<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Polat Alpman, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/author/polat-alpman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/polat-alpman/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 08 Jul 2024 10:28:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Polat Alpman, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/polat-alpman/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Her Şey Siyasetin Konusu Mudur?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/02/06/her-sey-siyasetin-konusu-mudur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Feb 2020 07:12:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Bourdieu]]></category>
		<category><![CDATA[modern toplum]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=47606</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Her şey siyasetin konusudur” ya da “her şey siyasettir” gibi indirgemeci görünen tümel önermelerden hoşlanmamak, bu tür önermeleri açıklayıcı bulmamak ve siyaseti bütün toplumsal alanların biricik özü olarak tasarlamak ile bu tür önermelerin geçerliliği arasında fark var.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/02/06/her-sey-siyasetin-konusu-mudur/">Her Şey Siyasetin Konusu Mudur?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Modern toplumun, kendisinden önceki toplumlardan ayırt edici özelliklerinden biri, aile, eğitim, siyaset, din, hukuk, sanat gibi bütün toplumsal alanların devlet tarafından sürekli denetim ve kontrol nesnesi haline dönüştürülmesidir. Buna sadece totaliter rejimler değil, liberal ve illiberal demokrasiler de dahildir. İnsana ve doğaya, zamana ve mekana ilişkin her şeyin siyasal muhayyilenin konusu olması, devleti, siyasal erki elinde tutan zümre ya da grupları ve egemen söylemi denetim ve kontrol altına alanları özel alandaki ilişkileri düzenlemeye davet etmek anlamına gelmez. Tam aksine, onu özel alandan çıkartırken kamusal alanda denetleme ve kontrol etme gücünü ele geçirmenin araçlarını üretir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bourdieu’dan ilhamla, siyasal tahayyülün dışında bırakılması talep edilen her şeyin şiddetle geri döneceği riski içerdiğini söyleyebiliriz. Örneğin siyasal tahayyüle dahil edilmeyen bilim kavrayışının, bir siyasal tahayyül içerdiğini görmek zor değil. Bilimi siyasetin dışında kavramak için başvurulan her girişim ve diğer birçok etkisinin yanında, bu tür girişimlerin siyasal etkilerini hesap etmeyen bir perspektif, başlı başına siyasaldır. Bilim görünümlü siyasetten değil, bilimin de diğer bütün etkinlikler gibi siyasal bir içeriğe sahip olduğundan söz ediyoruz. Buradaki siyasallık devlet, iktidar ya da makro siyasi yapılar ve örgütlerle ilişkili olmak zorunda olmadığı gibi iradi de değildir. Siyasallık, toplum olarak yaşamanın bir sonucu olarak ortaya çıkan ve kişiyi ilgili toplumun bir üyesi haline getiren sosyalizasyon sürecinin ürünüdür. Bu örneği aile, hukuk, eğitim, sağlık ve benzeri bütün alanlar için genişletebiliriz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Siyaset, partiler, örgütler, kurumlar arasında gerçekleşen makro ilişkileri tanımlamak için kullanılan bir kavram olarak sınırlandırılamaz. Bir başka kavram olan devletin, kişilerle kurduğu ilişkilerin sınırlandırılmasına ve düzenlenmesine ilişkin mücadele ve arayışlar da siyasal tahayyülün konusudur. Her şeyin siyasal  olduğu konusundaki önerme, devlet – yurttaş ilişkisinin eleştirisini içerir. Siyasal olanı devletle sınırlamaya ve siyasallığı devletin pratiğine indirgemeye çalışan önermeler ise siyasal kavramını sınırlandırmak isterken devletin hacmini genişletir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Neyin siyasal olup olmadığına karar vermek, siyasal alanın kapsamını ve kesişimlerini belirlemek iktidar ilişkilerinin tezahürlerinden biridir. Kısa süre önce “<a href="http://www.birikimdergisi.com/haftalik/9925/depremi-siyasete-alet-etmeyin#.XjrQe84zbIV">depremi siyasete alet etmeyin</a>” türünden ifadeler vesilesiyle gündeme gelen bu konu üzerinden de görüleceği üzere, “… siyasete alet etmeyin” söz öbeğinin kendisi siyasaldır ve siyasal olanın ne olduğunu belirleme çabasının bir ürünüdür</span><span style="font-weight: 400;">. Benzer olarak kürtaj hakkı, kaç çocuk yapılacağı, “kızlı erkekli aynı evde kalmak” ve gıda güvenliği de siyasal bir konusudur. Buradaki siyasallık, devlet ve iktidar kullanımının sınırlarına ilişkin sivil/medeni mücadeleyi içerir. Bilindiği üzere modern devletlerde iktidar araçlarını ele geçirmeyi başaran zümrelerin, bu araçlarla sadece siyasal alanı değil, toplumsal alanların tümünü, haneyi ve kişiyi, alışkanlıkları, yatkınlıkları ve zihniyet yapılarını siyasallaştırmaya ve kendi iktidarlarının çıkarlarına uygun olarak düzenlemeye çalışması ile buna karşı mücadele edilmesi siyasettir. Siyasal olanın iktidar eliyle siyasallaştırılması hegemonik mücadelenin bir parçasıdır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Toplumun parçalı görünümünün arkasında her şeyin her şeyle içsel ilişkili olduğu önermesi gerçeği yansıtıyorsa, toplumda pür alan aramanın anlamlı bir girişim olmadığı, dahası siyasi olduğu öne sürülebilir. Pür-sanat, pür-ekonomi, pür siyaset, pür-hukuk, pür-aşk gibi arayışların hepsi, toplumsal gerçekliğin kendisini güç ekseninde bükmek anlamına gelir. Mutlak olma eğilimindeki gücün siyasallaştırma işlemi, siyasal olanı siyasal alanın dışında konumlandırmaktır. Örneğin bu nedenle iki kötü arasından daha az kötü olanı seçmeye zorlar ve bu seçimi kabul etmek siyasaldır. Ancak iki kötü arasından daha az kötü olanı seçmeyi reddetmek de siyasal bir meseledir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“Her şey siyasaldır” ya da “her şey ekonomiktir” gibi determinist önermeler sevimli görünmeyebilir. Toplumsal alanlara sadece bu tür önermelerle bakan herhangi biri, aradığı gerçekliği bulmakta zorlanmayacaktır. Oysa sosyal bilimler ‘hep’ ya da ‘hiç’ gibi nitelemeler üzerinden hareket edemez. “Her şey siyasaldır” ya da “her şey ekonomiktir” gibi önermelerin anlamlı ve geçerli önermelere dönüşebilmesi, bunlar arasındaki ilişkilerin hareketi anlamaya ve açıklamaya yönelik girişimlerle mümkündür.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“… siyasete alet etmeyin” buyruğu bir komuttur ve egemenin tahkim ettiği alanı işaretler. Demokrasi dışındaki rejimlerde komutlar içselleştirilmese bile uyulması gereken serlevhalardır ve hiç değilse görüntüde buna uygun davranılır. Bu, bütün yurttaşların içine sızan kolektif korkuyla örgütlenerek gelişir ve serpilir. Bu korkunun kendini gösterdiği alanlardan ilki siyasal alandır. Siyasal alanın meselelerini ve siyasallığı, bir şeylerin içinde ve bir şeylerin dışında arama, siyasallığı bir şeylerle tevhit ve tefrik etme çabası küçümsenemez. Bu, kişinin karşı karşıya kaldığı şiddet aygıtı olarak devlete karşı kendi zihnini ve duygularını korumasının bir yoludur ve siyasaldır. Siyasal hegemonyanın ürkütücü iriliği ve kontrolsüz iktidarı karşısında kişilerin kırılgan ve fâni mevcudiyetlerini korumak için iktidarı ve sinelerine sızmaya teşebbüs eden uzanımlarını göz ardı etmelerinde kıymet verilmesi gereken bir siyasal pratik var. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fanatik olmamak için apolitik olmak gerekmediği gibi siyasallığının bilincinde olmak için partizan olmak gerekmez. Bu nedenle siyasal olanın ne olup olmadığı hakkında hüküm verme girişiminde bulunan her iktidar pratiğine, dolaşıma giren her retoriğe karşı kendi yaşamını kendi usulünce örmek de siyasaldır. Orada olduğunu bilmek ama kendi pratiğine odaklanmak. Tanıl Bora’nın</span><span style="font-weight: 400;"> epey önce yazdığı gibi onu -bir anlamda- unutmak: “… bir miktar da iktidar yokmuş gibi davranabilme[k] .. İktidar var, elbette – hem de nasıl var! Onu büsbütün unutmaktan söz etmiyorum; unutamayız. Aklımızı, fikrimizi, düşlerimizi, dilimizi, uğraşımızı, iktidarın markajından kurtarmaktan söz ediyorum. Kendi sözümüzü kurmaktan&#8230; Kendi ağımızı örmekten… Kendi hikâyemizi yazmaktan…” </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">…ve evet, kendini iktidarın tasallutundan kurtarma azmi de siyasaldır. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/02/06/her-sey-siyasetin-konusu-mudur/">Her Şey Siyasetin Konusu Mudur?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlkeli Siyaset Örgütlü Toplumla Mümkün</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/23/ilkeli-siyaset-orgutlu-toplumla-mumkun/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Jan 2020 09:02:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[FPÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Herbert Kickl]]></category>
		<category><![CDATA[Sebastian Kurz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=47233</guid>

					<description><![CDATA[<p>Devletleri, siyasal iktidarları, siyasetçileri ve egemenleri ahlaki ilkelere uygun davranmaya zorlayan şey örgütlü toplumdur.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/23/ilkeli-siyaset-orgutlu-toplumla-mumkun/">İlkeli Siyaset Örgütlü Toplumla Mümkün</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Devleti ve iktidarı açıklamaya çalışan her özcü girişim eksiktir. Devlete ve iktidara bir öz atfeden, onun dinamiklerini, tarihselliğini ve yer aldığı alandaki güç ilişkilerini örtmeye çalışan bu türden yaklaşımlar, analizlerindeki eksikliği siyasetçileri ahlaka çağırarak, onları ahlaklı davranmaya davet ederek gidermeye çalışır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu tartışmanın birinci aşaması ahlak meselesini modern toplumun bir meselesi olarak tartışmayı içerir. Ahlak, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, modern toplumda ortaklık kurabilecek herhangi bir ilke olarak kabul edilemez. Modern toplumda ahlak, kişinin sosyal çevresiyle kurduğu ilişki ile sınırlı bir tutum ve davranış kalıbından öte bir anlam taşımıyor, taşıması da gerekmiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu nedenle içinde ahlak geçen kelimeler herhangi bir ilkeye değil, yalın halde bir kimlik gösterenine dönüşüyor. Devleti, iktidarı ya da meslekten siyasetçileri ahlaka çağırmak ise siyasal alana ve ilişkilere yönelik bir değişim talebi içermediği gibi siyasetçilerden ahlakî ilkelere göre davranmalarını talep etmek, yurttaş olmaktan kaynaklanan ortaklık ve medenilik arayışının bir gereği olarak ortaya çıkmaz. Siyasetçilerin yurttaşları ahlaka çağırması da benzer biçimde ortak bir ilkeyi gözetmenin bir sonucu değil, siyasetçinin meşru olmayan kimi eylemlerini yeniden meşrulaştırmak için ahlak kılığına bürünen kimlik retoriğinin yeniden üretilmesidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Devletleri ya da siyasal iktidarları, bir biçimde söz, yetki, karar gücünü elinde tutan kişileri ahlaka çağırmak, bu güç karşısında herhangi bir şey yapamayanların kendi acizliklerini ifade etme biçimlerinden biridir. Ahlak, ezilenlerin elinde kalan ve egemeni erdemli ve merhametli davranmaya, böylelikle ezilenlerin uğraması muhtemel zarardan kendini korumaya yönelik bir manevra olarak kabul edilebilir. Eğer egemenler bu ahlakilikten kendilerinin menfaatine bir meşruiyet devşirebileceklerini görebilirse, ahlakilik çağrısına uygun davranabilir, ancak bu, egemenlerin kişisel projeksiyonlarıyla sınırlıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bütün otoriter ve totaliter rejimler ahlakı, kitleler üzerinde bir cebir aracı olarak kullanır ve ahlak retoriği ile kurulan cümleler sayesinde toplum içerisindeki farklılıkları yekpare ve tek bir kütle içerisinde eritmeyi hedefler. Burada ahlak, egemenleri kapsayan, onların uyması gereken ilkeleri içermez. Onlar herhangi ahlaki bir ilkeyle sınırlandırılamayacak olanlardır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Egemenleri ahlakiliğe zorlayan, kişisel dayatmalardan bağımsız, zorlayıcı ve kurumsal ilkelerle hareket etmeyi normlaştıran ahlakiliği egemenliği sınırlamak için kullanan rejimler, demokrasilerin içerisinde ortaya çıkar. Ara sıra Avrupa’daki ülkelerin kimisinde duyulan siyasetçilerin istifa haberleri buna bir örnek olarak verilebilir. Örneğin kısa süre önce Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz istifa etmişti. Aşırı sağ olarak nitelenen ve milliyetçi-muhafazakar siyasetçilerin genç temsilcilerinden biri olan Kurz’un istifa etmesinin nedeni kendisiyle doğrudan ilgili bir konu değildi. Yine ırkçı sağ partilerden ve koalisyon ortaklarından biri olan </span><i><span style="font-weight: 400;">Özgürlük Partisi</span></i><span style="font-weight: 400;">&#8216;nin (FPÖ) lideri Heinz C. Strache’nin, seçimlerden önce, güçlü bir Rus oligarkının yeğeni olduğunu söyleyen bir kadından &#8220;Orban gibi bir medya inşa etmek” için yardım istediği ve karşılığında görüştüğü bu kişiye kamu ihalelerini vermek için bir çeşit pazarlık yaptığı gizli kamera görüntüleri ile ortaya çıktı. Bu haberin ortaya çıkmasından sonra Başbakan Kurz istifa ederken FPÖ’den İçişleri Bakanı olan Herbert Kickl’ı da görevden aldı. Kickl’ın görevden alınmasından sonra hükümette yer alan aşırı sağcı bakanların hepsi istifa edeceklerini açıkladı. Devamında Avusturya Parlamentosu&#8217;nda güven oylaması yapılması zaruri hale geldi ve Başbakan Kurz’un başında olduğu koalisyon güven oylamasını kaybetti. Kısa süre sonra geçici hükümet görevi devraldı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ortalama bir demokraside ya da demokratik bir ülkede yaşanan bu örnekteki istifaların nedeni, istifa eden kişilerin ahlaklı kişiler olması mıdır? Kişilerin ahlak kelimesine yükledikleri anlamlar ne olursa olsun, demokratik rejimlerdeki istifaların ahlaki bir tutumdan kaynaklanan davranışlar olarak ifade edilemeyeceğini öne sürüyoruz. Onları istifaya zorlayan siyasal, sosyal ve hukuki teamüllerin ve hepsinden öte gerçekten yurttaşlık bilincinin geliştiği sivil toplumun siyasal alanı denetleme gücünün belirleyici olduğu ifade edilebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Devletleri, siyasal iktidarları, siyasetçileri ve egemenleri ahlaki ilkelere uygun davranmaya zorlayan şey örgütlü toplumdur. Sivil toplumun siyasal alanda kökleştiği ve toplumsal bir güç olarak kendini dayattığı toplumlar, herhangi bir iktidar amacı taşımaksızın iktidarı denetleyebilir ve onu ilkesel davranmaya zorlayabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye gibi ülkelerde siyasetçileri ahlakiliğe çağırmanın herhangi bir karşılığının olmamasının nedenlerinden biri sivil toplumun ya da kendi çıkarları etrafında örgütlenmiş toplumun bir türlü oluşmamış olmasıdır. Bunun gerçekleşmesi bizzat devlet, hükümet ve siyasal karar alıcılar tarafından engelleniyor olsa da, yurttaşların böyle bir arayışının olmadığını da bir sorun olarak eklemek gerekir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu nedenle yozlaşmanın, sömürünün, devlet imkanlarının kişisel çıkarlar için kullanılmasının, kamu kaynaklarının suistimalinin hiçbir iktidar döneminde engellenemediği, özellikle yeni rejimle birlikte gittikçe denetimsiz ve kontrolsüz bir hale geldiği görülüyor. Türkiye’de refah ve huzur içinde yaşamanın, özgür ve eşit yurttaşlar olabilmenin tek yolu demokrasidir ve bu seçeneklerden bir seçenek değildir, tek seçenektir, dememizin nedeni budur. Nihayetinde siyasetçilerin ahlaklı olmasını beklemek, ahlakî dayatmalarına maruz kalmak yerine, onları ahlaki ilkelere göre davranmaya zorlamak sadece sosyo-politik bir mücadele değildir, aynı zamanda medeni ve yurttaş kalabilme mücadelesidir. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/23/ilkeli-siyaset-orgutlu-toplumla-mumkun/">İlkeli Siyaset Örgütlü Toplumla Mümkün</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kanal İstanbul’un Siyasallığı</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/09/kanal-istanbulun-siyasalligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jan 2020 08:05:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi Parkı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[John Dalberg-Acton]]></category>
		<category><![CDATA[kanal istanbul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=46690</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir süredir Kanal İstanbul isimli “çılgın” bir proje hakkında tartışmalar sürdürülüyor. İstanbul’un Avrupa Yakasına açılacak bir kanalın memleketin refahı için elzem olduğundan söz ediliyor. Kanal savunucularının bir kısmı, şimdiye kadar böyle bir kanal açılmadığı için Türkiye’nin geri kaldığını öne sürme noktasına ulaştı. Bu yorumculara göre kanal açıldığı takdirde siyasal, ekonomik ve sınır güvenliği açısından Türkiye çağ atlayacak. Bu görüşleri dile getiren yorumcuların şevkle savundukları projeyle ilgili konuşan uzmanların önemli çoğunluğu ise bu görüşlere pek katılmıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/09/kanal-istanbulun-siyasalligi/">Kanal İstanbul’un Siyasallığı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de uzmanların herhangi bir konudaki görüşü, siyasetçilerin görüşüyle birebir örtüşmediği takdirde hiçbir öneme sahip değil, bu durum birçok örnekle gösterebilir. Bu nedenle iktidar propagandaları, uzmanların görüşünden daha yaygın ve geçerli hale geliyor. Hukuki alanın görülmedik ölçüde iktidarın denetimi ve kontrolü altına girmesi ise herhangi bir konuda verilen yargı kararlarının iktidarın çıkarlarından bağımsız düşünülememesine neden oluyor. Bu gelişmelerin sonucu olarak Türkiye’de yaşanan medeniyet kaybı, toplumsal alanların tümünde görünür hale geliyor. Haliyle herhangi bir konu gündeme geldikten kısa bir süre kendi bağlamından koparak iktidarın meşruiyeti sorununa dönüşüyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hatırlanacak olursa bunun ilk örneklerinden biri Gezi Parkı’ydı. Bir kent hakkı savunusu olarak ortaya çıkan sosyal hareket kısa süre içerisinde ve iktidar eliyle bağlamından kopartıldı. Konu hızla sermayenin Gezi Parkı’na yönelik tasallutu olmaktan uzaklaşarak siyasal iktidarın eleştirisine dönüştü. Bu durumu en iyi özetleyen şey M.A. Alabora’nın o dönemde attığı tweet idi.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu tweet de bağlamından kopartıldı ve Alabora bir tür kriminal kişi olarak hedef haline dönüştürüldü. Kendisini koruyabilecek bir hukuk düzen olmadığını fark eden Alabora Türkiye’yi terk etti, ancak onun üzerinden başlatılan kriminalleştirme atağının gerilemesine neden olmadı, tam aksine bir siyaset tekniğine dönüştü ve muhalif olan birçok kişinin gırtlağındaki düğüme dönüştü.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Anlaşalım; otoriter yönetimler ile ilgili sorunlar hiçbir zaman hukukla ilgili değildir. Hiçbir otoriter yönetim hukuka çağrılamaz, çağrılıyorsa otoriter değildir. Otoriter yönetimleri hukuki ilkelere çağırmak, gücün hastalıklı doğasını görmezden gelmek anlamına gelir. On dokuzuncu yüzyılın İngiliz siyasetçilerinden John Dalberg-Acton’dan ilhamla, gücü eline geçiren her kesimin kendisini denetlemesi muhtemel her türden ilkeyi ortadan kaldırma eğilimde olduğunu, dolayısıyla yozlaşmaya doğru ilerlediğini, mutlak gücün ise mutlaka yozlaşmayla sonuçlanacağını öne sürebiliriz. Haliyle herhangi bir otoriter yönetim için siyasal iktidarı kaybetme ihtimalinin algılanma biçimi ilkelere geri dönülmesi talebini içeren bir mücadele olarak yorumlanamaz.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tam da bu nedenle otoriter yönetimlerin hedeflerinden biri bütün toplumsal alanları ve sosyal ilişkileri siyasallaştırmaktır. Siyasallaştırdığı bütün ilişkileri iktidarın çeperinde toplar, toplayamadıklarını ise sadece siyasal alanın değil, bütün toplumsal alanların dışına iter. Bu bazen sürgün olur, bazen cezaevi, bazen derin bir suskunluk hali, bazen içe kapanma, bazen de teslimiyet… Kesin olan şeylerden biri otoriter yönetimin çeperine girmemek için direnenlerin gerçeklikle kurdukları ilişkiyi korumakta zorlanmalarıdır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gerçeklik, otoriter yönetimlerin en öncelikli saldırı nesnesidir. Gerçeği bükmek, onu tanınmaz hale getirmek, herkesi kendi konumundan yorumlayabildiği bir malzemeye dönüştürmek ve yaratılan kakofoni sayesinde ekonomik-politik çıkarlarını icraat ambalajı ile sunmak otoriter yönetimlerin başlıca maharetidir. Bu nedenle egemenlerin çıkarlarına aykırı görüş dile getiren bilimsel açıklamalar bile suç haline dönüşebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu nedenle Kanal İstanbul ve benzeri meselelerle ilgili kamuoyunda tartışma kılığındaki parodilerin gerçeğe ilişkin herhangi bir bilgi sunmaması, sunulan bilgilerin ise duyulamaması Türkiye’deki siyasal alanın niteliğinden ayrı düşünülemez. Burada taraf ya da karşıt olmak arasındaki ayrımı belirleyen şeyin siyasal bir niteliğe sahip olması da benzer bir durumun sonucudur. Yoksa aklı başında herhangi biri, İstanbul’un önceliğinin, neden yapıldığı konusunda halen ikna edici herhangi bir açıklamanın yapılamadığı bir inşaat seferberliği olmadığını, bundan çok daha öncelikli sorunlarının olduğunu kolaylıkla görebilir.  </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/09/kanal-istanbulun-siyasalligi/">Kanal İstanbul’un Siyasallığı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şehir Üniversitesi ve Ahmet Davutoğlu</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/12/26/sehir-universitesi-ve-ahmet-davutoglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2019 08:55:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Davutoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim ve Sanat Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Gelecek Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[Şehir Üniversitesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=46221</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’deki İslami kesimin ve İslamcılık hareketinin entelektüel birikiminin cisimleştiği yerlerden biri olan Bilim ve Sanat Vakfı tarafından kurulan Şehir Üniversitesi’ne Marmara Üniversitesi’nin kayyum olarak atanması ile ilgili tartışmalar, akademik alana yönelik devam eden siyasal müdahalelerden farklı düşünülemez.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/12/26/sehir-universitesi-ve-ahmet-davutoglu/">Şehir Üniversitesi ve Ahmet Davutoğlu</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Henüz Davutoğlu AK Parti’nin içerisindeyken ve gelişmelerden memnuniyetsizliğini pek fazla dile getirmezken, Şehir Üniversitesi’nde çalışan bir arkadaşım “Hoca” diye hitap ettiği Davutoğlu’nun siyasete girmesini hiç istemediğini, bunu kendisine de ifade ettiğini ama büyük ihtimalle “kendi yolunu açmak zorunda” kalacağını söylemişti. ‘Siyasetçi Davutoğlu’ yerine akademisyen Davutoğlu’nun artık yozlaştığı ayyuka çıkmış olan siyasal alana daha fazla katkı sağlayacağını öne süren arkadaşım, Gelecek Partisi (GP) kurulduğunda da bu görüşünü değiştirmedi. Şehir Üniversitesi’ne kayyum atayarak Davutoğlu’nun siyasal hareketini geriletmek isteyen Erdoğan ise Davutoğlu’nun siyasal çıkışını ‘davaya ihanet’ olarak anlatmaktan geri durmadı.</p>
<p>Seçimle seçilen son Başbakan Davutoğlu’nun, pek hayırla anılamayan siyasal kariyeri birçok krizle iç içe gelişti ve bu krizlerin çoğu dramatik şekilde sonuçlandı. Elde kalan Türkiye, biraz da bu kriz yönetimlerinin bir sonucu olarak kabul edilebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yetki gücü bahşettiği kişilerden “gassalın elindeki meyyit” gibi bir teslimiyet beklemesine rağmen Davutoğlu kendini ‘ikinci adam’ ve siyasal alanda görece bağımsız bir aktör olarak inşa etmeyi hedefledi. Davutoğlu’nun bu yöndeki girişimleri Erdoğan’ın siyasal alandaki ve AK Parti seçmenleri üzerindeki hegemonik etkisini kırmak için değildi, reislik ve hocalık ekseninde birleşen yeni bir oligarşi inşa etme çabasıydı. Başarılı olamadı. Verdiği kararların ve eylemlerin sınırları Erdoğan tarafından belirlendiği ve kendisi de bu sınırlar içerisinde kalmaya özen gösterdiği ya da kalmak zorunda olduğu için bağımsız bir aktöre dönüşemedi.</p>
<p>Yine de bir akademisyenin Başbakanlık makamına getirilmiş olması önemliydi ve Davutoğlu bunun unutulmasını istemedi. Örneğin ilk icraatlarından biri akademisyen maaşlarının yükseltilmesi oldu. Ancak Davutoğlu’nun entelektüel birikimini ve akademik kişiliğini berhava eden gelişmeler Barış Akademisyenleri ile ilgili politik tutumuydu ve siyasal basiretsizliğinin bir başka örneği olarak siyasal tarihteki yerini aldı.</p>
<p><strong>Hoca vs. Barış Akademisyenleri</strong></p>
<p>Üzerinden çok uzun bir zaman geçmedi ama o dönemi biraz hatırlayacak olursak, Çözüm Süreci adı verilen ve Türkiye’deki Kürt meselesinin çözülmesi gerektiğini öne süren geniş kamuoyunun oluşturulmak istendiği, ‘akil insanlar’ isimli grupların bölgesel ziyaretlerde bulunup toplumun farklı kesimlerini Kürt meselesinin çözümüne ikna etmeye çalıştığı, Abdullah Öcalan’ın bir bilge, barış elçisi gibi kamuoyuna takdim edildiği dönemdi. Diğer taraftan başta CHP ve MHP olmak üzere, muhalefet partileri kan emicilik, kandan ve terörden beslenmek, ret ve inkar politikalarını benimsemekle itham ediliyor ve sürece yönelik her eleştiri, insanlık suçunu desteklemek gibi gösteriliyordu.</p>
<p>‘Dolmabahçe Mutabakatı’ adı verilen ve Çözüm Süreci’nin kritik eşiklerinden biri olan görüşmenin ardından ‘Çözüm Masası’ bizzat Erdoğan tarafından dağıtıldı ve süreç hızla tersine döndü. Bu sürecin başlaması gibi bitişinin de bilinen ve bilinmeyen birçok nedeni var. Ancak kesin olan şey masanın dağıtılmasıyla birlikte Türkiye’deki rejimin gittikçe sertleşmesi ve nihayetinde rejim değişikliğinin gerçekleşmesi oldu. Bütün bunlar olurken AKP ve MHP önderliğinde kurulan milliyetçi cephe, çevresine kendilerine benzer partileri toplayarak, siyasal alanı daralttı. Davutoğlu ise başlangıcında etkili bir konumda yer alamadığı Çözüm Süreci’nin buzdolabına kaldırılma sürecinde Van’daki bir mitingde “beyaz Toros”ları hatırlatmakla sürece katkıda bulundu.</p>
<p>Akademisyenlerin hazırladığı &#8220;Bu suça ortak olmayacağız&#8221; isimli bildirinin ortaya çıktığı dönemin iklimi, masanın dağıtıldığı, Çözüm Süreci’nin buzdolabına kaldırıldığı ve PKK sempatizanı gençlerin bazı illerde sokak aralarına kazdıkları hendekler nedeniyle ortaya çıkan şiddet sarmalına yönelik itirazların bir sonucuydu. Sosyal medyada dolaşan bazı görüntülerde, sokağa çıkma yasaklarının geri döndüğü bu yerleşim yerlerinin bir kısmında kolluk kuvvetleri sert müdahalelerde bulunuyor, sokağa çıkma yasakları uygulanıyor, bir kısmı ırkçı şiddet ve nefret suçu da içeren hak ihlalleri içeren görüntüler dolaşıma giriyordu. Henüz Çözüm Süreci’nin buharı tütmeye devam ederken yaşanan bu sert dönüşü geri çevirmek ve çözümde ısrar etmek için hazırlandığı ifade edilen bildiriye, Erdoğan ve AK Parti yöneticilerinin önemli bir kısmı tarafından yüksek perdeden ve çok sert tepki verildi.</p>
<p>Türkiye’deki akademiye üniversite niteliği kazandıran birçok akademisyen bir anda terör sevicisi, cahil, sözde aydın gibi sıfatlarla nitelendirildi, korkutuldu, hedef gösterildi ve imzacı olmaları suç konusu haline getirildi. Bildirinin iktidar tarafından bu sertlikle karşılanması ve yargıya havale edilmesi, hükümetin Çözüm Süreci’nden vazgeçmesini eleştirmesine rağmen bildiriye destek vermeyen, bildiriyi tek yanlı bulan ya da dili, üslubu gibi çeşitli nedenlerle eleştiren akademisyenlerin de bildiriyi eleştiri ve tartışma konusu haline getirmesini engelledi. Öyle ki, kısa süre içerisinde konu &#8220;Bu suça ortak olmayacağız&#8221; isimli bildiriden çıktı ve ifade-düşünce hürriyeti tartışmasına geriledi. Böylece otoriter devletçilik, eskisinden daha da güçlü bir biçimde geri dönmüş oldu.</p>
<p>Peki, kendisi de bir akademisyen olan Davutoğlu, bu gelişmelere nasıl tepki verdi? Davutoğlu, Erdoğan’dan farklılaşmamaya özen gösterdi. Bildiriyi imzalayan akademisyenler için sürdürülen linç kampanyasına dahil oldu ve bildirideki ifadelerin düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini dile getirdi [3]. Davutoğlu bu tutumunu, bu yılın Temmuz ayındaki bir demecinde “Pelikan çetesi &#8221; olarak isimlendirdiği, bir grup tarafından hazırlanan bir bildiri nedeniyle Başbakanlık görevinden alınmasına kadar sürdürdü.</p>
<p>Barış Akademisyenleri, 15 Temmuz’da Fetullahçıların darbe girişimine kalkışması ve devamında ilan edilen OHAL ile birlikte, akademiden ihraç edilip terör suçundan yargılanmaya başladığında Davutoğlu, artık “istenmeyen adam” olarak partinin ve artık etkisini tamamen kaybetmiş olan Meclis’in koridorlarında dolaşıyor ve yavaş yavaş şikayetlerini dile getirmeye çalışıyordu. İtibarını ve etkisini yeniden elde etmek için erdem, hikmet ve hakkaniyet dolu cümleler kurdukça giderek daha fazla ötelendi ve nihayetinde AK Parti’den ihraç istemiyle disipline sevk edildi. Şimdilerde ifade ve düşünce hürriyeti kapsamında kabul edilen bildiriyi imzalayan akademisyenlerin hepsine yurt dışı yasağı konulmasına rağmen bir kısmı yurt dışına çıkmayı başardı, bir kısmı tutuklandı, bazı istisnalar hariç hemen hepsi işini kaybetti ve bütün bunlar olurken Davutoğlu, görevden alındıktan sonra bile bir kez olsun, bu uygulamaları eleştiren bir açıklama yapmadı.<strong> </strong></p>
<p><strong>“Malum Zat” ve Şehir Üniversitesi</strong><strong> </strong></p>
<p>Şehir Üniversitesi’ne kayyum atanacağına ilişkin söylentiler ortaya çıktığında birçok kişinin aklına bu süreç geldi. Farklı kesimlerden bazı kişiler bunu Davutoğlu’na ve çevresinde toplananlara reva görürken, daha büyük bir çoğunluk Şehir Üniversitesi’ne yönelik bu müteneffir ve düşmanca tutuma rıza göstermiyor. Bir kamu arazisinin, gerekçesi ne olursa olsun, Başbakanlık makamında bulunan Davutoğlu’nun kurduğu <em>Bilim ve Sanat Vakfı</em>’na devredilmesi elbette eleştirilmelidir.</p>
<p>Ancak iktidar bloğunun Şehir Üniversitesi’ne yönelik aldığı tavrın herhangi bir ilke, yasa ya da erdem nedeniyle gerçekleşmediğini, kalabalık cümlelere ve şatafatlı ifadelere rağmen, olayın ekonomik ve hukuki kısmının hiçbir öneminin olmadığını, konunun baştan sona Davutoğlu’nun siyasal hareketiyle ilgili olduğunu ifade etmek gerekir. Konuyla ilgili yapılan açıklamalar ne olursa olsun, Erdoğan’ın bu konudaki kararını ve eylemini belirleyen tek şey “malum zat” diye hitap ettiği eski yol arkadaşının “benden bu kadar” diyerek kendi yolunu çizmeye başlamasıydı. Oysa Şehir Üniversitesi, iktidar bloğunun ve Erdoğan’ın uzun süredir imam-hatip liseleri ya da ilahiyat fakülteleri açarak elde edemediği entelektüel zümrenin mekânlarından ve muhafazakar burjuva kültürünü oluşturmanın önemli aşamalarından biri olmaya adaydı.</p>
<p>Türkiye’deki İslami kesimin ve İslamcılık hareketinin entelektüel birikiminin cisimleştiği yerlerden biri olan <em>Bilim ve Sanat Vakfı </em>tarafından kurulan Şehir Üniversitesi’ne Marmara Üniversitesi’nin kayyum olarak atanması ile ilgili tartışmalar, akademik alana yönelik devam eden siyasal müdahalelerden farklı düşünülemez. Bu nedenle iktidar bloğunun, Davutoğlu’nun <em>Gelecek Partisi</em>’ni (GP) ilan etmesinin hemen ardından Şehir Üniversitesi’ne kayyum atanması, AK Parti’nin siyasal habitusu açısından olağan bir süreç olarak kabul edilebilir.</p>
<p>Hatırlanacak olursa, Erdoğan, Şehir Üniversitesi için arazi tahsisini kendisinin yaptığı ifade ederek, “Malum zat (Ahmet Davutoğlu) Başbakan olunca [Şehir Üniversitesi’ni Bilim ve Sanat Vakfı’na] mülkiyet devrine dönüştürdü. Yanında Ali Babacan, Mehmet Şimşek vardı. Halk Bankası&#8217;na borçları 417 milyon lira&#8230; Teminat bile vermediler. Tezgah başka&#8230; Bunlar bankayı dolandırmaya çalışıyorlar. Hani dürüsttünüz” demişti [4]. Uzun zaman birlikte yürüdüğü bu kişilere yönelik dolandırıcılık ithamının ağırlığı bir yana, bu ifadeler Şehir Üniversite’nin kurulma sürecindeki siyasal dinamikleri göstermesi bakımından önemlidir. Bir başka ifadeyle, siyasal gerekçelerle ve Erdoğan’ın lûtf-u kerem-û ihsânı ile kurulan Şehir Üniversitesi, yine benzer nedenlerle ellerinden alınmış oldu.</p>
<p>Şehir Üniversitesi’nin, akademinin çoraklaştığı ve gittikçe sığlaştığı bir dönemde, üniversite idealine yaklaşmak ve bunu inşa etmek için gösterdiği gayret küçümsenmez. Yükselen İslami burjuvazinin kentlilikle eklemlendiği ve yeni sınıf habitusları örmeye başladığı dönemin tecessüm eden örneklerinden biri olan Şehir Üniversitesi örneği, bir süredir görgüsüzlükle itham edilen yeni İslami burjuvazinin aksine bir örnek olarak değerlendirilebilir. Türkiye’deki İslamcılık birikiminin asırlardır dolduramadığı bu açığı kapatmak için gösterilen bu gayret ve girişim, içi boşalmış olan İslamcı aydından evrenselleşme eğilimindeki münevver Müslüman’a geçiş için de anlamlı bir girişimdi. Üniversite’nin kuruluş süreci, o dönem Başbakan olan Davutoğlu’nun projeksiyonlarına bağlı olsa da Şehir Üniversitesi’nin akademik niteliği ve sahip olduğu kültür, Türkiye’deki siyasal çatışmalardan ayrışmaya özen gösterdiğini anlamayı kolaylaştırdı ve kendi kimliğini inşa etmeyi hedefledi. Ancak Şehir Üniversitesi’nin var olabilmesinin tek koşulu, üniversite idealini mümkün kılan eleştirinin, ifade ve düşünce hürriyetinin, akademik masuniyetin ilke olarak korunduğu özerkliğin inşa edilmesiydi. Davutoğlu’nun neredeyse başından itibaren dahil olduğu AK Partili yıllar, bu konularda yetersiz ve kifayetsiz olan Türkiye akademisini geliştirmediği gibi akademiyi devletin doğrudan bir aparatına dönüştürdü, sınırlı olan özerkliğini tümüyle ortadan kaldırdı. Akademisyenler ise kamu çalışanı olarak değil devlet memuru olarak tanımlanır oldu. Siyasal ikbali uğruna akademik özerkliğin tarumar edilme sürecinin bir parçası olan Davutoğlu da bu sürecin bir parçasıdır.</p>
<p>Şehir Üniversitesi ile ilgili tartışmaların yoğunlaşmasının ve farklı çevreler tarafından sürdürülmesinin bir diğer nedeni ise iktidar bloğunun geldiği aşamada sadece dar parti çıkarlarına sıkışması ve parti-devlet özdeşleşmesinin kimlik-içi çatışmaları da düzenlemek zorunda olmasıdır. Bu nedenle Türkiye, AK Parti ile dindarlık zemininde örtüşmesine rağmen siyasal çıkarları nedeniyle örtüşemeyen kesimler için de gittikçe hareket edilmesi zor bir yer haline dönüşüyor. Erdoğan’a ve AK Parti’ye yönelik İslami muhitlerde yükselen itirazın ya da öfkenin nedenlerinden biri de bu gelişmelerdir. Barış Akademisyenleri’ne yönelik hukuk dışı uygulamaların -şimdilerde üst üste verilen beraat kararlarıyla bu hukuk dışılıktan geri dönülmesi her ne kadar onların işlerine geri dönmesine ve zararlarını tazmine dönüşmese bile- neden olduğu kötücüllük, bugün dindarların sığındığı yerlere kadar sirayet ediyor. Türkiye’de egemen kimliğin devlete karşı görece sağladığı koruma kalkanı, zannedildiği kadar geniş sınırlara sahip değil. İçinde yaşadığımız dönemin özelliklerinden biri, çeşitli örnekler üzerinden de görüldüğü gibi, vatandaşların sahip oldukları anayasal hakların devlet tarafından kolaylıkla ellerinden alınabildiğidir. Bu gelişmeler, dindarlığın herhangi birini parti-devletten koruyamayacağını göstermesi bakımından da önemlidir. Demokrasi ve hukuk kelimelerinin bir iktidar stratejisi değil, gerçekçi taleplere dönüşmesi için bu deneyimlerin değerlendirilmesi gerekir. Bunlar bazı muhitlerde sadece iktidar olmanın, iktidar aygıtını ele geçirmenin araçları olarak düşünülse de yaşanan tecrübeler sahici bir dönüşüm üzerine düşünmeyi zorluyor. Gelinen noktada İslami, muhafazakar ve milliyetçi kesimlerin öfke ve nefretle bahsetmekten keyif aldıkları Batının tekniğine ve teknolojisine sahip olmada maharetli olduklarını gösterdi. Belki de artık batının kültürüne bakmanın zamanı gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Barış Akademisyenlerinin açıkladığı bildirinin tam metni için bkz. <a href="https://bit.ly/2tFZpMx">https://bit.ly/2tFZpMx</a> [21.12.2019].</p>
<p>[2] Haberin ayrıntısı için bkz. “Erdoğan’dan barış çağrısı yapan akademisyenlere: Aydın müsveddesi, cahil”, <em>Diken</em>, link: <a href="https://bit.ly/36RIAMO">https://bit.ly/36RIAMO</a> [21.12.2019].</p>
<p>[3] Ayrıntılı bilgi için bkz. “Davutoğlu&#8217;ndan akademisyenlere: İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez”, <em>Sputnik</em>, link: <a href="https://bit.ly/2ZaDyIC">https://bit.ly/2ZaDyIC</a> [21.12.2019].</p>
<p>[4] Haberin ayrıntısı için bkz. “Başkan Erdoğan&#8217;dan İstanbul Şehir Üniversitesi açıklaması: Hani bunlar dürüsttü”, <em>Takvim</em>, link: <a href="https://bit.ly/2MhTBzc">https://bit.ly/2MhTBzc</a> [21.12.2019].</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/12/26/sehir-universitesi-ve-ahmet-davutoglu/">Şehir Üniversitesi ve Ahmet Davutoğlu</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kolektif Aşındırma</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/12/12/kolektif-asindirma/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Dec 2019 09:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalist devlet]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=45593</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kapitalizm ve kapitalist devlet, kişilere ‘birey’ olarak seslenip ve onları tek başına bir özne olarak çağırıp hazzı ve mutluluğu kişisel bir edim, özgürlüğü ve refahı bireyin kendisiyle sınırlı bir değer olarak gösterdiğinde, egemen üretim biçiminin neden olduğu acıların yükünü ve ıstırabını sıradan kişilerin omuzlarına yüklemiş oluyor. Bu kişiselleştirme oyununun kaybedenleri, geniş kalabalıklar ve gittikçe yığınlaşan kişiler ise kimlik zindanından kurtulsa bile egemen ideolojinin zihinsel bariyerleriyle karşılaşmaktan kurtulamıyorlar. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/12/12/kolektif-asindirma/">Kolektif Aşındırma</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Modern toplumun kurucu dinamiklerinin başında egemen üretim biçimi gelir. Kapitalizm, çeşitli biçimler altında tanımlansa da nihayetinde modern toplumun düşünme, anlama, yorumlama kalıplarının gündelik yaşam içerisinde somutlaştığı, çeşitli formlar halinde cisimleştiği ve sosyal ilişkileri belirlediği bir ilişki olarak gerçekleşmektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kapitalizm bir ilişkidir. Her ilişki gibi somut sosyal koşullar altında gerçekleşir ve kendini gerçekleştirebileceği ilişkileri somutlaştırır. Bu ilişkinin katı hali olarak ortaya çıkan modern devlet, örgütlü ve dönüştürücü bir güce sahip ve tarihsel yolculuğuna devam ediyor. Bu güç karşısında toplumu ve onun ortak çıkarlarını korumak ve devlet ile kişiler arasındaki dengeyi, kişiler lehine, sağlamak için ortaya çıkan sivil toplum ise görece zayıf ve yetersiz görünüyor. Küresel ölçekte gözlemlenen bu durum, devletin gittikçe egemen sınıf çıkarları için örgütlenen ve egemen sınıf karşısında göreli özerkliğini yitiren bir aygıt haline dönüşmesine neden oluyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum, bazı açılardan egemen ideolojiyi aşındırma girişiminin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Egemen ideolojinin ısrarla üstünü örttüğü, gizlediği, çarpıttığı gerçekleri kazıyarak çıkarmak, sorunları ve çözümleri göstermek, sorumluları işaret etmek ve bunu istikrarlı bir edime dönüştürmek, birçok şeyin tersyüz edildiği yerde görece kinizmden kurtulmanın da bir yoludur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Üretim biçiminin üretim ilişkilerini, üretim ilişkilerinin ise geri kalan sosyal ilişkileri belirlediği varsayımını kabul edenler, kapitalist ilişkilerin herhangi bir amacı olmayan ilişkileri baştan yadsıyacağını kabul edebilir. Örneğin egemen sınıf üyelerinin bütün sosyal ilişkileri (aile/evlilik, eğitim, seyahat vb.) egemenlik ilişkilerinin bir bütünleyeni olarak inşa edilir. Bu ilişki biçiminin bağımlı sınıflara transferini ve ilişki biçimini yadsıyan ve reddeden, en azından bunu dönüştürmeyi hedefleyen her girişimin bir aşındırma eylemi olduğu söylenebilir. Politik ya da ekonomik alanda sonuç almak ve egemen ideolojiyi aşındırmak için değil, bir arada yaşamaktan, daha iyi bir yaşamın koşullarını aramaktan kaynaklanan medeni bir tutum, jest, hâl olarak oyunun dışına çıkmanın yollarını aramaktan söz ediyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Neoliberalizm ile birlikte artan ‘özgür birey’ mitinin kişileri içinde yer aldıkları koşullara daha da bağımlı hale getiren ve eşzamanlı olarak onları güvencesizliğe, geleceksizliğe sürükleyen ilişkiler sistemini yeniden üretmek yerine, yeni ilişkiler inşa etmenin zor ama mümkün yollarından biri olarak sivil toplum üzerine düşünmek, verimlilik yerine birliktelik, ölçülebilirlik yerine dayanışma üzerine düşünmek anlamına gelir. Oysa modern üretim ilişkilerinin kurucu ilkesi olan rekabetçilik, kişinin kendisine yaptığı yatırımların ödüllendireceğini söylerken, onu yavanlaşmış bir yoksunluğa sürükler. Bu, sermayenin ‘özgür birey’ isimli kişiyi zenginlik vaadi ile kandırırken ondan çaldıklarını biriktirmesinden başka bir şey değildir: “Özgür rekabette, özgürlüğüne kavuşan bireyler değil, sermayedir. Sermayeye dayalı üretim, toplumsal üretimin gelişimine tekabül eden, dolayısıyla zorunlu biçim olduğu sürece, bireylerin sermayenin saf koşulları çerçevesinde devinmesi, özgürlük olarak görünür; ve bundan da öte, sürekli olarak serbest rekabetin parçalamış olduğu ayak bağları yad edilerek, dogmatik bir şekilde bunun başlı başına bireysel özürlüğün ta kendisi olduğu ilan edilir” (Marx, 1979: 625).</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Birliktelik ve dayanışma, ortak çıkarlar etrafında bir araya gelmeyi amaç olarak değil, yaşamın olağan hali olarak deneyimlemeyi içerir. Aynı zamanda kapitalizmin gündelik ilişkilerin içine sızan rekabetçiliği yerine kolektif hareket edebilmenin mümkün olduğunu gösterir. Değişen piyasa koşullarına kendini uyarlarken, sürekli yeni beceriler elde etmeye çalışırken, sertifika programları, eğitim paketleri ve sayısız kurs peşinde koşarken neyi aradığını unutan kişilerin içselleştirdikleri ilişki biçimlerinin dışına çıkmak, aynı zamanda kendiliğinden eylemdir. Kendiliğinden eylem, bir ideolojik endoktrinasyon içermez, içinde yaşadığı koşulların kötücüllüğünün nedenini kendi eksikliğinde ya da yetersizliğinde aramak yerine gerçek sorumlulara bakan siyasallığın inşa edildiği yerdir. Bazen sokak ortasında dans ederken ya da işini iyi yapmayı bir ödeve dönüştürürken bile açığa çıkan itirazın hikmeti, biraz da bu siyasallığın içerisinde gizli.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Marx, K. (1979) </span><i><span style="font-weight: 400;">Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma</span></i><span style="font-weight: 400;">, çev. S. Nişanyan, İstanbul: Birikim. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/12/12/kolektif-asindirma/">Kolektif Aşındırma</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriyeli Gençleri Eğitmeli mi?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/28/suriyeli-gencleri-egitmeli-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Nov 2019 08:31:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Göç - Mülteci Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[suriyeli gençler]]></category>
		<category><![CDATA[Yükseköğretimde Suriyeli Öğrenciler Toplantısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=45029</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’deki Suriyelilerin çok genç bir nüfusa sahip olması, eğitim konusunu ciddiye almaksızın yapılacak her girişimin zayıf ve yetersiz olacağını anlamak için yeterlidir. “Eğitim önemli” gibi bir klişe etrafında gürültü kopartmak yerine Suriyelilerin eğitime katılımlarının nasıl sağlanacağı, eğitimin nasıl bir niteliğe sahip olacağı, eğitim sürecinin nihai hedefinin ve çıktısının neler olacağı ve eğitim sürecinden elde edilecek faydanın nasıl somutlaşacağı üzerine sosyal politika ve uygulama geliştirilmeyi ertelemek, gelecekte karşılaşmamız muhtemel sorunlara biraz daha yaklaşmak anlamına gelir. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/28/suriyeli-gencleri-egitmeli-mi/">Suriyeli Gençleri Eğitmeli mi?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin konuşmayı pek sevmediği, konuşmak zorunda kaldığında ise en üst perdeden siyasal analizlere giriştiği konuların başında Türkiye’deki mülteciler geliyor. Gözünü dikip bakmaktan kendini alamayan ve eline geçirdiği her mülteciyi kapı dışarı atmak isteyenlerin oranı çok olsa da, bu çokluk yanıltıcı olmamalı. Suriyeliler her geçen gün Türkiye toplumunun bir parçası olmaya devam ediyor. Bunu bir entegrasyon ya da uyum göstergesi olarak ifade etmek doğru değil. Türkiye toplumunun, toplum olup olmadığı bile başlı başına bir tartışma konusuyken Suriyeliler ile Türkiyelilerin uyum içerisinde yaşadığını öne sürmek epey zorlama bir iddia olur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye toplumunun uzun süredir saplandığı kimlik bataklığından çıkmak için ciddi adımlar, sahici uygulamalar ve kalıcı politikalar geliştiremediği biliniyor. Bu konudaki yetersizlik, bilgi ve beceri eksikliği ülkenin iç sorunlarının giderek karmaşıklaşmasına neden olmakla kalmadı, olası çözümlerin de bir tehdit olarak algılanmasına ve sorunlarla ilgili gerçekçi diyalog zemininin kurulamamasına neden oldu. Buna, milyonlarca kişinin Suriye’den Türkiye’ye gelip yerleşmesiyle eklenen mülteciler de eklendiğinde ortaya çıkan tablonun sıradan kişiler için ürkütücü olmasında şaşılası bir şey yok.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün sayıları 4 milyona dayanan Suriyeliler, Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 5’ini oluşturuyor. Muhalefet ve iktidar bloğu partilerinin seçmen tabanındaki genel eğilim büyük ölçüde “gitsinler” retoriğinde birleşiyor. Askeri operasyonlarla sınır ötesine yapılan harekatlar bile mültecilerin “güvenli bölge” adı altında kurulacak yeni yerleşim yerlerine gönderileceği telkinleriyle anlatılıyor. Kürt hareketinden ekonomiye, sağlıktan eğitime her meselenin bir parçası haline gelen Suriyeliler ile ilgili bilgi kılığında aramızda dolaşan malumat yığını ise nefreti körüklemekten başka bir işe yaramıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Suriyelilerle ilgili mevcut durumun ve yükselen sosyo-politik gelişmelerin gelecekle ilgili pek umut vermediğini ve karamsarlığın gittikçe arttığını kabul etmek gerekir. Ancak kendisini, sevdiklerini ve bu ülkede yaşayan insanları dert edinenlerin bu karamsarlığa teslim olmamak, bunu Türkiye toplumunun geleceği için yeni bir fırsata dönüştürmenin araçları aramak ve bulmak gibi bir yükümlülükleri var. Bu nedenle Türkiye’de kalıcı olduklarını kabul etmeye direnen popülist vaazları hızla geçmek, bugünün sorunlarına odaklanmak ve küçük de olsa etkili adımlarla hareket edip geleceği kurtarmanın yolları aramak gerekir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu adımların başında eğitim geliyor. Bu konu iktidar bloğuna ve bürokratlara terk edilemeyecek kadar önemli. Ayrıca alışageldiğimiz ve başarısızlıklarıyla kimseyi şaşırtmayan mevcut eğitim sistemiyle çözülemeyecek kadar hassas ve dikkat gerektiren bir konu. Meselenin ciddiyetini kavramak yerine Suriyelilerin geçiciliği konusunda ısrar etmek ise iktidarın Suriye politikasıyla benzer sonuçlara neden olacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Konuyla ilgili 25 Kasım 2019 tarihinde Ankara’da düzenlenen ve uzmanların, akademisyenlerin ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla gerçekleşen “Yükseköğretimde Suriyeli Öğrenciler Toplantısı”nın gösterdiği şeylerden biri, Suriyelilerle ilgili birçok konuda olduğu gibi, eğitim konusunda da ciddi bir belirsizlik ve plansızlık halinin egemen olduğu ve tek tipçi yaklaşımın devam ettiğiydi. Katılımcıların açık tartışma ortamında görüşlerini dile getirdiği toplantıdan çıkan sonuçlardan biri de, Türkiye’deki Suriyeliler ile ilgili algının, atılması gereken birçok adımı zorlaştırdığıydı. Suriyelilere yönelik ayrımcılık ve önyargı sadece sokakta değil, bürokrasi içerisinde de etkili ve Suriyelilerin geçici olduğu yönündeki propaganda hem sokakta hem de bürokrasinin önemli bir kısmında ciddiye alınmaya devam ediyor. Bu beklentiler, olgunun kendisiyle ilgili bir durum değil, tümüyle -iktidar ya da muhalefet fark etmez- siyasal propaganda malzemesi ve bunu anlamak için biraz daha zamana ihtiyaç var.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bütün aksaklıklarına ve yetersizliklerine rağmen Suriyelilerin başta yüksek eğitim olmak üzere, eğitim alanına dâhil edilmeleri dışında, kısa ve orta vadede bir çözüm olmadığının altını çizmek gerekir. Suriyeli gençlerin eğitim alanına dâhil olmalarının anlamı, kendi topluluklarına olduğu kadar Türkiye toplumunun geneline de dâhil olmaları anlamına gelir. Bu gençler, Türkiye toplumunun bir parçası olarak kabul edilmediği ve burada yaşamaya devam ettikleri sürece kendi yaşamlarını sürdürmenin yollarını arayacaklar. Burada son karar, yine politika yapıcılara kalıyor. Suriyeli öğrencilerin önündeki dil ve kültür farklılığının yanı sıra savaş ve göçe bağlı travmalarını gözetecek, onların eğitim kurumlarına erişimlerini, takiplerini ve finansmanlarını kolaylaştıracak sosyal politikalar geliştirecekler mi, yoksa bu öğrencileri tek tip eğitim sisteminin içerisine atıp gittikçe bu alandan uzaklaşmalarını, eğitim alanının dışına çıkmalarını ya da dâhil edildikleri eğitim sürecinin hiçbir işe yaramamasını mı seyredecekler?</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/28/suriyeli-gencleri-egitmeli-mi/">Suriyeli Gençleri Eğitmeli mi?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivil Toplum İçin Yeni Prelüd</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/14/sivil-toplum-icin-yeni-prelud/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Nov 2019 09:48:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=44396</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivil toplum, karmaşıklaşan sorunlara çözüm getiren bir deus ex machina (tanrı makinası) olmadığına göre yaşanan sorunlar karşısında yerine getirebileceği işlevlerin sınırlı olduğunu baştan kabul etmek gerekir. Bu sınırlılık ile sivil toplumun giderek ortadan kalkması ve günümüzde gözlemlendiği gibi sermaye sınıfının çıkarlarını gözeterek örgütlenmesi siyasal bir sorundur. Bugün bazı ülkelerde ortaya çıkan sosyal hareketler, demokrasinin geri çekilişinin ve sosyal devletlerin ortadan kalkmasına yönelik bir tepki olduğu kadar sivil toplumun gerilemesinin de bir sonucu olarak yorumlanabilir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/14/sivil-toplum-icin-yeni-prelud/">Sivil Toplum İçin Yeni Prelüd</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Bir süredir sosyal hareketlerin yeni bir evresine girildiği ve neo-liberalizmin neden olduğu sosyal yıkımla hesaplaşmak isteyen kitlelerin ayaklanmasından bahsediliyor. Burada birkaç mesele üzerinde durmak gerekiyor. Bunlardan ilki devletlerin niteliksel dönüşümü ve işlevlerinin değişimiyle birlikte ortaya çıkan yeni durumun özelliklerinin tespit edilmesidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sosyalist bloğun çözülmesiyle birlikte kapitalist üretim biçiminin egemenliğini ilan etmesi ve önce tek kutuplu dünya söylemlerinin daha sonra da medeniyet savaşları adı altındaki siyasal değerlendirmelerin dolaşıma girmesi, neo-liberal ekonomi politikalarının gerçekleşmesi için gerekli olan sosyo-politik iklimin bir parçasıydı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Devletler kamusal iktisadi yatırımları özel sermaye gruplarına devrederek toplumla arasındaki bağı gevşetirken sosyal örgütlenme ağları biçim değiştirdi ve başta emek örgütlenmeleri olmak üzere her türden kolektif ilişki ağı çözüldü. Böylece kişilerle sermaye sınıfı arasında herhangi bir geçiş bölgesi, ara katman ya da katalizör kalmadı ve kişiler sermaye sınıfının çoklu tahakkümüne maruz kaldı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu süreç özgürlük gibi meta anlatılarla gelişen ve söylem malzemesi olarak bireysel becerileri, beşeri sermayeyi, kişisel özellikleri ön plana çıkardı. Sürekli kendine yatırım yapan, kendini bir ürüne dönüştüren, becerilerini geliştirmek zorunda kalan kişiler, aynı zamanda emek sürecinin esnekleşmesiyle her an ve her yerde ulaşılabilir, çalıştırılabilir, güvencesiz emekçi yığınlara dönüştürüldü. Bütün bu gelişmelerin özgürlükçülük olarak satılması ve kolaylıkla alıcılarını bulmasını kolaylaştıran şeylerin başında devletler geliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yaklaşık 40 yıldır yaşanan neo-liberal deneyimin gösterdiği şey, örgütsüzlüğün ve kendi çıkarlarını örgütleyemeyen kalabalıkların yığınlaşmasından başka bir şey değildir. Özellikle devlet gibi total bir aygıt karşısında kendini taleplerini dile getiremeyen, kendi çıkarlarını koruyamayan ve gittikçe yalnızlaşan, dahası örgütlenmeyi kendi çıkarları için tehdit olarak kabul eden toplumların sivilleşmesi, sivil inisiyatif kullanabilmesi, itiraz etmesi ve kendi çıkarları egemen sınıfın çıkarlarından ayrıştırması kolay değil.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum kavrayışını özel yaşam, mülkiyet hakkı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, yasa önünde eşitlik ilkesi, sosyal haklardan faydalanma hakkı gibi ilkeler düzeyine indirgeyen her açıklama girişiminin klasik liberalizme ait dogmalar üzerinden sivil toplumu tasarladığı öne sürülebilir. Bu liberalizmin ortadan kalktığı, yıkıcı ve ezici bir süreç olarak neo-liberalizmin gittikçe yapısallaştığı bir dönemde sivil topluma ilişkin kavrayışın nasıl olacağı, hangi ilkeler üzerinden tartışılacağı ve demokrasi ilkesinin neo-liberal dönemde karşılık geldiği anlamın ne olduğu soruları, gittikçe yükselen itiraz hareketlerinin motivasyonlarını anlamak için de gereklidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Küresel bir ara dönemde değiliz. Sağ-popülist dalganın geçici bir uğrağında da yer almıyoruz. Sınıf mücadelesinin tam ortasındayız. İklim krizi, derinleşen ve genişleyen yoksulluk, yoğunlaşan gelir eşitsizliği, güvencesizlik, eğitim, sağlık, güvenlik, adalet gibi kamusal hizmetlerden mahrumiyet ve benzeri koşullar altında yaşamaya razı olmayanların devletlere yönelen öfkesinin siyasal bir karşılığı olsa da buna süreklilik kazandıracak ve bunun gelişmesini sağlayacak olan sivil toplum ortaya çıkmadığı sürece kimin kazanacağı belli değil mi?</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/14/sivil-toplum-icin-yeni-prelud/">Sivil Toplum İçin Yeni Prelüd</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivil Toplumun Fazileti&#8230;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/31/sivil-toplumun-fazileti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 08:03:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Aristoteles]]></category>
		<category><![CDATA[politik oturum]]></category>
		<category><![CDATA[politike koinonia]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[societas civilis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=43784</guid>

					<description><![CDATA[<p>Politik toplumdan sivil toplum fikrine doğru ilerlerken ortaya çıkan cumhuriyet düşüncesinin tarihsel gelişimi, politik canlı olan insandan politik özne olan gerçek kişiye doğru ilerledi. Aslında bu aşama, erdemli kişinin ortaya çıktığı asgari düzeyi gösterir. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/31/sivil-toplumun-fazileti/">Sivil Toplumun Fazileti&#8230;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Aristoteles ile başlatılabilecek </span><i><span style="font-weight: 400;">politike koinonia</span></i><span style="font-weight: 400;"> (politik toplum) tartışmasının </span><i><span style="font-weight: 400;">societas civilis</span></i><span style="font-weight: 400;"> (sivil toplum) haline dönüşmesi, iki kavramsal birimin uzun bir tarihsel sürecin içerisinde ve sürekli-yeniden tanımlanmalarıyla gerçekleşti. Bunlardan ilki, felsefenin konusu olan </span><span style="font-weight: 400;">insan </span><span style="font-weight: 400;">kavramından sosyolojinin konusu olan </span><span style="font-weight: 400;">zoon politikon</span><span style="font-weight: 400;"> (politik canlı/varlık) kavramına geçiştir. İnsan türünün diğer türlerden farklı olarak siyaset yapabilen tür olması, onun doğa ve kültür ile ilişkisini biçimlendirdi ve diğer canlılarda var olmayan özelliklerinin gelişmesini ve açığa çıkmasını sağladı. Politik varlık olarak insanın yönetim ilişkileri içerisinde yer almasının bir diğer sonucu ise etiktir. Politik alan, hiçbir zaman salt-politik kurulmaz. Her zaman etik-politik eylemlerin ve önermelerin bileşkesinde düzenlenir. Bunun bir adım sonrası ise hukuktur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum kavramına geçiş sürecinin bir diğer uğrağı ise </span><span style="font-weight: 400;">polis</span><span style="font-weight: 400;"> (şehir) ve mekândır. Politik toplumun ortaya çıkabilmesi için toplumun </span><i><span style="font-weight: 400;">polis </span></i><span style="font-weight: 400;">koinonia </span><span style="font-weight: 400;">(kent toplumu) haline gelmesi gereklidir. Politik olanın gerçekleşmesi için şehir kadar şehirlinin de var olması gerekir. Şehir, şehrin mekân olmasını sağlayan tümel yeniden üretim düzenlemeleri sayesinde bütün sosyal alanların (ailenin, dinin, eğitimin, ekonominin, siyasetin vb.) yeniden üretilmesini sağlar. Bu nedenle şehir, politik toplumdan sivil topluma ve politik canlıdan şehirliye geçişin mekânıdır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aristoteles devlet ile toplum arasında bir ayrım gözetmediği ve devlet ile toplumu birbirinin tümleyeni olarak değerlendiği için haneyi toplumun, toplumu devletin ortak öze sahip farklı formları olarak değerlendiriyordu. Sosyalliğin merkezine yerleştirdiği </span><span style="font-weight: 400;">oikos</span><span style="font-weight: 400;"> (hane) </span><span style="font-weight: 400;">polis</span><span style="font-weight: 400;"> sayesinde dayanışma, birliktelik ve etkileşim içerisinde bulunabiliyordu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Toplumların karmaşıklığını açıklamak için yeterli olmayan bu analizlerin erken dönem eleştirileri Roma’da ortaya çıktı. Bunun nedenlerinden biri kent devletlerine özgü analizlerin imparatorluk rejimlerini açıklamak için yetersiz olmasıydı. S</span><i><span style="font-weight: 400;">ocietas civilis</span></i><span style="font-weight: 400;"> (sivil toplum) kavramının politik toplum kavramı yerine kullanılması ve zamanla </span><i><span style="font-weight: 400;">res publica</span></i><span style="font-weight: 400;"> (devlet/cumhuriyet) kavramından bağımsızlaşarak evrilmesi, sosyo-politik mücadelelerin gelişimiyle doğru orantılıdır. </span><i><span style="font-weight: 400;">Res publica</span></i><span style="font-weight: 400;"> bir bilinç uğrağıdır, politik canlının tarihsel-toplumsal gelişiminde bir evreyi, özel ile kamu arasında fark gözetmeyi başarabildiği aşamayı betimler. Cumhuriyet, bu farkın siyasal temsilidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Cumhuriyet, erken dönem siyaset düşüncesi açısından devlet anlamına gelir. Roma’nın res publica’sı efendilerin, kralların, imparatorların egemenliğinin halkın egemenliği olarak tanımlandığı bir cumhuriyetti. Özel alanın ya da özel alanla bağlantılı olduğu varsayılan her şeyin kamusal alandan ayrılmasının, ilkesel olarak devlet ile kişi arasındaki ayrımın siyasal rejime dönüşmesidir. Bu özel-kamusal ayrımı sayesinde Aydınlanma düşüncesi cumhuriyeti yeniden ele alır ve egemenliğin yönünü değiştirir. Halkın egemenliği biricik hale gelirken efendilerin egemenleri halkın egemenliğine bağlanır. Bu nedenle cumhuriyet düşünen insanların rejimidir. Düşünen insan, özgürlük fikrine sahip olan insandır. Özgürlük fikri, düşünen insanın siyasal egemenlik tarafından tanınmasını dayatır. Öyleyse cumhuriyet fikri, her şeyden önce düşünen insanın özgürlüğü fikrinin bir ifadesidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Politik toplumdan sivil toplum fikrine doğru ilerlerken ortaya çıkan cumhuriyet düşüncesinin tarihsel gelişimi, politik canlı olan insandan politik özne olan gerçek kişiye doğru ilerledi. Aslında bu aşama, erdemli kişinin ortaya çıktığı asgari düzeyi gösterir. Kendi doğrularını, kendi değerlerini, kendi sesini ve sözünü yaratan insan. Belki de cumhuriyet bu nedenle fazilet ya da erdem olarak kabul edilebilir, kendisi olarak insan fikrini gerektiğinde devlete rağmen taşıdığı için. Bu fikir, bir süredir saldırı altında olsa da siyasal düşüncelerin ve tartışmaların, analizlerin ve fikirlerin içerisinde hala gücünü korumaya devam ediyor. Tıpkı erdemli insanın mümkün olduğu fikri gibi devam ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Az şey midir?</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/31/sivil-toplumun-fazileti/">Sivil Toplumun Fazileti&#8230;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Göçmenler Nasıl Geri Dönecek?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/17/gocmenler-nasil-geri-donecek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Polat Alpman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Oct 2019 07:10:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Göç - Mülteci Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Mülteciler ve Göçmenler Kongresi]]></category>
		<category><![CDATA[neo-patrimonyal]]></category>
		<category><![CDATA[popülist siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Suriyeliler]]></category>
		<category><![CDATA[The Global Refugee and Migration Congress]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=43384</guid>

					<description><![CDATA[<p>Entegrasyonu tartışmaktan, hatta dile getirmekten bile kaçınmak, içinde bulunduğumuz gerçekliği kavramayı güçleştirdiği gibi göçmenlerin ve vatandaşların gerçek sorunlarını sürekli geleceğe ertelemeye neden oluyor. Bunun önüne geçmek ve başta eğitim olmak üzere, bütün sosyal alanlarda entegrasyon politikalarını tartışmaya başlamak gerekir. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/17/gocmenler-nasil-geri-donecek/">Göçmenler Nasıl Geri Dönecek?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’deki seçmenler birçok konuda fikir ayrılığı yaşamalarına rağmen “Suriyeliler gitsin” görüşünde birleşmiş gibi görünüyor. 2019 Temmuz ayında Kadir Has Üniversitesi’nin yayınladığı “Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması”na göre Türkiye’deki seçmenlerin önemli bir çoğunluğu Suriyelilerden memnun değil ve gitmelerini istiyor. Araştırmaya göre -zaten pek yüksek olmayan- “Suriyeli sığ</span><span style="font-weight: 400;">ı</span><span style="font-weight: 400;">nmacılardan memnuniyet durumu” üç yıl içinde on puan daha düşmüş.</span></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><b>Yıl</b></td>
<td><b>Memnun</b></p>
<p><b>Değil</b></td>
<td><b>Kararsız</b></td>
<td><b>Memnun</b></td>
</tr>
<tr>
<td><span style="font-weight: 400;">2017</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">%54,5</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">%28</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">%17,5</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span style="font-weight: 400;">2018</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">%61</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">%25,4</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">%13,6</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span style="font-weight: 400;">2019</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">%67,7</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">%24,9</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">%7,4</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Aynı araştırmaya göre siyasal parti tercihine göre yapılan dağılımda da anlamlı bir fark yok.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><b>Partiler</b></td>
<td><b>Memnun</b></td>
<td><b>Kararsız</b></td>
<td><b>Memnun Değil</b></td>
</tr>
<tr>
<td><span style="font-weight: 400;">AK Parti</span></td>
<td><b>10,3</b></td>
<td><b>30,7</b></td>
<td><span style="font-weight: 400;">59,0</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span style="font-weight: 400;">CHP</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">2,3</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">15,0</span></td>
<td><b>82,6</b></td>
</tr>
<tr>
<td><span style="font-weight: 400;">MHP</span></td>
<td><b>11,4</b></td>
<td><span style="font-weight: 400;">25,0</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">63,6</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span style="font-weight: 400;">HDP</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">7,9</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">20,8</span></td>
<td><b>71,3</b></td>
</tr>
<tr>
<td><span style="font-weight: 400;">İYİ Parti</span></td>
<td><span style="font-weight: 400;">6,7</span></td>
<td><b>31,5</b></td>
<td><span style="font-weight: 400;">61,8</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu soru “gitsinler mi, kalsınlar mı” şeklinde sorulduğunda kararsız olanların önemli bir kısmının “gitsinler” görüşüne yakın olacağı öne sürülebilir. Bu veriden hareketle Türkiye’de göçmen karşıtlığının gittikçe arttığını söyleyebiliriz. Bunu gündelik yaşamdaki deneyimlerden de anlayabiliyoruz. Sosyal medyadaki nefret söylemi başta olmak üzere “Suriyeliler gitsin” retoriğinin siyasetçilerin propaganda repertuvarının bir parçasına dönüştüğü de gözlemlenebiliyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gaziantep Üniversitesi Göç Enstitüsü tarafından 14-17 Ekim 2019 tarihleri arasında düzenlenen ve Türkiye’nin sınır dışı operasyon yaptığı bir döneme denk gelen </span><span style="font-weight: 400;">Küresel Mülteciler ve Göçmenler Kongresi</span><span style="font-weight: 400;">’nde (The Global Refugee and Migration Congress) tartışılan meselelerden biri de geri gönderme süreciydi. Kongrenin gösterdiği şeylerden biri, hükümet ve bürokrasi tarafından algılanan gerçeklik ile akademisyenlerin, uzmanların ve göçmenlerin yaşadıkları ve deneyimledikleri gerçeklik arasında halen ciddi boşlukların var olduğu. Mevcut durum, geri gönderme retoriğinin ve bu konuda yapılan politik hamlelerin gerçekçi olmadığını, göçmenlerin büyük çoğunluğunun geçici değil, kalıcı olduğunu gösteriyor. Buna rağmen, hem iktidar bloğunun hem de muhalefetin “gitsinler” retoriğine doğru çekilmesi, göçmenlerin Türkiye’deki koşullarını daha da kırılgan hale getiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunun başlıca nedeni, yukarıdaki araştırmanın da gösterdiği üzere, toplam seçmenlerin %68 gibi büyük bir oranı tarafından dile getirilen memnuniyetsizlik. Siyasal partiler ise bu tutumu değiştirmeye yönelik mücadele etmek yerine, bu memnuniyetsizliği siyasal propaganda malzemesi haline getiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Misafirlik ve kardeşlik gibi kültürel değerlerle iç içe giren retoriğin ve Sünnilik ekseninde kurulmak istenen birlik duygusunun işe yaramadığını da bu veriden hareketle söyleyebiliriz.  Seçmenlerin önemli bir kısmı Suriyelileri misafir, kardeş ya da din kardeşi olarak görmüyor. Bu nedenle geriye iki seçenek kalıyor: Bunlardan ilki akla ilk gelen ve kolaylıkla ifade edilen “gitsinler” tepkisi, diğeri ise gerçekçi bir entegrasyonun olanaklarını tartışma iradesi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Entegrasyonu tartışmaktan, hatta dile getirmekten bile kaçınmak, içinde bulunduğumuz gerçekliği kavramayı güçleştirdiği gibi göçmenlerin ve vatandaşların gerçek sorunlarını sürekli geleceğe ertelemeye neden oluyor. Bunun önüne geçmek ve başta eğitim olmak üzere, bütün sosyal alanlarda entegrasyon politikalarını tartışmaya başlamak gerekir. Burada sivil toplum örgütlerinin yapabileceklerinin sınırlı olduğunu, hükümetin, bürokrasinin ve siyasi partilerin devreye girmesi gerektiğini ve konuyu gerçekten bilen uzmanların katılımıyla gerçekleştirilecek kamusal, açık, şeffaf bir tartışma ortamını inşa etmeksizin bu sorunların çözülemeyeceğini vurgulamak gerekir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Oysa Türkiye’deki siyasal retoriklerin ve iktidar bloğu politikalarının, toplumda artan göçmen karşıtlığına uygun olarak yeniden düzenlendiği, en azından böyle bir eğilimin arttığı gözlemleniyor. İktidar bloğu seçmenlerinin önemli bir kısmının Suriyelilerden memnun olmadıklarını ifade etmesi, bu tür düzenlemeleri zorlayan bir etki üretiyor olabilir. Sınır dışı operasyonlarının PKK ile mücadele etmek ve Suriyelileri oraya yerleştirmek şeklinde ifade edilmesi, bu durumun açık örneklerinden biri olarak yorumlanabilir. Yeni kurulacak partilerin de Suriyelilerle ilgili politikalarının “gitsinler” tutumuyla paralel olacağı öne sürülebilir. Suriyelileri göndermek üzerine geliştirilen bu retoriğin, uzun süredir burada yaşayan milyonlarca kişiyle ilgili olduğunu ve “gitsinler” üzerinden beklenti üretmenin orta vadede daha olumsuz sonuçlara neden olacağını varsaymak zor değil. Bilindiği üzere, bugün ortaya çıkan “gitsinler” tutumunun arkasında, Suriyelilerin geçiciliği üzerinden kurulan misafirlik retoriğinin yadsınamaz bir etkisi var.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’deki neo-patrimonyal ve popülist siyaset tekniğinin özgün yanlarından biri, dünyadaki diğer örneklerden farklı olarak, göçmen karşıtı olmamasıydı. Milliyetçilik ve devletçilik retoriğine bu kadar yatırım yapmış olmalarına rağmen göçmen karşıtı bir siyaset izlenmemesinin birçok nedeni olmakla birlikte, bu durumun Türkiye’deki göçmenler için bir şans olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak seçmenlerin oy davranışında Suriyelilerin gittikçe belirleyici bir hale gelecek olmasından duyulan endişenin, iktidar bloğunu da göçmen karşıtı bir yere savurması ve göçmenlerle, özellikle Suriyelilerle ilgili politikalarını bu karşıtlık ekseninde yeniden düzenlemesi riskini gözetmek gerekir.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/17/gocmenler-nasil-geri-donecek/">Göçmenler Nasıl Geri Dönecek?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
