<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Özge Karakaya, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/author/ozge-karakaya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/ozge-karakaya/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 15 Feb 2019 13:42:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Özge Karakaya, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/ozge-karakaya/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Facebook 15 Yaşında: Çok Bilinmeyenli Bir Kutlama</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/02/15/facebook-15-yasinda-cok-bilinmeyenli-bir-kutlama/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Karakaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Feb 2019 11:25:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[dijital vatandaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Mark Zuckerberg]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=35304</guid>

					<description><![CDATA[<p>Facebook 2019’da 15. yaşını kutluyor. Sosyal medya kavramının temellerini atan marka geçtiğimiz yılı türlü zorluklarla atlattı. Bu zorluklar, dijital çağın getirdiği yeni fırsat ve zorluklara işaret ediyor. Facebook’un ilk yıllarından son yıllarına değişen kullanıcı deneyimi ise bizi, dijital vatandaşlık üzerine düşünmeye ve markanın 15 yıllık deneyiminden dersler çıkarmaya davet ediyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/02/15/facebook-15-yasinda-cok-bilinmeyenli-bir-kutlama/">Facebook 15 Yaşında: Çok Bilinmeyenli Bir Kutlama</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">2019’da Facebook 15. yaşını kutluyor. İnansak da inanmasak da Facebook 15 yıldır hayatımızda ve kendisinden önce pek de var olmayan bir pazarı inşa etti: sosyal medya. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şirket, 2004 yılında Harvard Üniversitesi’nin öğrenci yurdunda, Mark Zuckerberg tarafından bir websitesi olarak kurulmuştu. Bugün ise dünya nüfusunun üçte birini aktif kullanıcı olarak bünyesinde barındırıyor ve her gün yaklaşık 1,5 milyar insan Facebook’u ziyaret ediyor. Yalnızca bu rakamlar bile tarihte iz bırakmak için yeterliyken, Facebook’un tarihe iz bırakmak için sebepleri her geçen gün, iyi ve kötü anlamda çoğalıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kuruluşundan bu yana Facebook’un geçirdiği en zor yıl ise 2018 oldu. Gizlilik, veri kullanım politikaları, mecra üzerinden yayılan “sahte haberler” ve kullanıcıları üzerinde yarattığı psikolojik etkiler gibi pek çok konuda eleştirilere maruz kaldı. Her geçen gün Facebook’un adı yeni bir skandalla anıldı. Brexit ve Donald Trump’ın seçim kampanyalarında çalışan Cambridge Analytica firmasının Facebook datasını kullanarak oy verenleri manipüle ettiğinin ortaya çıkması, Myanmar’da ordunun Facebook’u Rohingya Müslümanlarına karşı soykırımı tetikleyici bir araç olarak kullandığı iddiası, Facebook’un zihin sağlığı üzerine negatif etkileri olabileceğini ortaya koyan </span><a href="https://www.fastcompany.com/90289793/facebook-may-be-making-you-feel-less-healthy?partner=rss&amp;utm_source=rss&amp;utm_medium=feed&amp;utm_campaign=rss+fastcompany&amp;utm_content=rss?cid=search"><span style="font-weight: 400;">araştırmalar</span></a><span style="font-weight: 400;">, Zuckerberg’in Amerikan Kongresi önünde hesap vermesi bu skandallardan bazıları. Tüm bunlar, internet camiasını düşündürüyor. Öyle ki, </span><i><span style="font-weight: 400;">Fast Company</span></i><span style="font-weight: 400;">, şirketin kuruluş hikâyesini anlatan </span><i><span style="font-weight: 400;">The Social Network</span></i><span style="font-weight: 400;"> (2010) filminin senaristi Aaron Sorkin’in devam filmi için aldığı taleplere dair bir haber bile </span><a href="https://www.fastcompany.com/90291745/there-are-so-many-facebook-scandals-aaron-sorkin-knows-the-social-network-2-is-needed"><span style="font-weight: 400;">yayımladı</span></a><span style="font-weight: 400;">. Ne de olsa, ilk filmden bu yana pek çok konu birikti. Fakat ilkinden farklı olarak, </span><i><span style="font-weight: 400;">The Social Network 2</span></i><span style="font-weight: 400;"> daha çok gerilim filmini andırabilir. </span></p>
<p><b>Ne ummuştuk, ne bulduk? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İlk zamanları hatırlanacak olursa Facebook, yalnızca kullanıcının demografik olarak ait olduğu topluluklarla etkileşimi artıran bir sosyalleşme aracı olarak konumlanıyordu. Okul, yaş, lokasyon gibi özellikler üzerinden kullanıcıları kategorize ederek, bunlara yakın veya benzer diğer kullanıcılarla “arkadaşlık” kurmamıza olanak sağlıyordu. Bu anlamıyla gerçek bir </span><i><span style="font-weight: 400;">‘face’ book’</span></i><span style="font-weight: 400;">tu (yüz kitabı)</span><i><span style="font-weight: 400;">. </span></i><span style="font-weight: 400;">Telefon rehberleri gibi arkadaşlarımızı ekliyor, ne yaptığımız, ne dinlediğimiz, ne düşündüğümüz hakkında “duvarlarımıza” yazıyorduk. Ortak ilgi alanlarımız üzerine gruplar kuruyor ve bu gruplarda birbirimizle tanışıyor, tartışıyorduk. Çocukluk arkadaşlarımızı, izini kaybettiğimiz dostları Facebook’ta “buluyorduk.” </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Derken, üye sayısı arttı; arkadaşlara ve akranlara ek olarak, ebeveynler, komşular, halalar, kuzenler, tanıdıklar da Facebook’a geldi. Her şeyi herkesle paylaştıkça, kamusal ve kişisel hayat arasındaki sınırlar giderek azaldı. Hayatlarımız, Facebook vitrinine konan ürünler haline gelmeye başladı. Biz halihazırda sanal kimliklerimizi gönlümüzce oluşturmaya hevesliyken, Facebook da her geçen gün buna daha çok imkân tanıdı. Üstelik yalnızca ne yaptığımız, ne düşündüğümüz, nerede yemek yediğimiz üzerinden değil. Kaynak geliştirme özelliğiyle önemsediğimiz toplumsal meselelere, profesyonel gruplar üzerinden kariyer arayışımıza, güvende olduğunu bildirme özelliğiyle etkilendiğimiz terör veya afet olaylarına, “oy veriyorum” butonuyla vatandaşlık ödevlerimize kadar her yönden sanal kimliklerimizi yapılandırdık.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün ise </span><span style="font-weight: 400;">sosyal medya platformlarının sunduğu tüm faydaları tek bir yerde toplamaya çalışarak</span><span style="font-weight: 400;"> büyüyen bir Facebook var hayatımızda. Şirket, sosyal medya kullanım istatistiklerine göre 2.27 milyar kullanıcı ile 2018 yılında en çok kullanılan sosyal medya platformu oldu. Algoritma değişiklikleri, elde ettiği reklam geliri, iş ortakları, Instagram ve WhatsApp gibi diğer devleri bünyesine kattığına dair haberlerle gündemde her geçen gün daha fazla yer kapladı. Öte yandan, adının karıştığı skandallar şirketin topladığı veriyi nasıl kullandığına dair kuşkuların önüne geçemiyor. En çok da, inşa ettiği pazarın dinamiklerini yeterince iyi okuyamamak, itibarını kötü yönetmek ve hatta kendi başarısının kurbanı olmakla itham ediliyor. </span></p>
<p><b>Gelecek Facebook için ne getirecek?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Değişen çağ ile birlikte ortaya çıkan ihtiyaçları anlayabiliyor ve buna uyumlanabiliyor olmak şirketlerin hayatta kalma becerisinin temelinde yatıyor. Ancak rakamlar, Facebook’un yatırımlarına rağmen, geleceğin kullanıcıları olan milenyum kuşağını yeterince etkileyemediğini gösteriyor. eMarketer firmasının Eylül 2018’deki araştırması,  12-17 yaş aralığındaki Facebook kullanıcılarının yıl sonuna kadar yüzde 3,4 düşerek 14,5 milyon kişi olacağını söylüyor. Bazı dijital pazarlama uzmanları bu trendi, Facebook’un sosyal medya platformları arasındaki en </span><i><span style="font-weight: 400;">asosyal</span></i><span style="font-weight: 400;"> platform olmasıyla açıklıyor. Smart Insight yazarlarından </span><span style="font-weight: 400;">Carolanne Mangles, “Facebook’un rekabet takıntısı öylesine yüksek ki gerçek sosyal temasların, günlük sohbetlerin nasıl gerçekleştiğini unutmuş olabilirler” diyerek, Facebook’un, milenyum kuşağının sosyalleşme tarzını özümseyememiş olmasına işaret ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu uzaklaşmanın bir diğer sebebi ise siber zorbalık. Giderek büyüyen bir probleme dönüşen bu “yeni” zorbalık türü Türkiye’de de oldukça yaygın. ERG Araştırmacısı Umay Aktaş Salman “Çevrimiçi Gençler” başlıklı yeni Uzun Hikâye yazısında, Türkiye’de gençlerin yüzde 20’sinin siber zorbalık mağduru, yüzde 10’dan fazlasının ise siber zorba olduğunu söylüyor. Yazı ayrıca, Facebook hesabı çalmanın gençler arasında yaygın bir zorbalık türü olduğuna da işaret ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yalnızca gençlerin değil, tüm kullanıcıların kendilerini yeterince güvende hissetmedikleri platformlardan kaçınacağını tahmin etmek güç değil. Ancak önümüzdeki yıllarda şirketin kaderini, Facebook’un milenyum kuşağıyla olan ilişkisi belirleyecek. Facebook’un problemleri en az kendisi kadar büyük. Milenyum kuşağının da halihazırda sonunu getirdiği sektörler ve şirketler olduğu düşünülürse, Facebook-milenyum kuşağı karşılaşmasında hangi tarafın elinin daha güçlü olduğu bugünden aşikar gibi. </span></p>
<p><b>Facebook’un deneyimi dijital çağda marka yönetenlere ne öğretebilir?</b></p>
<ol start="15">
<li><span style="font-weight: 400;"> yaşına basarken, Facebook için gelecek çok bilinmeyenli bir denklem. Öte yandan, dijital çağda marka yönetenlerin Facebook’un geçirdiği sürece bakarak dikkate alacağı konular var.</span></li>
</ol>
<p><strong>1. </strong><b>“Basitçe anlatamıyorsan, anlamamışsın demektir”: </b><span style="font-weight: 400;">Veri gizliliğine ve bu verilerin nasıl kullanıldığına dair bilgi sahibi olmak, “dijital vatandaşların” temel haklardan biri. Bunların basitçe yönetilebilir ve kontrol edilebilir olmasını sağlamak ise gelecekte var olmak isteyen tüm şirketlerin ödevi. Facebook bilgilerimizle yönettiğimiz pek çok platform ve uygulama bulunuyor. Üzerine yıllara yayılan kullanıcı deneyimi de eklenince, gizlilik ayarlarımızı, eklentilerimizi, hizmet sağlayıcılara Facebook üzerinden akan verilerimizin farkında olmak ve kontrol etmek, yapılacaklar listemizde ayrı bir kalem olacak kadar büyüyor. Oysa, bilgi çağında dikkat sürelerimizin kısalması, bize ait olan üzerindeki kontrol ihtiyacımızı azaltmıyor. Tersine, güven duygusu, şeffaflık ve yalınlık sağlayabilen markalara yapışıyor. Geleceğin kazananları, kontrolü sağlayabilmek için kullanıcısının hayatını kolaylaştıran ve bilgiye şeffaf bir şekilde ulaştıranlar olacak.</span></p>
<p><b>2. İyi kriz yönetimi, zamanlı kriz yönetimidir: </b><span style="font-weight: 400;">Facebook, Cambridge Analytics skandalı hakkında uzun bir süre sessizliğini korudu. Haberler açığa çıktıktan sonra, şirketin üst düzey yöneticileri önce konuyu araştırdıklarına dair açıklama yaptılar, ardından da olayı doğruladılar. Ancak tüm bunlar olurken, olaydan etkilenen Facebook kullanıcıları, yaşanan gelişmeleri ancak medyadan takip etmek zorunda kaldılar. Çünkü Facebook, olaya dair kullanıcılarına bir açıklama yapmakta epey gecikti: yaklaşık iki yıl kadar! Toyota, Mattel, Mars… Geçmişte krizlerle yüzleşmiş, adı skandallara karışmış pek çok kurum ve kriz yönetimi için izlenebilecek stratejilere dair zengin bir literatür var. Bunların bize öğrettiği en önemli şey ise, krizden etkilenen herkese zamanlı bir şekilde cevap verebilmenin, kriz yönetiminde altın kural olduğu.</span></p>
<p><b>3. Algı, ağız birliğidir: </b><span style="font-weight: 400;">2018’de skandallar açığa çıkmaya başladıkça, Facebook’un üst düzey yöneticileri farklı kanallarda ve farklı zamanlarda açıklamalar yapmaya başladılar. Bu açıklamaların tutarlılığını ve güvenilirliğini daha çok baltalayan şey ise ihmal oldu. Facebook, skandala sebep olan açıklarını içeride doğru bir şekilde izleyip değerlendiremediği için yapılan açıklamalar tutarlılığını kaybetti. Planlı bir şekilde gerçekleşmemesi ise, markayı kontrolsüz gösterdi. Bir markanın itibarı, kullanıcısında bıraktığı algıdır. Bu algıyı yönetmenin en önemli bileşenini ise tutarlılık oluşturur. Markayı temsil eden herkesin birer hikâye anlatıcısı olduğu düşünülürse, ancak anlatıcılar arasındaki ağız birliği hikâyeyi inandırıcı ve akılda kalıcı yapabilir.</span></p>
<p><b>4. Her hız, kendi yavaşını doğuruyor: </b><span style="font-weight: 400;">Önce fast food, sonra TV, gazetecilik ve hızlı tüketim… Slow food, slow TV, slow journalism gibi “yavaşlık” akımlarına bakılırsa, her hız kendi yavaşını doğuruyor. Peki sosyal medya için de aynısı söz konusu olabilir mi? Canlı yayın uyarıları, aramalar, mesajlarla durmadan çalan cep telefonlarından arınma eğilimi giderek artıyor. Daha az “bağlantılı” bir dünya için kişisel gelişim kitapları, “dijital detoks” tatilleri gündemde yer tutuyor. Tüm bunlar, gelecekte sosyal medyanın da kendi yavaşını doğuracağının işareti olabilir. Akıllı telefonların “ekrana bakarak geçirilen zaman” bilgilendirmeleri, türlü uygulamaların “uyku modu” sunması, sosyal mecralardaki “yeni bir şey kalmadı!” veya “bugünlük bu kadar!” uyarıları da bu eğilimin desteklediğini gösteriyor. Bunlar elbette, Facebook, Twitter, Whatsapp gibi etkileşim göstergelerini önemseyen sektör devlerinin büyümelerinde yavaşlama anlamına gelebilir. Öte yandan, kullanıcıları sosyal medyada daha az vakit geçirmeye teşvik ederek, bilgi kirliliği, sahte haberlerin hızlı yayılması gibi sosyal medyanın da katkıda bulunduğu bazı günümüz sorunlarının bir nebze olsun azalmasını sağlayabilir. Geleceğin bilinmezliği, beklemediğimiz eğilimlerin ihtimalini de içinde barındırıyor.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/02/15/facebook-15-yasinda-cok-bilinmeyenli-bir-kutlama/">Facebook 15 Yaşında: Çok Bilinmeyenli Bir Kutlama</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/10/17/duvarlar-ayirir-sanat-birlestirir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Karakaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Oct 2018 09:17:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[banksy]]></category>
		<category><![CDATA[filistin]]></category>
		<category><![CDATA[israil]]></category>
		<category><![CDATA[Kırmızı Balonlu Kız]]></category>
		<category><![CDATA[The Walled Off Hotel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=31524</guid>

					<description><![CDATA[<p>Duvar sanatı 70’lerden beri hayatımızda. Bu sayede yeryüzünün tüm sokaklarında dil, din, ırk fark etmeksizin, bizi ayıran her şeye inat imgelerde buluşuyoruz. Banksy'nin başını çektiği bu sanat İstanbul sokaklarını da sergi alanlarına döndürüyor. Bazen kendimizi bazen çıkaramadığımız sesi bulduğumuz sergi alanlarına...</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/10/17/duvarlar-ayirir-sanat-birlestirir/">Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kendi sözleriyle ifade edilecek olursak burası dünyanın en kötü manzaralı oteli. Gerçeklik payı yok değil, otelin odaları İsrail ile Filistin’i ayıran o 700 kilometre uzunluğundaki yüksek, çirkin ve asker elinden çıkmış duvara bakıyor.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Üstelik şaka da değil. Bir otelden beklenebilecek tüm hizmet ve fonksiyonlar bu otelde üst seviyede mevcut. Filistin’in Beytüllahim şehrinde yer alan, Banksy’nin kurduğu ve finanse ettiği The Walled Off Hotel’den bahsediyorum. Varlığıyla tam anlamıyla bir Banksy işi: ironik, politik ve sanatsal.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eserlerinde kullandığı ismiyle Banksy, İngiltere başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde yaptığı çarpıcı duvar resimleriyle tanınan bir sokak sanatçısı. Benim kendisine en yakın temasım ise Londra’dan sonra Filistin sokaklarında ve bu otelde gerçekleşti. Banksy, kendiliğinden “illegal” bir sanat türü olan duvar sanatçılığının neredeyse en bilindik ismi. Kimliği, nerede yaşadığı ve şu anda dünyada nerede olduğu bilinmiyor. Bu yüzden herhangi bir duvarda, “gerçek bir Banksy”ye rastlamış olmanın iç gıdıklayan bir yanı var. Bu izi sürülemeyen sanatçının geçmiş olduğu bir sokaktan geçme ihtimali bile insana heyecan veriyor. Rastgele bir sokakta onun zihninin ürünü olan bir esere rastlamak ise toprak altında maden bulmayla eşdeğer.</span></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-31527" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1148.png" alt="" width="600" height="396" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1148.png 600w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1148-320x211.png 320w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Banksy’nin çalışmalarında savaş karşıtı, çevreci ve kapitalizmi eleştiren bir duruşu var. Geçtiğimiz hafta ise sanat gündemini şanına yakışır bir eylemle meşgul etti. Tanınmış eserlerinden biri olan “Kırmızı Balonlu Kız”, Londra&#8217;daki Sotheby&#8217;s müzayede evinde 1 milyon sterline satıldıktan hemen sonra içerisine gizlenmiş kâğıt imha makinesi aracılığıyla kendini yok etti. Olayın sorumluluğunu üstlenen Banksy, bu anın videosunu kendi Instagram hesabında, Picasso&#8217;nun &#8220;Yok etme dürtüsü de yaratıcı bir dürtüdür&#8221; alıntısıyla </span><a href="https://www.instagram.com/p/BomXijJhArX/?taken-by=banksy"><span style="font-weight: 400;">paylaştı</span></a><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Banksy’nin başını çektiği duvar sanatı, çoğunlukla “gerilla” bir sanat türü olarak anılıyor. Sokak duvarlarına yazıp çizmenin ise “gerilla eylem” olarak anılmadan çok önceye dayanan, neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi var. Duvarların, tarihin ilk çağlarında bir iletişim mecrası olarak kullanıldığı bile biliniyor. Ancak modern hayatta karşılık bulduğu şekliyle duvarlar, kamusal alanlar. Dolayısıyla, duvarları resmetmek, duvarlara işaretler yapmak, yazılar yazmak da kamusal alanları gasp etmenin bir türü olarak yorumlanıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Oysa, duvar sanatının aktivizmi bizzat mecrasından başlıyor. Banksy’nin oteli bile duvar manzaralı! Çünkü politik ve sanatsal bir şekilde boyanan duvarlar direnişin de temsili ve çıkış noktası aslında. Duvar sanatı, eşitsizlik, özgürlük mücadelesi ve ekonomik kriz haberlerinin kendine yeterince yer bulamadığı ana akım medyaya karşı, sokaklardan gelen ve yine sokaklardaki kitleleri hedefleyen bir sanat. Duvar sanatının biçimsel ve tematik açıdan farklılaşan pek çok çeşidi var: tag, bombing, stencil, mural gibi. Ancak türünden bağımsız olarak tüm eserlerin buluşma noktası, duvarları bir ifade aracı olarak kullanması ve hepsinin halka açık sergilemeler olması (</span><a href="http://dergipark.gov.tr/download/article-file/399709"><span style="font-weight: 400;">Meriç, 2017</span></a><span style="font-weight: 400;">). Bu anlamıyla duvar sanatı, içinde yaşadığımız şehirlerin sokaklarını da “kendiliğinden illegal sergi alanlarına” dönüştürüyor.</span></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-31528" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1149.png" alt="" width="597" height="394" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1149.png 597w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1149-320x211.png 320w" sizes="(max-width: 597px) 100vw, 597px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tıpkı İstanbul sokaklarında olduğu gibi&#8230; İstanbul, yüzyıllar boyu süren bir yolculukta değişiyor, dönüşüyor ve her gün yeniden doğuyor. Bu yeniden doğuşların ise duvarlarda muhakkak izi kalıyor. Direnişlere, göçlere, acılara; köklü değişikliklere, yaşanmışlıklara ve komik olana ayna tutan, güldüren, düşündüren İstanbul sokakları, bu kendiliğinden illegal sergilerin iki kıtaya yayılmış ev sahibi. Şehrin büyük semtlerinin görünür duvarlarında organize bir şekilde düzenlenen festival çalışmalarından tutu da, arka sokakların unutulmuş yüzlerinde keşfedilmeyi bekleyen küçük ve bireysel işlere kadar kentin duvarları sanat, isyan, mizah ve ironi dolu. İstanbul’un duvarlarına ruh katan sanatçılar ise çeşitli, yaratıcı ve aramızdalar. Lakormis, Adekan, Turbo, Highero, Ares, Leo, Omeria, Murys, Met, Cins, Hure… ve daha nicesi. Hepsi bu şehrin çocukları. Kimi </span><a href="https://bigumigu.com/haber/gun-icinde-ilham-aldigi-detaylari-resmeden-lakormisin-yeni-calismasi-mural-istanbul-2016/"><span style="font-weight: 400;">“24 saat icinde maruz kaldığı her şeyden”</span></a><span style="font-weight: 400;"> ilham alıyor, kimi hayalden ve gerçeklikten, kimi ise yalnızca gıpgri duvarlardan&#8230;</span></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-31529" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1152.png" alt="" width="612" height="411" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1152.png 612w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1152-610x410.png 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1152-320x215.png 320w" sizes="(max-width: 612px) 100vw, 612px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu isimlerin eserleriyle İstanbul sokaklarında bazen anlatamadıklarımızı buluyoruz, bazen kocaman gülümsüyoruz. Çoğu zaman da aynı duvarlar toplumda çıkaramadığımız ses oluyor. İnsan olmak, bir yolda olma hali&#8230; Her gün yürüdüğümüz yoldaki insanlığımız ise yanından geçip geçtiğimiz duvarlarla renkleniyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-31530" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1153.png" alt="" width="447" height="501" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1153.png 447w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1153-320x359.png 320w" sizes="auto, (max-width: 447px) 100vw, 447px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">70’lerden beri hayatımızda olan duvar sanatı iyi ki var. Öbür türlü yeryüzünün tüm sokaklarında dil, din, ırk fark etmeksizin, bizi ayıran her şeye inat imgelerde buluşamazdık. Yaşadığımız şehirlerde, evlerimizden farklı kavgalarla çıkıp yolun sonunda duvarlarda kavuşamazdık. </span><a href="http://kasagaleri.sabanciuniv.edu/tr/portfolio-view/sandigin-3-gozu-2/"><span style="font-weight: 400;">Adekan, Ares ve Cin’in dediği gibi</span></a><span style="font-weight: 400;"> insanın yolculuğu dipsiz ve sonu yok. Ama yolda olmaya ve birlikte yürümeye ihtiyacımız var. Çıkmak için yol aramaya da duvarlardan başlıyor insan. Duvarlar bazen bizi ayırıyor gibi görünüyor ama tam bitti dediğimizde aradığımız umut bir duvarda belirebiliyor. Yüzyıllardır sesimizi ve içimizi bulabildiğimiz duvarlarda&#8230;</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-31531" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1153_001-640x355.png" alt="" width="640" height="355" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1153_001-640x355.png 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1153_001-610x338.png 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1153_001-320x177.png 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1153_001.png 655w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-31525" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/10/2018-10-17_1154.png" alt="" width="311" height="390" /></p>
<p>Fotoğraflar: Mural İstanbul, <a href="https://www.instagram.com/baskabiryerdeyim/" target="_blank" rel="noopener">Bigumigu, </a><a href="https://www.baskabiryerdeyim.com/" target="_blank" rel="noopener">Başka Bir Yerdeyim</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/10/17/duvarlar-ayirir-sanat-birlestirir/">Duvarlar Ayırır, Sanat Birleştirir</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyahat Ederek Dünyayı Nasıl Değiştiririz?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/13/seyahat-ederken-dunyayi-nasil-degistiririz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Karakaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Sep 2018 08:53:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Heredotos’un Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kathmandu]]></category>
		<category><![CDATA[Kristof Kolomb]]></category>
		<category><![CDATA[Küçük Kara Balık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=30444</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gezginler için bilinmeyenin lezzeti başkadır. Bilinmeyenin peşinden, ayaklarının götürdüğü en uzak mesafelere yürümek, görmek ve dokunmak arzusu duyarlar. Küçük Kara Balık’ın dediği gibi “yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan, sonra da yaşlanıp ölmekten mi ibaret? Yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak mümkün mü?” Merak, gezginleri evde oturtmayan şeydir. Ve aynı merak, tarih yazabilir. Dünyayı değiştirebilir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/13/seyahat-ederken-dunyayi-nasil-degistiririz/">Seyahat Ederek Dünyayı Nasıl Değiştiririz?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="font-weight: 400;">“Etrafa haber yaymanın bir gezginin doğasında olduğunu düşündüm.” (Kumsal)</span></em></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uçak, kanatları bulutları keserek, ağır aksak alçalıyor. Aynı bulutlar her yanımızı kaplayan yüksek dağların tepelerinde geziniyor. Ha gayret, dağların bize müsaade ettiği alana sığmayıp bir tepeye konuşlanacağız. Biz mi yere çok yakınız, yoksa hemen yanımızda sıralanmış dağlar mı çok yüksek? Yerden ne kadar yüksek olduğumuza dair algımızı tamamen kaybettiğimize göre Kathmandu’ya doğru inişe geçtik.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal, yılın başından bu yana seyahat ettiğim 9. şehir. Bazı insanlar için yaşam, anlamını sanatta bulur. Kimi insanın ruhu ezgilerle, kimininki satırlarla doyar. Kimininki filmlerle, renklerle canlanır. Bazıları içinse, bunlara ek olarak da olabileceği gibi, yaşamın anlamı yeni yerler keşfetmektir. Keşfedilen şey bazen yeni manzaralar, bazen yeni bir iklimin yağmurunda ıslanmak, bazen de henüz tanışılmamış bir baharatın kokusu olabilir. Keşfeden insan için bilinmeyenin lezzeti başkadır. Bilinmeyenin peşinden, ayaklarının götürdüğü en uzak mesafelere yürümek, görmek ve dokunmak arzusu duyar. </span><span style="font-weight: 400;">Küçük Kara Balık’ın dediği gibi “yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan, sonra da yaşlanıp ölmekten mi ibaret? Yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak mümkün mü?”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Merak, gezginleri evde oturtmayan şeydir. Aynı merak, gezgin insanın içinde de duramaz. Çünkü bilinmeyeni keşfetmek </span><span style="font-weight: 400;">duyguları uyandırır, bedeni canlandırır, aklı çalıştırır. Keşif, özneldir; ama bir kere keşfedilmiş olan kaşifinde saklı kalmayı değil, gün ışığına çıkmayı ister. Gezginlerin doğasında etrafa haber yaymak vardır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ne iyi ki etrafa haber yayma arzusu, bir gezginin doğasında yatan en faydalı nitelik! Bu özellik sayesinde, seyahat etmek, dünya ve insanlık tarihinde çok önemli bir yere sahip. Çünkü bugün içinde yaşadığımız evrenin ve gezegenin ilk sırlarını ortaya çıkaran kaşifler, gezginlerdi. Onlar, binlerce yıl önce, gerekli araçları ve yöntemleri olmadan, tüm tehlikelere rağmen merak ettiler. Dünyanın bilinmezliğini keşfetme cesareti gösterdiler. Ve dünya tarihi yazını, bu kaşiflerin notlarıyla, gözlemleriyle ve başkalarına miras bıraktığı hikayelerle şekillendi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünya ve insanlık tarihi, seyahat etmekl</span><span style="font-weight: 400;">e başladı. Öyle ki, “Tarihin Babası” olarak anılan Heredotos, çağının en büyük gezgini olarak sayılıyor. “Heredotos’un Tarihi” olarak bilinen kitabından anlaşıldığı gibi, kendini, kendinden başka her şeyi anlatmaya vakfetmiş olan Herodotos, çok insanlar, çok şehirler, çok karakterler görmüş. Kendisinin Anadolu’dan Yunanistan’a, Mısır’a ve Roma’ya uzanan gezileri, “büyük keşif yolculukları” olarak biliniyor. Heredotos, dikkatli bir gezgindi. Gittiği yerlerde karşılaştığı topluluklarla ilişkiler kurar, onların diyaloglarını dinlerdi. Gezdiği yerlerin ileri gelen kişilerini, inançlarını tanımaya çalışırdı. Seyahat ettiği ülkelerin gelenek ve göreneklerini araştırır, açık gözlerle insanları gözlemlerdi. Şehirlerin önemli anıtlarını ziyaret eder; günlük hayatın akışında gerçekleşen olaylara şahit olurdu. Belki de karşılaştıkları Heredotos’a öyle heyecan verirdi ki, anlatılarına kendisini katmasına gerek kalmadı. Gördüklerinden de fazla, edindiği bilgileri tabletlerine dikkatle not etti. Yani, insanoğlunun elinden çıkan ilk tarih kitabının dayanakları seyahatlerle oluştu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tarihi oluşturmuş ve tarihte iz bırakmış pek çok kaşif var. 20 yaşında, “hiçbir yoldan iki kere geçmeme” kuralı ile yola çıkıp, Afrika’dan Orta Asya’ya, Çin’den Maldivler’e macera dolu seyahatler ederek 30 yıl sonra ülkesi Fas’a geri dönen seyyah İbni Battuta… Tehlikelerle dolu uzun bir deniz yolculuğundan sonra Ümit Burnu’nu ilk kez dolaşarak Hindistan’a dümen kurmayı başaran Vasco De Gama… İpek Yolu’nu izleyerek Çin’e ulaşan Marco Polo, Amerika kıtasına, (bilerek ve bilmeyerek) yaptıkları gezilerle bilinen Kristof Kolomb ve Americo Vespucci… İstanbul’da doğan ve yaşamının 50 yıla yakın bir zamanını yollarda geçirerek Orta Avrupa, Balkanlar, Anadolu, Kafkasya, Kırım, Arabistan ve Mısır’a yaptığı seyahatlerini “Seyahatname” kitabında toplayan Evliya Çelebi… Bu gezginler, dünya tarihinin yanı sıra bildiğimiz anlamıyla dünya haritasını da oluşturdu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Seyahat etmenin yegane katkısı tarih alanında mı peki? Merakın, keşfetme arzusunun tetiklediği seyahatlerin, bilimin, dolayısıyla insanlığın ilerlemesinde de önemli katkıları var. Örneğin, Charles Darwin, dünyanın en uzun süreli bilimsel gezisini yapmasıyla bilinen bir bilim insanı. Galapagos Adaları’na ve Güney Amerika’ya gerçekleştirdiği geziler, Evrim Teorisi’nin temellerini oluşturdu. Gezileri sırasında araştırmalar yapan, ilk kez gördüğü yerleri, bitkileri ve hayvanları coşkuyla inceleyen Darwin, Galapagos Adaları’nda, pek çoğuna bu adalar dışında rastlanmayan canlılara rastladı. Güney Amerika’da yaptığı gözlemlerde “kıtanın komşu bölgelerinde birbiriyle akraba olan değişik türlerin bulunduğunu” gördü. Darwin’in seyahatleri boyunca yaptığı gözlemler, türlerin değişmez olarak yaratıldıklarına dair inanca olan kuşkularını büyüttü. Seyahatlerinden aldığı ilhamla, ortak atasal türlerin değişe değişe bugüne ulaştığına inanmaya başladı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Seyahatler, içinde yaşadığımız evreni keşfetmemize de yardımcı oldu. İnsanlığın uzayı keşfetmesi de bir seyahatle başlamadı mı? Sovyet kozmonot Yuri Gagarin, 1962’de uzayda kaldığı sürede yaklaşık 40 bin kilometre yol kat etti. Neil Armstrong, 1969’da Ay’a ayak basan ilk insan oldu. Üstelik, dünya bu seyahatin adımlarını televizyon ve radyoların başında izledi. Uzayın keşfi için gönderilen kozmonotlar, gezegenimiz dışındaki başka dünyaların ilk gezginleri sayılmaz mı?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dikkatli bir gezgin, tarih yazabilir. Dikkatli bir gezgin, dünyayı değiştirebilir. Keşfetmek ve merak etmek insanın doğasında bulunan nitelikler. Ancak, bunları kullanarak harekete geçmek, seyahat etmek, bize tahmin edemeyeceğimiz boyutlarda ilham verebilir. Çünkü Alain De Botton’ın “Seyahat Sanatı” kitabında dediği gibi, “Yolculuklar düşüncelere gebedir. Hareket eden bir uçak, gemi ya da tren kadar bizi kendimizle konuşmaya sevk eden pek az yer vardır. Önümüzdeki manzarayla aklımızda gelip giden düşünceler arasında garip bir bağıntı vardır: Geniş düşünceler geniş manzaralara, yeni düşünceler yeni mekanlara ihtiyaç duyar.” Önemli olan, yeryüzünü gören gözlerle dolaşmak ve gördüklerimizi paylaşmak. Seyahat ederek dünyayı değiştiren ve iyileştiren tüm gezginlere, sevgiyle.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Görsel: https://instagram.com/baskabiryerdeyim</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/13/seyahat-ederken-dunyayi-nasil-degistiririz/">Seyahat Ederek Dünyayı Nasıl Değiştiririz?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bence Değişim Öğretmenle Başladı</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/07/25/bence-degisim-ogretmenle-basladi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Karakaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Jul 2018 08:02:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ERG]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Değişim Elçisi Yaz Buluşması]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim Reformu Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretmen Ağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=29070</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öğretmen kimdir ? Mesleği bilgiye ulaştırmak olan, bireyin potansiyelini açığa çıkarmasına yardımcı olan, aklı ve kalbi besleyendir. Kısacası ilham verendir. Eğitim Reformu Girişimi’nin yürütücülüğünü üstlendiği Öğretmen Ağı, böyle tanımlıyor öğretmeni. Ağ, öğretmenlerin bireysel ve mesleki gelişimleri için besledikleri ve beslendikleri, farklı disiplinlerin de bulunduğu bir etkileşim ortamı sağlamaya çalışıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/07/25/bence-degisim-ogretmenle-basladi/">Bence Değişim Öğretmenle Başladı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Kocaman bir çember olmuş 150 kadar insanız. Aramızda kadınlar ve erkekler; Türkiye’nin değişik coğrafyalarından gelen, çeşitli alanlarda çalışan, yaşı ve ilgi alanı birbirinden farklı olan bir sürü insan var. Çoğumuz birbirimizi henüz tanımıyoruz, ama uzun yıllardır tanışıyormuş gibi içtenlikle birbirimize gülümsüyoruz. Çünkü birincisi, ismini kurayla çektiğimiz ve üç gün boyunca kendisine hoşluk yapmakla yükümlü olduğumuz ‘gizli arkadaş’ımız bu çemberde bulunuyor. İkincisi ve daha önemlisi, hepimiz aynı hayalin ve amacın peşinden buraya kadar geldik: Değişim.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Burası Tuzla, İstanbul. Öğretmen Ağı </span><a href="https://youtu.be/5ZGQzK4SE_g"><span style="font-weight: 400;">Değişim Elçisi Yaz Buluşması</span></a><span style="font-weight: 400;">’ndayım. Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) kolaylaştırıcılığını üstlendiği Öğretmen Ağı, öğretmenler için disiplinlerarası bir öğrenme ağı. Ağ’a göre öğretmen, “mesleği, bilgiye ulaştırmak olan; bireyin, içindeki potansiyeli açığa çıkarmasına yardımcı olan; aklı ve kalbi besleyen; ilham veren kişi” demek. Değişim de “bir nesnenin, kişinin, işin atalarına veya kendinden öncekilere tıpatıp benzememesini sağlayan özelliklerin tümü.” Değişim elçiliği ise, bu iki kavramın bir araya gelmesiyle başlıyor. Yani, çocukların gülümsemesini sağlamak için fikirleri, kişileri ve kaynakları buluşturarak çözüm üreten, inisiyatif alan kişiye “değişim elçisi” deniyor. Ben bir öğretmen değilim, Ağ’da yer almak için öğretmen olmama gerek de yok. Bu buluşma, Türkiye’nin dört bir yanında, değişimin öğretmenle başladığına inananları bir araya getirmek için var. Değişim elçilerinin birbirleriyle tanışmalarına; onların, sahip oldukları kaynakların farkına varmalarına ve bunların sayısını birlikte artırmalarına olanak sağlamak için var. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öğretmen Ağı; eğitimin, başka alanları beslediği gibi, başka alanlardan da beslenebileceğini savunuyor. Bu sebeple bugün, Değişim Elçisi Yaz Buluşması’nda öğretmenlerin yanı sıra vakıflar, sivil toplum kuruluşları, alanda çalışan profesyoneller ve Ağ’ı tanımak için gelmiş öğrenciler de var. Herkes, programda yazdığı gibi, tanışmak, beslenmek ve paylaşmak için can atıyor; Ağ’ın kolaylaştırıcı ekibi, değişimi gerçekleştirme hayaliyle orada bulunan herkesle tek tek ilgileniyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben, Eğitim Reformu Girişimi’nde çalışmaya başladığım günden beri, Öğretmen Ağı’nın faaliyetlerini hem içeriden hem dışarıdan gözlemleme fırsatı buluyorum. Fikirden uygulamaya geçişine, yavaş yavaş ete kemiğe bürünüşüne ve günden güne büyümesine büyük bir sevinçle, yer yer de hayretler içerisinde tanıklık ediyorum. Ağ, yola çıktığı ilk günden bu yana değişimi tetiklemek için çalışıyor. Oysa bana göre değişimi, işleyiş modeliyle çoktan ortaya koydu bile. Herhangi bir yönlendirme olmadan, tamamen kolektif ve inisiyatife dayalı bir şekilde, eğitimdeki gündelik sorunlarımızın tespitinin ve çözümlerinin Ağ’dakiler tarafından keşfedilip geliştirildiği, sunulan kaynaklarla iletişime geçmede ve bu kaynakları kullanmada Ağ’dakilerin sorumluluk aldığı; Ağ’ın büyümesine, gelişmesine ve gelecekte nasıl bir yol çizeceğine yine Ağ’dakilerin karar verdiği bir yapı burası. Kolaylaştırıcıların, Ağ’dakilere ihtiyaç duydukları kaynakları sunmak ve Ağ’ın kendi kendine ilerlediği güne kadar onlara yol arkadaşlığı etmek dışında bir görevi olmadığı bir yapı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-29072" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/07/DSC_2342-640x853.jpeg" alt="" width="640" height="853" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/07/DSC_2342-640x853.jpeg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/07/DSC_2342-1024x1365.jpeg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/07/DSC_2342-610x813.jpeg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/07/DSC_2342-320x427.jpeg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/07/DSC_2342.jpeg 1200w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Peki önümüze bırakılan sorunlara çözüm düşünmede limitlerimizden ötesini göremediğimiz, çözümleri başkasından beklemeye alıştığımız ve alıştırıldığımız günümüzde, Öğretmen Ağı gibi birlikte, kıvrak ve etkili düşünmeyi teşvik eden bir ağ fikri nasıl başladı? İnanması güç, ama yalnızlıktan. 2015 yılında, ATÖLYE ve Eğitim Reformu Girişimi bir araya gelip, Vehbi Koç Vakfı’ndan aldığı destekle, adına keşif de denilebilecek “Öğretmen Araştırması”nı başlattı. Türkiye’nin öğretmenlerine dair önemli içgörüler barındıran araştırma süresinde, öğretmenlerin gündelik yaşamlarına konuk oldu, onlardan profesyonel ve sosyal yaşamları hakkında bilgiler topladı. Araştırmanın çıktılarında çarpıcı bulgular vardı. Mesleğinin getirdiği statü, sorumluluk ve beklentiler öğretmenin birey olmasının önüne geçiyordu. Araştırmaya göre, bugünün ve geleceğin nesillerini yetiştirme görevini yüklediğimiz öğretmenler tarafından en çok dillendirilen duygu “yalnızlık”tı. Türkiye’nin en kalabalık meslek grubunu oluşturan öğretmenler, birbirleriyle konuşamamaktan yakınıyordu. Sınıflarında yaşadıkları bir durumu meslektaşlarıyla paylaşamamaktan; çatışan ideolojilerin, farklı görüşlerin, görevini devam ettirmeye çalıştığı coğrafyanın kültürel özelliklerinin, bir öğrenci hakkında iki öğretmenin birlikte aksiyon almasının önüne geçebildiğinden dem vuruyorlardı. Öğretmenler, kalabalık sayılarıyla ters düşecek şekilde, tek başına olduklarını hissediyorlardı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yalnızlığın panzehiri ise bir arada olmaktı&#8230; Araştırmayı yürütenler, yaşamına yalnızlık duygusu hâkim olan, öğretmen olan bireyin nasıl güçlenebileceği sorusu üzerine düşünürken “Değişim Teorisi” doğdu. Teori, bu güçlenmenin, öğretmenlerin kişisel ve mesleki ihtiyaçlarına yanıt verecek bir etkileşim ortamında desteklenmesi ile mümkün olduğunu ortaya koydu. Böylece, Öğretmen Ağı fikrinin temelleri Değişim Teorisiyle atılmış oldu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öğretmen Ağı, bu coğrafyada değişimin, bir merciden dikte edilmeden, kendiliğinden de büyüyebileceğinin yaşayan bir göstergesi. Resmi olarak hayata geçeli yalnızca 6 ay oldu. Oysa, kendisi ve başardıkları şimdiden büyük. Kolektif bir yapıda, sadece 6 ayda 95 farklı kurum, kuruluş ve bireyle iş birliği yaptı. “Değişim Elçisi” öğretmenlerinin inisiyatifiyle Bartın, Bursa, Çanakkale, Denizli, İstanbul, İzmir, Mersin, Muğla ve Tokat olmak üzere dokuz farklı ile genişledi; ellinin üzerinde sayıda etkinlik düzenledi, bini aşkın kişiyle buluştu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şu anda Ağ’da yer alan 100&#8217;den fazla değişim elçisi öğretmen, paydaşlarla bir araya gelerek, paylaşarak ve birlikte üreterek Ağ’ı ilmek ilmek örüyor. Bunu yaparken değişimi somutlaştırabilmek için tasarladığı araçlarını her geçen gün artırıyor. Öğretmenlerin farklı metodolojileri kullanarak çözüm üretmelerini sağlayan </span><i><span style="font-weight: 400;">Yaratıcı Problem Çözme Programı</span></i><span style="font-weight: 400;"> ve </span><i><span style="font-weight: 400;">Düşünme Becerileri Programı</span></i><span style="font-weight: 400;">; öğretmenleri farklı disiplinlerle bir araya getirerek beslenmelerini sağlayan </span><i><span style="font-weight: 400;">1 Öğretmen 1 Disiplin</span></i><span style="font-weight: 400;">; deneyimler üzerinden öğrenme ve etkileşim ortamı yaratan </span><i><span style="font-weight: 400;">Deneyim Paylaşımları</span></i><span style="font-weight: 400;">, bu araçlardan sadece bazıları… Öğretmenler için, öğretmenlerle birlikte geliştirilmiş bu araçların tamamı da değişimin keşifle, temasla ve ilhamla gerçekleştiğini kanıtlıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çocuklarımızın, daha iyi bir dünyada ve gelecekte yaşamalarını umut ediyor, bu geleceği de büyük oranda onların inşa etmesini bekliyoruz. Bu inançla onları öğretmenlerimize emanet ediyor, çocuklardan beklediklerimizin daha fazlasını öğretmenlerden bekliyoruz. Öyleyse neden çocuklar kadar öğretmenlerin de üzerine titremiyoruz? Adına sistem dediğimiz, hareket ettirilmesi zor yapıların içinde fark yaratan çözümlerin temelinde insan vardır. Söz konusu eğitim sistemimiz olduğunda ise aradığımız değişimin öğretmenlerle geleceğine inanıyorum. Yeter ki Türkiye’de, eğitimin bu kocaman ve kalabalık ailesinde yalnızlık olmasın; birlikten kuvvet doğsun. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/07/25/bence-degisim-ogretmenle-basladi/">Bence Değişim Öğretmenle Başladı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendine Ait ya da Çevrim Dışı Bir Uzun Uçuş</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/21/kendine-ait-ya-da-cevrim-disi-bir-uzun-ucus/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Karakaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Jun 2018 09:55:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[new york]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=27996</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir cumartesi günü New York uçağındayım. Yaklaşık 11 saat aralıksız bir uçuş olacak. New York’u ilk kez ziyaret edecek olmamdan bile daha hevesliyim bu uçuş için. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/21/kendine-ait-ya-da-cevrim-disi-bir-uzun-ucus/">Kendine Ait ya da Çevrim Dışı Bir Uzun Uçuş</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arkadaşlarım seyahatimin en zor kısmının bu uzun uçuş olduğunu söylüyor. Oysa, bana göre aralıksız uzun uçuşlar, içinde bulunduğum gerçeklikten kaçmam için muhteşem bir fırsat. İnternetin çekmediği bir 11 saat, insanlarla aramdaki teknolojik bağlantının kurulmasının teknik olarak imkânsız olduğu bir 11 saat demek. Yani, yalnızca bende var olanla geçireceğim, kendime ait bir zaman.</p>
<p>Ama işler umduğum gibi gitmiyor. Kalkıştan yaklaşık yarım saat sonra kemerlerimizi çözebileceğimize dair bir sinyal yanıyor başımızın üzerinde. Ve hemen yanında dünyanın en müjdeli haberini verir gibi yanıp sönen wi-fi simgesi! Uçakta internet var! Türkiye’nin en büyük operatörlerinden biriyle anlaşmalı olarak servis ediliyor hem de. Yani, bulutların üzerinde bile tıkır tıkır çekiyor internet. Benim insanlara, insanların bana ulaşmasının imkânsız olduğu zaman bir anda avuçlarımdan kayıp gidiyor… Çok geçmeden, önce çocuklar, sonra iş insanları birer birer açıyor tabletlerini, bilgisayarlarını ve telefonlarını. İçimi, saklandığım yerde sobelenmiş, köşeye sıkışmış olduğum hissi kaplıyor. Whatsapp’ıma gelen ilk mesajla büyü bozuluyor.</p>
<p>Dünyada, bağlantısız hayata bu kadar ihtiyaç duyan ve aradığı boşluğu uçuşlarda yaratmaya çalışan bir ben olmasam gerek. Zira, geçtiğimiz yıldan başlayarak giderek popülerleşen dijital detoks hakkında artık her yerde daha çok haber okuyor, detoksu uygulayan daha çok insana rastlıyorum. Dijital detoks, günlük ya da haftalık olarak belirlenebilecek bir dönem için, internete bağlanmadan ya da internet üzerinden kurulan iletişimi kısıtlayarak geçirilen bir ara. İnternete verilen bu ara, sadece kişisel vakitte veya tatillerde değil, artık iş yerlerinde de çok yaygın. Teknolojik aletler, biz kullanmasak bile sinyal dağıtıyor, dikkati bulandırıyor ve bir şekilde gözümüzü, dolayısıyla da aklımızı çeliyor. Artık her geçen gün daha çok toplantı teknolojik aletsiz gerçekleştiriliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ama teknolojiye ve/ya dijitale ara verme kararı alarak çevrim dışı olmak ile uzun uçuşlardaki gibi, teknik olarak internet sağlanamadığı için çevrim dışı olmak zorunda kalmanın bambaşka iki şey olduğunu düşünüyorum. Günlük hayatta çevremizdeki herkes tarafından dijital olarak ulaşılabilir olduğumuz varsayılıyor. Eğer bir teknolojik aracınız varsa, bu araçta muhakkak bir internet bağlantısı da olduğu düşünülüyor. Dolayısıyla eğer teknik olarak internetin sağlanamadığı bir ortamda, örneğin uzun bir uçuşta, kırsalda veya şehrin yeni yapılaşan ücra köşelerinde değilseniz, çevrim içi olduğunuz varsayılıyor.</p>
<p>Birisi size dijital olarak ulaşmaya çalıştığında, internetiniz kapalı olmadığı takdirde, mesajı size iletiliyor. Kullanılan uygulamanın özelliğine göre değişse de çoğu zaman, size ulaşıldığı bilgisi de size ulaşmaya çalışana gönderiliyor. Aslında, siz cevap verseniz de vermeseniz de karşıdaki kişi size ulaşmış oluyor ve iletişim kurma sırasını size geçirmiş oluyor. Ve o mesajı görmüş olmanız, hiç yanıtlamak istemeseniz bile size, gelen mesajı yanıtlama, o kişiye geri dönme sorumluluğu yüklüyor. Dijital detoksa girmek, kişisel bir karar ve diğer kişisel kararlar gibi arkadaşlarımıza, ailemize ve sevdiklerimize bildirmemizi gerektiriyor. Dijital olarak ulaşılmak istememe kararımızı çevremizdekilerle paylaştığımız takdirde, çevrim içi iletişimimizde karşı tarafa geri dönme yükümlülüğümüz biraz olsun ötelenmiş oluyor. Öte yandan, teknik olarak ulaşılır olmamak bizi bu sorumluluktan tamamen özgürleştiren bir durum. İnternetin altyapısal olarak sağlanamadığı koşullarda olduğunuz bilindiğinde ya da düşünüldüğünde, bu durum bir “mazeret” olarak görülüyor. Bir nevi, çevrim içi ilişki kurmanızı sağlayan yetinin sizden alınmış olması inanılmaz bir hafiflik yaratıyor.</p>
<p>Peki neden ulaşılabilir olmamaya ihtiyaç duyuyoruz? Çevrim içi olma detoksuna girecek kadar uzaklaşmaya çalıştığımız şey, bağımsızlığımıza olan özlem mi? Kendimizle baş başa kalmayı, yalnızlığımızı mı özlüyoruz, yoksa çevrim içi kurduğumuz yüzeysel ilişkilerden kaçıp birbirimizle derinden temas etmeye, gerçek bağlantılar kurmaya mı ihtiyacımız var?</p>
<p>Bu noktada bakış açısı kazanmama, sosyolog ve filozof Zygmunt Bauman’ın, çevirisi Düşünbil Dergisi tarafından yayımlanan Facebook ve diğer sosyal ağlar üzerine analizlerinin önemli katkısı oldu. Bauman’ın bağımsızlık üzerinden yaklaştığı analiz şunu söylüyor:</p>
<p>“Bağımsızlığı pratik etmiş insanlar, başka insanlarla birlikte yaşama üzerine müzakere etme yeteneklerini kaybediyorlar. Çünkü sosyalleşme becerisinden mahrum kalmış oluyorlar. (…) Çok yorucu, fazla çaba ve fazla dikkat… Müzakere ve yeniden müzakere süreci, yeniden tartışma, yeniden anlaşma, yeniden yaratma… Bağımsızlık, bizi bunları yapma becerisinden mahrum ediyor. Şu anda hayatlarımızı iki dünya arasında ayırıyoruz: çevrim içi ve çevrim dışı. Bağlantılı ve bağlantısız. Çevrim içi yaşam büyük oranda hayatın risklerinden arındırılmış bir halde. Internet ağından arkadaş edinmek çok kolay. Asla yalnızlık hissetmiyorsunuz. Eğer başka kullanıcılar tarafından sergilenen tutumları beğenmiyorsanız, onlarla iletişim kurmayı durdurursunuz. Çevrim dışıyken, kaçınılmaz olarak gördüğünüz şey insan ırkının çeşitliliğidir. İnsanlar çeşitlidir-geçip giden insanlar, yabancılar… Diyalog kurma ihtiyacıyla, sohbet etme ihtiyacıyla yüzleşmek zorunda kalırsınız. İnsanların farklı olduğu, insan olmanın pek çok yolu olduğu gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalırsınız.</p>
<p>Bir diyaloğa girdiğinizde nasıl biteceğini asla bilemezsiniz; belki de sizin bilge ve diğerlerinin aptal olduğunu kanıtlamak yerine, diğerlerinin bilge sizin aptal olduğunu kanıtlayacak. Bağımsızlık, bizi bunları yapma becerisinden mahrum ediyor.  Bağımsız olduğunuz anda, kendi bağımsızlığınızı daha az durdurabilir ve bunu çok da zevk veren birbirine bağlı olma ile değiştirebilirsiniz. Yani, bağımsızlığın sonu mutluluk değildir; bağımsızlığın sonunda hayatın boşluğu, anlamsızlığı ve mutlak, tasavvur edilemez can sıkıntısı yatar.”</p>
<p>İnternetten ve dijital dünyanın getirdiklerinden arınmak isteyen, iş hayatında da kişisel hayatta da aynı “yok olma” ihtiyacının peşinde koşan pek çok insan tanıyorum. Günlük hayatta lüks olan artık teknolojiye sahip olmak değil, teknolojiden uzak saatlere sahip olmak. Bu uzaklaşma bizi kendimize yaklaştırıyor. Kendimizden başkalarına “yok olmak” veya her istediğimiz bilgiye, insana istediğimiz anda ulaşamama özgürlüğü bizi zihin dağınıklığından kurtarıyor. Ben bunu, mevcudumuzda olanı takdir etmeye ve varlığımızın tadını çıkarmaya alan açmak olarak görüyorum.</p>
<p>Öte yandan, geleceğe atılan her adımla daha da bağlantılı bir gelecek inşa etmenin peşindeyiz. Yaşam kurmaya uygun her bir noktaya altyapı iyileştirmesi olarak internet bağlantısı götürülüyor, teknoloji firmaları <em>drone</em> teknolojisiyle atmosferin kapladığı her boşluğu internete bağlayabilmek için yatırım yapıyor. Ama biz kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bu über bağlantılı yaşamlardan kaçabilmek için bir sığınak aramaya devam edeceğiz gibi duruyor. Peki, bu gelecek gerçek olduğunda nereye kaçabileceğiz? İçinden kaçmak istediğimiz yaşamları neden inşa ediyoruz?</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/06/21/kendine-ait-ya-da-cevrim-disi-bir-uzun-ucus/">Kendine Ait ya da Çevrim Dışı Bir Uzun Uçuş</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trajediler ve Sanatın Beklenmedik Faydası</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/02/22/trajediler-sanatin-beklenmedik-faydasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Karakaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Feb 2018 05:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Göç - Mülteci Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Ai Weiwei]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=24654</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul’da, kara kışın gelip gelmemeye karar veremediği bir hafta sonu daha... Manzarası güzel müzeleri ziyaret etmek için şahane günler. Ben de öyle yapıp geçtiğimiz hafta Sakıp Sabancı Müzesi’ne gittim. Müze eylül ayından bu yana, fotoğrafları şehrin billboardlarını donatan “Ai Weiwei Porselene Dair” sergisini ağırlıyor. Sanatçının Türkiye’deki ilk sergisi, hem porselen eserlere hem de sanatçının yaşam hikâyesine yer veriyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/02/22/trajediler-sanatin-beklenmedik-faydasi/">Trajediler ve Sanatın Beklenmedik Faydası</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ai Weiwei, aslında Türkiye’de yaşıyor olmanın insanı aşina ettiği temaları; devrimlere, yasaklara ve yıkımlara karşı duruşunu eserlerinde ustalıkla işleyen bir sanatçı. Onu sadece sanatçı olarak tanımlamak ise karakterine haksızlık yaratabilir. Çünkü çağlar değiştikçe, toplumsal olaylar bir diğerini doğurdukça, insanlığın büyük sorunları ve insan hakları ihlalleri boyumuzu aştığında, o, üretimine hem sanatçı hem aktivist olarak devam etmiş.</p>
<p>Ai Weiwei’nin yakın zamandaki eserlerinin çoğu mülteciler temasındaki işlerden oluşturuyor. Berlin Konzerthaus’un girişindeki dev kolonları mültecilere ait binlerce can yeleğiyle kapladığı yerleştirmesinde tarihsel ve politik bir felaketin ciddi bir betimlemesi yatıyor. Çin Hükümeti’nin koyduğu yasakla senelerce evinden çıkması yasaklanan biri olarak, yönetmenliğini üstlendiği, evine dönmek isteyen ama dönemeyen mülteci nüfusu konu alan “Human Flow” (İnsan Seli) belgeselindeki insan hikayeleri görünmeyeni görünür kılıyor.</p>
<p>Bu sergide, sanatçının dünyada olup bitenleri betimleme, insanlık sorunlarını diğer insanlara anlatma ve hatta onları bir amaç doğrultusunda bir araya getirme gayreti güden çalışmalarının hepsi, karşısındakine harekete geçme hissi veriyor. Öte yandan, benzer türde haberleri her gün gazetelerde, televizyonlarda görüyor, sosyal medyada okuyoruz. Peki neden insanlığın sorunları hakkında bilgi sahibi olmak, bir sanat eserini gördüğümüzde hissettiğimiz harekete geçme isteğini yaratamıyor?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24655 aligncenter" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/02/Foto1-640x428.jpg" alt="" width="640" height="428" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/02/Foto1-640x428.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/02/Foto1-610x408.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/02/Foto1-320x214.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/02/Foto1.jpg 956w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p><strong><em>“İnsanlar uzaktaki soyut olayları anlamak için yakındaki somut örnekleri kullanırlar.”</em></strong></p></blockquote>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>2011 yılında ODTÜ’de öğrenciyken öğrenci değişim programına katılmıştım. Uluslararası ofis ve montor hocalarımız değişim öğrencisi olacakları birkaç saatliğine bir araya getirerek, bizi nelerin beklediğine dair bilgilendirme yapacaklardı. Bilgilendirmenin içeriğinde, kendi konfor alanlarımızın ve “güvenli duvarlarımızın” dışına çıkıyor olduğumuz gerçeğinden yola çıkarak, bu ülke sınırları dışında “Türkiyeli olmanın” bizi karşı karşıya bırakabileceği durumlar hakkında bilgilendirmeler de yer alıyordu. Uluslararası İlişkiler bölümünden bir hocamız, o gün kısa bir konuşma yaptı. Ve konuşmasını aklıma kazınan şu cümleyle bitirdi: “İnsanlar uzaktaki soyut olayları anlamak için yakındaki somut örnekleri kullanırlar.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Değişim öğrencisi olduğum dönemde ve sonralarında, bu cümlenin ne anlama geliyor olduğuna dair önemli deneyimler edindim. Yurt dışında tanıştığım insanların çoğu bana yaşadığım ülkenin koşulları, kültürü ve günlük yaşantısı üzerine onlarca soru yöneltti. Çoğu gün haberlerde duydukları, gördükleri bilgileri zihinlerinde yeterince iyi canlandıramayanlar için somut bir örnek haline gelmiştim. Etrafımdakiler bana bakarak, benim yaşantım ve olduğum insan üzerinden ülkemi ve ülkemde yaşanan diğer hayatları canlandırmaya çalışıyorlardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak, cümlenin anlamını tamamen kavramam için biraz daha zaman geçmesi gerekti. Hem kariyerimde aldığım yol hem de psikoloji alanına duyduğum ilgi sayesinde, duygularımızın etkisi altında nasıl kaldığımızı ve beynimizin bizi hayretler içerisinde bırakacak kadar irrasyonel bir şekilde çalıştığını öğrendim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanların uzaktaki soyut olayları yakındaki somut örneklere bakarak anlamlandırmasına etki eden psikolojik etmenlerden ilki &#8220;yakınlık&#8221; kavramı. Bu, “somut örneğe” olan fiziksel uzaklığımız ve/veya ilişki biçimiyle ilgili. Yanı başımızda gerçekleşen bir cinayete kayıtsız kalmamız güçken tarih boyunca geçekleşmiş soykırımlar, savaşlar ve toplu katliamlar karşısında insanlığın kılını kıpırdatmaması, bunun en iyi örneği.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İkinci ve bence daha enterasan olan etmen ise canlılık. Canlılık, duyduğumuz ya da bize anlatılan hikâyeleri ne kadar belirgin hatlarla zihnimizde canlandırabilmemizle ilgili. Yani, hayal gücümüzle veya anlatıcının bize neyi ne kadar hayal ettirilebildiğiyle&#8230; Örneğin, mültecileri ele alalım. Binlerce insanın savaş nedeniyle ülkesini terk etmesini, akrabalarından ve sevdiklerinden ayrı düşmüş olmasının neye benzediğini hayal etmek, eğer böyle bir felakete maruz kalmadıysak çok güç. Öte yandan, eğer bize ülkesinden, şehirden istemeyerek taşınmak zorunda kalmış birinin hikâyesini; onun evine, mahallesindeki bakkala, sokakta her gün beslediği köpeğe son kez veda edişini anlatırsa terk ediş duygusunun muğlaklığı azalır. Hayatında bir defa mahallesini ya da yaşadığı şehri değiştirmek zorunda kalan herkes bunun ne demek olduğunu bilir. Detayları canlandırmanın harekete geçmekle önemli bir ilişkisi var. Küçük detayları görmeye başladığımızda, durum daha duygusal hale gelir ve olaylar karşısında harekete geçme hissimiz artar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Davranışsal ekonominin öncülerinden Dan Ariely, <em>Akıldışının Mantığı</em> kitabında bunu şöyle açıklıyor: “Bir trajedi uzakta gerçekleşir, büyük olur ve çok sayıda insanı kapsarsa, o trajediyi daha uzak ve daha az duygusal bir perspektiften ele alırız. Bu, kötü kalpli olduğumuz için değil, insan olduğumuz için böyledir.” Bu noktada akılcı düşünmeye çalışmak, aslında empatiyi olumsuz etkiliyor. Çünkü bir insanın acısını milyonlarca insanla çarpma türünden hesaplamalar yapmaya çalışmak, sorunlara ilgimizi yoğunlaştırmak yerine içimizdeki merhamet duygusunu baskılıyor ve bizi durduruyor. Stalin’in dediği gibi “Bir insanın ölümü trajedi, bir milyon insanın ölümü ise istatistik&#8221; haline geliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-24656 aligncenter" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/02/foto2.jpg" alt="" width="550" height="364" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/02/foto2.jpg 550w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/02/foto2-320x212.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 550px) 100vw, 550px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sanatın beklenmedik faydası</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İnsanlar, yakınlık kurdukları felaketlerde harekete geçiyor ve olaylar hayal güçlerini aştığında kilitlenip kalıyorlarsa kitlesel trajedileri çözmek için insanlıktan umudumuzu kesmeli miyiz? Sanatın ve sanatçıların tam bu aşamada devreye girdiğini ve modern hayattaki yerlerine anlam kattıklarını düşünüyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ai Weiwei’nin işleri üzerinden insanlığa katkısı, mültecilerin problemleri, devletin koyduğu yasaklar, polis zoru ve hapis cezaları gibi politik kararların yaşamımız üzerindeki etkisine ve modern çağ felaketlerine ayna tutmak. Bir sanatçı olarak, toplumların dünyadaki olaylarla yakınlık kurabilmesini sağlamak ve bunları zihnimizde canlandırmaya yardımcı olmak. Yaradılış gereği duygularımızın fazla esiri altında ve irrasyonel canlılar olarak, sanatın en beklenmedik faydasının, toplumsal gerçekliklerimizin farkına varmamızı sağlaması olurdu diye düşünüyorum. Sanat aracılığıyla farkına varabileceğimiz daha anlamlı pek az şey var.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/02/22/trajediler-sanatin-beklenmedik-faydasi/">Trajediler ve Sanatın Beklenmedik Faydası</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Bilinmeyene güvensizlik duyulması dar bir dünyanın işaretidir&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/15/bilinmeyene-guvensizlik-duyulmasi-dar-bir-dunyanin-isaretidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Karakaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jan 2018 12:41:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Geert Hofstede]]></category>
		<category><![CDATA[IBM]]></category>
		<category><![CDATA[Kültürel Boyutlar Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[NASA]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.242.17.13/?p=23561</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;&#8230;Kendimize o kadar fena bir dünyada yaşamadığımızı hatırlatma görevimiz baki olmalı diye düşünüyorum. Çünkü tarih, pek çok zorlayıcı olay ile birlikte büyüme ve gelişme fırsatlarını da beraberinde getirdi. Soğuk savaş dönemini yaşamış hangi birey bunun biteceğini, ABD ile Rusya başkanlarının bir gün yan yana gelebileceğini söyleyebilirdi? Berlin Duvarı’nın bir gün yıkılacağını; İsrail ve Filistin arasında [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/15/bilinmeyene-guvensizlik-duyulmasi-dar-bir-dunyanin-isaretidir/">&#8220;Bilinmeyene güvensizlik duyulması dar bir dünyanın işaretidir&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;&#8230;Kendimize o kadar fena bir dünyada yaşamadığımızı hatırlatma görevimiz baki olmalı diye düşünüyorum. Çünkü tarih, pek çok zorlayıcı olay ile birlikte büyüme ve gelişme fırsatlarını da beraberinde getirdi. Soğuk savaş dönemini yaşamış hangi birey bunun biteceğini, ABD ile Rusya başkanlarının bir gün yan yana gelebileceğini söyleyebilirdi? Berlin Duvarı’nın bir gün yıkılacağını; İsrail ve Filistin arasında bir dönem barış yaşanabileceğini, İzak Rabin ve Yasser Arafat’ın el sıkışacağını kim tahmin edebilirdi?&#8221;</strong></p>
<p>Yılın son günleri… Birkaç gün içinde takvimde yeni bir sayı belirecek, belki biraz kar yağacak ve kişisel tarihimizde iz etmiş büyüklü küçüklü bazı olaylar biten yılda kalacak. Dünyamız bu turun başındayken ettiğimiz temennileri, koyduğumuz hedefleri hatırlayacağız. Muhtemelen bir kısmını gerçekleştirememiş olacağız ancak bundan hüzün de duymayacağız. Zira, önümüzde uzun bir tur daha var ve yeni yıl, yenilikler getirir.</p>
<p>Yılın son günlerinden birinde havaalanındayım. Yeni yıla ailemle girmek için birazdan binecek olduğum uçakta birkaç saat oyalanmama yarayacak bir eğlence arayışı içindeyim. Havaalanındaki kitapçıya girip dergi reyonuna gittim. Sıradan bir günün yaklaşık yarısını harcatacak kadar çok konuda ve sayıda yayına göz gezdirmeye başladım. Görünen o ki, tüm yayın kuruluşları da el birliğiyle aynı konunun peşinde. Yeni bir yıl, yeni istekler ve yeni bir biz… Ancak bununla da sınırlı değil. Yeni bir dünya ve gelecek hayali de tartışma konusu. Gözlerimin kanıksadığı başlıklara daha dikkatli bakmaya başladım. 2018’e dair öngörüler, yeni yılda sürdürülebilirlik, modanın geleceği, siyasilerden beklentiler, rakamlar, savaşlar ve felaket tahminleri&#8230;Medeniyetin son birkaç yıldaki &#8216;ilerlemesine&#8217; bakarak tahmin edilmeye çalışılan bir minicik yıl var baktığım başlıklarda. Bir de bu kadar çok öngörünün olduğu yerde içimi kaplayan bir belirsizlik hissi.</p>
<p>Karşısında durduğum yayınların başlıklarında, geleceği düşlüyor olmanın yarattığı heyecanla karışık ürkekliği görüyorum. Heyecan duygusunun belirsizlik hissini beklendiği kadar yendiğini düşünmüyorum. Bir yanda bizi bekleyen önemli gelişmeler, dünyayı kasıp kavuran trendler, karşımıza çıkacak yeni yollar, dönemeçler ve yokuşlar var. Öte yanda, tüm bunların, teknolojideki ilerlemenin, siyasetteki değişimin yarattığı tedirginlik hissi. Güncel gelişmeleri ve tarihteki &#8216;ilerlememizi&#8217; konuşurken insanlığa ve geleceğimizin daha iyi olacağına duyduğumuz şüphenin temelinde ne yatıyor? Neden işimizi kaybetmekten korkmadan geleceğin mesleklerinden söz edemiyoruz? Evlerimizin, arabalarımızın neye benzeyeceğinden, yapay zekadan, yer değiştiren veya göç eden dünya nüfusundan konuşurken yaşadığımız çekincelerin altında ne yatıyor?</p>
<p><strong>Belirsizliği göz ardı etme endeksi</strong></p>
<p><a href="https://geert-hofstede.com/" target="_blank" rel="noopener">Geert Hofstede</a>, Hollandalı bir sosyal psikolog ve eski bir IBM çalışanı. IBM’deki görevi sırasında büyük bir anket çalışması yaparak çeşitli kültürleri barındıran organizasyonlar ve gruplar üzerine önemli bir çalışma yürütüyor. Uygulamaya ve çıktılara yöneltilen bazı eleştirilere rağmen, bu çalışmanın sonucunda bugün kültürlerarası iletişimi anlamamıza yardımcı olan Kültürel Boyutlar Teorisi (Hofstede’s Cultural Dimensions Theory) ortaya çıkıyor.</p>
<p>Hofstede’nin teorisi, kültürel değerlerin davranışları nasıl etkilediğini ve bir kültürdeki bireylerin neden belirli bir şekilde davrandığını açıklamaya yarayan bir çerçeve sunuyor. Bu çerçevede, bir kültürün altı farklı boyutu (endeks) bulunuyor: Güç mesafesi, bireyselliğe karşı kolektivizm, belirsizlikten kaçınma (ya da belirsizliği göz ardı etme), maskülenliğe karşı feminenlik, uzun vadeli oryantasyon ve özgürlüğe karşı sınırlama. Bu boyutların açıklanmasında iki uç nokta belirtilerek bir kültürün hangi uca daha yakın olduğu belirleniyor.</p>
<p>Bu boyutlar arasından belirsizlikten kaçınma (ya da belirsizliği göz ardı etme) endeksinin yaşadığımız ülkeyi ve yeniliklere bakışımızı anlamlandırmakta önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Bu endeks, bir sosyal organizasyonun ve/veya kültürün geleceğin öngörülemez olmasını, belirsizlik veya muğlaklığı nasıl karşıladığını gösteriyor. Geleceği kontrol altına almaya mı çalışmalıyız yoksa bekleyip görmeli miyiz? Belirsizliği kabul etme kapasitesi düşük toplumlarda herhangi bir belirsizliğe karşı kaygı yüksek olarak belirtiliyor ve bu kaygıdan kaynaklı olarak her durumu belirli hale getiren kurallar konulması veya çözümler üretilmesi bekleniyor. Bununla birlikte, yüksek orandaki belirsizlikleri kabul edebilen toplumların kültürel ilişkilerinin daha yüksek olduğu söylenebilir. Bu kültürler değişime daha açık, yeni kültür ve yeni fikirlere saygı gösterme seviyeleri daha yüksek olarak belirtiliyor.</p>
<p><a href="https://www.hofstede-insights.com/country-comparison/turkey/" target="_blank" rel="noopener">Türkiye bu boyutta 85 puan alarak</a>, belirsizliği kontrol altına almak için kurallara ve yasalara ciddi ihtiyaç duyan bir kültüre sahip olduğunu söylüyor. İşin ilginç yanı ise burada başlıyor. Çünkü içinde bulunduğumuz kültürde, belirsizliğin yarattığı kaygıyı dindirmek için kurallar ve yasalar yerine ritüelleri kullanıyoruz. Yani, dini referanslar ve “Allah” kavramı, dini kodların ötesinde geleneksel anlamlar da barındırarak belirli durumlarda belirsizlik kaygısını azaltmak için kullanılıyor.</p>
<p>Hofstede’in teorisi bireysel farklılıkları göz önünde bulundurmadığını vurguluyor. Elbette, bir kültürü anlamak ve yorumlamak için pek çok başka girdiye de ihtiyaç var. Ancak, en genel anlamda geleceği nasıl algıladığımızı görebilmek için Türkiye’nin Hofstede endekslerindeki puanları önemli bir başlangıç sağlayabilir. Yeni girişimlere şüpheyle yaklaşma eğilimimizi, tanımadığımız, yakın çevremizden duymadığımız tavsiyelere karşı temkinli olma ihtiyacımızı, dünya trendlerini takip ederken yaşadığımız gerilimi açıklayabilir. Ve hatta eğer tartışmayı bir adım öteye götürürsek, süreci belirsizlikler ve batık maliyetler ile dolu AR-GE’nin ülkemizde neden gelişmediğini, çizgileri kesin çizilmiş kariyer ve hayat yollarının peşine neden daha çok düştüğümüzü ve hatta çocuklarımızı neden belirli tipte bir eğitim hayatına yönelttiğimizi tartışmak için giriş kapısı açabilir.</p>
<p><strong>Bilinmeyene güven duyabilme cesareti</strong></p>
<p>Her yeni günle dünyada daha çok taş yerinden oynuyor. Dünyanın en büyük güçlerinden birini, ne yapacağı kestirilemeyen bir lider yönetiyor; Avrupa Birliği bir yandan ekonomik krizin yaralarını sararken diğer yandan bağımsızlık talepleri, seçimler ve ayrılıklarla baş ediyor; dünyanın tacizle, ayrımcılıkla, savaşla mücadelesi bitmiyor. Teknoloji ve internet devlerinin ürün ve reklamlarıyla tüketici algısını manipüle ettiği, araçlarının terörizmde ve seçim kampanyalarında kötü amaçla kullanıldığı tartışılıyor. Kuzey Kore’nin roketleri her denemede daha uzağa erişiyor; drone endüstrisi büyüyor, yapay zekâ ve robotlar yükseliyor.</p>
<p>Birbirimize olan güvenin giderek azaldığı –ve bazı toplumlar için belirsizliğin yüksek kaygılar yarattığı- bir dünyada, tüm bu gelişmeleri izlerken gelecek pek de ümit vadedecek gibi görünmüyor. Fakat bazen durup kendimize o kadar fena bir dünyada yaşamadığımızı hatırlatma görevimiz baki olmalı diye düşünüyorum. Çünkü tarih, pek çok zorlayıcı olay ile birlikte büyüme ve gelişme fırsatlarını da beraberinde getirdi. Soğuk savaş dönemini yaşamış hangi birey bunun biteceğini, ABD ile Rusya başkanlarının bir gün yan yana gelebileceğini söyleyebilirdi? Berlin Duvarı’nın bir gün yıkılacağını; İsrail ve Filistin arasında bir dönem barış yaşanabileceğini, İzak Rabin ve Yasser Arafat’ın el sıkışacağını kim tahmin edebilirdi?</p>
<p>Geçen aylarda, blockchain’den insansız hava araçlarına teknolojinin hayatımıza katabileceği ve yön verebileceği önemli çözümleri tanımamızı sağlayan bir IBM etkinliğine davet edildim. İnternet temelinde üretilmiş pek çok çözüm, önümüzdeki birkaç yılı geçirdiğimiz yüzyıllardan çok daha farklı kılmaya tek başına yetiyor ve artıyordu. Birlikte katıldığım meslektaşımla konuşurken konu, yine tüm bunların korkutucu olup olmadığına geldi. Hayatlarımızın teknolojiyle nasıl şekilleneceğini kestirmek ne kadar güç olursa olsun korkutucu yanının daha az olduğuna inanmamız gerektiğini düşünüyorum. Bir zamanlar, yalnızca aydınlanmaya hizmet etmesi için keşfedildiği düşünülen elektriğin bugüne kadar hayatlarımızı nasıl şekillendirdiği düşünüldüğünde, yaşanan süreçler benzer. Ciddi bir altyapı dönüşümü yaşıyor ve bunun nerelere varacağını henüz yalnızca hayal edebiliyoruz. Nihayetinde, Ay&#8217;a gönderilen ilk insanla başlayan sürecin uzay turizmine varabileceğini, NASA’nın dünyaya benzeyen yedi gezegen keşfedebileceğini nasıl bilebilirdik?</p>
<p>Geleceği öngörmeye ve hayal etmeye çalışırken kaygı duymak, hem kocaman evrende tek başımıza minik bir parça olduğumuzdan hem içinde yaşadığımız kültürün doğal özelliklerinden hem de tarihte insanoğlunun neden olduğu büyük facialardan ve işlediği/işlemeye devam ettiği kabahatlerden… Ancak, adını anımsayamadığım bir kitapta rastladığım cümlenin dediği gibi “Bilinmeyene güvensizlik duymak dar bir dünyanın işaretidir.” Ve aslında daha zor olan, tarihe dönüp bakınca dünyanın bizi iyi anlamda hayretler içerisinde bırakmadığı bir dönem bulabilmek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.instagram.com/baskabiryerdeyim/" target="_blank" rel="noopener">instagram: baskabiryerdeyim</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/15/bilinmeyene-guvensizlik-duyulmasi-dar-bir-dunyanin-isaretidir/">&#8220;Bilinmeyene güvensizlik duyulması dar bir dünyanın işaretidir&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aynı şehrin anıları</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/07/ayni-sehrin-anilari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Karakaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Dec 2017 07:56:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Italo Calvino]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20653</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Uzun süre seyretmeye cesaret edersek veya ansızın durup düşünürsek, İstanbul, kentlerin içine gizlenmiş, sürekli biçim alıp, değişip dönüşen başka kentlerin bir imgesi bana göre. Bu kentlerde kelimeler, arzular ve anılar takas edilirken yaşanan değiş-tokuşun tarafları da bazen biz kent sakinleriyiz, ama çoğu zaman İstanbul ve biziz.&#8221; Bir cumartesi günü babamla İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt Kampüsü‘ne doğru [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/07/ayni-sehrin-anilari/">Aynı şehrin anıları</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Uzun süre seyretmeye cesaret edersek veya ansızın durup düşünürsek, İstanbul, kentlerin içine gizlenmiş, sürekli biçim alıp, değişip dönüşen başka kentlerin bir imgesi bana göre. Bu kentlerde kelimeler, arzular ve anılar takas edilirken yaşanan değiş-tokuşun tarafları da bazen biz kent sakinleriyiz, ama çoğu zaman İstanbul ve biziz.&#8221;</strong><span id="more-21484"></span></p>
<p>Bir cumartesi günü babamla İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt Kampüsü‘ne doğru yürüyoruz. Geçtiğimiz yollarda babamın gençliğinden nadide anılar bize eşlik ediyor. Sayısını, her köşe başına bir anı düşecek şekilde hesap edebiliriz. Okulun kapısına vardığımızda güvenlik görevlisi tarafından durduruluyoruz. Güvenlik görevlisi, İstanbul’un aralık havasından daha soğuk. Babam kapıdan içeri girebilmek için ricacı sözlerle okulun mezunlarından biri olduğunu açıklamaya çalışıyor. Güvenlik görevlisi, görevinden güç alan bir kendinden eminlikle, “Kaç mezunusunuz?” diye soruyor. Babam, senelerden güç alan bir kendinden eminlikle, “1975” diye cevaplıyor. Güvenlik görevlisi hiç bekletmeden açıyor kapıyı bize.</p>
<p>Babam 70’li yıllarda İstanbul’da okuyan kimilerine göre şanslı kimilerine göre şanssız o kuşaktan. Şehre ne zaman ayak bassa anılar derya. Üniversitenin bahçesinde in cin top oynuyor ama babamın gözlerinin önünde kalabalık anılar var. Aynı manzaraya bakarken onun gördükleri benim gördüklerimden çok farklı. Bir iki köşe döndükten sonra, ucunda okulun büyük kapısı, iki yanında kocaman gövdeli ağaçlar olan yola giriyoruz. Babamın göz bebekleri bir anda parlıyor. Ve kalbime kazınan cümlelerle açıklıyor gözlerindeki sevinci: “70’lerde olaylar olduğunda bu kapı hep kapanırdı. Ama ben en çok bu yolu yürümeyi severdim.”</p>
<p>Babam o kapıya bakarken 70’li yıllardaki olayları hatırlıyor. İstanbul’da bir başına ve zor koşullarda gelip geçtiği yolu, altı diğer kişiyle paylaştığı öğrencilik evini, arada bir Eminönü’ne inmeyi, pazardan balık almayı…. Bense aynı kapıya bakıp, staj yapmak için ilk kez İstanbul’a geldiğim yılı hatırlıyorum. Yorulmak bilmeden her köşesini görmeye çalıştığım hafta sonlarını, o kapının diğer tarafına o yazın en sıcak günlerinden birinde kurulmuş kitap tezgahlarını, tezgahlar arasında yürürken ayaklarımıza dolanan kedilere bitirdiğimiz böreklerin kabında verdiğimiz suyu…</p>
<p>Buraya taşındığımdan beri babam beni pek çok kez ziyarete geldi. İstanbul’dan mezun olduğu yıllar ve benim İstanbul’a taşınmam arasında geçen zamanda, şehri yalnızca birkaç kez ziyaret etmişti. Bu yüzden, yan yana durup aynı manzaraya bakarken gözlerimiz bambaşka şeyler görüyor. Onun gözleri Haliç’e bakınca, artık eski yerlerinde beklemeyen balıkçı takalarını görüyor, örneğin; benimkiler aynı yerde, bir kere tesadüfen geçerken gördüğüm yunus balıklarını. Onun gözü, şimdi konser alanı, üniversite, kafe olmuş binaların hak ettiğince hürmet görmemiş dış cephelerine takılıyor. Benim gözlerim, o binaların ihtişamına hürmet göstermeyen komşu binaların düşük zevkine&#8230; İstanbul’da harcadığımız zaman arttıkça birbirimizle daha çok anı değiştiriyoruz.</p>
<p>Bu şehirden hiç ayrılmamış olanlarla da aynı deneyimi paylaşıyorum üstelik. Gerçek İstanbul sayılabilecek, geçmişte gayrimüslim semti sayılan bir yerde oturuyorum. Semtin ilk sakinlerinden Türkiye Ermenisi ev sahiplerim beni seviyor, ben de onları. Çünkü bir araya geldiğimizde onlar bana &#8216;boğaz’dan kasa kasa çıkan balıkları, Suadiye’yi, yazın Adalar’ı; eskiden İstanbul’da “Ermeni’nin mutfakta, Yunan’ın yatakta, Türk’ün sokakta hayırlı olduğu” zamanları anlatıyor. Ben onlara, gençlerin bugünlerde sıklıkla gittiği yerleri, şimdi geçmenin mümkün olmadığı caddeleri, belki İstiklâl’i biraz, ama onları çok da üzmemeye çalışarak…</p>
<p>Bir yerin, bir şehrin insanda bıraktığı etki üzerine sayfalarca yazılabilir. Çünkü şehirler kadar aklımızda ve içimizde olanların tezahürü olabilecek pek az şey var diye düşünüyorum. Şehirler, okuduğumuz kitapların, hayatımızdaki insanların, hayallerimizin ve duyularımızın toplamı. Çoğu zaman da kişisel tarihimizin ve olduğumuz insanın&#8230; Ve İstanbul neredeyse tek başına bunu kanıtlar gibi.</p>
<p>Kent üzerine yazılmış en önemli kitaplardan Görünmez Kentler’in yazarı Italo Calvino, <a href="https://monoskop.org/images/6/60/Calvino_Italo_Gorunmez_Kentler.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>kitap üzerine yaptığı bir konuşmasında</em></a> çok güzel betimliyor bir şehri. “Kentler birçok şeyin bir araya gelmesidir: Anıların, arzuların, bir dilin işaretlerinin” diyor ve devam ediyor, “Kentler takas yerleridir, tıpkı bütün ekonomi tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi, ama bu değiş-tokuşlar yalnızca ticari takaslar değil; kelime, arzu ve anı değiş-tokuşlarıdır.”</p>
<p>İstanbul da bir takas yeri bana göre… Şehrin yere yakın ve yerden uzak evleri, birer yıl arayla berber, camcı ve kafe olan giriş katları, yerin altındaki veya yerin üstündeki istasyonları, yol kenarındaki benzinlikleri de birer takas yeri. Benim için bahsi geçen değiş-tokuş, senelerce büyük taraftar gruplarını ağırlayıp yıkılmış stadyumların yatağında, bir dönemin kalbini ve umutlarını gömdüğü parklarda gerçekleşiyor çoğu zaman. Tam şehirden umudumu kesmişken, bir sabah uyandığımda &#8216;boğaz’daki anlam verilemez turkuazlıkta birden canlanıyor.</p>
<p>Uzun süre seyretmeye cesaret edersek veya ansızın durup düşünürsek, İstanbul, kentlerin içine gizlenmiş, sürekli biçim alıp, değişip dönüşen başka kentlerin bir imgesi bana göre. Bu kentlerde kelimeler, arzular ve anılar takas edilirken yaşanan değiş-tokuşun tarafları da bazen biz kent sakinleriyiz, ama çoğu zaman İstanbul ve biziz. Üstelik, İstanbul’da bir zaman sonra, hiç aklımızda yokken yolumuza çıkan anılarla aramızda söze bile gerek kalmayabiliyor bazen.</p>
<p><strong>Ana görsel:</strong> Özge Karakaya, İstanbul 2015;<a href="https://www.instagram.com/baskabiryerdeyim/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"> https://www.instagram.com/<wbr />baskabiryerdeyim/</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/07/ayni-sehrin-anilari/">Aynı şehrin anıları</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“İzleyeceğim Yolu Ben Çizdim”*</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/09/izleyecegim-yolu-ben-cizdim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özge Karakaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Nov 2017 22:15:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[aylak]]></category>
		<category><![CDATA[Bige Örer]]></category>
		<category><![CDATA[flâneur]]></category>
		<category><![CDATA[Frédéric Gros]]></category>
		<category><![CDATA[Gustave Flaubert]]></category>
		<category><![CDATA[Henry David Thoreau]]></category>
		<category><![CDATA[Rouen]]></category>
		<category><![CDATA[walter benjamin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=19964</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Aslında yürüyerek temizlenmenin, arınmanın hepimiz için doğruluğundan söz edemez miyiz? İnsan yürüyerek yenilenebilir, yeniden doğabilir. Kutsal olarak kabul edilen bir yol olsa da olmasa da, yürüyen kişi bir inanan olsa da olmasa da yürümek bizi değiştirir. Kimi zaman kendimizi bulmak kimi zaman kendimizden uzaklaşmak için yürürüz, ama çıktığımız tüm yollardan değişmiş olarak dönmeyi ümit ederiz. [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/09/izleyecegim-yolu-ben-cizdim/">“İzleyeceğim Yolu Ben Çizdim”*</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Aslında yürüyerek temizlenmenin, arınmanın hepimiz için doğruluğundan söz edemez miyiz? İnsan yürüyerek yenilenebilir, yeniden doğabilir. Kutsal olarak kabul edilen bir yol olsa da olmasa da, yürüyen kişi bir inanan olsa da olmasa da yürümek bizi değiştirir. Kimi zaman kendimizi bulmak kimi zaman kendimizden uzaklaşmak için yürürüz, ama çıktığımız tüm yollardan değişmiş olarak dönmeyi ümit ederiz. Çünkü yürümek, içimizde ölmesi gereken şeyleri öldürerek bize yeniden azar azar can katar&#8230;&#8221;</strong><span id="more-21369"></span></p>
<p>Soğuk bir kış günü, üzerimde bilmem kaç kat kıyafetle yürüyorum. Sağ yanımda çektiğim valiz, indiğim son taşıttan sonra arka tekerinin birine veda etti. Artık kendi ağırlığıma eklenen valizin ağırlığı daha da fazla. Sene 2011, Paris’te Montparnasse tren garındayım. Etrafımdan vızır vızır geçen insanlar yavaşlığıma homurdanıyor. Oysa ben biraz da yavaşlamak için geldim buralara kadar. Evimden çok uzaklarda, kuşlar gibi özgür hissettiğim o soğuk kış gününde, kendime başka bir ev inşa etmek üzere olduğumdan habersizim. Varmam gereken şehre son bir şehir kaldı.</p>
<p>Rouen adı verilen şehre gitmeye çalışıyorum. Rouen, Gustave Flaubert’in doğduğu, Jeanne D’Arc’ın yakıldığı, Paris’in bir saat uzağında ve her zaman gölgesinde kalmış bir Normandiya kenti. Benimse başıboş dolanmayı öğrendiğim yer… Altında yaşadığım çatıdan çıkıp aklımda hiçbir hedef olmadan saatlerce yürümenin keyfini bu şehirde öğrendim. Beni çağıran sokaklara düşünmeden sapmayı, durmamı söyleyen manzaralar karşısında durmayı, gün dönerken göğü saran ışık oyunlarını yakalamayı; sessiz karşılaşmaların, tesadüflerin ve şehrin kendi sesinin içinden sessizce geçmeyi orada öğrendim.</p>
<p>Rastlantı olmasa gerek, “aylak” ya da &#8216;<em>flâneur&#8217;</em>, yani amaçsızca gezinen kişi figürünün zamansız bir karaktere dönüştüğü topraklardaydım. Sonraki yıllarda pek çok coğrafyaya seyahat ettim, yüzlerce şehri yürüyerek gezdim. Bir ayağımı öbürünün önüne hiç düşünmeden ata ata yürürken aklımdan geçenleri ve olduğum insanı daha çok sevdim. Yine rastlantı olmasa gerek, yürümekle ve aylaklıkla ilgili bana ilham veren pek çok şeyle karşılaşırım hep. Bunlar arasından anlatılacak pek çok şey olsa da bana yürümek, amaçsızca yürümek için ilham veren bir kitabı, bir sergiyi ve yakın zamanda gerçekleştirdiğim birkaç seyahati özellikle anlatmak istiyorum.</p>
<p><strong> </strong><strong>Yürümenin Felsefesi- Frédéric Gros</strong></p>
<p>Dokunduğumuz her şeyin tükendiği bir evrende yaşıyoruz. Modern hayatlarımız bizi hıza ve hızlı olmaya, hızlı yaşam ise daha çok tüketmeye itiyor. Oysa &#8216;<em>Yürümenin Felsefesi&#8217;</em> kitabında aylakların tüketmeyen ve tüketilmeyenler olarak tanımlanması bana umut veriyor. Ara ara açıp okumaya doyamadığım bu kitapta, “Yürümek kenara çekilmektir” diyor yazar; “Çalışanların kenarından, hız yapılan yolların kenarından, servet ve sefalet üretenlerin, sömürenlerin, emekçilerin kenarından, kış güneşinin solgun yumuşaklığını ve ilkbahar esintisinin tazeliğini hissetmekten daha önemli işleri olan ciddi insanların kenarından uzaklaşmaktır.”</p>
<p><em>Yürümenin Felsefesi</em>’ne göre aylak, hesap yapmadan, yavaş adımlarla ve gören gözlerle geçer dünyadan. Bu yüzden, Gros öncelikle yürümeyi spor yapmaktan ayırarak başlar işe. Sade ve sadece yürümenin maddiyattan ve rekabetten bağımsız doğasına övgüde bulunur. Şöyle bir dolaşıp gelmenin endişeleri nasıl hafiflettiğinden, bizi mecburiyetlerimizden kurtardığından, hızdan uzaklaştırdığından bahseder. Aylak, fark eder. Günün alçaldığı ve yükseldiği, zamanın esnediği anları, karşılaşmaları ve sessiz sohbetleri, uzlaşma ve ters düşme sahnelerini yakalar, hatta çalar Gros’ya göre.</p>
<p>Yazar, kitabında başka düşünür ve yazarların yürüyüş rutinlerine ve görüşlerine yer vermeyi de ihmal etmez. Bunlar arasında beni en çok çarpan bölümlerden biri de “Yabanın Fethi” başlığı altında Henry David Thoreau’ya ayrılan bölüm. Çünkü Thoreau’nun “kârı faydadan ayırmaya yarayan yeni ekonomisi”, tüketen ve tüketilen dünyamızın tüm dertlerine çare gibi görünüyor bana. “Bir şeyin maliyeti aslında ister derhal ister uzun vadede olsun, hayatta neye mal olduğuyla ölçülür” diye alıntılar Gros. Ormanda çıkılan uzun bir yürüyüşten insan ne kâr elde edebilir?- Hiç. Peki bu mantıkla, şöyle bir yürüyüp gelmek beyhude bir eylem midir? Bana göre tam aksi. Yürümek, içimi ve dışımı bir edip yaşamımı dengelemekle bana en çok faydayı sağlıyor. Aylaklık, beni özgürleştiriyor.</p>
<p><strong> &#8220;</strong><strong>Aylaklar/ Flâneuses&#8221;- Fransız Kültür Merkezi/İstanbul </strong></p>
<p>Bugünlerde İstiklal Caddesi’nde yürümek bedenimde birbiriyle ters düşen pek çok duyguyu uyandırıyor. İstanbul’la bağı henüz birkaç seneye dayanan biri olsam bile anılarımın üzerine basıp geçmemek için rotamı değiştiriyorum sık sık. Yolum caddeye düşecekse muhakkak Tünel’den çıkıyorum. Aylak rota çizer mi? Çizmez ama bu defa aylaklık uğruna caddenin başındaki Fransız Kültür’e doğru bir rota çizdim.</p>
<p>Sergi küratörü Bige Örer’in sözleriyle &#8216;Aylaklar&#8217; sergisi, farklı zamanlarda Paris’te yaşamış beş sanatçının içinde yaşadıkları alan ve şehirle kurdukları etkileşimi doğuran “yürümek”ten yola çıkarak oluşturulmuş. “Yürümenin felsefi, coğrafi, manevi, toplumsal, siyasi ve edebi anlamda sorunsallaştırıldığı bu etkileşim serginin belkemiğini oluşturuyor.” Sergi kapsamında Aslı Çavuşoğlu, Güneş Terkol, İnci Furni, Yasemin Özcan, İz Öztat ve Zişan olmak üzere altı sanatçının işleri sergileniyor.</p>
<p>Yürümek, hareket etmek, düşüncelere gebe. Aylaklar yolda ilerlerken karşısına çıkacaklardan henüz bihaberdir. Akıp giden görüntüler değiştikçe zihnin akışı da değişir. Bu şekliyle aylaklık, bir nevi yaratıcı düşünme yöntemi. Sergideki eserleri görmek beni yürümek kadar şehirdeki hareket alanları ve engelsiz hareket özgürlüğü üzerine de yaratıcı düşünmeye davet etti.</p>
<p>Yürüyen kişi pek çok şeyin peşinden gider. Sanatçıların eserleri yürürken peşine düştüğümüz yeni olayları, olasılıkları ve kendimizi; kurulu olmayan düzeni, başka hayatları ve hayalleri; inançları, talepleri ve arzuları anlattı bana. Yürümeyi kültür, tarih ve edebiyat bağlamında yeniden yorumlayarak yürüme eyleminin sonsuz sonuçlarının içine çekti.</p>
<p>Sergide, Yasemin Özcan’ın “Flanöz’ün Kalbi” başlıklı sunum performansı ise, &#8216;<em>limonata&#8217; gibi havalarda</em> kadının toplumda kendine yürüyerek yer açması üzerine düşündürerek salondaki biz &#8216;flanözlerin&#8217; kalbini aynı tempoya sabitledi sanıyorum.</p>
<p><strong> </strong><strong>Yürüyerek Arınmak: Kudüs </strong></p>
<p>Kutsal olanın kutsallığı nereden gelir? Uğruna çekilen cefadan kaynaklandığı konusunda yaygın bir algı olabileceğini tahmin ediyorum. Tarih boyunca dini yolculukların “çile” yolculuğu olarak adlandırılmasının da bunda payı vardır muhakkak. Ancak zorlu tırmanışlar yapılarak ulaşılabilen dağ zirvelerine ya da uzun yolculuklar sonucu varılabilen arazilere yerleştirilen kutsal mabetler bunu kanıtlar gibi.</p>
<p>Geçen aylarda seyahat ettiğim Kudüs’te, herkes gibi yalnızca yürüdüm. Tarihi şehir yürümek dışında pek bir şeyi mümkün kılmayacak kadar küçük. Buna rağmen üç büyük dinin kutsal kabul edilen mekanlarına ev sahipliği yapıyor. İki sokağı dolduracak kadar adım atmak insanı bir öteki mahalleye, dolayısıyla &#8216;öteki&#8217; dine, dolayısıyla &#8216;öteki&#8217; kültüre taşıyor. Üstelik yürünen her yol, sıradan bir yol değil Kudüs’te. Kutsal Kabir Kilisesi’nden başlayarak devam eden, Hristiyan inancına göre İsa’nın sırtında çarmıhla yürüdüğüne inanılan Çile Yolu da Kudüs’te bulunuyor.</p>
<p>İnananlar için kutsal yollara kazınmış ayak izlerini takip etmek ibadet etmek olarak görülüyor. Aslında yürüyerek temizlenmenin, arınmanın hepimiz için doğruluğundan söz edemez miyiz? İnsan yürüyerek yenilenebilir, yeniden doğabilir. Kutsal olarak kabul edilen bir yol olsa da olmasa da, yürüyen kişi bir inanan olsa da olmasa da yürümek bizi değiştirir. Kimi zaman kendimizi bulmak kimi zaman kendimizden uzaklaşmak için yürürüz, ama çıktığımız tüm yollardan değişmiş olarak dönmeyi ümit ederiz. Çünkü yürümek, içimizde ölmesi gereken şeyleri öldürerek bize yeniden azar azar can katar. Yeni ve iyileşmiş bir ben oluruz yürüyüşün sonunda. Tıpkı her seyahatimden döndüğümde hissettiğim gibi.</p>
<p><strong>*</strong><em> Immanuel Kant</em></p>
<p><strong>Ana görsel:</strong> Özge Karakaya, Ürdün 2017; <a href="https://www.instagram.com/baskabiryerdeyim/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">instagram.com/baskabiryerdeyim/</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/09/izleyecegim-yolu-ben-cizdim/">“İzleyeceğim Yolu Ben Çizdim”*</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
