,5; 2000-2012 arası ise %6,2) seyretmiştir. Avcılık ve yetiştiriciliğin toplam talebi karşılama oranlarına bakıldığında ise 1990&#8217;da toplam balık arzının %13,4&#8217;ünü karşılayan balık yetiştiriciliği </span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">çeşitli sosyal, ekolojik, ekonomik ve politik dinamikler ve teşvik politikaları ile üretimini arttırarak</span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">, 2012&#8217;de neredeyse avcılıkla aynı arz oranına ulaşmıştır (a.g.e.). FAO (Dünya Gıda ve Tarım Organizasyonu), 2030&#8217;da yetiştiriciliğin oranının %62&#8217;ye çıkacağını ön görmekte, yetiştiricilikten üretilen ve piyasaya sokulan balığın avcılıktan sağlanan balığın yerini gitgide daha fazla dolduracağını belirtmektedir (FAO, 2014: III).</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yabani balık stoğunun aşırı avlanmasıyla yaklaşılan hatta aşılan ekolojik sınırlara teknik bir çözüm olarak sunulan balık çiftlikleri ile türlerinin devamı tehdit altındaki yabani balıkların avlanmasına gerek kalmayacağı, teknolojiden yararlanılarak daha kontrollü bir üretimle yılın her ayı istenilen balığın piyasaya ve tüketicinin sofrasına sunulabileceği düşünülmektedir. Zira balık çiftlikleri, bu görüşe göre &#8220;doğal limitlerin ötesine geçmeyi sağlamaktadır&#8221; (EC, 2012). Birçok devlet, AB gibi bölgesel güç odakları ve sektör temsilcileri bu gelişimi teşvik etmekte; su ürünleri yetiştiriciliği sektörünü &#8220;Mavi Büyüme&#8221; denilen, deniz alanında daha fazla endüstrileşme ve ekonomik faydalanma stratejisinin temel ayaklarından biri olarak belirleyerek dünya nüfusunun protein ihtiyacını karşılamak için vazgeçilmez olarak nitelendirmektedirler (EC, 2012b).</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gitgide politik ve ekonomik bir önem kazanan ve insanlığa besin sağlayan bir sektör olan balık çiftliklerinin neye, nasıl ve kimin için bir &#8216;alternatif&#8217; sağladığı sorusuna derinlemesine bakmak bu noktada elzem bir hal almaktadır. Yetiştiricilik sektörüne teşvik ön gören stratejiler büyüme ihtiyacı savına odaklanırken, bu talebin kaynaklarına veya farklı aktörlerin nasıl bir gelişim modeli tercih ettiğine, gıdanın kimin kontrolünde olduğuna yeterince değinmemektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gıdanın kimin kontrolünde olduğu konusu sadece karadaki tarımda değil denizden gıda üretiminde de karşımıza çıkmaktadır. Bu konuda &#8216;gıda egemenliği&#8217; meselesine değinmeden geçemeyiz. La Via Campesina (tr. Çiftçi Yolu) tarafından 1996 yılında geliştirilen gıda egemenliği kavramı kendi deyimleriyle &#8220;neoliberal politikalara bir alternatif sunmaktadır&#8221;. 2007&#8217;deki Nyeleni Deklarasyonu&#8217;nda da belirtildiği üzere &#8216;gıda egemenliği&#8217; insanların sağlıklı ve kültürlerine uygun, ekolojik olarak uyumlu ve sürdürülebilir yöntemlerle üretilmiş gıdaya erişim haklarını ve kendi gıda ve tarım sistemlerini belirleme haklarını ifade etmektedir. Piyasalar veya şirketlerin değil; gıdayı üreten, dağıtan ve tüketenlerin ihtiyaç ve isteklerini gıda sisteminin merkezine oturtmakta ve gelecek nesilleri de hesaba katmaktadır (La Via Campesina, 2007). Gıda egemenliği kapsamında küçük çiftçinin hangi ekinleri ekeceği, hangi tohumları kullanacağı, hangi şekilde tarım yapacağı üzerinde söz sahibi olması ve bu konularda çok uluslu şirketlerden bağımsız karar verebilmesi hedeflenmektedir. Deklarasyon ayrıca göçebe çobanlık ve küçük ölçekli geleneksel balıkçılık yapanları da içermekte ve onların da üretimleri üzerinde söz sahibi olabilmesini amaçlamaktadır. Ticarette şeffaflığı teşvik etmekte ve toprağa, suya, tohuma ve biyolojik çeşitliliğe erişim hakkını savunmaktadır. Kısacası baskıdan ve eşitsizlikten arındırılmış yeni sosyal ilişkiler tahayyül ederek kadın ve erkek, ırk, sosyal ve ekonomik sınıflar ve jenerasyonlar arasındaki baskıcı güç ilişkilerini ortadan kaldırma idealinin peşinden gitmektedir (a.g.e.).</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Karada gerçekleştirilen tarıma dair oldukça bahsi geçen gıda egemenliğinin (denizdeki) karşılığı küçük ölçekli, geleneksel yöntemlerle avlanan balıkçılar (ing. World Forum of Fisheries People) tarafından da yankı bulmuş, ancak ne akademik literatürde ne de tarım ve gıda politikalarında henüz kendine yeterince yer edinememiştir. Halbuki endüstriyel balıkçılık ve entansif üretim yapan balık çiftlikleri çok uluslu gıda şirketlerinin tarımdaki dayatmalarının çok benzerlerini denizde yaratmakta, kıyı balıkçılarının avlanma hakları ve denizel alana ve kaynaklara erişimleri gitgide kısıtlanmaktadır. Tıpkı meraların özelleştirilmesi gibi, eskiden müşterek alan olarak kullanılan deniz alanları da etrafı çevrilerek özelleştirilmekte ve kullanım hakkı yalnızca balık çiftliklerinin sahiplerine devredilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ayrıca sermaye birikimi ve kapitalizmin devamı için vazgeçilmez olan ekonomik büyüme </span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">başka bir deyişle ‘büyüme fetişizmi’ (bilinçli ve planlı ekonomik küçülme tartışmaları için bkz. D&#8217;Alisa vd., 2014)</span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">, büyümenin ve elde edilen refahın dağılımını gündem dışında tutarak dünyanın protein ihtiyacı, artan nüfus ve genişleyen orta sınıfın yükselen balık talebi söylemlerini bu yönelimi meşru kılmak için kullanmaktadır. Halbuki hem sağlıklı bir beslenmede gerçekte ne kadar balığa, ete ve hayvansal proteine ihtiyaç bulunduğu bir tartışma konusudur (Béné vd., 2016), hem de gitgide yerelde erişilemez olup ihracat ve ithalat zincirleri üzerinden uzun mesafeden pazarlara giren ve lüks tüketim ürünü haline gelmeye başlayan balık türlerinin hangi toplumsal sınıflar tarafından tüketilebildiği ve Avrupa gibi yıllık gıda israfı yaklaşık 88 milyon tonu bulan<strong>²</strong></span><span style="font-weight: 400;"> bir bölgede bu üretimin kime hizmet ettiği bir soru işareti oluşturmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Denizlerde miktarı azalan yabani balığa &#8216;sürdürülebilir&#8217; bir çözüm olarak öne sürülen çiftlik balığı söyleminin derinlerine inildiğinde çeşitli sorunlar görünür olmaktadır. Balık yetiştiriciliğiyle ilgili hem gıda güvenliği hem de sürdürülebilir büyüme üzerine söylemler incelenirken ortaya çıkan dünya nüfusunun protein ihtiyacı konusunun üzerinde durulması gerekir. İlkin, denizlerdeki balık çiftliklerinde doğrudan insan tüketimi için yetiştirilen temel balık türleri genellikle somon, çipura ve levrek gibi etobur (bitkisel planktonlar veya alglerle değil diğer deniz hayvanları ve küçük balıklarla beslenen) balık türleridir. Yani kendi beslenmelerinde (soya veya başka bitkisel içerikle karıştırılarak yemin miktarı çoğaltılmaya ve fiyatı düşürülmeye çalışılsa da) küçük balıklardan elde edilen balık eti ve balık yağı içeriği yüksek balık yeminin vazgeçilmez olduğu bir üretim biçimi söz konusudur. Bu türlerin gıda dönüşüm oranları her ne kadar tartışmalı olsa da, balık yemlerinin içeriğinde 1 kg balığın üretimi için yaklaşık tüm balık türlerinde en azından 1 ilâ 2 kg, etobur büyük balıklar (somon, çipura, levrek) içinse 2,5 ilâ 5 kg balık kullanıldığı ileri sürülmektedir (Naylor vd., 2000). Yem olarak kullanılan balıklar genellikle ekonomik değeri fazla yüksek olmayan, ama ekosistem değeri ölçülemez veya kıyaslanamaz olabilecek küçük balıklardır. Her şartta bu oranlar </span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;">dönüşüm oranındaki verimlilikten bağımsız olarak</span><span style="font-weight: 400;">−</span><span style="font-weight: 400;"> yetiştiricilik sektörünün yabani balıkların aşırı avcılığına dayandırılamayacağını, bunun denizel ekosistemler için çöküş anlamına geleceğine işaret etmektedir (a.g.e.).</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Avlanan yabani balık ve çiftlikte üretilen yetiştirme balığı gibi iki canlıyı &#8216;tam ikame mallar&#8217; olarak gören algı, çiftlik balığının denizde tükenmekte olan balık popülasyonunun yerine geçmekte olduğunu iddia etmektedir. Halbuki bu yaklaşım balığı &#8220;pazarda satılmak için üretilmiş bir obje&#8221;, olarak görmekte ve balığın &#8216;yumurtadan tabağa&#8217; (Clausen ve Clark, 2005:436) varoluşunu piyasanın kontrolü altına almaya çalışmaktadır. Bu yaklaşım çiftlik balığının üretimindeki ekolojik ve sosyal süreçleri göz ardı etmektedir. Bir yandan balık çiftliklerinin yoğunlaşmasıyla, küçük ölçekli kıyı balıkçıları müşterek kullandıkları alandan uzaklaştırılıp bazı durumlarda tamamen yerlerinden ve sosyoekonomik ve kültürel yaşam biçimlerinden mahrum bırakılmakta, mülksüzleştirilmektedir. Diğer yandan bu üretimin küçük balıkların avlanmasıyla karşılanan protein ihtiyacına ve dolayısı ile doğal döngülere bağlılığı ve taşıma kapasitesine verdiği zararlar yok sayılmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Balık çiftliklerinde yetiştirilen balıklar, deniz suyuna, içindeki minerallere ve uygun sıcaklığına, denizin taşıma kapasitesine (bir bölgedeki çiftlik sayısına, tek bir çiftlikteki balık yoğunluğuna ve deniz alanının diğer kullanımlarına doğrudan bağlı kirlilik ve sedimentasyon artışı gibi etkenlere), kısaca denizel ekosistemin kendini yeniden üretme kapasitesine bağımlıdır</span><span style="font-weight: 400;">. Özellikle de etobur çiftlik balıklarının yetiştirilmesi, ki Türkiye’de de en çok yetiştirilen balık türleri olan çipura ve levrek bunların içinde yer almaktadır, beslenmeleri için kullanılan yemlerdeki yine avcılık balıkçılığından edinilen diğer balıklara dayanmaktadır. Dolayısıyla balık çiftlikleri denizlerde tükenmekte olan balık stoğuna bir alternatif sunmaktan ziyade, stokların durumunu kötüleştirebilmektedir ve her şartta denizdeki balık varlığına ve ekosistem sürdürülebilirliğine bağlı bir üretime sahiptir (IFOAM, 2010). Bu süreçte sektörün gelişiminin toplumsal ve ekolojik amaçlar doğrultusunda mı, yoksa daha az kişinin kontrolündeki sermayenin lehine mi bir dönüşüm göstereceği katılımcı tartışmalara ihtiyaç duymaktadır.</span></p>
<h6><strong>¹ Geri kalanının içerisinde midye, istiridye, karides gibi kabuklu hayvan yetiştiriciliği, yosun veya deniz hıyarı üretimi, veya gıda amaçlı değil ilaç veya biyoteknoloji gibi amaçlarla yetiştiricilik bulunmaktadır.</strong></h6>
<h6><strong>² http://ec.europa.eu/food/safety/food_waste/index_en.htm</strong></h6>
<h6><strong>Ana görsel: Atlas Dergisi</strong></h6>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/04/09/sermayenin-denizlerdeki-yeni-duragi-balik-ciftlikleri/">Sermayenin Denizlerdeki Yeni Durağı: Balık Çiftlikleri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Defne Koryürek: İnsan kendi varlığını zehirlerken tabii ki balığı da zehirliyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/02/12/defne-koryurek-insan-kendi-varligini-zehirlerken-tabii-ki-baligi-da-zehirliyor/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/02/12/defne-koryurek-insan-kendi-varligini-zehirlerken-tabii-ki-baligi-da-zehirliyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bahar Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2017 12:03:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Balık Çiftlikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Balıkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Bu Devirde Yemek Yemek Mide İster]]></category>
		<category><![CDATA[Defne Koryürek]]></category>
		<category><![CDATA[slow food/fikri damaklar hareketi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=11362</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tükettiğimiz yiyecekler içerisinde balığın önemi büyük. Peki balığın soframıza gelme sürecini biliyor muyuz?  Bu süreci konuşmak için &#8220;Bu devirde yemek yemek mide ister&#8221; adlı gıda dosyası kapsamında Slow Food/Fikir Sahibi Damaklar Hareketi&#8217;nin lideri Defne Koryürek&#8217;le sohbet ettik. Koryürek balıkçılığın insanlık tarihindeki yerine de dikkat çekti. &#8220;Balık tüm insanlığın hayatta kalma mücadelesine önemli bir av olarak yerini [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/02/12/defne-koryurek-insan-kendi-varligini-zehirlerken-tabii-ki-baligi-da-zehirliyor/">Defne Koryürek: İnsan kendi varlığını zehirlerken tabii ki balığı da zehirliyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><strong>Tükettiğimiz yiyecekler içerisinde balığın önemi büyük. Peki balığın soframıza gelme sürecini biliyor muyuz?  Bu süreci konuşmak için &#8220;Bu devirde yemek yemek mide ister&#8221; adlı gıda dosyası kapsamında Slow Food/Fikir Sahibi Damaklar Hareketi&#8217;nin lideri Defne Koryürek&#8217;le sohbet ettik. Koryürek balıkçılığın insanlık tarihindeki yerine de dikkat çekti.</strong><span id="more-17652"></span></p>
<h4 dir="ltr">&#8220;Balık tüm insanlığın hayatta kalma mücadelesine önemli bir av olarak yerini almıştır tarihte&#8221;</h4>
<p dir="ltr"><strong>-Kendinizi ve çalışmalarınızı nasıl tanımladığınızdan bahseder misiniz?</strong></p>
<p dir="ltr">Ben bir aktivistim. Slow Food’un yanısıra ekoloji ve gıda adaleti örgütlerinin içerisinde gıda üzerinden daha iyi, daha adil ve daha temiz bir dünyanın kurulabilmesinin yollarını arayan nispeten bulutsu bir kümenin içerisindeyim. Yazılar yazıyorum, ilham vermeye, insanların takip edip referans alabilecekleri  iyi örnekler ortaya koymaya çalışıyorum. Genel itibariyle yaptığı her şeyi kayda geçirmeyi seven biriyim.</p>
<p dir="ltr"><strong>-Bu coğrafyada balığın yeri ve önemi nedir?</strong></p>
<p dir="ltr">Bu coğrafyada balıkçılık önemli. İstanbul’da eğer 8000-8500 yıllık bir tarihe sahipse, ki bugün Yenikapı’da yapılan kazı çalışmaları bunu söylüyor bize, 8000-8500 yıl önce insanlar buralara gelmişler ve ilk yerleşkeleri kurmuşlar. Sebebi de buradaki denizin varlığ! Buradaki canlı hayatını, gıda bağlamında bir teminat görmeleri. Kazı çalışmalarına baktığınız zaman cins cins iğne ve olta ucu görürsünüz. Demek ki buradaki insanlar deli gibi balık avlamışlar, balıkla karınlarını doyurmuşlar. Burada, coğrafyanın bu noktasında bekalarından hiç endişe etmemişler, huzur içinde yerleşmişler.</p>
<p dir="ltr">Benzer durumu Anadolu’nun birçok yerinde görürsünüz. Sadece deniz kıyılarında değil, içerilerde de böyledir. Van Gölü’nün İnci Kefali bugün bile tüm av yasaklarına rağmen avcıların daha fazla avlamak için peşinde koştuğu bir balık. Daha güneye inecek olursanız; dinimizce çok makbul görülmese bile böcekler, örneğin Silifke tarafında karidesler ya da Anamur yönünde yengeçler&#8230; Her zaman yer etmişler coğrafyamızın gıda geleneğinde. Tabii çok eski çağlara kadar gittiğimizde, insanların tarımdan önce avcılık/toplayıcılık yaptığını düşünürsek balık tüm insanlığın hayatta kalma mücadelesine önemli bir av olarak yerini almıştır tarihte.</p>
<h4 dir="ltr">&#8220;Balıkçılık gelenekseldir. Balık çiftlikleri mühendislik işidir&#8221;</h4>
<p dir="ltr"><strong>-Peki bu süreçte balıkçılığın evrimi nasıl şekillendi? Örneğin balık çiftlikleri bu evrimin neresinde sizce?</strong></p>
<p dir="ltr">İnsanların tarıma geçisini biz 12-15 bin yıl diye (şimdilik) hesaplıyoruz. Bu geçişten sonra yerleşik hayat başlıyor. Elbette yerleşik hayata geçmeden çok önce de balıkçılık var ama yerleşik hayata geçtikten çok sonra, bugün dahi balıkçılık sürüyor. Yani deniz ürünleri söz konusu olduğunda avcı/toplayıcı geleneğimiz devam ediyor. Balık son yaban gıdamız, denilmesi önemli. Şuursuz iştahımız her ne kadar koşulları denizler aleyhine kurdu ve bugün yok olan balık çeşitlerini konuşuyor ve çözümler üretmeye gayret ediyoruz; artan insan nüfusunu avcılıkla bu saate kadar beslemiş bir balıkçılık geleneği de elbette bambaşka bir ilgiyi hak ediyor. Sıklıkla bu yok olan sucul kaynakların karşılığı gibi sunulsa ve “artan nüfusu sürdürülebilir bir üretimle beslemek” iddiasını tekrarlasa da, son 50 yıldır belki var olan balık çiftliklerini, buğday tarlalarına benzetip, balıkçılığın evrimi olarak değerlendirmek çok doğru bir kıyas olmaz. Bir evrim değil, bir sıçrama hatta bir çatallanma belki bu, zira balıkçılıkla balık çiftliği idaresi birbirine hiç bir göndermesi olmayan, benzerlik içermeyen iki gayret.</p>
<p dir="ltr">Balıkçılık dediğimiz zaman bir tekne, o teknenin üzerinde bir reis, o reisle beraber bir avın peşinde giden 20-25 tane tayfa, onların yeteneklerine, içinde bulundukları deniz, o denizin koşullarına ve o denizin ihtiva ettiği balıklara göre geliştirilmiş teknolojik araçlardan bahsediyoruz. Gelenekseldir. Avcılığın getirdiği her türlü parametreyi gözlemlersiniz: karar vermede esneklik, risk alma becerisi, rekabetçilik. Bankalar bu avcılara kolay kolay kredi vermez zira av, bir meçhuldür.</p>
<p dir="ltr">Balık çiflikleri ise bazen denizden toplanan balıkların (ton balığı) ve bazen de yumurtadan üretim balıkların (levrek, çupra) balık unu (yabandan avlanan ve tezgaha çıkartılması güç, yavru lüfer, yavru hamsi ve çaça) ve buna katılan bir enerji verici (sıklıkla soya, son dönemde genetiği değiştirilmiş soya elbette) ile, öngörülebilir bir modelleme eşliğinde semirtilmesi becerisidir. Her “toplu üretim” sahasında olduğu üzere hijyen, hastalık ve verimlilik gibi parametreleri vardır. Bir mühendislik işidir, temelinde. Bankalar kredi verebilir zira fizibilitesi yapılabilir, verimi hesaplanabilir bir üretim modeli olarak sistem tarafından kavranabilir değerlere sahiptir.</p>
<p dir="ltr">Gördüğünüz gibi, balık çiftlikleri ile balıkçılık birbirine dokunan ancak birbirinin evrimi diye konuşulamayacak kadar birbirlerinden farklı iki iştigal alanıdır.</p>
<p dir="ltr">Fakat balıkçılık nereye doğru evrildi diye sorarsanız eğer tarımdan çok farklı değil. Teknoloji daha fazlasını daha kolay yapmanın yolunu avcılığa da soktu. Kara sabanı ağ olarak değerlendirin, bugünkü traktörleri ve her şeyi tek başına götüren biçerdöverleri ise gırgır teknolojisi olarak değerlendirin; neredeyse 1 kilometre çeperinde ağ atabilen tekneleri, bu ağları artık kol kuvveti ile değil de emici hortum sistemleri ile alan muazzam deniz canavarları. Bütün bunlar teknolojinin geliştirdiği imkanlar. Yani “balıkçılığın evrimi” diye bir şeyden bahsedeceksek balıkçılığa aynı tarıma da dahil olan bir teknolojiden bahsediyor olmak gerekiyor. Yoksa balıkçılık her zaman için bir avcılık ve bu anlamda en ilkel yöntemlerimizin hala devam ettiği bir çaba.</p>
<h4 dir="ltr">&#8220;Balık çiftlikleri aslında bizim iştahımızın, tüketme ihtirasımızın karşılığı olan çözümler&#8221;</h4>
<p dir="ltr"><strong>-Balık çiftliklerini balıkçılığa dahil etmek balıkçılığı küçümsemek anlamına mı geliyor?</strong></p>
<p dir="ltr">Küçümsemek demeyelim de bugün konvansiyonel tarımla eski usul tarım arasındaki fark gibi bir farktan bahsedelim. İşin içine teknoloji girince yöntemler de değişiyor. Konvansiyonel tarım yaptığınız zaman sıklıkla bir mono kültür tarımı yapıyorsunuz yani 50 hektar boyunca tek tür domates ekiyorsunuz. Bu tabiata aykırı bir şey. Balık çiftlikleri de benzer. Denizin bir bölgesinde tek tür balık yetiştiriyorlar. Nasıl ki yaban ot çıkmasın, ürünü bol gören zararlı tarlaya dadanmasın diye zirai ilaç uygulanıyor ve verim çok olsun diye gübre atılıyor toprağa;  denizde de benzer gayretler ve insana mahsus çözümler var elbette. Yem rasyolarıyla oynamaktan antibiyotik kullanımına, genetiğiyle oynamaktan, bir çupraya daha kolay ve daha fazla et bağlasın diye normalde asla karşılaşmayacağı, yemeyeceği soyayı yedirmeye kadar işi götürebiliyor. Denizde de, aynı karada olduğu gibi, bu şekilde daha çok ve daha ucuz üretilebildiği en büyük argümanı konvansiyonel üretimin. Dolayısıyla balık çiftlikleri aslında bizim iştahımızın, tüketme ihtirasımızın karşılığı olan çözümler. Daha ucuz, daha sık ve her an, her yerde, her şeyi satın alabilir olma arzumuzun karşılığı çözümler.</p>
<h4 dir="ltr">&#8220;Eğer Şubat ayında da illa domates yiyeceğim diyorsanız, domates üretiminde bir sürü alçaklığın gerçekleşmesi gerekir&#8221;</h4>
<p dir="ltr"><strong>-Balıkçıların balığın sürdürülebilirliğini gözettiğinden ya da gözetmesi gerektiğinden bahsediyorsunuz. Peki bugün lüferin avlanma boyunun kısalması talebindeki mantık nedir? Balıkçılar bu sürdürülebilirliği neden gözetmiyor?</strong></p>
<p dir="ltr">Açıkçası bunun konvansiyonel tarımdaki domatesten çok farkı yok. Yani siz eğer Şubat ayında da illa domates yiyeceğim diyorsanız, domates üretiminde bir sürü alçaklığın gerçekleşmesi gerekir: seralar kurmanız, gıda ve mevsim ilişkisini bozmanız, tohumu coğrafya ile değil sera şartları ve nakliye imkanları ile ilgili olarak seçmeniz, bu seralara, transferlere dünya kadar fosil yakıt pompalıyor olmanız, sürekli aynı ürünlerin ekilmesi sebebiyle bereketini yitiren topraklara kimyevi gübreler koymanız olmanız, hatta “toprak bitti, suda tarım yapalım bari” demeye başlamanız, suyun besleyiciliği için ilaç sanayiini devreye sokmanız ve bütün bu ürünleri üretirken hep daha az maliyet tasasında olacağınız için de emeğe minimum kaynak ayırmanız&#8230; Tümü büyük bir alçaklık. Bugün Şubat’ta domates yemek istemenin karşılığı  Ortadoğu’da petrol ve su eksenli çıkan savaşları beslemek anlamına geliyor. Bunu bilerek yaptığımızı söylemek güç. Gıdamıza ilişkin bir şuur kaybı desek, belki daha huzurlu bir açıklama olur.</p>
<p dir="ltr">Ama aynı domateste olduğu gibi yaklaşıyorsak tüm gıdamıza… Yani “domates alıver gelirken” der gibi, Şubat ayında, “elbette çinekop yiyeceğim, sadece zenginler mi lüfer yiyecek?” diyorsak, bilerek ya da bilmeyerek (zira sonuç değişmez) alçak bir sistemi destekliyoruz demektir.</p>
<p dir="ltr">Benim çocukluğumda lüfere para verildiğini hatırlamıyorum. Giderdik, tutardık ve sahiden kolum kadar lüferlerle dönerdik eve. Buna para ödememiz gerekmezdi. Emek verirdik. Şimdi teknoloji çok daha fazlasını çok daha rahat avlamayı sağlıyor. Siz hala oltanızı atıp balık tutabilirsiniz ama 25 liraya, üstelik de pahalılanmış diye kızarak, bir kilo çinekop almak varken tezgahtan, şimdi kim uğraşacak üç lüfer çekmek için kıyıda, di mi ama? Aynı Ocak ayında enflasyonu sivribiberin tetiklemesine kızmamız ya da aynı dönemde pazarda patlıcanın fiyatının artışına öfkelenmemiz gibi.</p>
<p dir="ltr">Gıdamızın üretim ya da tezgaha geliş sürecine dair hiçbir şey bilmeyen tüketicileriz. Ekonomik sistem de bunu gerektiriyor zaten. Daha fazla domates üretilsin, her an satılsın der gibi, av mahsulünde de bir “daha fazlası” ve “daha ucuza” beklentisi hakim. Büyüme iştahın kamçılanması ile oluyor. Siz ciklet arzu edeceksiniz ki satılacak. Siz kışın da kahvaltıda salatalık ve domates yiyeceksiniz ki seralar üretecek. Siz lüfer pahalı diyeceksiniz ki daha fazla satması gereken avcı bol bol yavru lüfer getirecek ve siz de “çinekop buğulama yaptım” diye İnstagram’da paylaşacaksınız.. Sonra da ekonominin büyümesine rağmen neden fakirlediğimizi, neden savaşların devam ettiğini, neden denizlerimizin kuruduğunu çözmeye çalışacağız. İşin içinden çıkamayacağız.</p>
<p dir="ltr">Denizde tükeniş yeni değil. Derinleşti çatlak, o ayrı ama.. Hatta her yıl yapılan beyanatları Google’da aratırsanız göreceksiniz. Kabzımallar, balıkçı örgütlerinin, özellikle gırgır reislerinin örgütlerinin temsilcileri “Biz milletimize ucuz protein yediriyoruz. İnşallah bu yıl da bunu yapacağız.” şeklinde beyanatlarda bulunuyorlar. Kimsenin işi kimseye ucuz protein yedirmek değildir. Hayvansal protein tüketmenizin şart olduğu ne kadar gerçek bir iddia, ayrı bir tartışma meselesi. Kabzımalların bu beyanatları işin iç yüzünü nasıl gölgeliyor, bambaşka bir muhabbet. Fakat neticede herkes tezgaha bol ve “ucuz” balığı indirmek için uğraşıyor. Bu manada bence çok uzun zamandır balık zaten talan ediliyor. Yeni bir şey değil, son 50 yıl diyebilirim rahatlıkla. Güzelce tarafına giderseniz İstanbul Su Ürünleri Kooperatif Başkanı’yla (aynı zamanda Güzelce Kooperatifi’nin başkanıdır) konuşun. Barınaktaki 60 ve üzeri yaşdaki balıkçıyla sohbet edin, size anlatacaklardır. Civarda ne kadar çok pavurya tuttuklarını, satamadıkları pavuryaları daha sonra gömdüklerini ya da benzer bir şekilde uskumrunun çok olduğu yıllarda çiroz yapmak için kurutma tezgahları kurduklarını, satamadıkları fazlaları çöpe attıklarını söyleyeceklerdir. Son 6 yılın lüfer kampanyaları, keza. Balık yokoluyor, yavruyken avlanmasın dedikçe düşürülen avlanma boyları, denetimsiz bırakılan tezgahlar ve balıkçıların kazanç uğruna tezgahlara yığdığı çinekoplar… Bu, öngörüsüz, ölçüsüz avcılık bizi kuruyan bir denizle başbaşa bıraktı. Oysa bunların her biri birer canlı. Doğal yaşamın birer komponenti. Bir bütünün değerli birer ögesi. Eğer bir balığı, tek bir balığı olsun doğadan çekiyorsak, sahiden ihtiyacımız olduğu için çekmeliyiz.</p>
<p dir="ltr">Fakat ekonomimiz buna, bu yaklaşıma uyumlu değil. Alacağız satacağız ki ekonomi olsun, ekonomi büyüsün. Haliyle balık da (evet bir can, bu doğanın bizi biz yapan bir parçası) metaya dönüşmek zorunda. Peki bir balık kaç para eder?</p>
<p dir="ltr">Bu kadar çeşitliliğe sahip, bu kadar bereketli bir denizde hiçbir zaman avla ilgili bir fiyat çalışması yapılmamış. Hiçbir zaman denizdeki bir tane uskumrunun, bir tane lüferin ekosistemde karşılığı nedir, konuşulmamış. Hiçbir zaman teknesinin üzerindeki 20 tane tayfayla bir reisin yaşam standardı hesaplanmamış. Onlar çıkıp, av yapıp döndüğünde, o avın bedelinin ne olması gerektiği üzerine bir ölçü hiç tarif bulmamış. Sadece daha çok avlamanın daha çok kazanç olduğu düşüncesi hakim olmuş. Gıdanın ucuz olması gerektiği üzerinden bir argümanla talan hep makulleştirilmiş. Bir de avcılığın rengi var tabi, o giriyor işin içine. Bilirsiniz. Avcılıkta yarış vardır, kim daha çok avlanacak, kimin avı daha bereketli olacak, kim daha önce gelecek gibi bir rekabet&#8230; Netice, alabildiğine talan!</p>
<h4 dir="ltr">&#8220;İyi, adil ve temiz olmayan bir dünyada balığın ne kadar sağlıklı olduğunu değerlendirmeyi ben çok adil bulmuyorum&#8221;</h4>
<p dir="ltr"><strong>-Gıdanın daha ucuz olması için uğraşıldığından bahsettiniz. Balığında bu motivasyonla avlanma boyu düşürüldü. Peki artık daha ucuz olan balık eskisine kıyasla ne kadar sağlıklı?</strong></p>
<p dir="ltr">Bu konuşması çok kolay bir konu değil. Yani dünya temiz değil, temiz olmayan bir dünyada balığın temizliği, hijyeni veya içeriğinde neyin olup olmadığını üzerinden bir tartışmak çok adil değil.</p>
<p dir="ltr">Anneniz büyük ihtimalle benim yaşlarımda ya da benden biraz daha büyük. Kaç yaşında anneniz?</p>
<p dir="ltr"><strong>-47 yaşında</strong></p>
<p dir="ltr">Yaşıtmışız. Büyük ihtimalle annenizin bir kadın olarak biriktirmiş olduğu yağ dokuda DDT ilacı vardır. Biz büyürken DDT yasal bir zirai ilaçtı. Tüm gıdanın üzerinde DDT’ye rastlanırdı. Şüphesiz yemiş ve biriktirmişizdir, vücudumuzda. Sizde ise çok büyük bir ihtimalle yoktur. Zira zaman içinde anlaşıldı ki DDT çok, çok tehlikeli. Bugün DDT kullanımı yasak. Bu koşullarda sizin yediklerinizde DDT olmaması beklenir. Ama anneniz eğer sizi emzirdiyse ve sizi emzirirken kilo verdiyse, ki verilir, verdiği kilolar yağ dokudandır, bu DDT açığa çıkmış ve süte karışmış olacaktır. Dolayısıyla DDT size, annenizin sütünden geçmiş olabilir. Bu durumda sizde de DDT bulunur. En temiz, en sağlıklı anne sütü daha böyle bir sistemde temiz kalamayabilir. Bu çok adaletsiz bir durum, evet.</p>
<p dir="ltr">Demek istediğim, iyi, adil ve temiz olmayan bir dünyada balığın ne kadar sağlıklı olduğunu değerlendirmeyi ben çok adil bulmuyorum. İnsan kendi varlığını zehirlerken tabii ki balığı da zehirliyor. Doğayı talan ederken dengeyi bozuyor. Biz en muazzam olan değiliz. Bizim en iyiye hakkımız yok. Yine de dönüp balığın hijyenini konuşuyor ve sürekli daha iyisini talep ediyoruz. Bu makul değil. Geri döndürebilmek gerekiyor dengeleri ki hakkımız olsun daha iyisine. Her şeyde, her alanda adalete ihtiyacımız var.</p>
<p dir="ltr">Dünyanın en lezzetli balığıdır lüfer. Ben ağzıma lüfer sürmeyeli 5 yılı geçti. Çünkü buna artık hakkımız olmadığına inanıyorum. Dünyanın en temiz, en güzel, en lezzetli ürünü dahi olsa 7 milyar insanız. Bu gezegenin baskın türüyüz. Artık bu denizlerden, tarımdan, bu çiftliklerden bahsedersek; yediklerimizin ölçüsünü değiştirmemiz gerekiyor. Doğayı bir “kaynak” olarak görmeyi bırakmamız, doğanın sadece bize ait olmadığının bilgisiyle elimizi eteğimizi çekiyor olmamız ve şimdi “kaynak” dediğimiz her bir komponentine bu ekosistemin hak ettikleri ilgi, özen ve hürmeti göstermeye başlıyor olmamız gerekiyor.</p>
<p dir="ltr">Balık bu manada ortamı iyileştirilmesi gereken canlıların başında geliyor. Biz İstanbul’da bunu çok önemsiyoruz, çünkü İstanbul Boğazı balık için önemli bir ekolojik koridor. Buradan geçerek Karadeniz’e gidiyor, buradan geçerek Marmara’ya dönüyor. Burası olmadığı takdirde onun döngüsünde bir parçalanma meydana gelir. Burada, İstanbul gibi Türkiye’nin çok önemli bir ekonomik, entelektüel ve akademik merkezinde İstanbul Boğazı’na azıcık ihtimam bile gösteremiyorsak, buradan geçmekte olan balığa ilişkin bir haysiyetli tavır inşa edmiyorsak geleceğimizin çok karanlık olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla İstanbul’da balık çok önemli. Balığa dair şuur açıklığı kazanmak İstanbul’un coğrafyasına uyanmak demek. Ekolojisine, bütünlüğüne.. Yoksa artık bugün yediğimizin sağlıklı olup olmadığı noktasından bakacaksak, belki de sahiden gıda güvenliği uzmanlarının önerdiği gibi çiftlik balıklarını tüketmekte fayda var.</p>
<p dir="ltr"><strong>-Fakat çiftlik balıklarında çok fazla antibiyotik olduğu söyleniyor</strong></p>
<p dir="ltr">Antibiyotik kullanmayan çiftlik de vardır eğer tek derdimiz buysa. Bugün tavuk veya inek de yiyemezsiniz aynı kaygıyla. Antibiyotikli hayvan türleriyle zaten muhatapsınız. Gördüğünüz gibi birbiriyle ilişkili konular bunlar. Kendi vücudunuzda biriktirdiğiniz zehirden başlayın, yediğiniz diğer şeylerdeki antibiyotik ve ilaç kalıntılarından devam edin…</p>
<h4 dir="ltr">&#8220;Gıda, adaletin tesisinde hukuktan çok daha etkin ve öncelikli pratik alanıdır&#8221;</h4>
<p dir="ltr"><strong>-Adil gıda, adalet gibi kavramları sık sık kullandınız. Burada gıdaya adil ulaşımdan mı bahsediyorsunuz yoksa gıda için adaleti mi söz konusu ediyorsunuz? Şöyle sorayım; kimin için adalet?</strong></p>
<p dir="ltr">Adalet çok katmanlı bir şey. Balıktan bahsedelim; kıyıya indiniz, oltanızı denize attınız, eve götüreceğiniz balığın peşindesiniz. Balığı tuttunuz ve eve döndünüz, çoluğunuzla çocuğunuzla beraber yiyeceğiniz gıdayı temin ettiniz. Bu adil bir ilişkidir. Deniz orada, o çabayı gösterdiniz, çektiniz ve aldınız. Tam size kadar aldınız, fazlasını alıp biriktirme peşine düşmediniz. Alıp satmak için değil çocuklarınızı doyurmak için götürdünüz. Bu gayet adil bir ilişki. Şükretmelisiniz. Ancak siz insanların başka işlerle uğraşmasını istiyorsunuz. Yemek peşinde koşmasınlar deyip bir iş bölümü yaptınız. Bir kısmı bankacılık, bir kısmı öğretmenlik, bir kısmıysa balıkçılık yapıyor. Balıkçının bu koşullarda aynı avukatın, taksi şoförünün ya da maden işçisinin olduğu gibi bir iş tarifinin olması lazım. Bu iş tarifi içerisinde iştigal ettiği bütün alanlarla ilişkisinde bir adaleti tesis etmeliyiz. Nedir o? Denizle, ekolojiyle arasındaki adaleti konuşmamız gerekiyor. Teknesinin üzerindeki adaleti, yani tayfasıyla arasındaki adaleti konuşmamız gerekiyor. Bu balık hale indi, halde kabzımalla arasındaki adaleti konuşmamız gerekiyor. Kabzımal balığı diyelim ki süper markete sattı, oradaki adaleti konuşmamız gerekiyor. Ve bütün bu süreç içerisinde en son nokta artık tüketiciye ulaştığı noktadır ve oradaki adaleti tesis etmemiz zaten kolaylaşıyor. Örnek vereyim; eğer siz denizinizden adil miktarda balığı çekmeye karar verirseniz bu çok ciddi bir ön çalışma yaptığınız anlamına geliyor. Yani siz ilk olarak denizdeki üretkenliği, balık çeşitliliğini, balıkların üreme dengesini biliyorsunuz. Stok takibi yapabiliyorsunuz demektir. Güzel. Yani lüfer avlayacaksanız denizde ne kadar lüfer var bildiğiniz gibi o lüferin bir orkinosun ve yunusun da yemeği olduğunun farkındasınız. İnsan yemeği olmadan çok önce orkinos ve yunusun yemesi gerektiğini bilerek lüferi çekmeye karar verdiniz. Dolayısıyla çekilebilir lüfer sayısı belli. Teknenin üzerindeki maliyetler belli, bunun üzerinde çalışan insanların yaşan standartlarını sağlayan bir minimum ücretin tarifinin olması lazım. Bu tarifin üzerindeki harcamalar göz önüne alınarak denizden çekilecek belirlenmiş miktardaki lüferin bir taban satış fiyatının belirlenmesi gerekiyor. Bu taban fıyatını çıkarttıktan sonra bakmak gerekiyor; araya kabzımal, süper market girdiğinde hala ulaştığı fiyata bakmak gerekiyor tüketici için de bu satın alınabilir bir rakam mı diye. Bütün bu süreç içerisinde kimsenin satın alamayacağı bir fiyata çıkıyorsa lüfer, adaletin aksadığını fark etmeniz gerekiyor. Buradaki adaleti bozan şey büyük ihtimalle para, yani adil bir döngüde balıkçı da balık da, tüketici de eşit ise.. bunu hele para ile ölçmek derdindeyseniz, yükün ciddi kısmı tüketiciye düşecektir. O zaman bunu nasıl dengeleyebilirim diye bakmanız gerekiyor. Nedir o? Mesela kabzımal ve süper marketler saf dışı edilmeli ve balıkçıların kooperatif usulüyle çalışması ve balığı kendi açtıkları tezgahta satıyor olmaları gerekiyor. Zor değil. Mümkün. Böyle böyle adalet tesis olur. Bütün bunların olabilmesi için bir de herkesin şeffaf bir şekilde gözleyebiliyor, adaletin nasıl kurulduğunu öğrenebiliyor ve tekrar edebiliyor olması gerekiyor. Çünkü insan kendine dönük bir canlı ve bu kendine dönüklüğünü her noktada gerçekleştirebileceği için adaletin esas olduğuna toplumu ikna etmeniz, bu yönde eğitmeniz, süreçleri şeffaflaştırarak onların buradaki adalete ikna olmasını sağlamanız ve bu sistemin işlemesi için toplumun rızasını ve çabasını da bu işin içine katmanız gerekir.</p>
<p dir="ltr">Gıda, adaletin tesisinde hukuktan çok daha etkin ve öncelikli pratik alanıdır.</p>
<h4 dir="ltr">&#8220;Eğer sizin yediğiniz balık adaletli bir usulle avlanmıyorsa, onu tutan avcısını  beslemiyorsa günün sonunda sizi de beslemeyecektir&#8221;</h4>
<p dir="ltr"><strong>-Peki tüm bu saydıklarınız yani balıkçı, kabzımal, süpermarket ve tüketici bu adaletin tesis edilmesini neden önemsemeli? Örneğin tüketicinin gıdaya adil bir şekilde ulaşma haritasındaki yolu takip etme motivasyonu ne olmalı?</strong></p>
<p dir="ltr">Aslında bu motivasyon herkeste var. Yani adını adalet koymuyor ancak herkes çocuğu olduğunda ya da annesi hastalandığında onlara daha iyi gıda yedirme gayretine giriyor. Çünkü bu gezegenin üzerinde var olan canlılardan hiçbir farkımız yok. İster sinek olun, ister çimen olun, ister yaban domuzu, ister insan… Hiç fark etmez. Tüm bu canlıların karakteristik çok basit iki motivasyonu var. İlki karnını doyurmak. Karnını doyuracak ki bu gezegen üstündeki varlığını devam ettirecek, ikincisi kendine uygun bir eş bulup üreyecek ki, gezegen üstünde türünün varlığı devam etsin. Bu iki basit dürtü bize aslında gıdayı ve üremeyi çok ciddi bir şekilde, seçerek ve bilerek yapmamız gerektiğini söylüyor.</p>
<p dir="ltr">Eğer sizin yediğiniz balık adaletli bir usulle avlanmıyorsa, onu tutan avcısını  beslemiyorsa günün sonunda sizi de beslemeyecektir. Bir kutu UHT süt bugün 3-4 lira. Bu sütün, çiğ halde litresi, üreticisine 1.4 liraya maloluyor. Karsız. Saf maliyeti bu. Size sütü UHT hale getirip satan süt sanayiicisi çiğ sütü maliyetinin altına alıyor, 1.2 liraya. Yani çiğ süt üreticisinin litre başına 20 kuruş zarar ederek bu sistemi desteklemesini bekliyor. Diğer yandan, sütün litre maliyetinin düşmesi için büyük çiftlikler kurulması destekleniyor. Bu büyük çiftlikler inekleri suni döllemeyle (bir tür mekanik ırza geçiş, aslında)  her an süt veren kılıyorlar. Çoklu sayıda hayvanın bir arada olmasının getirdiği tüm hastalık tasaları, merasızlık, üretim bandında süren bir yaşam derken evet, üretine sütün miktarı daha da önemli oluyor ve enerji verici soya ile mısır giriyor yeme. GDO bir katmanı sadece bu yemlerin. Biz ise, sokaktaki sütçinün sütünü ya beğenmiyor, ya pahalı buluyor, marketten süt alırken de 3-4 lira yelpazesinin mümkün olan en alt ucundaki sütü almayı seçiyoruz. Neticede de hayvancılığımızda sorunlar bitmiyor. İçtiğimiz sütten memnun kalmıyor, yoğurdu beğenmiyor ve peynirden şüphe ediyoruz. Yani her katmanda var olan adaletsizlik günün sonunda bize vuruyor.</p>
<h4 dir="ltr">&#8220;Sivil toplum problemi ilan edendir, problemlere dikkati çekendir&#8221;</h4>
<p dir="ltr"><strong>-Bahsettiğiniz adaletli gıda tesisini sağlamak için tüketiciden üreticiye düşen rolleri tanımladınız. Sivil topluma bu süreçte düşen rol nedir?</strong></p>
<p dir="ltr">Sivil toplum mehdi değildir. Kurtarıcı, çözüm üretici değildir. Sivil toplum şeffaflaştırıcıdır. Sivil toplum problemi ilan edendir, problemlere dikkati çekendir. Tartışma tetikler. Demokrasinin önemli parçasıdır. Bu bağlamda eğer sivil toplum reyimizi verdiğimiz vekillerin, bizi yönetme sorumluluğunu teslim ettiğimiz hükümetlerin ilgisini çekemiyorsa, onlarla bir muhabbete giremiyorsa, itirazlarını duyurabilmek için var gücüyle çalıştığı halde hep düz duvarlara çarpıyorsa&#8230; çözüm sorumluluğunun sivil toplumda olduğunu söylemek yanlış olur. Bütün çözümler uzlaşıyla olur ve uzlaşı muhabbeti gerektirir.</p>
<p dir="ltr"><strong>-Sivil toplum hep önerdiğine göre sizin adaletli gıda tesisine dair önerilerinizi öğrenebilir miyim?</strong></p>
<p>Bu soruya cevabı yukarıda verdiğimi düşünüyorum: adaleti her katmanıyla gıdada etüd ederek!</p>
<p>*Kapak görseli: <a href="http://www.murselcavus.com/baska-asklar/" target="_blank" rel="noopener">Marsel Çavuş</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/02/12/defne-koryurek-insan-kendi-varligini-zehirlerken-tabii-ki-baligi-da-zehirliyor/">Defne Koryürek: İnsan kendi varlığını zehirlerken tabii ki balığı da zehirliyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/02/12/defne-koryurek-insan-kendi-varligini-zehirlerken-tabii-ki-baligi-da-zehirliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
