<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Erdal Aktaş, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/author/erdal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/erdal/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 12 Dec 2018 16:14:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Erdal Aktaş, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/erdal/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İranlı yeni genç kuşak mücadeleyi bırakmayacak</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/10/iranli-yeni-genc-kusak-mucadeleyi-birakmayacak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2018 13:41:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[HAKAN GÜNEŞ]]></category>
		<category><![CDATA[HAMANEY]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[İRAN DEVRİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[israil]]></category>
		<category><![CDATA[İSYAN]]></category>
		<category><![CDATA[protesto]]></category>
		<category><![CDATA[RUHANİ]]></category>
		<category><![CDATA[suudi arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[TAHRAN]]></category>
		<category><![CDATA[TUDEH]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://sivilsayfalar.overteam.com/?p=23199</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doç. Dr. Hakan Güneş: İran tarihinde büyük protesto zincirlerine bakarsanız, Tahrir gibi tek bir meydana belirli bir süre için dolan toplumsal bir hareket değil, sürekli kendini yeniden ve yeniden ortaya çıkaran eylemler zinciri olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla yakın bir zamanda, çok daha güçlü bir hareket başlarsa hiç şaşırtıcı olmaz! İran’ın Meşhed kentinde 28 Aralık 2017’de ekonomik sıkıntıları [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/10/iranli-yeni-genc-kusak-mucadeleyi-birakmayacak/">İranlı yeni genç kuşak mücadeleyi bırakmayacak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Hakan Güneş: İran tarihinde büyük protesto zincirlerine bakarsanız, Tahrir gibi tek bir meydana belirli bir süre için dolan toplumsal bir hareket değil, sürekli kendini yeniden ve yeniden ortaya çıkaran eylemler zinciri olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla yakın bir zamanda, çok daha güçlü bir hareket başlarsa hiç şaşırtıcı olmaz!</strong></p>
<p>İran’ın Meşhed kentinde 28 Aralık 2017’de ekonomik sıkıntıları protesto etmek üzere başlayan eylemler kısa sürede farklı kentlere de yayılarak, rejim karşıtı gösterilere dönüştü. Süre giden eylemlerde en az 30 kişi yaşamını yitirirken, İran Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi, ülkesinde bir hafta süren ‘rejim karşıtı’ gösterilerin bastırıldığı ilan etti. Türkiye’de de ekranlarda  boy gösteren ‘derin analizciler’, ‘stratejistler’ ve ‘terörle mücadele uzmanları’, İran’daki toplumsal öfkeyi, yumurta fiyatlarındaki ‘vurguna’,  başta ABD, İsrail ve Suudi Arabistan olmak üzere ‘dış güçlerin oyununa’, İran rejiminin toplumda biriken ‘gazı almasına’ vb. nedenlerle açıkladı.</p>
<p>Bu ‘açıklayıcı’ zihin fırtınası ortamında, Sivil Sayfalar adına İran’daki  protestoları, sosyoloji ve sivil toplum temelinde konuşmak için mikrofonumuzu İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Üyesi Doç. Dr. Hakan Güneş’e uzattık. Hakan Hoca, İran’daki protestolarda hiçbir etnik söylemin gün yüzüne çıkmadığını belirterek ‘dış güçlerin oyunu’ açıklamalarının temelsizliğine işaret ederken, kuluçka döneminde olan yeni bir halk hareketinin kesintisiz olarak devam edeceğinin altını çiziyor.  Ve ekliyor: Ne İran rejimi ne de ‘düşmanları’, İran halkının müştereklerinde buluşmasını istemiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İran’da ne oluyor sorusuyla başlayalım…</strong></p>
<p>Birden fazla faktörün bir arada olduğu bir toplumsal itirazla karşı karşıyayız. Buna henüz tam bir ayaklanma diyemeyiz ama büyük bir toplumsal protesto ve itiraz olarak nitelendirebiliriz.</p>
<h4>“… KİMİSİNİN ETNİK NEDENLERLE, KİMİLERİNİN SOSYAL VE SİYASAL NEDENLERLE, BÜYÜKÇE BİR KISMININ DA EKONOMİK NEDENLERLE YAPTIĞI BU İTİRAZIN ORTAK NOKTASI, DİKTATÖRLÜĞÜN SON BULMASI YA DA EN AZINDAN KAPSAMLI BİR REFORMA GİDİLMESİ.”</h4>
<p><strong>Neye itiraz ediliyor?</strong></p>
<p>Birden fazla başlık söz konusu. İran sıkışmış bir toplum. Ekonomik rahatsızlıkların tetiklediği ama farklı türden çok fazla toplumsal, ekonomik ve siyasal itirazın ortaya döküldüğü bir patlama anı bu.</p>
<p><strong>Bu ‘patlamanın/öfkenin’ temelleri nedir?</strong></p>
<p>Tek bir temeli yok, onu söyleyelim. Belli bir ölçeğin üzerindeki toplumsal olaylar aslında herkesin kendi meşrebince katıldığı bir süreçtir. Dolayısıyla, ortak olan tek şey, bunun sebebi olan rejim. Yani İran’daki teokratik diktatörya. Dolayısıyla kimisinin etnik nedenlerle, kimilerinin sosyal ve siyasal nedenlerle, büyükçe bir kısmının da ekonomik nedenlerle yaptığı bu itirazın ortak noktası, diktatörlüğün son bulması ya da en azından kapsamlı bir reforma gidilmesi.</p>
<p><strong>1979’daki İran Devrimi’den farklı olarak güncel eylemlerde bir liderlik görülmüyor, bir de 1979 Devrim’inde esnaflara yönelik baskıların devrim sürecini tetiklediği gibi bir sav söz konusuydu…</strong></p>
<div id="attachment_21322" class="wp-caption alignleft"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-21322     lazyloaded" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/WhatsApp-Image-2018-01-08-at-17.38.28.jpeg" sizes="(max-width: 311px) 100vw, 311px" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/WhatsApp-Image-2018-01-08-at-17.38.28.jpeg 557w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/WhatsApp-Image-2018-01-08-at-17.38.28-300x167.jpeg 300w" alt="" width="311" height="173" data-lazy-src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/WhatsApp-Image-2018-01-08-at-17.38.28.jpeg" data-lazy-srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/WhatsApp-Image-2018-01-08-at-17.38.28.jpeg 557w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/WhatsApp-Image-2018-01-08-at-17.38.28-300x167.jpeg 300w" data-lazy-sizes="(max-width: 311px) 100vw, 311px" /></p>
<p class="wp-caption-text">İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Üyesi Doç. Dr. Hakan Güneş.</p>
</div>
<p>1979’a ilişkin bu tespite katılmam. 1979 neredeyse kesintisiz beş-altı yıllık protestolar zincirinin bir sonudur. Ve özellikle onun son bir yılı kesintisiz olarak devam etmiştir. Burada bir şeye dikkat çekeyim, bu çok önemli; bugün bu isyanın bitmiş olacağı söyleniyor, olabilir, bitebilir ama 40 gün sonra tekrar çıkmayacağını kimse söyleyemez. Zaten İran tarihinde büyük protesto zincirlerine bakarsanız, Tahrir gibi tek bir meydana belirli bir süre için dolan toplumsal bir hareket değil, sürekli kendini yeniden ve yeniden ortaya çıkaran eylemler zinciri olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla yakın bir zamanda, çok daha güçlü bir hareket başlarsa hiç şaşırtıcı olmaz!</p>
<p>İkincisi, burada da 1979’da da tek bir toplumsal kesim yok. O meşhur literatürden söz ediyorsunuz, bu Bazarilerin ve esnafın rolü konusu…O biraz da Türkçe’ye çevrilen kitapların kabahati, tabii ki çok önemli ama şüphesiz tek faktör değil. Bazariler özellikle İslami hareketin gücünü devşirdiği bir kesim. Bu çok önemli. Yoksa, öğrenci hareketinin, sosyalist hareketinin, işçi hareketinin, kadın hareketinin, Kürt-Türk etnik hareketlerinin değil. Ama haklısınız 1979’dan ve hatta 2009’dan farklılıklarını konuşalım.</p>
<h4>“AKTİVİSTLER REFORMCULARDAN DA UMUDUNU KESTİ.”</h4>
<p><strong>O halde İran’daki güncel protestoların, 1979 İran Devrimi’nden ve 2009’daki ayaklanmadan farkı ne?</strong></p>
<p>1979’da farklı siyasal liderlikler vardı. Dinci hareketin bir liderliği vardı, solcu-dinci akımın (Mücahidin-i Halk) liderliği vardı, ki bu çok önemli ikinci grup, Fedaiin ve TUDEH olmaz üzere sosyalist iki akımın liderliği vardı ve bunların arasında pek çok grup vardı. Bunların hepsi örgütlü güçlerdi ve karar aldıklarında bunları uygulayabilecek belirli bir mekanizmaya sahiptiler. İran’da gerek 2009’da gerekse şu anda tanık olduğumuz 2017-2018’deki eylemlerde kitleler örgütlü değiller. Fakat 2009’dakinin hiç değilse sözcüleri vardı yani o zamanki seçimle ilgiliydi ve seçimdeki Musavi ve Kerrubi gibi reformcu adaylar bir tür sözcülük yapıyorlardı. Dikkat edin orada da lider değillerdi. Yani İran’da örgütlenme hürriyeti olmadığı için insanlar çok yatay ve küçük gruplar halinde temas ediyorlar ve ortada birkaç yüz kişiyi geçebilecek bir örgütlenme olanağı zaten yok. Kuzey Kore gibi olmasa da İran’da çok çok baskıcı bir rejim ve insanlar bir araya kesinlikle getirilmiyorlar. Ama şu kadarına izin veriliyor: Mesela tiyatro grupları; ben size hiçbir yerde bulunmayan bir bilgi vereyim, sadece Tahran’dan 3 bin tane yeraltı tiyatrosu var. Bu şu demek: İran’da on yıllardır insanların ancak sanatla, şiirle ve tiyatroyla kendilerini ifade etme veya politika yapmalarına izin verilen bir denklem oluştu. Dolaysıyla insanlar ancak bu yatay sahalarda yaşam buluyorlardı. Şimdi her kentte faklı dinamikler söz konusu ama Tahran’ı konuşacak olursak, Tahran’daki gençlerin büyük ölçüde isyanının nedeni elektrik faturası, yumurta fiyatları değil. Ama Meşhed’de öyle başladı, İsfahan da kısmen öyle ve tabii ki Kermanşah. Kermenşah çok önemli Şii şehridir. Kermenşah’da da yine bütün basının atladığı bir bilgiyi söyleyeyim size, hepimizin gözleri önünde oldu: Daha çok kısa bir süre önce Mahmud Ahmedinejad döneminde yapılan “TOKİ”ler yıkıldı ve yüzlerce insan öldü. Dolayısıyla Kermanşah’a hiç şaşırmamak gerekiyor.  Depremde evi yıkılan, İslami rejim tarafından aldatılan, haklarını kullanamayan, gençler vs. bütün bunlar bir araya geldi. Not edelim İran’da genç işsizlik oranı çok yüksek. Şimdi bütün bunlar bir araya geldi ve toplumsal patlama oldu. Bu toplumsal patlama bugün/yarın bastırılabilir çünkü 2009’daki kadar kitlesel değil. Tekrar ediyorum İran’daki toplumsal hareketler tarihini bilmeyenler bunu fark edemez ama ben 40 gün sonra tekrar ortaya çıkmasına hiç şaşırmam.  Her eylem sürecinden bir ders çıkarılmalıdır. Ve evet, örgütsüz oldukları için galiba bu gençlerin bu kez çıkaracağı en önemli ders hızlı bir şekilde örgütlenmektir. Çünkü herkes değil ama bu eylemi yapan aktivist gençler, “Kahrolsun Hamaney” ve “Kahrolsun Ruhani” diyorlar. Yani reformculardan da umudu kestiler, bu en önemli fark. Bu şekilde yapılan eylemden çıkarılacak ders ise bunu örgütlü yapmak olacaktır. Dolayısıyla 2017-2018 eylemleri bitse dahi buradan çıkan en önemli sonuç başta gençler olmak İran’daki geniş toplumsal kesimler örgütlenmeye daha fazla ağırlık vereceklerdir.</p>
<p><strong>Diasporadaki İranlılardan da birtakım açıklamalar/yorumlar geliyor…</strong></p>
<p>Yurtdışında açıklama yapan gerek sol gerekse diğer örgütlerin İran içerisinde de bir etkisi olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Onlar daha çok basından izleyip ne olması gerektiği konusunda fikir yürütüyorlar ve çok zayıflar. Belki bundan sonra etki gösterebilirler ama Türkiye’de de insanlar özellikle sol kesim, olan biteni bu örgütlerin yayınladığı bildirilerden okumaya çalıştı fakat İran’da bu bildiriler okunmuyor, varlığı da bilinmiyor. Ama tabii ki, İran’daki hareket bir tür sekülerizm, liberalizm ve sol kültürün karışımıdır. Bunları, onların siyasal eylem kültüründe görmek mümkün.</p>
<h4>“SOKAĞA ÇIKAN VE İTİRAZ EDENLER ASLINDAN BİRBİRİNDEN FARKLI SLOGANLARLA ÇIKSALAR BİLE GERÇEKTEN ÇOK ÖNEMLİ BİR ORTAK PAYDALARI VAR: ‘ÜLKENİN KAYNAKLARINI NE DIŞARIDA SAVAŞI FİNANSE ETMEK NE DE MOLLALAR SINIFINI ZENGİNLEŞTİRMEK İÇİN DEĞİL ÜLKE HALKI İÇİN KULLANIN’ DİYORLAR.”</h4>
<p><strong>Bir çeşit karışım olarak nitelendirdiniz İran’daki siyasal eylem kültürünü. O halde İran’daki farklı toplum kesimlerin talepleri bir alanda, müştereklerin de buluşabilir mi?</strong></p>
<p>Mevcut rejimin hem ekonomi hem de siyasal ve toplumsal politikalarından rahatsızlar. Ne demek bu! Dünyanın en güçlü petrol kaynaklarına sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Bu gelirlerin yurtdışındaki savaşları finanse etmek için kullanıldığı, İran halkına aktarılmadığını ve söz konusu paranın mollaların lüks harcamaları için kullanıldığını söylüyorlar. Dolayısıyla ‘Bu zenginlikleri içeride kullanın’ diyorlar, ikincisi bu bir diktatörlüğe dönüşmüş durumda ve hiç kimse kendisini ifade edemiyor. Yönetim ‘Baskıcı bir dini diktatörlük haline gelmiştir, buna son verilmelidir’ diyorlar. Bunun yerine ne geleceğini söylemiyorlar, herkes farklı bir şeyi dile getiriyor. Şimdi bu ikinci bölüm içerisinde tabii ki siyasal özgürlüklerin yanında toplumsal özgürlüklerde var yani kadınların zorla kapatılması gibi kuralların kaldırılması…Şöyle söyleyelim karmaşık bir şey yok. İran’da insanların çok büyük bir çoğunluğunun ne istediği çok belli. Yani sokağa çıkan ve itiraz edenler aslından birbirinden farklı sloganlarla çıksalar bile gerçekten çok önemli bir ortak paydaları var: ‘Ülkenin kaynaklarını ne dışarıda savaşı finanse etmek ne de mollalar sınıfını zenginleştirmek için değil ülke halkı için kullanın’ diyorlar. İkinci olarak da ‘Özgürlüklerimizi artırın yani siyasal hayatın kısıtlanması, farklı örgütlenme ve partilerin oluşturulmasının önündeki engelleri kaldırın, ifade hürriyeti istiyoruz’ diyorlar. Burada bütün İran halkı birleşiyor.</p>
<h4>“…İRAN HALKI SÜREKLİ BİR UZLAŞMA YÖNÜNDE OY KULLANIYOR, EYLEM VE GÖSTERİLERDE BULUNUYOR. İRAN HALKININ ÇOK BÜYÜK BİR KISMI İNSANİ VE BARIŞÇIL EYLEMLER YAPIYORLAR, TALEPLERİ DE UZLAŞMA YÖNÜNDE FAKAT REJİM SERTLİK ÜZERİNE KURULMUŞ. YANİ ABD BAŞKANI TRUMP VE HAMANEY BİRBİRLERİNE MUHTAÇ İKİ FİGÜR.”</h4>
<p><strong>Peki bu ayaklanmanın İslami kültürel bir geri planı var mı?</strong></p>
<p>Hem 2009’da hem de bu eylemlere katılanların tamamının radikal bir sekülarizm peşinde olduklarını ben ileri süremem. Belki bazı öne çıkan radikal seküler fikirler görebilirsiniz ama büyük bir kısmı aslında yolsuzluğa bulaşmış ve dini, kişisel zenginlikleri için kullanan rejime karşılar. Yoksa dinin toplumsal hayattan tümüyle silinmesine taraftar olduklarını kesinlikle söyleyemeyiz. Reformcular tam da burada varlar, şimdi dolayısıyla 2009’da daha fazla ama bu eylemlerde de belli ölçülerde, her ne kadar “Kahrolsun Ruhani” sloganları atılsa bile, önemli ölçüde reformcuda sokaklarda. Dolayısıyla sokaklarda reformcular da var ve elbette Şii toplumsal kültürünün burada bir etkisi var.</p>
<p>Anladığım kadarıyla siz İran’ı bilen birisisiniz, şöyle bir konu var, İran zaten Türkiye’den de diğer İslam ülkelerinden de çok farklı. 1979 ‘daki kompozisyon zaten çok ilginç, orada İslamcı örgütler, solcu-İslamcı örgütler, İslami temaları olan solcu örgütler ve solcu örgütler olmak üzere enteresan bir skala var. Yani, sol, Şiizm, İslamizm oldukça karışıktır bu coğrafyada. Fakat artık şunu rahat bir şekilde söyleyebilirim artık İran’da da büyük bir kesim Türkiye’deki gibi yorulmuş durumda. Bütün bu söylediğim uçları, solu ve İslam’ı, ikisini de çok ılımı düzeyde sahipleniyorlar. Yani dinlerine ve kültürlerine ılımı bir şekilde sahip çıktıkları gibi sol siyaseti de bir tür Sovyet solu olarak algılamıyorlar daha çok sosyal demokrasi, özgürlük ve adalet olarak algılıyorlar. Bu temalar İran halkında yaşıyor ama hepsi daha ılımlı bir biçimde yaşıyor ve bir tür aslında uzlaşma arayışı içerisinde.</p>
<p><strong>Farklı kesimler arasında bir uzlaşma arayışının filizlendiğine mi işaret ediyorsunuz?</strong></p>
<p>Evet. Fakat ne tuhaf tıpkı bundan öncekiler gibi ne uluslararası güçler ne de mollalar rejimi (Hamaney) bu uzlaşmaya olanak vermiyor. İran halkı sürekli bir uzlaşma yönünde oy kullanıyor, eylem ve gösterilerde bulunuyor. İran halkının çok büyük bir kısmı insani ve barışçıl eylemler yapıyorlar, talepleri de uzlaşma yönünde fakat rejim sertlik üzerine kurulmuş. Yani ABD Başkanı Trump ve Hamaney birbirlerine muhtaç iki figür. Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan, Hamaney ve Trump, bunlar birbirlerini besleyen rejimler. İran halkı öbür tarafı oluşturuyor.  İran halkı bütün halklar gibi sabah çocuğunu okula göndermek, geçim ve güvenlik kaygısı duymamak istiyor. Ve bunu da bence oldukça güzel bir şekilde söylemine yansıtabilen bir halk.</p>
<h4>“..TAHRAN’DAKİ GENÇ AKTİVİSTLER RUHANİ’Yİ DE HAMANEY’İ DE İYİ POLİS KÖTÜ POLİS OLARAK ALGILIYORLAR. FAKAT BU DAHA UZUN BİR SÜREÇ ALIR ÇÜNKÜ BUNUN BİR LİDERİ, ÖRGÜTÜ, SÖZCÜSÜ VE YÖNLENDİREN BİR MEKANİZMASI YOK. AMA BUNA KARŞILIK ÇOK BÜYÜK BİR TEPKİ VAR.”</h4>
<p><strong>Gençlerin muhalif örgütleri yeterli bulmadığını söylemiştiniz.  Muhalif parti ve örgütler temsiliyetlerini yerine getiremiyor mu, yoksa gençler farklı bir şekilde mi  temsil edilmek istiyor? Biraz idealize edersek İran’da olup-bitenler sanki bu yönüyle Gezi sürecindeki kitle hareketini andırıyor</strong>…</p>
<p>Zaten tam anlamıyla bir muhalefet partisi yok. Sadece rejimin müsaade ettiği ılımlı, reformcu eğilimler var biliyorsunuz. Ruhani onlardan birisi, cumhurbaşkanı ama cumhurun başı olarak aslında İran’daki sistemde ikinci konumdaki kişi. Birinci konumdaki kişi anayasal olarak tanımlanmış dini lider, rehber yani. Şimdi dolayısıyla pek çok anayasal kurumun da başında cumhurbaşkanı değil, dini lider, Ali Hamaney var.</p>
<p>Şimdi gençler derken şunu kastediyorum: 2009’da aslında 80’li kuşak sokaktaydı bu sefer ise 90’lı kuşak sokakta. Bunlar bir kere farklı. Bu kez işsizlik daha fazla. Daha önce iş bulma umudu olan ve iş bulabilen bir kesim varken, şimdi iş tecrübesi olmayan ve iş bulma umudu da çok yüksek olmayan bir kesim var sokaklarda. Sokaklardaki gençler açısından söyleyecek olursak öncelikle yeni bir kuşak şu anda sahne almaya başlamış durumda. İkinci olarak da, Tahranlı gençler, tıpkı İstanbullu gençler gibi, ülkenin siyasal gidişatına diğer kentlerden daha farklı ve daha fazla yön verebilen kesim. Tahranlı üniversiteli gençlik diğerlerinden daha radikal fikirlere sahip ve daha öncü konumda. Şimdi bu kesimler şuna inanıyor: Sistem, geride bıraktığımız yaklaşık 40 yıl içerisinde sıkıştığı zaman bir reformcuyu öne çıkardı, toplumsal tepkinin gazını aldı, onları biraz rahatlattı/ pasifize etti ve tekrar yeni bir radikal adayı getirdi. Dolayısıyla bu rejim, derin İran saray entrikalarının devamıdır diye düşünüyorlar. Dolayısıyla da, özellikle Tahran’daki genç aktivistler Ruhani’yi de Hamaney’i de iyi polis kötü polis olarak algılıyorlar. Fakat bu daha uzun bir süreç alır çünkü bunun bir lideri, örgütü, sözcüsü ve yönlendiren bir mekanizması yok. Ama buna karşılık çok büyük bir tepki var. İran halkı oldukça iyi eğitimlidir. İslami rejimin yadsınamayacak iyi özelliklerinden birisi de kadınları için olağan üstü yüksek bir eğitim imkânı sağlamış olmasıdır. Ve bu eğitimli kesim şimdi çok güçlü bir şekilde, 1979’dan daha fazla üstelik kadının içinde olduğu bir toplumsal yapı halini, rejimin toplumun sosyal siyasal varlığını sorguluyor.</p>
<h4>“…EĞER ABD VE İSRAİL, İRAN’I KARIŞTIRACAK OLSAYDI, ETNİK KARTI OYNAYACAKTI FAKAT GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ ETNİK KART MASADA DEĞİL. DOLAYSIYLA SÖZÜ EDİLEN YABANCI GÜÇLERİN EN ÇOK YATIRIM YAPTIĞI KARTLAR DEVREDE OLMADIĞI İÇİN, BENCE O SÖZÜ EDİLEN YABANCI ODAKLAR HENÜZ OLAYI ANLAYABİLMİŞ DEĞİLLER SÖYLENDİĞİNİN AKSİNE.”</h4>
<p><strong>İran’daki sivil toplumu ne bekliyor, toplum kendi içine mi kapanacak yeni hareketlere mi gebe yoksa şimdiki hareket yeni bir lider doğurur mu?</strong></p>
<p>Size şunu söyleyeyim, Türkiye’deki özellikle televizyon ve yaygın basındaki en önemli hata nedeni sosyolojiden bihaber olmalarıdır. Yani başında güvenlik uzmanı, terör uzmanı, stratejist veya benzeri unvanlar taşıyanların en önemli eksikliği hiç sosyoloji okumamış olmalarıdır. Bu vesilesiyle söylemiş olalım, sosyolojiye bakma lazım. Yani bu tolumda belirli bir eğitim seviyesi var, aç-sefil değiller zira çok aç-sefil olsalar o zaman da hareket çıkmıyor. Belirli bir ekonomik refah varsa ve sorunlar da varsa, işte bu toplumsal hareket bitmeyecek. Kesinlikle ve kesinlikle İran’da tekrar çıkacak çünkü kabına sığmıyor bu toplum, olmuyor bu çok basit. Yakın zamanda da, uzun zamanda da olmayacak. Yani şunu gördük bu rejimin son 40 yılda çok başarılı taktik/manevraları var, gerçekte reformlar yapabiliyor, kendisini farklı şekilde bir devinime sokabiliyor. Fakat öte yandan İran halkının en az yüzde 50’sinide hiçbir şekilde memnun edemiyor. Aslında rahatsızlık kümesi yüzde 50’den daha da fazla çünkü seçimler adil değil. Yüzde 60’a varan desteği var rejim karşıtı muhalefetin. Dolayısıyla bu kendini yeniden ve yeniden gösterecek.</p>
<p><strong>Son olarak İran’daki protestolar için ‘Dış mihrakların İran’ı karıştırmak çabası’ deniliyor. Siz ne dersiniz, İran “oyuna mı geliyor”?</strong></p>
<p>İran’daki protestolarda Kürt Beluci ve Azeriler çok ön olanda değil farkındaysanız. Dolayısıyla tam da bu nedenle eğer ABD ve İsrail, İran’ı karıştıracak olsaydı, etnik kartı oynayacaktı fakat gördüğünüz gibi etnik kart masada değil. Dolaysıyla sözü edilen yabancı güçlerin en çok yatırım yaptığı kartlar devrede olmadığı için, bence o sözü edilen yabancı odaklar henüz olayı anlayabilmiş değiller söylendiğinin aksine.</p>
<p>*Ana Görsel: STR/AFP/GETTY IMAGES/ Tahran Üniversitesi’nde, eylemi bastırmak için güvenlik güçlerinin attığı göz yaşartıcı gaz dumanının ortasında İranlı bir kadın yumruğunu kaldırıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/10/iranli-yeni-genc-kusak-mucadeleyi-birakmayacak/">İranlı yeni genç kuşak mücadeleyi bırakmayacak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;İnsan hakları ve çevre mücadelesi veren sivil toplum kuruluşları arasında vizyon birlikteliği yok!&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/27/insan-haklari-ve-cevre-mucadelesi-veren-sivil-toplum-kuruluslari-arasinda-vizyon-birlikteligi-yok/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Dec 2017 11:46:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bisiklet]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Af Örgütü]]></category>
		<category><![CDATA[ALAKIR VADİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[BÜYÜKNOHUTÇU]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre Mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Global Witness]]></category>
		<category><![CDATA[Greenpeace]]></category>
		<category><![CDATA[HES]]></category>
		<category><![CDATA[KHK]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[REŞİT ELÇİN]]></category>
		<category><![CDATA[Taner kılınç]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası af örgütü]]></category>
		<category><![CDATA[Yurttaşlar Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://sivilsayfalar.overteam.com/?p=22004</guid>

					<description><![CDATA[<p>Reşit Elçin: Türkiye’de insan hakları ile çevre örgütleri arasındaki iş birliği eksik. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası sivil toplumun içinde bulunduğu ahval tüm çıplaklığıyla ortada. Kapatılan dernek ve vakıflar 2 binin üzerinde. Tutuklanan ve davaları devam eden insan hakları savunucuları, artan şiddet, KHK&#8217;larla işlerine son verilen aktivistler, OHAL&#8217;i fırsat bilen kimi müteşebbisler, OHAL sonrası sine-i millete [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/27/insan-haklari-ve-cevre-mucadelesi-veren-sivil-toplum-kuruluslari-arasinda-vizyon-birlikteligi-yok/">&#8220;İnsan hakları ve çevre mücadelesi veren sivil toplum kuruluşları arasında vizyon birlikteliği yok!&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Reşit Elçin: Türkiye’de insan hakları ile çevre örgütleri arasındaki iş birliği eksik.</strong></p>
<p>15 Temmuz darbe girişimi sonrası sivil toplumun içinde bulunduğu ahval tüm çıplaklığıyla ortada. Kapatılan dernek ve vakıflar 2 binin üzerinde. Tutuklanan ve davaları devam eden insan hakları savunucuları, artan şiddet, KHK&#8217;larla işlerine son verilen aktivistler, OHAL&#8217;i fırsat bilen kimi müteşebbisler, OHAL sonrası sine-i millete dahi dönemeyen, kendi içine kapanan kurumlarıyla birlikte sivil toplum&#8230;<span id="more-22004"></span>OHAL&#8217;in sivil topluma yansımalarını konuşmak için Sivil Sayfalar adına pek çok sivil toplum kuruluşuna röportaj talebinde bulundum; Kimi kurumlar zaten kapatılmışken, bazıları da sorularıma kapılarını kapatırken, açık kalanların çoğu da &#8220;OHAL&#8217;le ne alakası var&#8221; diyerek kapı dışı bıraktı. Keza, ülkenin büyük sivil toplum kurumlarıyla OHAL sonrası sivil toplumun durumunu da konuşmayı talep ettim, bu defaysa &#8220;kapı duvar&#8221;.<strong>  </strong></p>
<p>Geçen 9 Mayıs&#8217;ta öldürülen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu ve aldıkları tehditlerle basına yansıyan Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu&#8217;nun  tekrar tehdit alması vesilesiyle çevre mücadelesi ve insan haklarını gündeme taşıyalım istedim. Konu kapsamında uzun yıllar çevre mücadelesi alanında faaliyet gösteren ve şu anda <span style="font-weight: 400;">Greenpeace&#8217;de İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu olarak çalışan Reşit Elçin ile kişisel olarak sohbet ettik. Belirtmek gerekir ki, bu hususta çevre konularında faaliyet gösteren STK&#8217;ların büyük çoğu, röportaj talebimize ya olumsuz yanıt ya da hiç yanıt vermedi. Elçin&#8217;le ile insan hakları ve çevre mücadelesinin  nasıl ortaklaştırılabileceği, sivil toplumun müştereklerini ve çevre mücadelesini konuştuk. Soruları kendi adına yanıtlayan Elçin, sivil toplumun, vizyonu ve  varlığını idame ettirmek arasında kaldığını ve ikinciden yana kullandığını dile getiriyor&#8230;</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b>Global Witness’ın son raporuna göre, 2016, en fazla doğa hakkı savunucusunun öldürüldüğü yıl oldu. Bu artışın en önemli nedenlerinden biri olarak da suçluların ceza almaması gösterildi. Keza, Türkiye&#8217;de de,  Antalya&#8217;nın Finike İlçesi&#8217;nde taş ocaklarına karşı verdikleri mücadeleyle tanınan Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çifti  9 Mayıs&#8217;ta öldürüldü; Alakır Vadisi’nde yaşayan ve bölgedeki HES&#8217;lere karşı mücadele veren Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu çiftinin tehdit aldığı kamuoyuna yansıdı ve yansıyor. Türkiye’deki doğa hakkı savunucularına yönelik tehdit ve şiddeti nasıl yorumluyorsun? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence bu, toplumsal yapının şu an nasıl şekillendiğiyle alakalı. Şöyle söyleyeyim, son birkaç yıldır siyasi atmosfer toplumu nasıl dönüştürüyorsa, bunun çevre mücadelesi veren insanlarda yansımasını görüyoruz. Bunun türevlerini diğer alanlarda, insan hakları alanında da bulabilirsiniz. </span></p>
<p><b>Türkiye’de çevre mücadelesine yönelik tehditler yeni mi?</b></p>
<figure id="attachment_21031" aria-describedby="caption-attachment-21031" style="width: 316px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class="wp-image-21031" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/gunes-tarlasi-kime-hizmet-edeceks0-1.jpg" alt="" width="316" height="158" /><figcaption id="caption-attachment-21031" class="wp-caption-text">Reşit Elçin.</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmaların olduğu yerler oluyordu; çevreciler kimi zaman kamu otoriteleriyle kimi zaman da şirketlerin görevlileriyle çatışıyordu. Bu konuda 2014 yılında Soma Manisa’yı hatırlayabiliriz. Orada termik santrale direnen köylülerle, şirket görevlileri arasında kavgalara varan çatışmalar çıkmış, &#8216;olaylar&#8217; yaşanmıştı. Dolayısıyla pek de yeni bir durumdan söz edemeyiz. Toplumumuzun gergin bir yapısı olduğu için, bunun da yansımalarını gözlemleyebiliyoruz.</span></p>
<p><b>Ama galiba ilk defa  insan canına kastedildi&#8230;</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir çiftin öldürülmüş olması ve savunucu olmaları olayı daha çok gündemin üst sıralarına taşıdı.</span></p>
<h4>&#8220;<span style="font-weight: 400;"> OHAL’le beraber gelen o korku atmosferi, diğer hareketler gibi çevre hareketini de kısıtladı ve baskıladı. Bu da hareketin bittiği anlamına gelmiyor tabii ki, farklı farklı dinamikler ve enstrümanlarla bu hareket devam ediyor. Mesela son 1-2 yıldır hukuki mücadelenin daha da yoğunlaştığını söyleyebiliriz.&#8221;</span></h4>
<p><b>Baskı ve tehditler çevre mücadelesine nasıl yansıyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence oldukça yansıyor. Devletin Kürt meselesine, azınlıklara yönelik politikaları olsun, OHAL’den kaynaklı politikalar olsun, bunun etkisini görüyoruz. OHAL’le beraber gelen o korku atmosferi, diğer hareketler gibi çevre hareketini de kısıtladı ve baskıladı. Bu da hareketin bittiği anlamına gelmiyor tabii ki, farklı farklı dinamikler ve enstrümanlarla bu hareket devam ediyor. Mesela son 1-2 yıldır hukuki mücadelenin daha da yoğunlaştığını söyleyebiliriz.</span></p>
<p><b>Hukuki mücadele kısmını biraz daha açabilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çevresel sorunlara yol açan aksiyonları engellemek için çevre hareketlerinin ve örgütlerinin hukuki yollara başvurmasında daha bir yoğunlaşma olduğunu söyleyebiliriz. Baskının yarattığı bir durum olarak söylemiyorum ama böyle bir sonuç var. </span></p>
<p><b>Yani çevre mücadelesi ‘sokaklardan’ çıkıp hukuki mücadele vermeye mi yöneliyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tam anlamıyla olmasa da böyle bir eğilim var, evet.</span></p>
<p><b>Farklı bir şekilde sorarsak bu cinayet ve tehditlerin OHAL döneminde yaşanması tesadüf mü?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence değil. Doğrudan OHAL nedeniyle oldu diyemeyiz ama OHAL’i var eden ve OHAL’i devam ettiren siyasal atmosferden kaynaklandığını söyleyebiliriz. </span></p>
<p><b>Çevre dünyası söz konusu saldırılara yeterince tepki vermedi sanki…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tepki veren oluşumlar da oldu, kayıtsız kalanlar da. Açıkçası bunun bir adli vakaymış gibi medyada yansıtılmış olmasının etkisi vardır muhakkak ama esas olarak o korku atmosferinden dolayı da bir çekince olduğunu söyleyebiliriz.</span></p>
<p><b>OHAL’in eylemliliklere izin vermeyen “hukuki” yaptırımları dışında, özellikle çevre mücadelesi yürütenlerin eylemlere katılmaları nedeniyle işten atılma korkusu yaşadıkları ve bu yüzden mücadele ivmesinin  de düştüğü yaygın kanaat…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Herhangi bir toplumsal mücadeleye karşı olmaya dair bir düzenleme söz konusu&#8230; KHK’larla işten çıkarma gibi. Dolasıyla “bu mücadeleye katılırsam, ben de barış isteyen akademisyenler ya da diğer memurlar gibi, işten atılabilirim” diye korkuyor olabilir insanlar.</span></p>
<p><b>Çevre mücadelesi veren kimi sivil toplum kurumlarının kayıtsızlık içerisinde olmalarını nasıl yorumluyorsun? Mücadelenin sadece yerelle sınırlı olması bunda bir etken mi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sonuçta Antalya’da taş ocaklarına karşı mücadele çok yerel bir meseleydi ama onların yürüttükleri mücadele nedeniyle öldürülmüş olmaları bütün çevre camiasının bir kaybı olmalıydı, bunu sadece yerellikle açıklayamayız ama bunu korku atmosferine bağlayabiliriz.</span></p>
<h4><span style="font-weight: 400;">&#8220;Türkiye’de insan hakları ile çevre örgütleri arasındaki iş birliği eksik&#8221;</span></h4>
<p><b>“Bütün çevre camiasının bir kaybı olmalıydı” dedin, olmadı mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Olmadı tabii ki de. Hani böyle büyük bir baskı, soruşturmanın derinleştirilmesi, bu konunun ülkenin ulusal gündemine taşınması, orada yer edinmesi gibi çok da etkili olmadığını düşünüyorum.</span></p>
<p><b>Büyüknohutçu çiftinin öldürülmesi insan hakları için çalışan sivil toplum kurumlarının da gündemine pek girmedi… İnsan hakları ve çevre mücadelesi ortaklaşamaz mıydı?</b></p>
<figure id="attachment_21033" aria-describedby="caption-attachment-21033" style="width: 425px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class="wp-image-21033" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/fft2mm7141814.jpg" alt="" width="425" height="157" /><figcaption id="caption-attachment-21033" class="wp-caption-text">Alakır Nehri&#8217;ndeki HES&#8217;lere karşı mücadele eden Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu çiftinin yaşadığı alana giden su kaynağını engelleyen HES şirketi, daha sonra çiftin arazisinin giriş kapısı önüne dört kamera yerleştirmişti.</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Zaman zaman bu iki mücadele ortaklaşıyor. Çevresel yıkıma yol açan bazı uygulamalar gerçekten insan haklarını da ihlal edebiliyor. Bir yerde su ya da hava kirliliği yaratan endüstriyel bir tesisin denetlenmemesi aslında temel yaşam haklarının ihlal edildiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, Türkiye’de insan hakları ile çevre örgütleri arasındaki iş birliğinin eksikliğinden söz edebiliriz. </span></p>
<p><b>Peki, bu ortaklaşma nasıl sağlanır, sivil topluma düşen rol nedir?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Zor bir soru, çok derin bir mesele. Disiplinler arası diyebileceğimiz, kolektif bilgi üretmek ya da müşterek bir mücadele alanı olarak görme kısmı ancak hayati bir noktaya vardığında ortaya çıkabiliyor. Burada vizyonel bir iş birliğinden söz edemiyoruz. Yani şöyle bir şey oluyor: Bir mesele hem insan hakları STK’sını hem de çevre STK’sını o gün, o anda etkiliyor ve aciliyet söz konusu ise o zaman kendiliğinden bir iş birliği, ortak bir hareket gelişebiliyor fakat bir vizyon birlikteliğinden söz edemiyoruz.</span></p>
<h4><span style="font-weight: 400;">&#8220;&#8230;bisiklet alanında çalışan yani bisikletin bir ulaşım aracı olarak gündelik hayatta yer almasını isteyen sivil toplum kuruluşlarının bir ağı yok ya da mülteci hakları üzerine çalışan sivil toplum kuruluşlarının bir ağı yok. Geçici iş birlikleri ya da proje ortaklıkları oluyor ama böylesi bir ağ yok.&#8221;</span></h4>
<p><b>O halde STK’lar neden müştereklerde buluşamıyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ağ eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir. Sivil toplum alanları arasında, farklı alanlarda bulunan sivil toplum kuruluşlarını birbirine bağlayacak ağların eksikliğinden söz edebiliriz. Kendi içinde aynı uzmanlık alanında çalışan farklı sivil toplum kuruluşları olsun, farklı alanlarda çalışan farklı sivil toplum kuruluşları olsun bunları bir araya getirecek bir arada tutan ağların eksikliğinden söz edebiliriz. </span></p>
<p><b>Nasıl yaratılacak bu ağlar?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunun elzem bir ihtiyaç olduğu anlaşıldığı zaman bence kendiliğinden gelişecek. Çünkü birilerinin bu eksikliği görüp, bu eksikliği çözmeye yönelik proje geliştirmesiyle çok da oluşacak gibi durmuyor.</span></p>
<p><b>Sivil Sayfalar var ama…(Gülüyoruz)</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eminim, Sivil Sayfalar bu ağın gelişmesini hızlandırıyordur, hani ben öyle düşünüyorum Sivil Sayfalar’ı. Birbirinden haberi olmayan farklı alanda çalışan, iyi çalışmalar yürüten birçok sivil toplum kuruluşu var. Sivil Sayfalar vasıtasıyla da bu kuruluşlar birbirinden haberdar oluyor. Ama bu haberdarlığın üzerine, bunları bir araya getirecek ağların eksikliğinden söz ediyoruz. Çok basitçe, bisiklet alanında çalışan yani bisikletin bir ulaşım aracı olarak gündelik hayatta yer almasını isteyen sivil toplum kuruluşlarının bir ağı yok ya da mülteci hakları üzerinden çalışan sivil toplum kuruluşlarının bir ağı yok. Geçici iş birlikleri ya da proje ortaklıkları oluyor ama böylesi bir ağ yok.</span></p>
<p><b>İş birliklerinden çok sanki güç birliği yapılıyor…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence ikisi de oluyor ama esasında güç birlikteliğini görünce daha açık oluyorlar.</span></p>
<h4><span style="font-weight: 400;">&#8220;&#8230;büyük sivil toplum kuruluşları için kendilerini var ettirmek ile vizyonunu devam ettirmek arasında bir seçim yaparsa, kendilerini var ettirmek/devam ettirmek, vizyonundan önce gelir.&#8221;</span></h4>
<p><b>Açıkça sormak gerekirse, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları gerçekten birbirlerinden bihaber mi yoksa her STK kendi mahallesinde mi güçlü olmak istiyor? Zira ülkedeki STK’lar genel politikaların yerele iz düşümü gibi isimlerinden dahi temsiliyetleri anlaşılıyor</b><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu durum yani sivil toplum kuruluşlarının birbiriyle entegrasyonu, gerçekten sosyo-ekonomik paradigmadan, onun yarattığı yapıdan, kurduğu hiyerarşiden, toplumsal düzenden çok da farklı değil. </span></p>
<p><b>Sivil toplum </b><b>enstürmantalize </b><b> mi ediliyor o halde?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum kendini böyle geliştirdi diyelim.</span></p>
<p><b>Nasıl yani? Biraz açabilir misin?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kabaca şöyle söyleyebiliriz; örneğin, bir bölgenin kalkınma planını hazırlarken, ilgili bakanlık olan kalkınma bakanlığı, o bölgedeki sivil toplum kurumlarıyla çok yüzeysel bir temasta bulunarak o politikaları daha çok, söz konusu kalkınmayı gerçekleştirecek sektörlerin ihtiyaçları üzerinden planlıyor. Gerçekten toplumun refahı, çevresel sürdürülebilirlik için değil sektörlerin kısa ya da uzun vadeli faydalarını gözeterek belirliyor, dolayısıyla bu şema sivil toplumda da var. Sivil toplumda kendi politikalarını geliştirirken bu şemayı izliyor. Şöyle denilebilir; büyük sivil toplum kuruluşları için kendilerini var ettirmek ile vizyonunu devam ettirmek arasında bir seçim yaparsa, kendilerini var ettirmek/devam ettirmek, vizyonundan önce gelir. </span></p>
<p><b>Kaldığımız yerden devam edersek, kamuoyuna yansıyan haberlerde yine sanki çevre aktivistleri ve yerel halk arasında bir uzlaşmazlık söz konusu. Halk bulundukları yerlerde çevreci hareketleri istemiyor mu?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yerel halkın çevreci hareketlerle bütünleştiği yerlerde var bütünleşmediği yerlerde. Konuya göre değişebiliyor. Çoğu yerde çevreci hareketler aslında sırf doğa/çevre koruma üzerine olmayabiliyor.</span></p>
<h4><span style="font-weight: 400;">&#8220;Gezi sonrası, bazıları korular ve ormanlar için mücadele ediliyordu, bir çevre hareketi gibi, çünkü argümanlar hep yeşil üzerinden ağaç üzerinden ve doğa üzerinden kuruluyordu. Ama çevre hareketleri değillerdi, o kitlenin kendi konforlu yaşam alanını korumasıydı.&#8221;</span></h4>
<p><b>Ne gibi mesela?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yaşam alanını, yaşam hakkını koruma mesela, kendini insan haklarını koruma üzerinden de şekillenebiliyor. Sonuçta yerel STK’lar çevresel argümanlar üzerinden kampanyalarını yapabiliyorlar. Ve bu onların çevreci hareketler olduğu anlamına gelmiyor. Bu konuda yine bir endüstri tesisini örnek verebiliriz: Mesela her hangi bir </span><span style="font-weight: 400;">yere kurulması planlanıyor, </span><span style="font-weight: 400;"> burada halkla bütünleşik bir çevre hareketinden de söz edebiliriz ama genel eğilim ‘burada yapılmasın’ ama ‘başka bir yerde yapılabilir şeklinde.</span></p>
<p><b>Daha da somutlaştırabilir misin?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Halkla bütünleşmiyorsun diyorsun ya. Genele dair soruyorsan zaten çevreci hareketlerin çoğu aslında salt çevre hareketi değil. Şöyle düşünebiliriz; Gezi sonrası, bazıları korular ve ormanlar için mücadele ediliyordu, bir çevre hareketi gibi, çünkü argümanlar hep yeşil üzerinden ağaç üzerinden ve doğa üzerinden kuruluyordu. Ama çevre hareketleri değillerdi, o kitlenin kendi konforlu yaşam alanını korumasıydı.</span></p>
<p><b>“Konforlu”yu olumsuz anlamda mı kullanıyorsun?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Vaka anlamında kullanıyorum. </span></p>
<p><b>Dolayısıyla çevre mücadelesinden çok, politikleşmiş bir sivil toplumu mu işaret ediyorsun?</b></p>
<figure id="attachment_21034" aria-describedby="caption-attachment-21034" style="width: 198px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-21034" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/85008.jpg" alt="" width="198" height="132" /><figcaption id="caption-attachment-21034" class="wp-caption-text">Gülen Cemaatine yönelik soruşturma kapsamında 6 Haziran&#8217;da 23 avukata yapılan operasyonda gözaltına alınan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yöneticisi Avukat Taner Kılıç, halen tutuklu.</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Termik santral karşıtı hareketler üzerinden gidebiliriz. Mesela Samsun’da kömürlü termik santral projesi vardı. Karşı çıkan grup hem AK Parti hem CHP hem de MHP tabanından olan insanlardı ve AK Partili belediye başkanı da bu hareketin içindeydi. Böylede bir mücadeleden söz edebiliriz. Salt CHP üzerinden politikleşen başka yerlerdeki hareketlerden de söz edebiliriz, MHP ile özdeşlemiş hareketlerle de söz edebiliriz ama topyekûn salt politikleşmeden bahsedemeyiz. Yerelde yaşayan bir insanın çevresel argümanlar kullanarak mücadele etmesi, o mücadelenin çevreci mücadele olduğu anlamına gelmiyor. Bir yerde termik santral istemiyorsanız, “çevreci bir bakış açısıyla” karşı çıkıyorsanız, onun sizin köyünüzde ya da başka bir köyde kuruluyor olması umurunuzda olmamalı. Karşı çıkıyorsanız bütün termik santrallere karşı çıkarsanız. Ama “Burada yapılmasın da başka yerde yapılıyorsa yapılsın, benim meselem değil” demek, işte o zaman çevreci bir hareket olmadığını gösteriyor bu tür hareketlerin. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">O</span><b> halde, çevre mücadelesinin yerelle kurduğu ilişki nasıl gelişir?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gelişme gösterdiği yerler üzerinden gidersek çok pragmatist bir nokta, hani benim arazimin yanındaki arazi kamulaştırılıp, orada kirli bir endüstri kurulursa benim arazimin değeri düşecek, dolayısıyla “Bu buraya kurulmasın” diyenler oluyor ya da “Benim arazim kamulaştırılacak, ucuz bir bedelle satın alınacak, dolayısıyla buraya yapılmasın ama başka bir yere yapılabilir” diyenlerde. Pragmatist açıdan bakarsak…</span></p>
<p><b>Böyle giderse ülkedeki çevre hareketin gelişmesi için tüm toprakların endüstriye açılması lazım…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Birçok faktör var, Türkiye’nin geç kapitalistleşmesiyle de 90’lardan sonra yaşanan sivil toplum enflasyonuyla da ilgisi olabilir. Sivil toplumun beslendiği geleneklerden de kaynaklanıyor olabilir vs. Başlı başına tartışma konusu.</span></p>
<p><b>OHAL çevre dünyasına, çevre alanında faaliyet gösteren STK’lara nasıl yansıyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Özellikle politik atmosfere etki eden diğer sivil toplum camiasıyla eşit düzeyde etkilenmedi. Yani insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşları OHAL’den çok daha kötü etkilendi ama çevre camiasının o kadar etkilendiğini söyleyemeyiz. Hala çevre hareketleri, çevreci sivil toplum kuruluşları hem bürokraside hem de toplumsal yaşamda aktif olarak yer alabiliyor, kampanyalarını yürütebiliyorlar. </span></p>
<p><b>Tam bu noktada, Af Örgütü Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç, Büyükada’da insan hakları savunucuları ve son olarak Osman Kavala tutuklandı. Bu noktada çevre mücadelesi, insan hakları mücadelesiyle ortaklaşamaz mıydı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence soru eksik çünkü genel olarak bir alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarının varlıklarından ötürü bir saldırı var. Dolayısıyla bu sadece insan hakları alanında çalışan ya da çevre alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının değil bütün sivil toplum kuruluşlarının zeminine dinamit koyan bir hareket. Dolasıyla salt çevre hareketleri karşı çıkmadı değil.</span></p>
<p><b> O halde genel olarak soralım: Sivil toplum neden sessiz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bütün sivil toplum kuruluşlarının buna bütünleşik bir tepki gösteriyor olması, bütün sivil toplum kuruluşlarının buna karşı harekete geçmesi çok daha iyi olurdu. Ama neden olmadı diyorsan? Başta saydığımız bütün gerekçeler bunun için geçerli hem OHAL hem politik atmosfer hem toplumsal yapıyı oluşturan dinamikler, gelenek vb. birçok açıklaması var.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/27/insan-haklari-ve-cevre-mucadelesi-veren-sivil-toplum-kuruluslari-arasinda-vizyon-birlikteligi-yok/">&#8220;İnsan hakları ve çevre mücadelesi veren sivil toplum kuruluşları arasında vizyon birlikteliği yok!&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivil toplum, nefret söyleminden azade mi?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/18/sivil-toplum-nefret-soyleminden-azade-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Dec 2017 14:38:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hrant Dink Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Gençlik Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[antisemit]]></category>
		<category><![CDATA[Antisemit Nefret Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[CNN Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni]]></category>
		<category><![CDATA[Funda Tekin]]></category>
		<category><![CDATA[Gamze Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[İdil Engindeniz]]></category>
		<category><![CDATA[İnsani Yardım Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[LGBTİ]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[medyada nefret söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Onur Yürüyüşü]]></category>
		<category><![CDATA[STK]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20870</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Türkiye&#8217;deki STK yapılanması yukarıdaki çatışmayı aşağıya taşımaya dönük bir araç haline geliyor.&#8221; Hrant Dink Vakfı çatısı altında faaliyet gösteren ‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ proje ekibiyle röportajımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. İlk bölümde  medyada nefret söylemi başlığı altında, projeyi, nefret söyleminin medyada üretimini, aktörlerini, objelerini  ve gündelik hayattaki tezahürlerini konuşmuştuk. İkinci bölümde ise &#8220;Çuvaldızı sivil topluma batıralım&#8221; dedik [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/18/sivil-toplum-nefret-soyleminden-azade-mi/">Sivil toplum, nefret söyleminden azade mi?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Türkiye&#8217;deki STK yapılanması yukarıdaki çatışmayı aşağıya taşımaya dönük bir araç haline geliyor.&#8221;</strong><span id="more-21522"></span></p>
<p>Hrant Dink Vakfı çatısı altında faaliyet gösteren ‘<a href="https://hrantdink.org/tr/asulis/faaliyetler/projeler/medyada-nefret-soylemi" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi</a>’ proje ekibiyle röportajımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.<a href="https://www.sivilsayfalar.org/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"> İlk bölümde</a>  medyada nefret söylemi başlığı altında, projeyi, nefret söyleminin medyada üretimini, aktörlerini, objelerini  ve gündelik hayattaki tezahürlerini konuşmuştuk. İkinci bölümde ise &#8220;Çuvaldızı sivil topluma batıralım&#8221; dedik zira  &#8220;röportajın gerçekleştirildiği hafta kamu otoriteleri Ankara ve İstanbul’da LGBTİ eylemliliklerini yasaklarken,  kimi sivil toplum örgütü de medya/ sosyal medya aracılığıyla eylemliliklerin yasaklanması için nefret söylemi de içeren kampanyalar düzenlemişti. Röportajın bu son bölümünde proje danışmanı İdil Engindeniz, proje koordinatörü Gamze Tosun ve araştırma koordinatörü Funda Tekin ile, sivil toplumdaki nefret dilini, mücadele yöntemlerini, OHAL&#8217;deki dönüşümünü ve &#8216;yeni bir dil nasıl kurulur&#8217;u konuştuk.</p>
<h4>&#8220;Türkiye’de sivil toplum zaten son derece kutuplaşmış durumda. Sadece derneklerin isimlerinden bile anlaşılıyor. Türk Hanımlar Derneği ile Mor Çatı’nın neyi savunduğunu anlıyorsunuz zaten. O yüzden hiçbirimiz bu durumdan azade değiliz zaten.&#8221;</h4>
<p><strong>Sohbetimizin ikinci kısmı için biraz sivil topluma ele almak istiyorum</strong> <strong>zira</strong> <strong> Türkiye&#8217;deki sivil toplumda da nefret söylemi örneklerini görebiliyoruz . Son olarak Ankara&#8217;da LGBTİ etkinliklerinin engellenmesi için İnsani Yardım Vakfı (İHH ) bir basın açıklaması yaptı keza Türk Talebi Birliği de keza sosyal medyadan kampanya yürüttü. </strong> <strong>Siz ne düşünüyorsunuz sivil toplumdaki bu ayrımcı söylem ve nefret söylemi hakkında?</strong></p>
<figure id="attachment_20791" aria-describedby="caption-attachment-20791" style="width: 248px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20791" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/2017-11-26-PHOTO-00000002.jpg" alt="" width="248" height="331" /><figcaption id="caption-attachment-20791" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi danışmanı İdil Engindeniz.</figcaption></figure>
<p><strong>İdil:</strong> Müsaadenizle şöyle bir örnek vereyim. Bianet için toplumsal cinsiyet odaklı ayrımcılık raporunu hazırlarken televizyona da baktık. Yanılmıyorsam Anadolu Gençlik Derneği, LGBTİ Onur Yürüyüşü engellemek için basın açıklaması yapmıştı. Sonra tehdidinden vazgeçtiğine dair bir basın açıklaması daha yaptı fakat içeriği “Devam ederseniz biz yapacağımızı biliriz!” gibiydi ve tehdit devam ediyordu. CNN Türk o açıklamanın yapıldığı gün en azından beş defa aynı yayını yaptı, işte haber bültenlerini sürekli yapıyor ya, ben beş tanesine de baktım. 2 dakika 42 saniyelik bir haberde 1 dakika 58 saniye olan bu açıklamayı kesintisiz vermeye ayırdı. Bir televizyon haberinde bu acayip ciddi bir süre. Ve şöyle bir şuursuzluğu gösteriyor. Hadi ilk seferinde montajlayacak vaktiniz yoktu. Haberin iki, üç, dört ve beşinci yayınlanışında neredeydiniz? Sivil toplum dediğimiz şey dünyanın her zaman en masum ve şahane şeyi haline gelmiyor. Türkiye’de sivil toplum zaten son derece kutuplaşmış durumda. Sadece derneklerin isimlerinden bile anlaşılıyor. Türk Hanımlar Derneği ile Mor Çatı’nın neyi savunduğunu anlıyorsunuz zaten. O yüzden hiçbirimiz bu durumdan azade değiliz zaten.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Doğrudan bu konuyu inceliyoruz diyemem ama yazılı basına baktığımız için o haberin, bir basın açıklamasının nasıl verildiğine bakıyoruz. Haber orada onaylanarak mı verilmiş yoksa eleştirel bir aktarım mı var ona bakıyoruz. Geçen günlerde de paylaştık hatta. Bahsettiğine benzer açıklamaların aktarıldığı bir haberin görseliyle küçük bir analizini paylaştık. Çünkü o gazete haberi geliştirmek yerine onu olumlayarak/onaylayarak tekrar dolaşıma sokmuş.</p>
<p><strong>Biraz daha bahsedelim mi sivil toplumdaki nefret söylemi hakkında? Öyle bir başlık açtık, devam edelim.</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Sivil toplumun temel mevzularından bir tanesi de farklı farklı halkların gruplarını korumak. Farklı farklı sorunlu alanlarda çözüm üretmek ve bunu belki daha geniş katılımla sağlamaya çalışmak. O temsili demokraside belki yukarıya kadar gidemeyeceğimiz şeylerde daha küçük ve alttan bir ağ örmek. Dolayısıyla aslında ortak mevzularımız ve ortak savunacağımız şeyler var hepimizi. Daha kimliksel bir STK yapısı üzerinden anlatayım. Hepimiz öteki olmaktan dolayı maruz kaldığımız şeylerin mücadelesini veriyoruz ama bir ötekileştirilen grup da farklı bir grubu ötekileştirebiliyor. Hangi gruba ait olduğu beni çok ilgilendirmiyor da nereden çıktığını bilmiyorum ama o sloganı seviyorum:  ‘Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz’. Buna kimse böyle bakmıyor. ‘Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir’. Kürt’ün kurtuluşu Türk’ü de özgürleştirecektir. Türkiye&#8217;deki STK yapılanması yukarıdaki çatışmayı aşağıya taşımaya dönük bir araç haline geliyor. Hepsi değil tabi.</p>
<p><strong>Özel bir hastanesi müdiresi Irak&#8217;taki deprem sonrası “Bırakın gebersinler” şeklinde bir ifade kullanmış, sosyal medyada ifşa olması sonucu işine son verilmişti. Cezai yaptırımları bir çözüm olarak görmediğinizi belirttiniz. Bir de mesela <a href="https://www.sivilsayfalar.org/konusmak-bir-isyan-baslangici-degil-aslinda-suskunluk-geleneginin-bir-yikimi/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Avlaremoz </a> gibi bazı oluşumlar antisemit söylem sahibini, kimi kadın örgütleri de kadınlara yönelik tacizde bulundukları iddiasıyla söylem sahiplerini  yine sosyal medyadan iifşa ediyor. İşten atmak ya da ifşa etmek nefret söylemini azaltıyor mu bu noktada?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Çok umutlu cevaplarım yok benim bu konuda ama hani her küçük adımın bir işe yaradığını düşünüyorum. Teşhir mevzusu çok ikircikli bir mevzu çünkü her yere çekilebilir bütün mevzular. Nefret söylemi olmayan bir şey de nefret söylemi olarak teşhir edilebilir. Burada onu yapan kurumların itibarı önemli bir şey. O itibar kaybı evet bir yandan umut verici bir şey olabilir ama yeterli midir?</p>
<figure id="attachment_20788" aria-describedby="caption-attachment-20788" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-20788" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/GamzeTosun.jpg" alt="" width="203" height="135" /><figcaption id="caption-attachment-20788" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi koordinatörü Gamze Tosun.</figcaption></figure>
<p><strong>Gamze:</strong> İfşa da kritik bir şey oluyor. Bu proje takibini yapıyor, analizini yapıyor. Neden böyle olduğunu açıklıyor. Onu bir bağlama oturtuyor. Mesela ‘x’ kişisi şunu dedi buyurun linç edelim değil, başka bir nefret suçuna teşvik edici değil ama onu başka bir bağlamda analiz edip tehlikesini ortaya çıkartmak. Başka bir iş yükünü kabul ediyorsunuz teşhir ederken.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Söz ağızdan çıkınca, medyada nefret söyleminin hayatta yansıması nasıl oluyor?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Çok ciddi oluyor. En hafifinden bir kere nefret söylemi sadece medyada karşılaştığımız bir şey değil. Günlük hayatımızın da çok içinde olan bir şey. Onun medyaya yansıması söz konusu oluyor. Bir kere var olduğunuz ortamda gerçek varlığınız tehdit altında. Yani kendinizi sürekli tehdit altında hissediyorsunuz. Bunun derecesi az olur çok olur. Bazı yerde gerçekten hayati tehlike vardır. Bazısında sadece toplumdan dışlanma işi kaybetme, içe kapanma. En hafifinden kimse görmeyecek belki ama siz başka biri olarak yaşayacaksınız. Onun dışında, hani bir kere çekinme, kendini ifade etmeye çekinme, kimliğini açığa vurmasan da konuştuğun aksanın bunu ortaya çıkarma tehlikesi. Dolayısıyla kendini geride tutma. Haliyle bazı şeylerde yükselememe gibi haller. Taciz ve öldürülmeyi artık en uçta kenarda tutuyorum.</p>
<h4>&#8220;Kullanılan kutuplaştırıcı dil gerginliği iyice tetikliyor.&#8221;</h4>
<p><strong>Nefret söyleminin ardından kişilere/kurumlara yönelik doğrudan saldırılar…</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Onun takibini yapmak çok zor aslında. Doğrudan nefret suçunun takibini yapamıyoruz. Çok doğrudan bir ilişki kuramayız, söylemler bazen havada kalıyor.</p>
<p><strong>Yerel gazeteler bu bağlamda ibret vericidir herhalde…</strong></p>
<figure id="attachment_20787" aria-describedby="caption-attachment-20787" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20787 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/FundaTekin.png" alt="" width="203" height="135" /><figcaption id="caption-attachment-20787" class="wp-caption-text">Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi, araştırma koordinatörü Funda Tekin.</figcaption></figure>
<p><strong>Funda:</strong> İşte yerel basında daha tehlikeli bir durum var. Gördüğümüz artış aslında bizi en çok tedirgin eden artış. İdil Hoca&#8217;nın da dediği gibi yerelde özellikle adres vererek yapılan haberler lince kadar varabilecek bir duruma işaret ediyor bir yandan. Orada daha endişe verici bir durum var sanki. Suriyeli mültecilerle, günlük hayatta karşılaşma ihtimali de çok daha fazla. Ve bunun sonuçları çok daha tehlikeli olabilir. Kullanılan kutuplaştırıcı dil gerginliği iyice tetikliyor.</p>
<p><strong>Genelde medyada nefret söyleminin azaldığını söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Belki ana akım medya için bunu söyleyebiliriz. Ana akımda artık daha üstü kapalı şekilde kullanılıyor, nefret söylemine kıyasla daha ince bir şekilde kurgulanmış, ayrımcı ve ötekileştiren mesajlar oluyor. Eskisi kadar nefret söylemine denk gelmiyoruz ana akımda. Ama daha ideolojik olarak nitelendireceğimiz gazetelerde o azalıştan bahsedemeyiz.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Benim en son bıraktığım dönemde iki rapor öncesi 120 civarındaysa, birden böyle 250 ye çıkıvermişti.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Bir ara öyleydi. 300-500 diye gitti. Şimdi 1800-1900’lerdeyiz dört ayda. Bu da yalnızca tespit edebildiğimiz.</p>
<p><strong>Peki, ana akım medyada bir azalış ?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Ana akımda var.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Nefret söylemi artıyor ama.</p>
<p><strong>Neden peki?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Yereldeki artıştan ve ideolojik artıştan dolayı.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Yerelde, özellikle mültecilerle ilgili haberlerin artık çok fazla çıkmasından dolayı ve daha ideolojik diye nitelendirebileceğimiz gazetelerde, toplumsal kutuplaşma nedeniyle bir artış var sanırım.</p>
<p><strong> Bunu nasıl açıklarız? Genelde popüler medyada azalmasına rağmen ideolojik yayınlarda ve yerelde artması&#8230;</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Kavramın biraz yaygınlaşması, tartışılmaya başlanmasıyla ilgili olabilir. Bu proje ilk başladığında nefret söylemi kavramı yeni yeni Türkiye’de tartışılmaya başlanmıştı ve biraz daha etik olarak bakılmaya başlandı sanırım.</p>
<p><strong>Kavramın yaygınlaşması dışında bütün mücadeleyi göz önüne alırsak..</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Bunun bir nedeni itibarsızlaşma nedeni olması.</p>
<p><strong>İdil</strong>: Yaftalanmak istenmiyor.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Evet, orada yer almak istemiyor.</p>
<h4> &#8220;Ana akım medyada Yahudilere yönelik nefret söylemi neredeyse sıfıra indi ama bu Suriyeli ile ilgili nefret söylemini görmeyeceğiz anlamına gelmiyor. Çünkü birikimle ilerleyen bir süreç yok garip bir şekilde.&#8221;</h4>
<p><strong>90’larda nefret söylemini dile getirmekten gurur duyan insanlar vardı. Keza yakın zamanda da Roboski’de Kürtleri katırlarla eş tutan bir zihniyet vardı…Bir değişim mi söz konusu?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Çok değişmiş değil. Hala var. Daha üstü örtülü.</p>
<p><strong>Estetize edilmiş diye bilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Öyle evet. Öyle bir hal var.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Bu azılışı ana akım medyada gördük ama Suriyeli mültecilerle ilgili haberlerde ana akımın da çok farklı olduğunu söyleyemeyiz mesela. Bunu her kesimde görüyoruz aslında, biraz onun nefret söylemi olduğunu bilmemekten kaynaklı bir durum. Muhafazakâr gazetelerde de, laik gazetelerde de, ana akımda da… Bütün mecralarda bunu görebiliyoruz.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Ana akım medyada Yahudilere yönelik nefret söylemi neredeyse sıfıra indi ama bu Suriyeli ile ilgili nefret söylemini görmeyeceğiz anlamına gelmiyor. Çünkü birikimle ilerleyen bir süreç yok garip bir şekilde. Diyelim ki LGBTİ. LGBTİ’yi öğrendiler ama LGBTİ’yi hala bir örgüt zannediyorlar. Öyle birikimle ilerlemiyor, bir yer düzeliyor bir yer bozuluyor. Çünkü bir politikaları yok. Ben aynı gazetede yan yana iki sayfada bu ‘dili’ gördüm. Çünkü bir sayfayı dünya haberleri servisi diğerini de ekonomi servisi hazırlamış. Bir taraf ‘bilim insanı’ diyor ısrarla, öbür taraf ise ‘bilim adamı’ diyor. En basit şey. Dolayısıyla tutarlı bir politikaları yok. Önemsenmek de önemli bir şey. Önemsemiyorlar.</p>
<h4> &#8220;OHAL değil de mesela çözüm süreci olduğunda Kürtlerle ilgili olan nefret söylemi daha da düşmüştü. Üst taraftaki politika söylem alt tarafı etkiliyor o anlamda. OHAL’den sonra olsa olsa bir kesim İslami gruba yönelik nefret söylemi olmuştur.&#8221;</h4>
<p><strong>OHAL sırasında nefret söylemi arttı mı?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Çok fazla değil. Öyle inanılmaz bir artış yok.</p>
<p><strong>İdil</strong>: Bence o sürece göre değişiyor. OHAL değil de mesela çözüm süreci olduğunda Kürtlerle ilgili olan nefret söylemi daha da düşmüştü. Üst taraftaki politika söylem alt tarafı etkiliyor o anlamda. OHAL’den sonra olsa olsa bir kesim İslami gruba yönelik nefret söylemi olmuştur. Onları da almıyoruz.</p>
<p><strong>Keşke o kesim hakkında da bir başlık açılabilseydi, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, &#8220;FETÖCÜ&#8221;lere,  “eşlerine, kız çocuklarına&#8221; yönelik ve ayrıca antisemit karakterli pek çok ‘haber’, ‘söylem’ dolaşıma girdi…</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Raporun, projenin belirli bir sınırı olmak zorunda ama. Ayrı bir çalışma belki.</p>
<p><strong>Funda:</strong> İşte, öyle bir yansıması oluyor. Aslında Yahudi kimliğine veya başka kimlikleri hedef alan söylemler de üretiliyor. 15 Temmuz’dan sonra da, ‘FETÖ’nün arkasında Yahudiler, Hıristiyanlar var’ veya işte ‘Fetullah Gülen aslında Yahudi, Ermeni’ gibi ifadeler çok fazla karşımıza çıktı.</p>
<p><strong>İdil</strong>: En klasik örneğimiz de mesela PKK söz konusunda olduğunda işte ‘aslında onlar Kürt değil onlar Ermeniler, sünnetsizler’ değil mi?</p>
<h4>&#8220;Diyalogu kolaylaştıran bir dille, çatışmayı anlamaya, nedenleri ortaya çıkarmaya, çözüme ve uzlaşmaya odaklı gazetecilik yapmak mümkün. Farklılıkları gözardı etmeden ortak bir zemine dikkat çekmek, olaydan çok sürece odaklanmak işe yarayabilir.&#8221;</h4>
<p><strong>“Söylemin kendisiyle mücadele ediyoruz” dediniz. Yeni bir dil nasıl oluşur o halde, nefret barındırmayan bir dil…</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Çok da kolay oluşur valla. Bir kere mesela çok teknik konuşacak olursak gazetecilikte sıfatlardan uzak dururlarsa oluşur. Kendi yorumundan biraz uzak durursa oluşur. Aklıma gelen ilk iki teknik mevzu bu. Onun dışında tabii, bilgi ve temas mevzusu da önemli ama mesela önereceğim çözüm her yazı işlerinde bir eşcinsel, bir Kürt, bir Yahudi olmalı gibi bir şey değil. Ama bir temas meselesi önemli, yıllardır hep verdiğim örnek mesela, Hürriyet’te yayımlanan “travesti olarak çalışan” ifadesi, böyle bir şey yok yani.</p>
<p><strong>Kadro mu açılmış travestilere?  </strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Hani tamam onu yazan bilmiyor, editörün de mi kontrolünden geçmiyor yani, o gazetedeki işleyiş de çok garip demek ki bu durumda.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Sıfat kullanımlarından uzak durmak gerekiyor ve iki taraf da varsa, o iki tarafın da sözüne yer vermek, dengeyi kurmak önemli, verilere yer vermek gerekiyor haberlerde, sesi daha az duyulan insanlara haber kaynağı olarak ulaşmak yine başka bir yöntem. Diyalogu kolaylaştıran bir dille, çatışmayı anlamaya, nedenleri ortaya çıkarmaya, çözüme ve uzlaşmaya odaklı gazetecilik yapmak mümkün. Farklılıkları gözardı etmeden ortak bir zemine dikkat çekmek, olaydan çok sürece odaklanmak işe yarayabilir. Biraz genel-geçer habercilik kurallarını da sorgulamak ve sansasyonel habercilikten uzak durmak gerekiyor.</p>
<h4>&#8220;Sosyal medya ayrımcılığın da çok görünür olduğu bir platform olsa da alternatif söylemlerin yaygınlaştırılması için önemli bir araç.&#8221;</h4>
<p><strong>‘Çözüm Süreci’nde nefret söyleminin azaldığını söylüyorsunuz. Kendi adıma söyleyeyim, orada bile medya bence sorunluydu. Çünkü ‘Çözüm Süreci’nde güvercin olup savaşta &#8216;şahin&#8217; olmak bana kalırsa medyanın görevi değil. </strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Ama medya tek başına sorumlu değil, yalnızca medyaya ait bir dil de değil, toplumsal bir şeyden bahsediyoruz ve bu bizim aramızda da öyle olabilir, internette de öyle olabilir. Medya bunun bir yansıması sadece Bu söylemin kökleri toplumsal hayattan besleniyor. Söylem dediğimiz şey hem ideolojilerden besleniyor, ideolojilere göre şekilleniyor; hem de ideolojilerimizi belirliyor ya da değiştiriyor; egemen söylem de medyaya tabii ki yansıyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Kesinlikle ama bunun şöyle bir tarafı var işte, medyayı niye değiştirmeye çalışıyoruz çünkü hitap ettiği kitleyi az da olsa değiştirme potansiyeli var.</p>
<p><strong>Medyayı hatalarını, nefret söylemini göstererek mi değiştirmeye çalışıyorsunuz bir anlamda? </strong></p>
<figure id="attachment_20785" aria-describedby="caption-attachment-20785" style="width: 275px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20785" src="http://sivilsayfalar.overteam.com/wp-content/uploads/2017/12/2017-11-26-PHOTO-00000008.jpg" alt="" width="275" height="206" /><figcaption id="caption-attachment-20785" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ proje ekibi.</figcaption></figure>
<p><strong>Funda:</strong> Yani bu tek mücadele alanı değil zaten, çok özel bir noktaya odaklanan bir proje, bunun farklı farklı ayakları var. Zaten medyadaki tek sorunlu durum nefret söyleminin kullanılıyor olması da değil, bu şekilde her şeye yetişemiyorsunuz, başka alanlarda da başkaları mücadele ediyor. Ama biz aynı zamanda bu tartışmayı mümkün olduğunca yaygınlaştırmaya veya mücadele alanını genişletmeye çalışıyoruz: Sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanmaya çalışıyoruz; paneller, haber tartışma atölyeleri düzenleyerek, gönüllülük programlarıyla ve üniversitelerle yaptığımız iş birlikleriyle daha geniş kitlere ulaşmaya çalışıyoruz. Proje kapsamında hazırlanan, üniversiteler için geliştirilmiş ve medya ve ayrımcılık odaklı ders programını yaygınlaştırmak amacıyla üniversiteleri ziyaret ediyoruz. Sosyal medyanın gücünün de farkına varmak önemli mücadele için. Sosyal medya ayrımcılığın da çok görünür olduğu bir platform olsa da alternatif söylemlerin yaygınlaştırılması için önemli bir araç.</p>
<h4>&#8220;Mesela “Suriyeli iki kişi saldırmış” gibi bir haber. Haberini veriyor, gidiyor mahalleliyle konuşuyor ama ne haberde bahsedilen Suriyelilerle konuşmuş ne de onun oradaki ailesiyle konuşmuş, böyle bir kaygı yok çünkü. Tarafı her zaman belli.&#8221;</h4>
<p><strong>Onun dışında ne gibi metotlar izlenilebilir medyada nefret söyleminin son bulması için?</strong></p>
<p><strong>Gamze:</strong> Bir kere farkındalık olması lazım, böyle bir farkındalık yok.</p>
<p><strong>Farkındalık..</strong></p>
<p><strong>Gamze:</strong> Medyanın bunu bir sorumluk olarak görmesi lazım haberi verirken. Mesela “Suriyeli iki kişi saldırmış” gibi bir haber. Haberini veriyor, gidiyor mahalleliyle konuşuyor ama ne haberde bahsedilen Suriyelilerle konuşmuş ne de onun oradaki ailesiyle konuşmuş, böyle bir kaygı yok çünkü. Tarafı her zaman belli.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Orada da şöyle bir şeye dikkat etmek zorunda; birilerinin hayatını tehlikeye atıyor mu? O insanın değil ama öbür Suriyelinin hayatını tehlikeye atıyor… Hani Suriyelilerin Türkiye’de yaşamasını da istemiyor olabilir ve bunu savunuyor olabilir. Ama şimdi bunu “çok kötü bir şekilde alındılar, çok kötü koşullarda yaşıyorlar, bizim de hayat kalitemiz bozuluyor” diye gerekçelendirmek var, daha çözümsel yani bunu da sorunlu bulurum ama bir de işte “bunların hepsi zaten hırsız, uğursuz, katil, işte hani atmazsak anamıza bacımıza bilmem vs. yapacaklar”, bu başka, daha tehlikeli bir şey.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Sorunların kaynağını bir kimliğe indirgemek orada sorun oluyor. Hani devletin politikasını eleştirebilirsin, tabi onu eleştirirken de nasıl eleştirdiğin önemli ama onu bir topluma mal edemezsin çünkü bir bütünden bahsedemiyoruz, Türklerden de bahsederken Ermenilerden de bahsederken genellemelerden mümkün olduğunca kaçınmak gerekiyor. Gazeteciliğin temelinde hızlı olmak yatıyor belki ama o haberi yazarken, yayınlarken bir kere daha durup düşünmek gerek, bu haber kimlere ulaşacak ve kimlere zarar verebilir diye.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Evet mesela yollardan biri bu.</p>
<p><strong>Peki bu konuda sivil topluma nasıl bir rol düşüyor?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> İşte böyle bir rol, yani LGBTİ dernekler kendi açılarından bakıyor buna çünkü mesela herkes duyarlı olduğu kısımdan, başka bir taraftan ele alabilir. Herkes de her şeyi aynı şekilde göremeyebiliyor.</p>
<p><strong>Gamze:</strong> Evet o yüzden bir araya gelmeye, iletişimi güçlendiren atölyeler yapmaya, hak temelli habercilik yapanlarla iletişim içinde olmaya çalışıyoruz. Sürekli, sistematik bir çaba olmak zorunda.</p>
<p><strong>İletişim içinde  olarak&#8230;</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: İlişkiye geçerek bunu çözmeye çalışıyoruz daha çok, öğrencilerle, akademisyenlerle, gazetecilerle.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Medyayla ilişkiye geçmek de çok önemli bunun da çeşitli yolları var. Çünkü bu bir politika olmadığı için kişisel ilişkilerle bir şeyler değiştirilmeye çalışılıyor.</p>
<h4>&#8220;Bazı konular hakkında bazı kurumlarla bir araya gelmek çok güç ama olmayacak diye bir kaide de yok. Mesela LGBTİ’lerle ilgili bir toplantıda bir araya gelemiyorsan, Suriyeli mültecilerle ilgili bir toplantıda gelebilirsin. Ortak dertler, ortak bir zemin bulmaya çalışmak gerekiyor.&#8221;</h4>
<p><strong>Bu sivil toplumda nasıl olabilir?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: İşte sivil toplum bunu görüyor bunu yapıyor.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Yani oradaki boşluğu kapatıyor aslında sivil toplum. Bir yandan alternatif olduğunu da gösterebilmek gerekiyor, bu yüzden olumsuz örneklerin yanında olumluları da göstermek, yaygınlaştırmak önemli. Bazen insanlar gerçekten nasıl olabileceğini bilmiyor çünkü, o kadar alışmışız ki bazı kalıplara.</p>
<p><strong>İdil.</strong> Kendi haberini yapıyor, yayınlıyor.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Mesela bunun eğitimi, üniversitelerde ya da liselerde vesaire verilmesi gerekirken, biz de insan haklarına saygılı bir dilin gelişmesi için paneller veya işte haber tartışma atölyeleri düzenliyoruz, üniversitelere gidiyoruz, konferanslarda veya derslerde derdimizi anlatıyoruz. Orada bir boşluğu doldurmaya çalışıyoruz elimizden geldiğince.</p>
<p><strong>İHH ile KAOSGL  ya da Pembe Hayat nasıl bir araya getirebilir ?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Geliyorlar. Yani özellikle reddetmiyorlarsa mesela daha doğrusu bu da bir süreç olarak gelişiyor. Başta diyelim ki reddediyorlar. “Onların olduğu toplantıya biz gelmeyiz” gibisinden. Ama siz sürekli o alanda varsanız o zaman bir noktadan sonra reddedebileceği bir şey olmuyor. Mecburen birlikte çalışmak zorunda kalıyor. Şahane mi geçiyor? Geçmiyor. Ya da her çalışmayı yapıyorlar mı? Yapmıyorlar. Ama hakikaten 90’lardan bugüne o etkileşim daha da arttı. Bazıları var ki zaten kemikleşmiş. Orada dediğim gibi rasyonalite olmadığı için onun gerekçesini de anlamanız mümkün değil. O asla olmayacak. Ona asla ulaşamayacaksınız, değemeyeceksiniz.  O zaman niye enerjimi buna harcayayım!</p>
<p><strong>Funda:</strong> Bazı konular hakkında bazı kurumlarla bir araya gelmek çok güç ama olmayacak diye bir kaide de yok. Mesela LGBTİ’lerle ilgili bir toplantıda bir araya gelemiyorsan, Suriyeli mültecilerle ilgili bir toplantıda gelebilirsin. Ortak dertler, ortak bir zemin bulmaya çalışmak gerekiyor. Bir noktadan sonra, küçük küçük adımlarla o zemini genişletmek de mümkün.</p>
<p>*<a href="https://seninmedyan.org/2017/06/11/mersinde-onur-yuruyusune-saldiri/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Ana görsel:</a> Mersin 7 Renk LGBTİ+ Derneği tarafından bu yıl (2017) üçüncüsü düzenlenen Onur Yürüyüşü’ne başka bir sivil toplum örgütüne mensup kişiler saldırdı. O esnada çekilen bir kare.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/18/sivil-toplum-nefret-soyleminden-azade-mi/">Sivil toplum, nefret söyleminden azade mi?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medyadaki suretimiz: Nefret Söylemi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Dec 2017 14:20:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hrant Dink Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[antisemit]]></category>
		<category><![CDATA[Antisemit Nefret Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni]]></category>
		<category><![CDATA[Funda Tekin]]></category>
		<category><![CDATA[Gamze Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[İdil Engindeniz]]></category>
		<category><![CDATA[medyada nefret söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20783</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kendi kimliğinizi oraya koyduğunuzda rahatsızlık hissediyorsanız orada bir nefret söylemi vardır” Ayrımcılık suçu ve nefret söylemi Türkiye adalet sisteminde halen etkin bir biçimde cezalandırılmazken, nefret suçları ve cinayetleri adeta organize bir hal almış durumda. Röportajın gerçekleştirildiği hafta Ankara ve İstanbul’da LGBTİ eylemlilikleri yasaklanırken ve dahi  yasaklanması için sivil toplum örgütleri medya/ sosyal medya üzerinden kampanya [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/">Medyadaki suretimiz: Nefret Söylemi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Kendi kimliğinizi oraya koyduğunuzda rahatsızlık hissediyorsanız orada bir nefret söylemi vardır”</strong></p>
<p><span id="more-21507"></span>Ayrımcılık suçu ve nefret söylemi Türkiye adalet sisteminde halen etkin bir biçimde cezalandırılmazken, nefret suçları ve cinayetleri adeta organize bir hal almış durumda. Röportajın gerçekleştirildiği hafta Ankara ve İstanbul’da LGBTİ eylemlilikleri yasaklanırken ve dahi  yasaklanması için sivil toplum örgütleri medya/ sosyal medya üzerinden kampanya yaparken; Rasim Ozan Kütahyalı, Boşnaklara yönelik nefret söylemi ifadeleri nedeniyle çalıştığı kanaldan çıkarıldı; Acıbadem Hastanesi’nde birim müdürü olarak çalışan Öznur Ilgan ise, Irak Kürdistan Bölgel Yönetimi’ndeki Halepçe kentinde yaşanan 7.3 büyüklüğündeki depremin ardından yaptığı “Bırakın gebersinler” paylaşımı sonrasında işine son verildi. Son olarak da dün (12 Aralık 2017), ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkesinin İsrail Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararı sonrası Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan köşesinden “Yahudilerin tehlikesiz bir insan topluluğuna dönüşmeleri&#8221; için “teolojilerinden, din anlayışlarından vazgeçmeleri” çağrısında bulundu. Türkiye’de bu gibi örnekleri bulmak zor değil, aslına bakılırsa nefret söylemi günlük hayatımızın rutin bir parçası, bu durumun hem aktörü hem de nesnesi olabiliyoruz.</p>
<p>Medyada ve sosyal medyada nefret söylemi hayatımızda bu kadar yer etmişken, ben de Sivil Sayfalar adına <strong>‘</strong>Hrant Dink Vakfı’nın çatısı altında faaliyet gösteren ve haftalık raporlarıyla medyada yer alan, etnik, ulusal ve dinî kimliklere karşı ayrımcı; cinsiyetçi, homofobik ve transfobik söylem içeren haberleri görünür kılan ‘<strong><a href="https://hrantdink.org/tr/asulis/faaliyetler/projeler/medyada-nefret-soylemi" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi</a>’</strong> proje ekibine mikrofon uzattım. İki bölümde halinde yayınlanacak olan röportajda, proje danışmanı İdil Engindeniz, proje koordinatörü Gamze Tosun ve araştırma koordinatörü Funda Tekin ile öncelikle çalışma metotlarını, Türkiye medyasında nefret söylemini, aktörlerini ve gündelik hayata yansımalarını konuştuk. Yarın yayınlanacak bir sonraki bölümde ise sivil toplum kuruluşlarındaki nefret söylemini, nefret söylemi barındırmayan bir dili ve medyanın bu konudaki rolünü ele alacağız.</p>
<p><strong>Öncelikle sizleri tanıyalım.</strong></p>
<p><strong>İdil :</strong> Galatasaray Üniversitesi iletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezunum. Daha sonra Fransa’da, Fransa-Türkiye arasında gazetecilerin oto-kontrol yöntemlerine dair karşılaştırmalı yüksek lisans tezi yaptım. Ardından Türkiye’de LGBTİ kamusal alanın doğuşuyla bağlantılı olarak Kaos GL üzerine doktora tezi hazırladım. Halen Galatasaray Üniversitesi’nde çalışıyorum. Toplumsal cinsiyet, gazetecilik, nefret söylemi ve kamusal alan çalıştığım konular arasında.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Bahçeşehir Üniversitesi Gazetecilik ve Siyaset Bilimi mezunuyum. Yaklaşık iki yıldır ‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesinde çalışıyorum.</p>
<p><strong>Gamze</strong>: Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Sabancı Üniversitesi kültürel çalışmalar programında yüksek lisans öğrencisiyim.  Projenin yeni koordinatörüyüm.</p>
<p><strong>Ne zaman başladı proje?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Proje 2009 yılında başladı ve kesintisiz olarak devam ediyor.</p>
<p><strong>Nasıl çalışıyorsunuz?</strong></p>
<figure id="attachment_20787" aria-describedby="caption-attachment-20787" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20787 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/FundaTekin.png" alt="" width="203" height="135" /><figcaption id="caption-attachment-20787" class="wp-caption-text">Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi, araştırma koordinatörü Funda Tekin.</figcaption></figure>
<p><strong>Funda:</strong> Belli bir anahtar kelime setimiz var. Yaklaşık 50 kadar kelimenin içinde Yahudi, Hristiyan, Ermeni, Müslüman, Suriyeli, kaçak göçmen vb. kelimeler var. Proje başladığında, bu kelimeler aracılığıyla daha fazla nefret söylemi üretildiği tespit edilmiş. Bu kelimeler medya takip ajansına gidiyor. O kelimelerin geçtiği bütün haberler bize geliyor ve biz de o haberleri gönüllülerle birlikte okuyarak, nefret söylemi var mı/yok mu karar veriyoruz. Daha sonra da bunları dört aylık raporlar haline getiriyoruz. Topladığımız metinlerin hem niteliksel hem de niceliksel analizlerini yaparak raporları paylaşıyoruz. Onun dışında günlük kısa taramalar yapıyor, onları sosyal medya üzerinden paylaşıp yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Şu anda sistematik olarak etnik, ulusal ve dini kimlikler odaklı izleme yapıyoruz, bunu söylemekte fayda var. Bunun dışında daha dar seçilmiş bir örneklem üzerinden de LGBTİ ve kadına yönelik nefret söylemlerini dahil ediyoruz. Ama bunu toplu bir veri ya da istatistiki bir değer olarak sunmuyor, sadece kısa niteliksel analizlerini yapıyoruz.</p>
<p><strong>İdil senin burada rolün ne?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Ben de bir zamana kadar onlardan bana gelen yaklaşık 200-250 haberi okuyarak rapor yazıyordum. Şimdi daha çok ikircikli haberler üzerinden danışmanlık yapıyorum.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Karar veremediğimiz, karar vermesi daha güç olan vakaları İdil Hoca’ya danışarak ilerliyoruz.</p>
<p><strong>Raporlarda çok “kadın” görmüyoruz&#8230;</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Belli bir bölümümüz oldu. Ben başladıktan sonra kadın ve LGBTİ diye ikinci bir kısım yaptık.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Eskiden vardı. Şöyle anlatayım; 2013’ten itibaren kadın ve LGBTİ’lerle ilgili haberler de sistematik olarak taranmaya başlandı ama sonrasında, metodoloji başta etnik, ulusal ve ulusal dini kimlikler üzerine olduğu için o metodolojinin LGBTİ ve kadınlar için çok da sağlıklı olmadığına karar verdik.</p>
<h4><strong>“Nefret söylemi genişleyebilen ve bağlama göre değişebilen bir tanım.”</strong></h4>
<p><strong>‘Kadın’ başlığı altında ayrı kategori açmak aydınlatıcı olabilirdi… </strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Ayrı bir çalışma yapmak, ayrı bir metodoloji geliştirmek gerekiyordu. Ayrıca, özellikle kadınlarla ilgili haberlerin getirdiği iş yükünün altından kalkmak kolay değil. Çünkü kadınla ilgili tarama yapmak için ‘kadın’ anahtar kelimesini kullanıyoruz. Kadınları hedef alan nefret söylemini tespit edebileceğimiz çok fazla kelime yok ve kadın anahtar kelimesiyle tarama yaptığımızda ‘kadın’ kelimesi geçen bütün haberleri okumamız gerekiyor. Şimdi kullandığımız kelime setiyle bile bir günün taraması ancak iki-üç günde tamamlanabiliyor. Bu yüzden kadınlar ve LGBTİ ile ilgili olan haberlerde, o sistematik kısımdan vazgeçtik. Raporlarda, ek olarak seçtiğimiz birkaç haberin analizine yer veriyoruz.</p>
<p><strong>O halde başa dönersek; nefret söylemi nedir?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Nefret söylemi tanımı için en sık referans verilen kaynak Avrupa Konseyi. Nefret söyleminin tespitinde, 1997’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen tavsiye kararını esas alıyoruz. Bu kararda nefret söylemi kavramı “Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, Yahudi düşmanlığı veya azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli insanlara yönelik saldırgan, ulusalcılık ve etnik merkezcilik, ayrımcılık ve düşmanlık şeklinde ifadesini bulan, dinsel hoşgörüsüzlük dahil olmak üzere hoşgörüsüzlüğe dayalı başka nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan veya meşrulaştıran her tür ifade biçimini kapsayacak şekilde anlaşılacaktır” şeklinde tanımlanıyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Orada benim hoşuma giden, altını çizmek istediğim, hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimleri. O yüzden nefret söylemi genişleyebilen ve bağlama göre değişebilen bir tanım.</p>
<p><strong>Kaç tane ve hangi yayın organlarında nefret söylemlerini tarıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Bütün ulusal gazeteleri ve medya takip ajansının üye olduğu 500 kadar yerel gazeteyi günlük olarak tarıyoruz. Ancak, metodolojik olarak bir sınırlama var. Hafta sonları hariç olarak okuma yapıyoruz, ayda aşağı yukarı 20-21 güne tekabül ediyor taradığımız günler. Bu yüzden de bütün nefret söylemlerini tespit ediyoruz gibi bir iddiamız yok, mesela gazete eklerini dâhil etmiyoruz. Sadece genel bir resim çizmeye çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Spor gazetelerine de bakıyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: AMK vs. gibi spor gazetelerine de bakıyoruz. Nefret söylemi çok fazla çıkmıyor olsa bile tarama kapsamındalar.</p>
<h4><strong>“Koku üzerinden de nefret söylemi üretildiğini görebiliyoruz.”</strong></h4>
<p><strong>Çok daha doğrudan bakıyorsunuz taranıyor zannediyordum. Öte yandan ‘Anahtar kelimeler var’ dediniz. ‘Ermeni’, ‘İsrail dölü’ kelimelerini kullanılmadan da nefret söyleminde bulunamaz mı?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Bulunabilir.</p>
<p><strong>Dolayısıyla bu anahtar kelimelerle çalışmak ne derece sağlıklı? Asıl soruya dönersek, nefret söylemi sadece kabaca kötü söz ve hakaret midir? </strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> O kelimelerin hiçbirini geçirmeden, ‘İsrail dölü’, ‘Ermeni dölü’ ya da sadece ‘Yahudi’ demeden de nefret söylemi üretilebiliyor. Zaten bütün nefret söylemlerini kapsıyoruz gibi bir iddiamız yok, hepsini tespit edebilmek oldukça zor.</p>
<p><strong>En son İyi Parti’den bir vekil “Gözünü toprak doyursun” göndermesiyle antisemit söylemi bir kez daha “taçlandırdı”. Bu da, buradan çıkabilecek bir sonuç niteliğinde…. </strong></p>
<p><strong>Funda: </strong>Genelde çoğunu yakalıyor olsak da tabii ki hepsini yakalayamıyoruz. Ama, ‘hain’, ‘terör’ gibi kelimeler de aslında anahtar kelime setinin içinde var. Böyle kelimeler aracılığıyla da gelen birçok haber oluyor. Şöyle bir örnek verebilirim; bir haberde/makalede tek bir sefer dahi Kürt demeden Kürtlere nefret söylemi yapılan, Kürtler hakkında duyduğumuz bütün kalıp yargıları tek tek sıralayan bir yazı vardı, bu yazı da ‘hain’ gibi kelimeler ile tespit edilebildi. Ya da şöyle diyebiliriz: Müslüman anahtar kelime olduğu için, Müslümanlığın karşısında konumlandırılan birçok kimlik de Müslüman kelimesinden dolayı zaten okunuyor ve tespit edilebiliyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Şunu da eklemek isterim. Genelde bir yazıda nefret söylemi varsa bu çok izole bir vaka olmuyor. Otomatiğe bağlanmış. Bir dolu etnik kimlik, ulusal kimlik olabiliyor yan yana.</p>
<p><strong>Funda</strong>: Birbirine yapışkan diyebileceğimiz bir kelime topluluğu var.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Mesela Suriyeliler ilk başta, bir önceki anahtar kelime setinde yoktu. Başka ifadeler üzerinden karşımıza çıkıyordu. Suriyelilere yönelik nefret söylemi kendiliğinden bir kategori olarak oluştu&#8230; Sonra anahtar kelimeye eklendi. Öyle ilerledi. Bir yazıda genelde birden fazla gruba yönelik nefret söylemi oluyor. Bir de anahtar kelimelerde mesela bildiğim kadarıyla ‘İsrail dölü’ gibi bir sözcük yok. İsrail, Ermeni, Türk vs. gibi daha jenerik kelimeler var.</p>
<p><strong>Güzellik çirkinlik bağlamında da bir nefret söylemi de olabilir. “Feministler çirkindir” gibi&#8230; </strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Ama şeyi yakalayabiliyoruz mesela. Koku üzerinden de nefret söylemi üretildiğini görebiliyoruz.</p>
<p><strong>Pis kokmak gibi mi?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Tabi tabi. Hedeftekiler Araplar genelde. Maalesef o kadar rafine değil bu nefret söylemi mevzusu. Ayrımcı söylem biraz rafine olabilir. Bazen bizim de tereddütte kaldığımız durumlar olabiliyor. O yüzden ayrımcı söylemi içeren ikinci bir raporlama hazırlandı. İfade özgürlüğü de çok önemli bu nefret söylemi meselesinde. Kıta Avrupası daha bir sınır çizmeye çalışıyor, Amerikan geleneği daha geniş bırakıyor. Biz de içimize dokunan ama nefret söylemi olarak değerlendiremediğimiz kategoriler için ayrımcı söylem raporlarını oluşturduk.</p>
<h4><strong>“Belli gruplar hakkında kalıp yargıların yaratılması, o gruplar üzerindeki baskıyı artırıyor. Hedefteki gruplar sessizleşiyor ve demokratik alanın dışına itiliyor.”</strong></h4>
<p><strong>Kabaca tarif edilirse ayrımcı ve nefret söylemi arasındaki fark nedir?</strong></p>
<figure id="attachment_20791" aria-describedby="caption-attachment-20791" style="width: 276px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20791" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/2017-11-26-PHOTO-00000002.jpg" alt="" width="276" height="368" /><figcaption id="caption-attachment-20791" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi danışmanı İdil Engindeniz.</figcaption></figure>
<p><strong>İdil:</strong> Mesela “Kadın, anne olduğu için öğretmenlik yapmak ona çok yakışıyor. Öğretmenlerin hepsi anne, kadın olmalı çünkü çocuk dilinden daha iyi anlıyor” gibi ifadeler. Bunu bir ayrımcı söylem olarak kullanabiliriz. Kadını tek bir kimliğe sıkıştırıyor. Öte yandan işte “Laikçi kadınlar imama saldırdı” gibi bir haber. Orada ‘laikçi’ kısmını atıyoruz ama kadınlar üzerinden şöyle devam ediyor haber. Bu somut bir haber. ‘Laikçi kokonalar’, ‘azgın kadınlar’, ‘saldırgan kadınlar’ vs. yaptı. Burada, olayın eleştirilmesinin ötesinde kadınlıkları üzerinden bir abartma, çarpıtma ya da hakaret söz konusu, dolayısıyla nefret söylemi kapsamına giren bir durum var.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Net bir örnek olarak, bir ‘terör eylemi’ diye nitelendirilebilecek bir eylemden sonra yapılan bir haberde “Üçü kadın dört terörist yakalandı” gibi bir ifade için ayrımcı söylem diyebiliriz. Nefret söylemi demek için yeterli değil. Ama bir kadının giyinişinin tecavüzü teşvik edebileceğiyle ilgili bir yazı nefret söylemi olarak değerlendirilebilir. Tecavüzün ve cinsel saldırının gerekçesi olarak kadınların giyinme biçimlerini yani bizzat kendilerini gösteren, tecavüzü ve şiddeti bir nevi gerekçelendirip meşrulaştıran örnekler var. Nefret söylemi çok daha keskin ve hedef gösteren, o düşmanlığı daha fazla hissedeceğiniz söylemler oluyor. Mesela “Suriyeli katil yakalandı” gibi haberleri de, aslında daha tehlikesiz görünse de nefret söylemi olarak değerlendiriyoruz. Bir kimliğin kendisini ön plana çıkararak, çok fazla vurgulayarak yapılan haberler bir süre sonra o kadar çok karşımıza çıkıyor ki, Suriyeli mültecileri düşünüldüğünde sanki hepsi ya da çoğu suça karışıyormuş gibi bir algı yaratılıyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Bir zamanların travesti ‘terörü’ haberleri gibi.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Orada aslında haber değerini katan şey doğrudan o kimlik olmamasına rağmen o kimliğin vurgulanarak haberleştirilmesi sorun. Benzer haberlerin, örneğin bir kimliği sürekli suçla ilişkilendiren haberlerin, sürekli çıkması o kimliğe karşı önyargıların güçlenmesine neden oluyor. Belli gruplar hakkında kalıp yargıların yaratılması, o gruplar üzerindeki baskıyı artırıyor. Hedefteki gruplar sessizleşiyor ve demokratik alanın dışına itiliyor.</p>
<p><strong>Peki “Katilin Suriye’den geldiği ortaya çıktı” desek bir nefret söylemi oluyor mu?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Yönlendirici bir söylem. Bağlamdan kopuk olduğu zaman çok tehlikeli. Suriyeli biri katil olabilir, hırsız olabilir vs. Peki, Suriyeliler buraya isteyerek mi geldi? Ne şekilde geldi? Bunlar habercilikte çok da zor noktalar değil. Küçük kutularla arka bağlamı vermek önemli. O zaman şunu göreceksiniz: Çok kontrolsüz bir şekilde giriş yapıldı. Hakikaten çok parasız, çok perişanlar. Tamam tabii ki bu suça yöneltmemeli ama bunun bir arka planı var. Burada benim en sevdiğim ayrım noktası, bir haberin nefret söylemi olduğunu nasıl anlarsınız diye sorulursa benim yanıtım “Kendi kimliğinizi oraya koyduğunuzda rahatsızlık hissediyorsanız orada bir nefret söylemi vardır” olacaktır. “Türk katil yakalandı” gibi bir haber mesela. Almanya’da “Türk katil yakalandı”nın başka bir anlamı var. Başka ülkelerde de yine nefret söylemi olabilir ama belli bağlamlarda buna daha dikkat edilmesi gerekiyor çünkü gerçekten hayati tehlikeye yol açabiliyor.</p>
<p><strong>Türkiye’de nefret söylemi hangi bağlamda kimler tarafından kimlerle karşılaşıyor?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Gündem çok etkili oluyor nefret söyleminde. Medya taramalarımızda ortaya çıkan raporlarda yılbaşı yaklaşırken Hıristiyanlara yönelik, 24 Nisan anmaları zamanındaysa Ermenilere yönelik oluyor. Onun dışında İsrail-Filistin arasında bir çatışma olduğunda Yahudilere yönelik oluyor. Şimdi artık yavaş yavaş bir-iki senedir Myanmar’daki olaylar nedeniyle Budistler hedef oluyor. Onun dışında bir örnek daha; mesela daha önce karşılaşmadığımız bir grup olan Almanlarla ilgili önceden çok fazla söylem yoktu, 2016’da Ermeni Soykırımı yasa tasarısı Almanya’da kabul edildi ve o bir ay boyunca nefret söyleminin çoğu Almanlara ve Ermenilere yönelikti. Bunun dışında, her zaman gündemle ilişkili olması gerekmiyor. Gündemden de bağımsız sürekli hedef olan gruplar var.</p>
<h4><strong>“Artık, kemikleşmiş hedef gruplar da sistematik olarak ‘düşman’ veya ‘tehdit’ olarak işaret edilen grupların ve bireylerin arkasındaki güç olarak kodlanıyor.</strong>”</h4>
<p><strong>Onu sormak üzereydim. Sürekli/sabit bir nefret objesinden bahsedebilir miyiz Türkiye’de? Bağımsız olarak var olan yüzer gezer bir obje var mı?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Aslında bağımsız değil, günden güne ilişkili hiç değişmeyen gruplarımız var: Ermeniler ve Hristiyanlar. Ben mesela projeye ilk başladığımda Kürtlerin kesin ilk sırada çıkacağından oldukça emindim. Hayır, öyle olmadı. Dört bazen de beşinci sırada çıktı. Sayısal olarak da çok daha az.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Artık çok daha az, ağırlıklı olarak parti, örgüt ve kişiler hedef alınıyor son dönemlerde. Kemikleşmiş hedef gruplar da sistematik olarak ‘düşman’ veya ‘tehdit’ olarak işaret edilen grupların ve bireylerin arkasındaki güç olarak kodlanıyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Evet. Ermeniler, Yahudiler, Hristiyanlar genelde bunlar ilk üç sırayı paylaşıyor. Duruma göre yerleri değişiyor.</p>
<h4><strong>“Ulusal basındaki nefret söylemi daha çok algıyla, söylemle ilgiliyken yerelde daha fiili bir güce dönüşebiliyor.”</strong></h4>
<p><strong>Funda:</strong> Son dönemde, yaz sonlarına doğru İsrail-Filistin olayları biraz daha kızıştığı dönemde Yahudiler birinci sırada çıktı, onun ardında Suriyeliler geldi. Suriyelilere yönelik nefret söylemi de çok fazla var. Artık belki de kemikleşme yolunda. Doğrudan bir gündemle ilişkili olması gerekmiyor, özellikle suç ile ilişkilendiren haberler o kadar çok ki, yerel gazetelerde çok fazla çıkıyor bu tür söylemler. Suriyeliler de artık ilk sıralarda.</p>
<p><strong>İdil:</strong> İki şey söylemek istiyorum. Yerel basın şu açıdan çok önemli. Bazen mahalleden bahsediyorlar. Daha dar bir yere hitap ettikleri için. Fiili hayati tehlikeye yol açabiliyorlar. Ulusal basındaki nefret söylemi daha çok algıyla, söylemle ilgiliyken yerelde daha fiili bir güce dönüşebiliyor. Köşe yazıları nefret söylemi üretiminde hâlâ ilk sırada. Haberlerde de özellikle başlıklar ve ara başlıklarda çok fazla yapılıyor. Örnek verirsek, eşcinsellerle ilgili haberlerde bütün bilgiler doğru ama “Sapıklar sokakta” gibi bir başlık kullanılıyor.</p>
<p><strong>Egemen taraftan bakarsak Türk, erkek, Sünni, heteroseksüel kimliğe yönelik bir nefret söylemi söz konusu mu?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Çok nadir karşımıza çıkıyor. En fazla dört-beş defa karşımıza çıktı yanılmıyorsam.</p>
<p><strong>Kimlerden geliyor bunlar?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Türklere yönelik benim aklıma gelen şu an yok.</p>
<p><strong>Kabaca Türkiye’deki egemen kimliğe yönelik dersek&#8230;</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Müslümanlara yönelik oluyor. O da daha çok Müslüman kadınlar üzerinden. Müslümanlara doğrudan yönelen bir söylem değil. Müslüman kadın tipine uymayan kadınlara yönelik bir nefret söylemi üretiliyor.</p>
<p><strong>“Laik” kesimden mi geliyor?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Hayır, Müslüman kadınlar söz konusu olduğunda iki taraftan da geliyor.</p>
<p><strong>Muhafazakâr kesimden de mi?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Evet. Oradaki Müslüman kadınlara uymayan imaja yönelik.</p>
<h4>&#8220;Hem laik hem de muhafazakar kesim kendi yarattığı ‘Müslüman kadın’ kalıbına girmeyen kadınları benzer nedenlerden dolayı, çok benzer ifadelerle hedef gösteriyor.&#8221;</h4>
<p><strong>Laik ve muhafazakar kesimden Müslüman kadınlara yönelik nefret söylemini biraz açabilir miyiz ? Söylemsel olarak aralarında fark var mı? Bir de Müslüman kadınlara yönelik söylemde ortaklaşmayı nasıl açıklıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> İki uçtan şöyle örnek verebilirim. Tesettürlü bir kadının hedef alındığı bir yazıda, yazar tasvirine “adeta striptiz gösterilerinde kullanılan, taşlı tuşlu parlak bir çizme” ile başlıyor. Ardından neredeyse ‘erotik’ betimlemelere başvurarak (daracık beyaz gömleğin içinden dolgulu olduğu belli sütyen şevhetle dışarı fışkırıyor) nasıl “asıl şoka” uğradığını anlatıyor: “Starslı ve taşlı alınlığın üzerindeki albenisiz cafcaflı, içinde bir de kocaman markası Christian Lacroix (Hristiyan haçı) yazılı başörtüsü beni benden alıyor, kim bu diye şaşarken, gözlerim daha da yukarı kayıyor.” Yazarın nefret söylemi olarak kabul edilebilecek, “O dudağa sürülen vişneçürüğünü artık namus fakirleri bile kullanmıyorlar ey hödük”, “Şirretleşiyor genç kadın”, “terbiyesiz bacı”, “Süslümanın yanına oturmuş bir serseri bıçkın, belli ki çoktan başlamış ahlaksız geyik” ifadelerle de kadını tekrar tekrar hedef gösteriyor. Burada aslında, tekil bir örnek üzerinden gidiyormuş gibi görünse de yazarın anlayışının dışındaki özelliklere sahip tesettürlü (ve belki de tesettürsüz) kadınlara yönelik hakaret ve aşağılama söz konusu. Bir başka yazar ise kendisinin ‘makul’ görmediği biçimde örtünen tesettürlü kadınları “Tesettür gibi görünen ama gerçekte tesettür olmayan şeytanî sahte tesettür” sözleriyle şeytanlaştırıyor. “Erkeklerin şehvetli nazar ve dikkatlerini, çıplak karılardan daha fazla celb eden bir kıyafet tesettür değildir” ve “Tesettürlü bir kadın alaca bulacak gökkuşağı renginde elbiseler giyemez, başörtüsü örtemez” gibi yargılarla yazısında hedef aldığı kadınlara had bildiriyor ve nasıl giyinmeleri gerektiğini söylüyor. Şimdi bu iki söylem arasında çok ciddi bir fark görebiliyor muyuz? Bence göremiyoruz, iki taraf da kendi yarattığı ‘Müslüman kadın’ kalıbına girmeyen kadınları benzer nedenlerden dolayı, çok benzer ifadelerle hedef gösteriyor.</p>
<p><strong>Peki daha genel olarak Müslümanlara yönelik…</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Sürekli sunumda örnek verdiğimiz bir haber var Müslümanlarla ilgili, “Müslüman çift katliam yaptı” başlıklı bir haber.</p>
<h4><strong>“Müslümanlara yönelik nefret söylemiyle çok karşılaşmıyoruz açıkçası ama bunun nedeni de Türkiye’de egemen kimliğin kim olduğuyla ilgili.”</strong></h4>
<p><strong>Bu Türkiye’de mi çıktı?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Evet. San Bernardino’da IŞİD bağlantılı bir eylem sonrasında ana akım gazetede çıkan bir haber. Bu örnek Türkiye bağlamında aslında çok da tehlikeli bir söylem olmayabilir. Almanya’da, ABD’de veya başka bir ülkede bu örnek sürekli karşına çıktığında orada Müslümanlar bambaşka bir pozisyona düşmüş oluyor, orada da Müslümanlar sessizleşip kırılganlaşıyor bu tür söylemlerle. Burada öyle bir sonuç yok tabii ki. O birazcık da gayri ihtiyari gazetecilik pratikleri içerisinde, sansasyonel olma adına da atılmış bir başlık olabilir. Daha bilinçsiz atılan bir başlıktı bence. Müslümanlara yönelik nefret söylemiyle çok karşılaşmıyoruz açıkçası ama bunun nedeni de Türkiye’de egemen kimliğin kim olduğuyla ilgili.</p>
<p><strong>Ona bağlayacaktım, cumhurbaşkanı ya da bakan eşlerini, kıyafetlerini vb. hedef alan yazılara da rastlıyoruz. Tüm toplumu hedef alma değil de kişileri hedef almanın belki bir kolaycılığı da vardır…. </strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Kişileri hedef almak daha kolay olabilir belki. Zaten projenin kapsamında kişileri, kurumları, kuruşları ya da ülkeleri hedef alan haberleri, köşe yazılarını kapsama almıyoruz. Proje kapsamında olmaması bunu sorun etmediğimiz anlamanı da gelmemeli, yine oldukça tehlikeli söylemler.</p>
<p><strong>Rapora göre neredeyse İslami camiaya yönelik bir nefret söylemi yok. Bu naif bir söylem olacak ama katı laik kesim sert çıkışlarından ders mi aldı, nefret söylemiyle arasına mesafe mi koydu yoksa OHAL’de yaşadığımız konjonktür mü?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Bence biraz üslup farkı.</p>
<p><strong>Funda</strong>: Çok net bir çıkarım yapmak zor bu konu hakkında ama zaten daha öncesinde de doğrudan Müslümanları hedef alan örnekler çok değildi. Genelleştirme pek olmuyor, belli bir kesimi hedef alıyorlar. Biraz daha ideolojik bağlamda yürüyen bir söylem oluyor aslında, Müslümanlardan ziyade ideoloji hedef alınıyor. Ancak, doğrudan Müslümanları hedef alan nefret söyleminin azlığı, bahsettiğin kesimin kutuplaştırıcı bir dil kullanmadığı anlamına gelmemeli. Zaten nefret söylemi dışında da oldukça sorunlu bir haber dili söz konusu.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Hep de şeyin altı çiziliyor belki: Kendilerinin de ne kadar Müslüman olduğu, dine karşı olmadıkları vs. Başörtülü kadınları koruyucu-kollayıcı bir dil. Bu dil üstten bakmıyor mu? Üstten bakıyor tabii ki. Ama LGBTİ’lere yönelik nefret söyleminden farklılaşıyor. O yüzden de dikkat etmek gerekiyor. Fakat bir küfür ya da aşırı bir sertlikle ben kendi adıma karşılaşmadım baktığım haberlerde.</p>
<p><strong>Nasıl bir içerik çıkıyor nefret söylemlerini üretenlere dair?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: İrrasyonalite. Benim ilk söyleyeceğim olabilir.</p>
<p><strong>Yani bir anlamda kapı açılsa, içeri bir nefret söylemi üreten biri girse, nasıl bir kişiyle karşılaşacağız? Sizin-benim gibi bir zatı muhterem…</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> O da kesinlikle çıkabilir. Ben de aynı şeyi söylüyordum. Senelerdir nefret söylemi ve toplumsal cinsiyet çalışıyorum hala benim de ağzımdan çıkıveriyor. “Aman işte bilmem ne gibi pazarlık yapmayayım” gibi. Çok içimize yerleşmiş bir şey. Öyle duymuşuz, dilimize yerleşmiş. Ondan kurtulmak çok zor. Onun dışında bence asıl büyük mevzu hiçbir akılsal bağlantının kurulmaması. Tamamen tepkisellik ve duygusallık üzerinden gidiyor. Bence en önemli sıkıntılardan bir tanesi o. Türk kimliği üzerinden ele alınırsa “Aman zaten Türk değil misin, sen zaten pissindir” demek gibi.</p>
<p><strong>Kavgacısındır gibi…</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Hah! Gibi yani. Bundan da daha beter yani.</p>
<p><strong>Funda:</strong> İdil Hoca’nın da söylediği gibi hepimizin içinde olan bir şey bu, belli bir kesime has değil nefret söylemi. Her yerde karşımıza çıkabiliyor. Zaten biz bununla mücadele ederken de kimin bunu yaptığından ziyade genel olarak söylemin kendisi ile mücadele etmenin daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Bireyleri veya kurumları sen bunu yapıyorsun diye hedef göstererek değil bu dilin sorunlu olduğunu bir şekilde anlatarak yapmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Mesela iyi niyetle bile ağızdan çıkıyor. “İyi Kürtler/kötü Kürtler.” “Biz aslında Kürtleri seviyoruz da bazıları şöyle şöyle yapıyor.” O da aslında ayrıştırıcı kendi içinde. “İyi eşcinsel/kötü eşcinsel.” Hepsi için.</p>
<p><strong>Bazen de “o cümleyi iyi niyetinden söylemiştir” diyoruz, gerçekten söylediği sözün nefret barındırmadığını düşünülüyor belki de…</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Ama barındırıyor. Bunu fark etmeleri lazım.</p>
<p><strong>Funda:</strong> İçselleştirilmiş bir şey. Senden farklı olanı nasıl algıladığınla alakalı.</p>
<p><strong>Türkiye ve yurt dışındaki nefret söylemlerin karşılaştırılırsa, ülkelerdeki oranlar nedir? </strong></p>
<p>F<strong>unda</strong>: İstatistiki bir karşılaştırma yapamıyoruz ne yazık ki, ancak hedef gruplar değişse bile söylem çok benzer özellikler taşıyor. Yurt dışında bu kadar sistematik yapılmış bir çalışma yok. Hatta bizim içimizde kalan bir ukde ve hakkında karşılaştırmalı bir proje de yazdık.</p>
<h4><strong>“Başka türlü yerleşim biçimlerinin içindeyiz. Hayatımızda birbirimize değmiyoruz. Değmediğimiz zaman da suçu ona yüklemek daha kolay bir şey haline geliyor.”</strong></h4>
<p><strong>Kabul edildi mi?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Teknik aksaklıklardan dolayı kabul edilmedi. İleride bunu yapmak istiyoruz. Bu konuda net bir karşılaştırma yapmamız mümkün değil. Fakat karşılaştırmalı şöyle bir rapor yaptık. Ermenistan, Azerbaycan ve Karabağ’da Dört Gün Savaşı dediğimiz, çatışmaların arttığı dönemi kapsayan ve Karabağ sınır hattında yaşanan çatışmanın Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye medyasında nasıl ele alındığı incelendi. Orada aslında, ‘öteki’nin tanımı farklılaşsa da ayrımcı dilin benzer özellikler taşıdığı görüldü. Militarist dil, doğrudan Azeri, Ermeni veya Türk kimliklerinin hedef alındığı ve düşmanlaştıran ifadeler üç ülkenin gazetelerinde de tespit edildi. İstatistiki bir karşılaştırma yapmamız mümkün değil ama.</p>
<p><strong>Sana sorayım İdil, neden birbirimizden bu kadar nefret ediyoruz?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Yapabilecek başka bir şeyimiz yok galiba. Nefret etmek daha kolay. Dediğim gibi rasyonaliteyi gerektirmiyor. Sonra biraz önce onu diyecektim nefret söylemi ile ilgili olarak. Çok ideolojik bir şey. Yani siz tarih kitaplarından başlayarak birtakım toplumları bir takım etnik kimlikleri zaten ötekileştiriyor, düşmanlaştırıyorsanız bunun hayatın diğer alanlarına yansımaması düşünülmeyecek bir şey değil. Kadını da erkeği de aynı şekilde yapıyoruz. Bir de artık hayatın içinde de birbirimizden kopuğuz. İnsanların sayısı azaldı. Gitmek zorunda kaldılar. Başka türlü yerleşim biçimlerinin içindeyiz. Hayatımızda birbirimize değmiyoruz. Değmediğimiz zaman da suçu ona yüklemek daha kolay bir şey haline geliyor. Bir arada tutucu bir şeye de ihtiyaç var. Hani milletin oluşumu birilerini ötekileştiriyor ya; ‘biz şöyleyiz, biz böyleyiz’ vs. Onu oluştururken zaten buna ihtiyacın var. Tarihin farklı dönemlerinde bu biraz daha bazen kuvvetleniyor. Milliyetçilik dalgasının yükseldiği dönemlerde. Bunların hepsi birbiri ile bağlantılı.</p>
<p><strong>Bu biraz şey değil mi…</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Tercih değil yönelim.</p>
<p><strong>Biraz ‘minareden at beni in aşağı tut beni’ gibi. Kendi kimliğimi oluşturmam için zaten ‘ötekine’ ihtiyacım var. Öteki üzerinden var olduğum için. Hele Türkiye’de bu daha fazla. Bu derece nefret etmek kaynaşmaktan neden daha fazla ağır basıyor? </strong></p>
<figure id="attachment_20788" aria-describedby="caption-attachment-20788" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-20788" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/GamzeTosun.jpg" alt="" width="203" height="135" /><figcaption id="caption-attachment-20788" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi koordinatörü Gamze Tosun.</figcaption></figure>
<p><strong>Gamze:</strong> Akışkan, dinamik, değişime açık olmak zor. Dolayısıyla daha az kırılgan kimlikler kurabilmek için bu farkı yaratmak çok kullanışlı. Bu farkı vurgulamak, ötekini yaratmak, ondan nefret etmek.</p>
<p><strong>Ama zaten ‘öteki’ sayesinde varsın. Öteki olmayınca nefret söylemin de boşa gidiyor, anlamsız kalıyor.</strong></p>
<p><strong>Gamze</strong>: O yüzden sürekli “ötekinin” altını çizerek kendi kimliğinin de altını çizmiş oluyorsun.</p>
<p><strong>İdil</strong>: Öyle bir dünya yok ama sınırlar vs. olmasın gibi. Buna nereden bakarsan bak. Kimisi ‘bilinç düzeyinde değiliz’ diyor, kimisi de ‘kapitalizm’ diyor. İçinde yaşadığımız dünyada zaten bunu için mücadele ediyoruz. Bu proje bunun için var ama zor bir şey. Nasıl diyeyim devlet varsa kendine bir millet yarattıysa tamam artık kurdun o milleti, devleti de yarattın ama bir noktadan sonra artık senin kapsayıcı olman gerekiyor. Burada işte tekil şeyler. Politikadan bağımsız değil onu söylemek istiyorum.</p>
<h4><strong>“Bir dolu örneği var Rasim Ozan’ın nefret söylemi raporlarında. O zaman neden yapılmadı? Mesela bir Ermeni’ye laf söylediğinde bu yaptırıma uğramadı da şimdi neden uğradı!”</strong></h4>
<p><strong>Sayfanızda medya etik ilkelerinden de bahsediliyor. Buna rağmen bu kadar coşmayı nasıl başarıyoruz Türkiye’de?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Bir kontrol mekanizması çok fazla yok. Onu işleyen, bunun sorunlu olduğunu dile getiren buna karşı bir yaptırım yok. Gerçi, yaptırım olmasına da gerek yok. Yaptırım olmasını savunmuyoruz da. Gazete bunu yazdığında ya da ceza kanununda bunun yerinin olması aslında bir noktadan sonra o kırılgan kimliklerin kendisine karşı kullanabilecek bir madde haline de gelebilir o yasadaki madde. O yüzden bunun yasalaştırılması konusunda da çekinceler var.</p>
<p><strong>Ne gibi çekinceler var?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Pratikte bu tarz yasaların çok fazla işleyemeyeceğini düşünüyoruz. Bir noktadan sonra aslında nefret söylemine uğrayan grubu mağdur etmek için kullanılacak bir madde haline gelebileceği için. Kamusal alanda artık bunun birazcık daha parmakla gösterilen, sorunlu bir durum olduğunun anlaşılması daha önemli.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Bir gazeteciyi, gazetesinin itibarını kaybetmesine neden olacak bir şey haline geliyorsa mesela orada o da kendini kontrol edecek. Meslektaşı da onu kontrol edecek. İsim vermeyeyim de mesela sevdiğimiz ve bu alanda da duyarlı gazetecilerden biri, bir kadının tecavüze uğraması haberinde korkunçlaşabiliyor. En ince ayrıntısına kadar&#8230; Dedin ya ‘Fransa’da yapamazsın’ diye. Kontrol mekanizmaları daha oturmuş durumda. Le Monde’da yıllardır öyle bir gelenek oluşmuş durumda. Yıllar önce çıkardığı ‘Nasıl gazetecilik yapılır kitapçığı’ var. Bizde sendikasızsın bir kere. Fransa’da gazetecinin vicdan hükmü diye sığınabileceği bir madde var. Gazete sahiplik yapısı değişirse ya da editöryal çizgide değişiklik olursa gazeteden ayrılabiliyor. Tazminat vs. hakkı var. Türkiye’de böyle bir şey yok. Misal, Sabah gazetesinin 5-10 sene önceki haliyle şimdiki hali bir değil ama gazeteciyi buna karşı koruyan bir şey yok. Sendikalar güçlü kurumlar değil. Keza yönetime göre de değişen çeşitli politikalar güdebiliyorlar. Dolayısıyla Türkiye’de daha fazla olması bütün medyatik yapıyla da alakalı.</p>
<p><strong>Güncel bir örnek verelim, Rasim Ozan Kütahyalı’nın Boşnaklara hakaret ettiği için Beyaz TV’den çıkarılması medyada etkin bir başarı mı oluyor? </strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> O mevzu o kadar karışık ki sorulara net bir cevap vermek çok mümkün değil. Tabi ki her şeyden bağımsız düşünürsen biri bir gruba yönelik hakaret içeren bir cümle sarf ettiyse bunun yaptırımı işini kaybetmek de olabilir. Eyvallah. Sanki bahsedilen kişi bundan önce çok şahane bir dile sahipti! Bir dolu örneği var Rasim Ozan’ın nefret söylemi raporlarında. O zaman neden yapılmadı? Mesela bir Ermeni’ye laf söylediğinde bu yaptırıma uğramadı da şimdi neden uğradı! Burası da sorunlu bir şey. Yoksa ama evet böyle bir yaptırım var. İşini kaybetmek belki son noktası olabilir ama en azından o itibarın zedeleneceğine dair bir duruma maruz kalsa gazeteciler de bunu daha az yaparlar.</p>
<p><strong>Funda</strong>: Ayrıca, bunu yapan tek kişi de Rasim Ozan Kütahyalı değil. Her gün karşımıza çıkan bir şey ama yaptırım uygulanan pek fazla kişi anımsayamıyorum.</p>
<p><strong>Peki medyada niye bu kadar çok nefret söylemi var? Tirajı mı artırıyor, para mı kazandırıyor, kutuplaştırarak haber yapmanın getirisi daha mı yüksek, yoksa okur mu istiyor?</strong></p>
<p>Bazı gazetelerin ve yazarların gerçekten misyonu bu. Bazen de gerçekten bilinçsizlikten dolayı yapılıyor, bunun hakkında yeterli farkındalığın olmaması, o yazılanın nefret söylemi olduğunu bilmemek de bir neden. Tiraj odaklı ve dikkat çekmek üzerine kurulu bir gazetecilik sektörü var karşımızda, biraz bunun üzerine gitmek gerekiyor. Hızın çok önemli olduğu bir meslek ama yine de haberleri yazarken bir daha düşünmeli. Bir konuya haber değeri katan ne? Genel-geçer habercilikteki haber değerlerini biraz sorgulamak gerekiyor. Bir de tabii, nefret söyleminin hedef aldığı gruplar hakkındaki olumsuz duygu ve düşünceler toplumsal olarak şekilleniyor. Aile, ders kitapları, günlük konuşmalar, medya, siyaset vs. aracılığıyla bu duygular hem normalleşiyor hem de yaygınlaşıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/">Medyadaki suretimiz: Nefret Söylemi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nilüfer&#8217;de &#8216;sivil irade&#8217; yükseliyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/28/niluferde-sivil-irade-yukseliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Nov 2017 15:09:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bisiklet]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Cenk Algün]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Nilüfer Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Bozbey]]></category>
		<category><![CDATA[Nilüfer Belediyesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20437</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Kısa vadeli düşündüğümüzde bazı çalışmalarda yapılan sivil toplumla iş birlikleri bizi yavaşlatıyor  çünkü ‘yaptık oldu’ anlayışı ile bir kenti yönetmek çok daha kolay ama uzun vadeli düşündüğümüzde kentte gerçekten bir değişiklik ve gelişim yaratmak istiyorsak STK’lar ile iş birliği yapmak kaçınılmaz&#8221; Bursa Nilüfer Belediyesi, geçen haftalarda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sert çıkışı nedeniyle gündeme gelmişti. Erdoğan belediyeye yönelik mahalle [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/28/niluferde-sivil-irade-yukseliyor/">Nilüfer&#8217;de &#8216;sivil irade&#8217; yükseliyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Kısa vadeli düşündüğümüzde bazı çalışmalarda yapılan sivil toplumla iş birlikleri bizi yavaşlatıyor  çünkü ‘yaptık oldu’ anlayışı ile bir kenti yönetmek çok daha kolay ama uzun vadeli düşündüğümüzde kentte gerçekten bir değişiklik ve gelişim yaratmak istiyorsak STK’lar ile iş birliği yapmak kaçınılmaz&#8221;</strong></p>
<p>Bursa Nilüfer Belediyesi, geçen haftalarda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sert çıkışı nedeniyle gündeme gelmişti. Erdoğan belediyeye yönelik mahalle komitelerine ‘eşcinsel kotası’ getirdiği için “Allah şaşırtmasın” demişti. Öte yandan ana akım medyanın pek de üzerinde durmadığı  örnek bir zihniyetle yönetiliyor belediye. &#8216;Yönetiliyor&#8217; fiili lafın gelişi zira tüm kararlar sivil toplumunda katkılarıyla halkla beraber istişare edilerek alınıyor. Açıkçası röportaja başlamadan önce bu kadarını da beklemiyordum. Belediyenin çalışmalarını, sivil toplumla iş birliğini, Nilüfer Belediyesi Sivil Toplum İlişkileri  sorumlusu Ali Cenk Algün&#8217;le konuştuk.  Hizmet anlayışlarını ve çalışmalarını dinledikçe bize tek bir laf düşüyor: Allah şaşırtmasın&#8230;</p>
<p><strong>Öncelikle sizi tanıyalım&#8230;</strong></p>
<p>2002 yılında Uludağ Üniversitesi’nde fizik okurken Nilüfer Yerel Gündem 21’de gönüllülük ile başlayan sivil toplum hayatıma çeşitli derneklerde yöneticilik yaparak devam etti. İki senedir de Nilüfer Belediyesi’nde Sivil Toplum İlişkileri Büro Sorumluluğu görevini yürütüyorum.</p>
<p><strong>Nasıl bir hizmet anlayışıyla yönetiliyor Nilüfer Belediyesi?</strong></p>
<figure id="attachment_20440" aria-describedby="caption-attachment-20440" style="width: 141px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20440" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/Ali-Cenk-Algün.jpg" alt="" width="141" height="251" /><figcaption id="caption-attachment-20440" class="wp-caption-text">Ali Cenk Algün</figcaption></figure>
<p>Nilüfer Belediyesi yönetiminde katılımcılık esastır. Belediye Meclis’inde ilk söz hakkı her zaman vatandaşındır. Mahalle Komiteleri projesi kapsamında mahalleye belediye tarafından yapılacak yatırımların tamamında yatırımın içeriği ve önceliği vatandaş tarafından belirlenmektedir. Örneğin kurumumuz bir mahalleye bir park yapacağı zaman mahalledeki park alanlarını mahalle komitesine sunar ve mahalle komitesi öncelikle nereye park yapılmasını talep ederse park oraya yapılır. Ardından parkın tasarım aşamasında da konu ile ilgili yetkili arkadaşlarımız mahalle komitesi üyeleri ile bir araya gelip parkın içeriği, park mobilyaları, parkın kullanım amacının belirlenmesi gibi konularda doğrudan parkı kullanacaklardan aldıkları bilgi doğrultusunda projeyi hazırlar ve uygulamaya geçer. Kısacası Nilüfer’de hem kent hem Nilüfer Belediyesi doğrudan Nilüferliler tarafından yönetilmektedir. Tam olarak bu sebepten dolayı üç sene önce Nilüfer Belediyesi yeni hizmet binasına taşınmadan önce bir anketle bina ismini Nilüferlilere sormuştur ve Nilüferliler açık ara bir farkla binanın isminin Halk Evi olmasını istemiştir. Bundan dolayı Nilüfer Belediyesi şu anda çalışmalarını Nilüfer Belediyesi Halk Evi’nde yürütmektedir.</p>
<h4>&#8220;Bütün proje ve etkinliklerimizde o alanda uzmanlaşmış sivil toplum kuruluşları ile özel sektör ile iş birlikleri yapmaya özen gösteriyoruz. Bu yöntem neticesinde daha az enerji ve maliyetle hedefine daha kolay ulaşan projeler tasarlamamız mümkün oluyor&#8221;</h4>
<p><strong>-Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in 2013’de Dernekler Yerleşkesi açılırken, “Sivil toplumun gücünün siyasal güce de etkisinin olması gerektiğine inanıyorum. Onun için sivil toplumu gittikçe güçlendirmeye çalışıyoruz. Her yönüyle güçlü olursa bu ülkede yanlış bir şeyler yapılmasının önüne daha rahat geçilir. Biz dahi, belediye dahi yanlış yapacak olursa sivil toplumun gücüyle geriye dönecektir, o yanlıştan vazgeçecektir” demişti. Başkan Bozbey, neden sivil topluma böylesi bir önem atfediyor?</strong></p>
<p>Başkanımız da biz de bütün sorunlarda sorunun çözülmesi için öncelikle doğru analiz yapılması gerektiğine inanmaktayız. Doğru analiz için de kesinlikle sorunun doğrudan muhatapları dinlenmelidir. Kurum olarak her konuda her şeyi bilmemiz mümkün değildir. Ama her konuda en doğru bilgiyi edinebileceğimiz kişi ve kurumları bilebilmemiz daha mümkün bu sebepten sivil toplum kuruluşları bizim için en önemli yol göstericilerdir. Bütün proje ve etkinliklerimizde o alanda uzmanlaşmış sivil toplum kuruluşları ile özel sektör ile iş birlikleri yapmaya özen gösteriyoruz. Bu yöntem neticesinde daha az enerji ve maliyetle hedefine daha kolay ulaşan projeler tasarlamamız mümkün oluyor.</p>
<h4>&#8220;..yerleşkelerde toplamda 65 derneğe ofis imkânı tanıyoruz. Ayrıca 700 kadar derneğe de posta kutusu ve evrak dolabı hizmeti sağlıyoruz. Bu sayede derneklerin en büyük sorunlarından birisi olan adrese sahip olma sorununu tek çatı altında çözüyoruz&#8221;</h4>
<p><strong>Hangi alanlarda sivil toplumla iş birliği yapıyorsunuz?</strong></p>
<p>Nilüfer Belediyesi’nde sivil toplum ile iş birliklerimiz Basın Yayın Halkla İlişkiler Müdürlüğü altında kurulmuş olan Sivil Toplum İlişkileri Bürosu tarafından yönetilmektedir. Aşağıda sıralayacağımız birimler üzerinde sistematik bir iş birliği mümkündür. Bu konu ile ilgili kabaca beş birimimizden söz edilebilir;</p>
<p>Kadın Dernekleri: Mahallelerde kurulan yerel kadın derneklerini destekliyoruz. Bu derneklerin hem kuruluş aşamasında hem de sonrasında faaliyetlerini yürütmeye destek oluyoruz. Her yıl yenilediğimiz İş Birliği Protokolü ile mahalle kadın derneklerinin kurumsal yapılarını oluşturmalarına destek olmanın yanı sıra etkinliklerine de destek oluyoruz. Ayrıca belediyemiz tarafından düzenlenen etkinliklerin tamamında mahalle kadın derneklerini planlama aşamasında dahil ediyoruz. Böylece hem etkinliklerimizde kırsal bakış açısını dahil ediyoruz hem de kadın derneklerine destek olma şansı yakalıyoruz.</p>
<figure id="attachment_20441" aria-describedby="caption-attachment-20441" style="width: 323px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20441" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/karaman-dernekler-yerleskesi-4.jpg" alt="" width="323" height="202" /><figcaption id="caption-attachment-20441" class="wp-caption-text">Karaman Dernekler Yerleşkesi</figcaption></figure>
<p>Dernekler Yerleşkeleri: Nilüfer’de ikincisi yeni faaliyete geçmiş olan iki dernekler yerleşkesi bulunmakta. Bu yerleşkelerde toplamda 65 derneğe ofis imkânı tanıyoruz. Ayrıca 700 kadar derneğe de posta kutusu ve evrak dolabı hizmeti sağlıyoruz. Bu sayede derneklerin en büyük sorunlarından birisi olan adrese sahip olma sorununu tek çatı altında çözüyoruz. Bütün bunların yanında iki yerleşkemizde yer alan çeşitli işlevlerde, boyutlarda ve kapasitelerde olmak üzere toplam 18 toplantı odası ile derneklerin toplanma ihtiyaçlarını çözmeye destek sağlıyoruz. Dernekler istedikleri zaman müsait olan toplantı odalarında toplantılarını yapabiliyorlar.</p>
<p>Nilüfer Kent Konseyi: Mahalle Komitesi çalışması başta olmak üzere kent konseyi Nilüferliler’in karar alma mekanizmasına doğrudan katılımını sağlamak üzere kurgulanmış bir yapıdır. Kadın Meclisi ve Gençlik Meclisi başta olmak üzere çeşitli çalışma gruplarında Nilüferliler kente dair her türlü çalışmalarını Nilüfer Kent Konseyi çatısı altında yürütmektedir.</p>
<p>&#8211; Anadolu Arastası: Hemşehri derneklerini tek bir alanda toplamayı hedefleyen projemiz tamamlandığında 163.000 metrekare alanda bütün hemşehri derneklerinin yerel mimari özellikleri taşıyan evlerinde yöresel ürünlerin satışını yapabilecekleri bir alan Türkiye’ye kazandırılmış olacak. Anadolu Arastası projesi kapsamında oluşturulan Anadolu Arastası Kooperatifi’ne hemşehri dernekleri üyedir. Bu kooperatif proje tamamlanana kadar çeşitli etkinlikler düzenlemektedir.</p>
<p>&#8211; Nilüfer Gençlik Ofisi: Nilüfer Gençlik Ofisi Bursa’da yer alan tüm gençlik organizasyonlarını örgütsel bir güç haline getirerek Bursa’da gençlik ile ilgili yürütülen tüm proje ve faaliyetlerde gençlerin sesini duyurmayı amaçlamaktadır. 15- 29 yaş arasındaki gençlerin bireysel ve gençlik alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının kurumsal üyeliklerine açık bir birim olarak Görükle’de (öğrenci nüfusunun yoğun olduğu bölge) faaliyet göstermektedir. Nilüfer Gençlik Ofisi her yıl Nilüfer Gençlik Araştırmaları anketini yapmaktadır. Bu ankette elde edilen sonuçlar üzerinden etkinliklerine ve projelerine yön vermektedir.</p>
<h4>&#8221; STK’ların verdiği öneriler, tavsiyeler ve eleştiriler stratejik planımızın oluşturulma ve revize edilme dönemlerinde bize yön veren en önemli etkenler arasında yer alıyor&#8221;</h4>
<p><strong>Diğer belediyelerden farklı olarak neden sivil toplumla iş birliği yapmayı tercih ettiniz?</strong></p>
<p>Doğru yöntemlerle doğru iş birlikleri yapıldığında bu durum çalışmalarımızı daha kolay ve etkili hale getirmektedir. Sivil toplum kuruluşları kamu kurumlarından sürekli bir şeyler bekler bir durumda gibi gözükse de bunun yanında doğru STK’lar ile iş birliğine gidildiğinde kamu kurumlarının da STK’lardan öğreneceği çok fazla şey olduğu görülecektir. Çalışmalar doğru şekilde kurgulandığında iki taraf için de faydalı olacak iş birlikleri tasarlamak mümkündür. Bu sayede kamu – sivil toplum iş birliği iki taraf için de kazan – kazan durumu yaratabilmektedir.</p>
<p><strong>Hangi aşamalarda daha çok sivil toplumla iş birliğine gidiliyor, Karar alınma aşamasında mı yoksa uygulanma aşamasında mı? </strong></p>
<p>İkisinde de demek mümkün, stratejik planımızı oluştururken de sivil toplum kuruluşlarını dahil ettiğimiz atölye çalışmaları tasarlıyoruz. STK’ların verdiği öneriler, tavsiyeler ve eleştiriler stratejik planımızın oluşturulma ve revize edilme dönemlerinde bize yön veren en önemli etkenler arasında yer alıyor. Bunun yanında bütün etkinliklerimizde de alanında uzman, kenti tanıyan, kendi kitlesi olan STK’lar ile iş birliği yapıyoruz. Henüz planlama aşamasında projeye dahil edilen bu STK’lar sayesinde etkinliklerimiz doğru hedef gruba daha kolay bir şekilde ulaşabiliyor. Bu sayede de hem daha kaliteli projeler üretiyoruz hem de bu projelerden daha doğru ve daha ilgili kitlelerin faydalanmasını sağlıyoruz.</p>
<p><strong>Ne gibi yenilikler, kolaylıklar ya da zorluklar sağlıyor sivil toplumla iş birliğine gitmek?</strong></p>
<p>Kısa vadeli düşündüğümüzde bazı çalışmalarda yapılan sivil toplumla iş birlikleri bizi yavaşlatıyor  çünkü ‘yaptık oldu’ anlayışı ile bir kenti yönetmek çok daha kolay ama uzun vadeli düşündüğümüzde kentte gerçekten bir değişiklik ve gelişim yaratmak istiyorsak STK’lar ile iş birliği yapmak kaçınılmaz. Biz kurum olarak doğru sistematiği kurgulamaya STK’ları doğru yöntemlerle ilgili oldukları çalışmalara dahil etmeye özen gösteriyoruz, bu sayede söz konusu iş birliklerinin zorluklarından ziyade kolaylıkları ile muhatap oluyoruz. Bu da yaptığımız işten daha fazla keyif almamıza olanak sağlıyor.</p>
<h4>&#8220;&#8230;2009 yılında mahalle komiteleri çalışmalarına başladığımızda vatandaştan<em> ‘biz sizi seçtik ne yapacağınıza siz karar verin bizi yormayın, size boşuna mı oy verdik</em>’ gibi tepkilerle karşılaşıyorduk. Ama geçen yıllar içerisinde bunu diyen kişiler; bu tarz katılımcılık çalışmalarının en fazla kendisine fayda sağladığını görünce şimdi bizden sürekli ‘hesap soran’ aktif vatandaş konumuna geçti&#8221;</h4>
<p><strong>Şehri nasıl etkiledi söz konusu iş birliği?</strong></p>
<figure id="attachment_20442" aria-describedby="caption-attachment-20442" style="width: 368px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20442" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/Nilüfer-Gençlik-Ofisi.jpg" alt="" width="368" height="207" /><figcaption id="caption-attachment-20442" class="wp-caption-text">Nilüfer Gençlik Ofisi</figcaption></figure>
<p>Kurumumuz tarafından kentte yapılan bütün çalışmalar kullanıcılarının faydalanması için tasarlanmaktadır. Ama çalışmaların daha sürdürülebilir olması için bir takım kişilerce, kurumlarca sahiplenilmelidir. Bu mantıktan yola çıkarsak biz Nilüfer’de yaptığımız yatırımların çoğunda sivil toplum kuruluşlarını da paydaş alıp sonrasında ilgili yatırımın veya projenin yürütücülüğünü ilgili STK’lara devredip bizler sadece denetimini sağlıyoruz. Bu durumu bir örnekle açıklamak gerekirse en basitinden bütün mahallelere halı saha yapmak gibi bir projemiz bulunmakta yaklaşık on yıldır yürüttüğümüz, bu çalışma kapsamında yapılan halı sahalar önceden başıboş bırakılıyordu ve çok zarar görüyordu. Bizim belediye olarak tamamını sahiplenmemiz de mümkün değil. Biz de çözüm olarak mahallelerde kurulmuş olan spor kulübü dernekleri ile protokoller hazırlayıp bu sahaların kullanımı ve korunmasını ilgili derneklere devrettik. Bu sayede hem spor kulüpleri daha hızlı gelişebilmesi için altyapı sağlanmış oluyor hem de bizim yatırımlarımız başıboş kalmıyor. Bütün mahallelinin daha sağlıklı bir şekilde bu yatırımlardan faydalanması sağlanmış oluyor.</p>
<p><strong>Nasıl geri dönüşler oldu halktan belediye-sivil toplum iş birliğini neticesinde ortaya çıkan işlere dair?  Örnek vermek gerekirse belediyenizin gerçekleştirdiği 142 kilometrelik bisiklet yolu gibi bir projenin benzeri İstanbul’da da yapılmıştı. Fakat esnafın isteği üzere kimi yollar daha sonra kaldırıldı. Buna benzer tepkiler de yaşanıyor mu? </strong></p>
<p>Bu durum uzun soluklu bir süreç 2009 yılında mahalle komiteleri çalışmalarına başladığımızda vatandaştan<em> ‘biz sizi seçtik ne yapacağınıza siz karar verin bizi yormayın, size boşuna mı oy verdik</em>’ gibi tepkilerle karşılaşıyorduk. Ama geçen yıllar içerisinde bunu diyen kişiler; bu tarz katılımcılık çalışmalarının en fazla kendisine fayda sağladığını görünce şimdi bizden sürekli ‘hesap soran’ aktif vatandaş konumuna geçti. Bunlar dünden yarına olacak şeyler değil tabii ki de. Nilüfer’de 1999’dan beri katılımcılık üzerine birçok çalışma yapılmakta sonunda bunun meyvelerini yeni yeni toplamaya başladık. İstanbul örneğine değinecek olursak da bisiklet yolları yapılmadan önce bahsi geçen esnaflar da çalışmaya dâhil edilmeliydi. Onların da fikirleri alınıp proje nihai şekline sonrasında ulaşmalıydı. Bisiklet yolunun kimseye bir zararının olmayacağı aksine doğru tasarlanırsa herkese faydası olacak bir çalışma olduğu kendilerine henüz proje başlamadan aktarılmalıydı. İtirazlar tasarım aşamasında toplanmalı, projeye itirazlar sonucunda şekil verilmeliydi. Biz Nilüfer’de mümkün olduğunca böyle yürütüyoruz işlerimizi, bu sayede bu tarz örnekler Nilüfer’de yaşanmıyor. Daha önce de söylediğim gibi ‘yaptık oldu’ anlayışı belediyelerimizin kolaycılığı gibi gözükse de uzun vadede bütün çalışmaları daha zora sokan bir anlayıştır. Katılımcı olarak tasarlanan ve uygulanan bütün işler hem belediye açısında hem de vatandaşlar açısında çok daha faydalı olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde de bu işler böyle yürüyor Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok.</p>
<p>Benzer bir örnek burada da yaşandı Nilüfer’in en önemli bulvarlarından biri olan Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’nda Bursa Büyükşehir Belediyesi bir yenileme çalışması başlatmak istedi. Bununla ilgili sadece görsel açıdan bir birinden farklı olan aynı işlevdeki üç öneriyi internet sitesi üzerinden oylamaya açtı. Bizler de bulvarda yer alan işletme sahiplerinin kurduğu FSM-Der adındaki dernek ile bir araya gelip bu önerileri masaya yatırdık. Dernek üyeleri ile görüşmelerimiz sonucunda bulvarın hiçbir ihtiyacına karşılık vermeyecek sadece ‘görsel’ olarak bulvarı güzelleştirecek bu çalışmaların hiçbirinin uygulanmaması gerektiğini bölgede bir yenileme çalışmasına ihtiyaç olduğunu fakat bu yenilemenin işlev olarak da bulvarı geliştirecek bir şekilde yapılması gerektiğine dair fikir birliğine vardık. Bu karar Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne iletildi ve henüz hiçbir yatırım yapılmadan bu yenilemeden vazgeçildi. Şimdi de daha kapsamlı ve işlevli bir yenileme çalışması için raporlama faaliyetlerimiz ilgili dernekle birlikte sürüyor. Sürece sadece derneği değil orada yaşayan vatandaşları da, yoldan geçen insanları da, oradaki işletmelerin faydalanıcılarını da dâhil ediyoruz. Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’nın ihtiyaçlarını saptıyor, bu ihtiyaçları giderecek çalışmaları tasarlıyoruz. En sonunda da bu raporu Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne sunacağız.</p>
<p><strong>-Peki, halkın, bireyler olarak belediyede daha çok söz sahibi olmak için sivil topluma katıldığını da gözlemleyebiliyor musunuz?</strong></p>
<p>Elbette ki; örneğin mahalle komitelerinin en başta gereksiz olduğunu savunan birçok muhtar ve vatandaş zamanla başka mahallelerdeki faydalarını görüp kendi mahallelerinde de çalışmalar başlattılar. Şu anda Nilüfer’deki 64 mahallenin tamamında mahalle komitesi bulunmaktadır. Beş sene öncesinde bu rakam 30’lu civarlarda idi. Ayrıca özellikle kırsalda yaşayan kadınlar mahallelerinde kurulan kadın derneklerine üye oluyor. Bu sayede kendisini daha güçlü hissediyor. Mahalledeki kadınların sesi oluyor. Mahallesindeki ve çevresindeki sorunları tespit edip çözümü için katkı sağlar hale geliyor.</p>
<p><strong>-Malum OHAL döneminde birçok sivil toplum kuruluşu kapatıldı, bu kapatmalar belediye ve sivil toplum iş birliğine nasıl yansıdı? </strong></p>
<p>Doğrusunu söylemek gerekirse hiçbir şekilde etkilenmedik, hiçbir çalışmamıza yansımadı bu durum. Geçmişten beri iş birliği yaptığımız hiçbir STK bu süreçte kapatılmadı.</p>
<p><strong>Son sözü size bırakalım&#8230;</strong></p>
<p>Sivil sayfalar ekibine bize bu çalışmalarımızı anlatma konusunda tanıdığı şans için teşekkür ediyoruz. Ayrıca sivil topluma sağladığınız tüm katkıların, paylaştığınız bilgilerin devamının gelmesini arzu ediyorum. Çalışma hayatınızda başarılar dilerim. Sizleri bahsi geçen çalışmaları yerinde incelemek üzere ekipçe Nilüfer’de ağırlamak isteriz.</p>
<p>*<strong>Ana Görsel</strong>: Nilüfer Belediye Başkanı<strong> </strong>Mustafa Bozbey  ve kadın dernekleri temsilcileri.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/28/niluferde-sivil-irade-yukseliyor/">Nilüfer&#8217;de &#8216;sivil irade&#8217; yükseliyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Fark yaratan kadınlar&#8221; daha fazla iş birliği talep ediyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/15/fark-yaratan-kadinlar-daha-fazla-is-birligi-talep-ediyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Nov 2017 14:27:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bisiklet]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Daday]]></category>
		<category><![CDATA[Dadaylı Kadın Girişimciler Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu Ece Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[İksir Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[kagider]]></category>
		<category><![CDATA[Kastamonu]]></category>
		<category><![CDATA[Mantar Şenliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20089</guid>

					<description><![CDATA[<p>Duygu Ece Aydın: Sivil toplum kuruluşları, yerel yönetim ve bizim gibi özel sektör temsilcileri ile bir araya gelip acilen bir kalkınma planı yapmalıyız. Üniversiteden de tanıdığım Duygu Ece Aydın  alışageldik rol modellerini dışına çıkan bir kadın. &#8220;Ağır&#8221; bilimlerden mezun olmasına rağmen, yedi yıl önce annesinin memleketinde, annesiyle beraber ekolojik bir çiftlik açarak  girişimci kadınlara örnek [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/15/fark-yaratan-kadinlar-daha-fazla-is-birligi-talep-ediyor/">&#8220;Fark yaratan kadınlar&#8221; daha fazla iş birliği talep ediyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Duygu Ece Aydın: Sivil toplum kuruluşları, yerel yönetim ve bizim gibi özel sektör temsilcileri ile bir araya gelip acilen bir kalkınma planı yapmalıyız.</strong><span id="more-21393"></span></p>
<p>Üniversiteden de tanıdığım Duygu Ece Aydın  alışageldik rol modellerini dışına çıkan bir kadın. &#8220;Ağır&#8221; bilimlerden mezun olmasına rağmen, yedi yıl önce annesinin memleketinde, annesiyle beraber ekolojik bir çiftlik açarak  girişimci kadınlara örnek oluyor. Annesi İksir Aydın&#8217;la birlikte Türkiye Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER) tarafından “Türkiye’nin Yöresinde Fark Yaratan Kadın Girişimcisi” dalında birinci seçilmelerine rağmen, &#8220;şehirli&#8221; imgesinden çok uzak. Üstelik yöresinde gerçekleştirdiği işlerle çokça rastlanan &#8220;yeşil oryantalistlere&#8221; de bir hayli mesafeli. Ece, Kastamonu Daday&#8217;ı dönüştürürken aynı zamanda yerelden öğrenip harmanlıyor. &#8220;Girişimci kadın ruhu&#8221; nedeniyle sıkça röportaj veren Duygu Ece Aydın&#8217;la, bu sefer  Sivil Sayfalar için  sivil toplumu ele alalım dedik. Ece Aydın&#8217;la <a href="http://www.iksirresorttown.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">otel işletmelerini</a>, yerel halkla birlikte üretim yaptıkları <a href="https://www.iksirliciftlik.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">çiftliklerini</a>, dernekleşme sürecini, sivil toplum  ve Daday özelinde yerel yönetimle ilişkilerini konuştuk.</p>
<p><strong>Öncelikle seni biraz tanıyalım?</strong></p>
<p>Tabi ki. İsmim Duygu Ece Aydın, Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği mezunuyum. Şu anda keyifle tarımla, turizmle, doğayla ve üretimle ilgili çalışıyorum.</p>
<p><strong>Kastamonu’nun Daday ilçesinde ekolojik çiftlik açtınız. Ekolojik çiftlik fikri ne zaman ve nasıl doğdu?</strong></p>
<p>Bu fikir aslında bizim ailemizde hep vardı, ablam doğduğu zaman yıllar önce bizler sağlıklı beslenebilelim diye ailem Çatalca’da üretime başladı, ben bildim bileli toprak ve üretim bize yakın kavramlar.</p>
<p><strong>Kentten gelip kırsalda çalışma süreciniz nasıl başladı? Süreç senin için zor oldu mu?</strong></p>
<figure id="attachment_20096" aria-describedby="caption-attachment-20096" style="width: 216px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20096" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/duyguece.png" alt="" width="216" height="269" /><figcaption id="caption-attachment-20096" class="wp-caption-text">Duygu Ece Aydın</figcaption></figure>
<p>Tabii ki süreçte zorluklar oldu, oluyor. Öncelikle farklı bir coğrafya, farklı bir iklim, kendi iç dinamikleri o güne kadar alıştığımız dünyanın dışında. Ama insan aslında her coğrafyada, her durumda sevdiği, emek verdiği sürece doğayı kendine uygun hale getiriyor ve adapte oluyor. Benim için bambaşka bir tecrübe oldu ve oluyor hala. Üniversiteden mezun olduğum sene, İksir projemizin açıldığı döneme denk geldi ve kendimi Daday’da buldum.</p>
<p><strong>Çiftlikte neler var?</strong></p>
<p>Çiftlik kısmımızda tüm doğal ve organik ürünlerin üretimi var, artan nüfusla ineklerimiz ve yavruları ve kümes hayvanları var. Başta siyez buğdayı olmak üzere ekim var, hasat var. Burada aslında tam bir köy hayatı yaşanıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ekolojik anlamda neler üretiyorsunuz</strong>?</p>
<figure id="attachment_20099" aria-describedby="caption-attachment-20099" style="width: 238px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20099" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/yeme.png" alt="" width="238" height="284" /><figcaption id="caption-attachment-20099" class="wp-caption-text">Dadaylı Kadın Girişimciler Derneği bünyesinde üretilen ekolojik tarım ürünleri.</figcaption></figure>
<p>Çok zengin ve bozulmamış bir doğamız var, pek çok meyve türü ormanlarda tüm bereketiyle yetişiyor. Biz de doğadan topladığımız ürünlerle marmelatlar, pekmezler, reçeller, turşular, tarhanalar, sirkeler yapıyoruz. Ayrıca belirttiğim gibi atalık tohum siyez buğdayı ve çeşitli sebzeler ekiyoruz. Hobi bahçelerimiz de var, misafirlerimiz için de ekimlerimiz oluyor.</p>
<p><strong>Bölge halkının tepkileri nasıl oldu? Bugüne kadar çalışmalarınızda halkla iş birliği yapma fırsatınız oldu mu?</strong></p>
<p>Yöre halkı ile zamanla artan güzel bir iletişimimiz oldu, ilk başta şehirden gelen ve farklı bir turizm alanı yaratan bize karşı bir uzaklık olsa da, şu anda istihdamımız, bölge ekonomisine katkılarımız ile ortak paydaları paylaşıyor, aynı coğrafyada emek veriyoruz.</p>
<p><strong>Yöredeki kadınlarla kooparatif kurmayı düşünüyor musunuz? </strong></p>
<p>Şu anda bir derneğimiz var, bu dernek el işleri, doğal ürünler üretiyor, amacımız bu dernek vasıtasıyla bölgedeki daha çok kadını kucaklamak, emeklerini gün yüzüne çıkarmak ve ekonomik anlamda katkı sağlamak.</p>
<p><strong>Derneğin kuruluş amacı nedir? Ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?</strong></p>
<p>Derneğimizin adı Dadaylı Kadın Girişimciler Derneği. Bu derneği kurarken amacımız bölge kadınlarının  çok değerli ürünlerini  ortak bir paydada buluşturmak ve insanlara ulaştırmaktı.  Dernek olarak çeşitli fuarlara katılıyoruz, yerel üretimler için satış kanalları yaratmaya çalışıyoruz. Ayrıca her beraber yeni ürünler geliştirme, unutulan sanatları gün yüzüne çıkarmaya başladık, Daday’ın güzelliklerini tanıtıyoruz.</p>
<p><strong>Dernekleşmenin getirileri oldu mu?</strong></p>
<p>Kolektif hareket bilinci geldi, yaptığımın ederi yok fikri yavaş yavaş kalkıyor, bilakis ne kadar anlamlı ve değerli işler yaptıklarını anlıyor kadınlar.</p>
<p><strong>Bir de, İksirli Çiftlik, KAGİDER’in “Türkiye’nin Yöresinde Fark Yaratan Kadın Girişimcisi” dalında birinci seçildi. Bu ödül Daday’da nasıl yankılandı, bir farkındalık yarattı mı?</strong></p>
<figure id="attachment_20095" aria-describedby="caption-attachment-20095" style="width: 282px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20095" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/ddd.png" alt="" width="282" height="279" /><figcaption id="caption-attachment-20095" class="wp-caption-text">Yöredeki kadınlarla birlikte üryani erikleri kurutulmaya hazırlanıyor .</figcaption></figure>
<p>Tabii ki. Bölgemizde büyük bir başarı hikayesidir İksir. Bunun ödüllendirilmesi, bu emeğin bir teşekkürü olması herkesi bizim kadar motive ediyor, verilen emeğin bir karşılığını, iz düşümünü görmek, bölge halkı açısından da yaşadıkları bölgenin değerini artırıyor, güzel şeyler yapıldıkça bunun mutluluğunu paylaşıyor oluyoruz. Ayrıca ürettiğimiz ürünlerin satıldığı pazar, misafir olarak gelen insanlarla sohbet etmek, yapılanları görmek farklı şeyler yapılabildiği konusunda da bölge halkının ufkunu açıyor.</p>
<p><strong>Annen İksir Hanım’ın Ayşe Arman’la yaptığı röportajda “Gizli cennet bölgemizi kalkındırabilirim diye düşündüm” diyor. Bölgeyi kalkındırmak için nasıl çalışmalar yapıyorsunuz? Geçen süreçte bölge kalkınabildi mi?</strong></p>
<p>Bölgelerin kalkınması uzun vadeli bir yol. Biz açıldığımız 2010 yılından beri bunun için çalışıyoruz. Zengin doğası, bitki ve mantar türleri olan coğrafyamızda her ilk ve son bahar aylarında mantar şenlikleri düzenliyoruz, toplama, işleme yöntemleri ile ilgili bilgi veriyoruz. Bölgede normalde kullanılmayan ve doğada olan türlerle şuruplar, marmelatlar yapıyoruz, ekonomik anlamda bir değer olduğunu her beraber tecrübe ediyoruz.  Ayrıca lojmanlarımız ilçemizde ve alışverişi bu bölgeden yapıyoruz, bölgedeki genç arkadaşlarla, kadınlarla beraber çalışıyoruz, bunların hepsi ekonomik anlamda bir destek.</p>
<figure id="attachment_20101" aria-describedby="caption-attachment-20101" style="width: 1920px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20101 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/iksir-resort-town-daday-anasaysa-01.jpg" alt="" width="1920" height="1200" /><figcaption id="caption-attachment-20101" class="wp-caption-text">İksir Tatil ve Yaşam Kasabası</figcaption></figure>
<p><strong>Aynı zamanda engelli çocuklar için de çalışmalar yapıyorsunuz. Terapi amaçlı kullandığınız atlarınız gibi faaliyetleriniz var&#8230; Hangi derneklerle ve nasıl ortak faaliyetler yürütüyorsunuz?</strong></p>
<figure id="attachment_20097" aria-describedby="caption-attachment-20097" style="width: 238px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20097" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/doğaya-donus.png" alt="" width="238" height="231" /><figcaption id="caption-attachment-20097" class="wp-caption-text">İksir&#8217;de düzenlenen çocuklar için doğaya dönüş kampından bir kare.</figcaption></figure>
<p>Hipoterapi eğitimi alan antrenörlerimiz var fakat hipoterapi yapıyoruz demek yanlış olur. Uygun atlarımız ve eğitimini almış, bilinçli ekibimiz ile engelli çocukları mutlu edecek, fiziksel ve ruhsal anlamda destek olacak eğitimler veriyoruz. Aslında bu tamamen paylaşım odaklı bir çalışma. Bir canlı ile iletişim kurmak, onunla bir hareket edebilmek her yaştan herkese iyi geliyor. Binicilik federasyonu ile Anadolu Süvarileri projemiz oldu, ulusal binicilik yarışları düzenledik, bunları sürekli kılmak arzusundayız.</p>
<p><strong>Yerel yönetimle ilişkileriniz nasıl? Bu süreçte hem işletme hem de dernek olarak, yerel yönetimle ortak bir çalışma gerçekleştirme imkanınız oldu mu?</strong></p>
<p>Yerel yönetimle beraber hasat şenliğimiz oldu, bu da her yıl tekrarlayacağımız bir projemiz. Dernek olarak satış alanı tahsis edilmesi konusunda yine yerel yönetimle omuz omuza çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Daday’ın çok güzel bir doğası var. Benim ilgimi çeken bisiklet sürüşü için çok uygun bir yapısı var, yöre halkı da bisiklet kullanıyor ama bir türlü bisiklet yolu göremedik. Bu iki durum çelişiyor gibi. Bisiklet yolu olmamasının gerekçesi var mı?</strong></p>
<p>Bu konuda bir çalışmamız oldu aslında, Daday’a bisiklet yolu yapılması hususunda. Çünkü senin de dediğin gibi bisiklet için çok elverişli bir coğrafyadayız. Üstelik çevre dostu bir ulaşım aracı, ilçenin merkezinde kolaylıkla ve risksiz bir şekilde ulaşımı da sağlıyor. Fakat o noktada, ana cadde daralması söz konusu olacağı için, bu fikri ilçede uygulamaya geçiremedik.</p>
<p><strong>Daday’ın ekolojik olarak “kalkınması” için sivil toplum ve yerel yönetim nasıl bir yol/yöntem izlemeli?</strong></p>
<figure id="attachment_20098" aria-describedby="caption-attachment-20098" style="width: 275px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20098" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/IMG_4100.jpg" alt="" width="275" height="206" /><figcaption id="caption-attachment-20098" class="wp-caption-text">Kastamonu Daday&#8217;da İksir&#8217;in öncülük ettiği mantar toplama şenliklerinden bir kare.</figcaption></figure>
<p>İlçemiz &#8220;Yavaş  Yaşam Ağı&#8221;na dahil olmaya çok uygun, bu konuda pek çok proje üretilebilir, yemek çeşitliliği anlamında zengin, orman bitkileri, ot, mantar türleri anlamında çok verimli. Hem “Cittaslow”* hem de “Slow Food”** ağlarına dahil olmak konusuna odaklanmak gerekli. Sürdürülebilir tarım, tüm ilçenin organik tarıma geçişi konuları orta vadede hedeflenip, bu üretim şeklinin, doğaya, toprağa, insana faydaları konusunda eğitimler verilebilir. İlçe Tarihi Kentler Birliği üyesi, onlarca tarihi konak, tarihi bir hamamımız, Türkiye’nin ikinci sanatoryumu olan, şu anda aktif olmayan Ballıdağ Sanatoryumu gibi değerlerimiz var. Bu değerlerin tekrar işlevli hale gelmesi için projeler yapılabilir. Aslında hep beraber sivil toplum kuruluşları, yerel yönetim ve bizim gibi özel sektör temsilcileri ile bir araya gelip acilen bir kalkınma planı yapmalıyız.</p>
<p><strong>Hem girişimci olmak isteyen kadınlara hem de ekolojik işletme açan insanlara ne önerirsin?</strong></p>
<p>İkisinin de ortak noktası sevmek, inanmak ve vazgeçmemek galiba.  Mutlaka bir hayali  vardır herkesin, onu arka plana itmesinler hayatlarında. Üretebilmek, başarabilmek çok güzel bir his.</p>
<p><strong>İksirli Çiftliğin ve Daday&#8217;ın gelişmesi için ne gibi projeleriniz var bundan sonra?</strong></p>
<p>Önümüzdeki kısa vadede eko-turizmi ilçede yaygınlaştırmayı hedefliyoruz. Organik konusunda öncü olarak çalışmalarımız var, bunu ilçe geneline yaymayı istiyoruz. Ayrıca yurtdışı ve yurtiçinde bölge güzelliklerini, değerlerini, kendimizi tanıtma projelerimiz var. Daha çok insana ulaşıp, buraya geldiklerinde yaşayacakları tecrübeleri, yeni deneyimleri aktarabileceğimiz ulusal ve uluslararası bağlar kurmaya devam edeceğiz.</p>
<p><strong>Son sözü sana bırakalım…</strong></p>
<p>Gerçekten çok güzel bir ve keşfedilmemiş bir coğrafyadayız, İksir olarak yeni tecrübeler sunma hayaliyle buradan yola çıktık, umuyoruz sizlerle de yollarımız kesişir. Bekliyoruz.</p>
<p>Ana görselde İksir Aydın ve Ece Aydın yer almaktadır.</p>
<p><strong>*</strong>Yavaş Şehirler</p>
<p><strong>**</strong>Dünyada homojenleşen yemek kültürüne karsı yerel yiyeceklerin değerini ve önemini savunan hareket.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/15/fark-yaratan-kadinlar-daha-fazla-is-birligi-talep-ediyor/">&#8220;Fark yaratan kadınlar&#8221; daha fazla iş birliği talep ediyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Çorba sadece karın doyurmaz&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/07/corba-sadece-karin-doyurmaz/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/07/corba-sadece-karin-doyurmaz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Nov 2017 12:30:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsani Yardım]]></category>
		<category><![CDATA[Kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Türker]]></category>
		<category><![CDATA[Beyoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Çorbada Tuzun Olsun Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Taksim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=19867</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Yerel evsizleri iyice tembelliğe alıştırdığımızı, madde bağımlılarını beslediğimizi söyleyenler de var, mülteci olanlara karşı, onları beslemememiz gerektiğini söyleyenler de. Bizler bu tip olumsuz tepkilere karşı, farkındalık ve bilinç inşa etmeye çalışarak neden faaliyet göstermemiz gerektiğini anlatıyoruz&#8221; İstanbul&#8217;da yaklaşık bir senedir, yaz-kış demeden, üstelik sadece kutsal günlere denk getirmeden, düzenli olarak ihtiyaç sahiplerine gıda yardımında bulunan bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/07/corba-sadece-karin-doyurmaz/">&#8220;Çorba sadece karın doyurmaz&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Yerel evsizleri iyice tembelliğe alıştırdığımızı, madde bağımlılarını beslediğimizi söyleyenler de var, mülteci olanlara karşı, onları beslemememiz gerektiğini söyleyenler de. Bizler bu tip olumsuz tepkilere karşı, farkındalık ve bilinç inşa etmeye çalışarak neden faaliyet göstermemiz gerektiğini anlatıyoruz&#8221;</strong></p>
<p>İstanbul&#8217;da yaklaşık bir senedir, yaz-kış demeden, üstelik sadece kutsal günlere denk getirmeden, düzenli olarak ihtiyaç sahiplerine gıda yardımında bulunan bir dernek var. Çorbada Tuzun Olsun Derneği&#8217;nden söz ediyoruz. Daha önce birkaç kez İstanbul Cihangir&#8217;deki Firuzağa Camii&#8217;nin önünde gönüllülerinin evsizlere yemek dağıttığına rast geldiğim dernekle en sonunda röportaj imkanı yakaladık.  Çorbada Tuzun Olsun Derneği&#8217;nin Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Türker ile evsizleri, derneğin evsizlere yönelik yemek dağıtım faaliyetlerini, gönüllülüğü ve sosyal sorumluluk faaliyetlerinde karşılaştıkları zorlukları konuştuk<strong>.*</strong></p>
<p><strong>Sizi tanıyalım öncelikle..</strong></p>
<p>Sivil Sayfalar vasıtasıyla merhabalar. Çorbada Tuzun Olsun Derneği Yönetim Kurulu Başkanı&#8217;yım. Yaklaşık altı yıldır sosyal sorumluluk ve sivil toplum alanında aktif rol alıyorum. Sivil toplumda daha önce içinde büyüdüğüm bir alandı fakat aktif bir rolüm yoktu. Evsizlikle ilgili ise dört senedir çalışmalarda bulunuyorum. Üç sene önce de çorba ile birlikte başlayan dönemde sadece bu alana yöneldim.</p>
<figure id="attachment_19906" aria-describedby="caption-attachment-19906" style="width: 316px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-19906" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/IMG_2860.jpg" alt="" width="316" height="315" /><figcaption id="caption-attachment-19906" class="wp-caption-text">Ahmet Türker</figcaption></figure>
<p><strong>Neden bu dernek kuruldu? </strong><strong>Ç</strong><strong>orbada tuzun olsun derne</strong><strong>ğ</strong><strong>inin hikayesinden bahseder misiniz? </strong><strong><br />
</strong></p>
<p>Çorbada Tuzun Olsun Derneği’ni on ay önce kurduk. Daha öncesinde inisiyatif olarak iki sene çorba dağıtan bir topluluktuk. Başkan yardımcımız Berkan bey ile de eski dostuz, ilk dönemlerinde onunla birlikte katılmıştık. Zamanla kendiliğinden bir topluluk oluştu ve bu topluluk, evsizlik sorununa daha köklü çözümler üretebilmek ve toplumsal kalkınma sağlamak adına kurumsallaşma gereği duydu. Birkaç denemeden sonra yönetim kurulu ve denetleme kurulunda yer alan arkadaşlar ile birlikte dernek birim ve çalışma gruplarında katılım gösteren arkadaşlarla kurumlaşabilecek koşulları sağlayarak yolumuza devam ettik.</p>
<p><strong>Ç</strong><strong>orbada Tuzun Olsun Derne</strong><strong>ğ</strong><strong>i&#8217;nin K</strong><strong>ı</strong><strong>z</strong><strong>ı</strong><strong>lay</strong><strong>’</strong><strong>dan fark</strong><strong>ı </strong><strong>nedir, dernek</strong><strong> sivil toplumda nasıl bir ihtiyaca cevap  veriyor</strong><strong>?</strong><strong><br />
</strong></p>
<p>İnsanın beslenmesi en temel ihtiyaçlarından ve en temel haklarından biridir. Biz bu en temel ihtiyaç ve en temel hakkı sağlarken insanların diğer temel ihtiyaç ve hakları konusunda da destek olmaya çalışıyoruz. Temel ihtiyaçların insani yardım adı altında sağlanmasıyla birlikte biz evsizlerle diyalog kuruyor ve topluma geri kazandırılmalarını, toplum düzeninde yer alabilmelerini sağlamayı hedefliyoruz. Bu da, bizim Kızılay&#8217;dan da farkımız.</p>
<p><strong>Da</strong><strong>ğı</strong><strong>t</strong><strong>ı</strong><strong>lan yemeklerin</strong><strong> finansmanı nas</strong><strong>ı</strong><strong>l sa</strong><strong>ğ</strong><strong>lan</strong><strong>ı</strong><strong>yor?</strong><strong><br />
</strong></p>
<p>Bağış kaynakları ve sponsorluk çözümleri ile sürdürebilirliğini sağlıyoruz. Bu konu şeffaflık, nitelikli iş-değer üretimi ve kaynak çalışması ile ilgilidir. Yönetim Kurulumuz ve çalışma gruplarımız çok güzel işler üretiyorlar. Kurumsal iletişim birimimiz de yapılan işlerin duyurulması ve kaynak çalışmalarını çok güzel yürütüyor. Bu sayede sıkışıklık yaşadığımız dönemlerde bile organizasyonumuza bir ivme kazandırabiliyoruz.</p>
<h4>&#8220;Her gün mercimek çorbası pişiriyoruz. Usta aşçılar, gönüllü olarak gelerek çorbaları yapıyorlar. Bağış durumuna göre yanında tavuk-pilav, tatlı, meyve ve yaz aylarında soğuk çorba da çıkarıyoruz&#8221;</h4>
<p><strong>Hangi kriterlere g</strong><strong>ö</strong><strong>re yemekleri da</strong><strong>ğı</strong><strong>t</strong><strong>ı</strong><strong>yorsunuz? Mesela evsiz de</strong><strong>ğ</strong><strong>il ama a</strong><strong>ç </strong><strong>ya da ge</strong><strong>ç</strong><strong>inmekte g</strong><strong>üç</strong><strong>l</strong><strong>ü</strong><strong>k </strong><strong>ç</strong><strong>ekiyor,  ayr</strong><strong>ı</strong><strong>mlar nas</strong><strong>ı</strong><strong>l yap</strong><strong>ı</strong><strong>l</strong><strong>ı</strong><strong>yor? Evsiz olmayan birine de kap</strong><strong>ı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong><strong>z a</strong><strong>çı</strong><strong>k m</strong><strong>ı</strong><strong>?</strong></p>
<p>İnsani gıda yardım dağıtımı olan çorba, çalıştığımız &#8216;evsizlik&#8217; dezavantajlı grubuna yapılır. Bu dezavantajlı grubun içinde sokakta kalan evsiz dışında, evsizlik statüsündeki yaşam alanlarına sığınarak hayatlarını sürdüren, gizli evsiz diye nitelendirdiğimiz grup vardır.</p>
<p><strong>Da</strong><strong>ğı</strong><strong>t</strong><strong>ı</strong><strong>mlar nerede yap</strong><strong>ı</strong><strong>l</strong><strong>ı</strong><strong>yor, sadece belli bir muhit var m</strong><strong>ı</strong><strong>? </strong><strong><br />
</strong></p>
<p>Beyoğlu bölgesinde sabit olarak Belediye Festival Alanı ile Gezi Parkı arasında bir noktada dağıtımımızı yapıyoruz. Yaklaşık 260 kişi buradan yemek alır ve 40 tane kadarı da mobil olarak Taksim&#8217;de yaşadığı bölgesini bildiğimiz evsize gider. İlerleyen günlerde tamamen mobil şekilde dağıtarak tüm Beyoğlu bölgesine daha verimli şekilde dağıtım yapacağız.</p>
<p><strong>Yemekleri kim yap</strong><strong>ı</strong><strong>yor, men</strong><strong>üde neler var?</strong></p>
<p>Her gün mercimek çorbası pişiriyoruz. Usta aşçılar, gönüllü olarak gelerek çorbaları yapıyorlar. Bağış durumuna göre yanında tavuk-pilav, tatlı, meyve ve yaz aylarında soğuk çorba da çıkarıyoruz.</p>
<p><strong>Evsiz insanlar derken, nasıl bir yelpaze söz konusu, biraz betimleyebilir misiniz?</strong></p>
<p>Her kimlikten insan var. Bu insanların ortak özellikleri sosyal travmalar ve koşullar ile toplum düzeninin içinde yer bulamamaları. Özellikle sosyal travmalarla sokağa düşen insanlar, madde bağımlılığı sarmalında iyice bir çıkmaz içine giriyorlar.</p>
<p><strong>Yemek da</strong><strong>ğı</strong><strong>t</strong><strong>ı</strong><strong>lan yerlerde ya da yemek da</strong><strong>ğı</strong><strong>tt</strong><strong>ı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong><strong>z ki</strong><strong>ş</strong><strong>ilerle aran</strong><strong>ı</strong><strong>zda herhangi bir s</strong><strong>ı</strong><strong>k</strong><strong>ı</strong><strong>nt</strong><strong>ı </strong><strong>oluyor mu? Di</strong><strong>ğ</strong><strong>er insanlar</strong><strong>ı</strong><strong>n</strong><strong> tepkisi nas</strong><strong>ı</strong><strong>l oluyor?</strong><strong><br />
</strong></p>
<p>Yemek dağıttığımız kişiler travmalı oldukları için zaman zaman problemli bir ruh hali içinde oluyorlar. Fakat kazandığımız tecrübe ve uzmanlardan aldığımız yardımlar ile bir yetkinlik düzeyine geldik ve bu sayede kontrol altında tutabiliyoruz. Toplumun geri kalanından olumlu tepkiler aldığımız gibi olumsuz tepkiler de alıyoruz. Yerel evsizleri iyice tembelliğe alıştırdığımızı söyleyenler var. Yerel evsizleri iyice tembelliğe alıştırdığımızı, madde bağımlılarını beslediğimizi söyleyenler de var, mülteci olanlara karşı, onları beslemememiz gerektiğini söyleyenler de. Bizler bu tip olumsuz tepkilere karşı, farkındalık ve bilinç inşa etmeye çalışarak neden faaliyet göstermemiz gerektiğini anlatıyoruz. Evsizlikle mücadele ederek, sosyal travma ve madde bağımlılığıyla mücadele ettiğimizi anlatıyoruz. Dolaylı yoldan suç oranının düşmesinden, toplumsal kalkınmaya kadar önemli bir kanayan yarayla ilgilendiğimizi görmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Amacımızın, üzerine çalıştığımız dezavantajlı grubun, toplum düzeninde yer alabilmesi ve değer üretebilmesi adına çözümler üretmek olduğunu aktarmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Evsiz insanlara y</strong><strong>ö</strong><strong>nelik ayr</strong><strong>ı</strong><strong>mc</strong><strong>ı </strong><strong>bir s</strong><strong>ö</strong><strong>ylem var, &#8220;</strong><strong>ç</strong><strong>al</strong><strong>ış</strong><strong>m</strong><strong>ı</strong><strong>yorlar&#8221; ya da &#8220;haz</strong><strong>ı</strong><strong>ra al</strong><strong>ış</strong><strong>m</strong><strong>ış</strong><strong>lar&#8221; gibisinden</strong><strong>. Siz bu s</strong><strong>ö</strong><strong>ylemle ve bu s</strong><strong>ö</strong><strong>ylemden yola </strong><strong>çı</strong><strong>kan davran</strong><strong>ış</strong><strong>larla ba</strong><strong>ş</strong><strong>a </strong><strong>çı</strong><strong>kmak i</strong><strong>ç</strong><strong>in neler yap</strong><strong>ı</strong><strong>yorsunuz?</strong><strong><br />
</strong></p>
<p>Bu duruma onları getiren şeyin şiddetli sosyal travma ve koşullar olduğunu anlatıyoruz. Şikayet ve suçlamayı bırakarak sorunu ortadan kaldırabilecek çözümler üretmeye çalışılması gerektiğini dile getiriyoruz. Toplumun gerisinde kalarak kaybolmuş insanlarımızı geri kazanabilmek için hepimizin taşın altına elini koyması gerekiyor.</p>
<h4>&#8220;Bizim sıkıntılarımız genellikle manevi yönden sivil toplum ve sosyal sorumluluk alanında oluşan olumsuz intibalar ve farkındalık düzeyinin toplumda düşük olması ile ilişkili oluyor. Gönüllülük kavramının gönlüme görelikten öte bir sorumluluk alma ve bir ciddiyetle katılım gösterme olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Bilinçsiz yapılacak sosyal sorumluluğun, sosyal sorumsuzluk olduğunu anlatıyoruz&#8221;</h4>
<p><strong>İ</strong><strong>htiya</strong><strong>ç </strong><strong>sahibi insanlar</strong><strong>ı</strong><strong>n tepkileri nas</strong><strong>ı</strong><strong>l? Zaman i</strong><strong>ç</strong><strong>inde ihtiya</strong><strong>ç </strong><strong>sahiplerinin sayılarında bir azalma söz konusu m</strong><strong>ı </strong><strong>yoksa tam tersine art</strong><strong>ı</strong><strong>yor mu?</strong></p>
<p>İhtiyaç sahipliği mikro gözüktüğü kadar küresel çapta makro olarak ele alınması gereken bir sorun. Küresel olarak ihtiyaç sahipliği ile mücadele edilmesi bağlamında toplumsal kalkınma çok önemli. İhtiyaç sahiplerinin azalması, ihtiyaç sahipliğini oluşturan sorunların koşulları ve kaynakları ile ilişkili. Biz şu an yolun çok başındayız. Şu an, mikro bağlamda sadece kendi toplumumuzdaki temel ihtiyaçları karşılayarak, temel hakları korumaya çalışıyor ve bulguları ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Zamanla sorunların kaynakları için üreteceğimiz projeler ve hayata geçireceğimiz çözümlerle birlikte, toplumda oluşturmayı hedeflediğimiz farkındalık ve bilinç düzeyiyle en azından çalıştığımız alana istinaden ihtiyaç sahibi popülasyonun düşürülmesinde etkin rolümüzü gerçekleştirmeyi umuyoruz.</p>
<p><strong>Nas</strong><strong>ı</strong><strong>l bir organizasyon </strong><strong>ş</strong><strong>eman</strong><strong>ı</strong><strong>z var biraz bahsedebilir misiniz? G</strong><strong>ö</strong><strong>n</strong><strong>ü</strong><strong>ll</strong><strong>ü</strong><strong>lerin kat</strong><strong>ı</strong><strong>l</strong><strong>ı</strong><strong>m</strong><strong>ı </strong><strong>nas</strong><strong>ı</strong><strong>l?</strong></p>
<p>Yatay bir organizasyon şemamız var. Öğrenen organizasyon modeline yakınız. Sorumluluk ve yetkinliğe dayalı takım hareketi sağlıyoruz. Gönüllülerden oluşan çalışma gruplarımız var. Her grubun koordinatörleri var. Koordinasyonlar, organizasyon yapısı ve vizyonuna göre koordine ediliyor. Yönetim Kurulu ise çalışma gruplarının doğru şekilde işlemesi ve faaliyetlerin kurum temelinde işleyişinden sorumludur. Dernekte gönüllü olarak yer alan herkes direk çözümün parçası olduğundan sahaya dağıtımlara çıkıyorlar.</p>
<figure id="attachment_19907" aria-describedby="caption-attachment-19907" style="width: 370px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-19907" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/Çorbada-Tuzun-Olsun-1.jpg" alt="" width="370" height="493" /><figcaption id="caption-attachment-19907" class="wp-caption-text">Çorbada Tuzun Olsun gönüllüleri</figcaption></figure>
<p><strong> Yemek da</strong><strong>ğı</strong><strong>t</strong><strong>ı</strong><strong>m</strong><strong>ı</strong><strong>nda ya</strong><strong>ş</strong><strong>anan zorluklardan bahsedebilir misiniz? </strong><strong><br />
</strong>Bürokratik zoruklarla karşılaşmıyoruz. Resmi makamlarla ilişkilerimiz iyi. Derneği açar açmaz gıda satmıyor olsak da Tarım Bakanlığı&#8217;ndan belgemizi aldık. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü ve Beyoğlu Belediyesi ile irtibat halindeyiz. Yakın zaman içerisinde ilgili diğer resmi makamlarla da görüşeceğiz. Bizim sıkıntılarımız genellikle manevi yönden sivil toplum ve sosyal sorumluluk alanında oluşan olumsuz intibalar ve farkındalık düzeyinin toplumda düşük olması ile ilişkili oluyor. Gönüllülük kavramının gönlüme görelikten öte bir sorumluluk alma ve bir ciddiyetle katılım gösterme olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Bilinçsiz yapılacak sosyal sorumluluğun, sosyal sorumsuzluk olduğunu anlatıyoruz. Evsizliğin ev ve istihdamdan çok daha derin bir sorun olduğunu, evsizliğin bir barınma değil barınamama sorunu olduğunu anlatıyoruz.</p>
<h4>&#8220;&#8216;Kış Geldi&#8217; isimli bir kampanya başlattık. #kisgeldi hashtag&#8217;i ile sosyal medya da kampanya olarak yürütüyoruz. Battaniye, bot, mont, kazak, pantolon, içlik, bere, atkı, mat, iç çamaşırı ve çorap topluyoruz. Bu kampanyayı soğuklar bitene kadar sürdüreceğiz&#8221;</h4>
<p><strong>Bundan sonra neyi hedefliyor </strong><strong>Ç</strong><strong>orbada Tuzun Olsun Derne</strong><strong>ğ</strong><strong>i? Gelecekteki planlar</strong><strong>ı </strong><strong>nedir?</strong><strong><br />
</strong></p>
<p>Toplumda farkındalık oluşturarak sivil toplum alanına olan güvensizliğe ve mesafeli olunmasına karşı katılımcılığın artmasını hedefliyoruz. Birleşmiş Milletler&#8217;in değindiği gibi &#8220;Gönüllülüğün toplumsal kalkınma&#8217;da en önemli rolde olduğuna&#8221; inanıyoruz. Bütün bunların bağlamında, evsizler için gönüllü olacak; yani evsizlik sorununda çözümün parçası olacak insanları harekete geçirmeyi amaçlıyoruz. Şikayetçi olmak yerine sorumluluk alabilecek projeleri hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Topluma geri kazandırılacak ve toplum düzeninde yer edinecek insanlarımız için öncellikle hukuki ve sosyolojik zeminlerin oluşturulması yönünde adımlar atmayı tercih ediyoruz. Bu şekilde köklü çözümler için uzun vadeyi esas almak vakit kaybı gözükse de verimlilik ve sürdürülebilirlik ancak bu sayede bir disiplin ile gerçekleştirilebiliyor.</p>
<p><strong> K</strong><strong>ış </strong><strong>aylar</strong><strong>ı </strong><strong>i</strong><strong>ç</strong><strong>in ne gibi haz</strong><strong>ı</strong><strong>rl</strong><strong>ı</strong><strong>klar yap</strong><strong>ı</strong><strong>yorsunuz?</strong><strong><br />
</strong></p>
<p>&#8220;Kış Geldi&#8221; isimli bir kampanya başlattık. #kisgeldi hashtag&#8217;i ile sosyal medya da kampanya olarak yürütüyoruz. Battaniye, bot, mont, kazak, pantolon, içlik, bere, atkı, mat, iç çamaşırı ve çorap topluyoruz. Bu kampanyayı soğuklar bitene kadar sürdüreceğiz. Bir insani yardım merkezi açıyoruz. Bu merkezle insani yardım faaliyetlerimiz daha da artacak.</p>
<p><strong>Son olarak, Hrant Dink </strong><strong>Ö</strong><strong>d</strong><strong>ü</strong><strong>l</strong><strong>ü</strong><strong> Işı</strong><strong>klar 2017&#8217;de </strong><strong>Ç</strong><strong>orbada Tuzun Olsun Derne</strong><strong>ğ</strong><strong>i&#8217;nin de ad</strong><strong>ı </strong><strong>ge</strong><strong>ç</strong><strong>iyor. Sizi nas</strong><strong>ı</strong><strong>l hissettiriyor, bu </strong><strong>ö</strong><strong>d</strong><strong>ü</strong><strong>l</strong><strong>ü </strong><strong>nas</strong><strong>ı</strong><strong>l yorumluyorusunuz?</strong></p>
<p>Biz aslında ödül almadık. Sadece Işıklar olarak geçen grupların içinde gösterilerek tanıtıldık. Yaptığımız işin fark ediliyor olması bizi çok mutlu ediyor. Bu mutluluğu toplumun her kesiminden karşılık görerek yaşıyoruz. Yaptığımız çalışmaların toplumun her kesimi tarafından fark ediliyor olması ve destekleniyor olması bizim hedeflerimizden biri olduğu için aynı zamanda motive ettiğini söyleyebilirim.</p>
<p><strong>*</strong>Bu röportaj Büşra Boğazlıyan&#8217;ın katkılarıyla hazırlanmıştır. Kendisine teşekkür ederim.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/07/corba-sadece-karin-doyurmaz/">&#8220;Çorba sadece karın doyurmaz&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/07/corba-sadece-karin-doyurmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Sınav tek başına sorun olmadığı için tek başına çözüm de değil&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/06/prof-dr-mustafa-yavuz-sinav-tek-basina-sorun-olmadigi-icin-tek-basina-cozum-de-degil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Nov 2017 10:51:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim Reformu Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[ERG]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[sınav sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[yuvarlak masa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=19878</guid>

					<description><![CDATA[<p>TEOG’un kaldırılmasının ardından yerine gelecek sistemin çalışmaları hala devam ederken Sivil Sayfalar ve Eğitim Reformu Girişimi  (ERG) farklı paydaşları yuvarlak masa toplantısında bir araya getirdi. Toplantıda değişen sınav sistemi ve eğitimin temel sorunları konuşuldu. TEOG ve yeni gelecek sisteme dair  yapılan yuvarlak masa toplantısı sonrası Sivil Sayfalar olarak katılımcılara”Eğitimde esas sorunun sınav mı, yoksa sınav tartışmasının esas konuyu engellediğini mi?” [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/06/prof-dr-mustafa-yavuz-sinav-tek-basina-sorun-olmadigi-icin-tek-basina-cozum-de-degil/">&#8220;Sınav tek başına sorun olmadığı için tek başına çözüm de değil&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>TEOG’un kaldırılmasının ardından yerine gelecek sistemin çalışmaları hala devam ederken Sivil Sayfalar ve <a href="http://www.egitimreformugirisimi.org/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Eğitim Reformu Girişimi </a> (ERG) farklı paydaşları yuvarlak masa toplantısında bir araya getirdi. Toplantıda değişen sınav sistemi ve eğitimin temel sorunları konuşuldu. TEOG ve yeni gelecek sisteme dair  yapılan <a href="https://www.sivilsayfalar.org/erg-sivil-sayfalar-is-birligiyle-teog-yuvarlak-masasi/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">yuvarlak masa toplantısı </a>sonrası Sivil Sayfalar olarak katılımcılara”Eğitimde esas sorunun sınav mı, yoksa sınav tartışmasının esas konuyu engellediğini mi?” sorduk; yanıtlarını sizler için <a href="https://www.sivilsayfalar.org/egitimin-gunah-kecisi-sinav-sistemi/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">derledik</a>.<strong>*</strong></p>
<p><a href="https://www.youtube.com/watch?v=5ujWLzgX_xQ">https://www.youtube.com/watch?v=5ujWLzgX_xQ</a></p>
<p><strong>Prof. Dr. Mustafa Yavuz – Akademisyen: </strong>Eğitim sınav her şey değil. Yani sınav bir nevi tahlil yapıyor, tahlil sonuçları gibi. Tahlil sonuçlarından bir tam sağlık beklemememiz lazım. Sağlıklı olmak demek, yani başlangıçtan itibaren, bütün sağlık kurallarına dikkat etmek anlamına geliyorsa, eğitimde de sınavlarla ilgili algıladığımız sorunlar aslında daha derin sorunların olduğu anlamına gelir. Sınavlar nasıl bir gerilim haline gelir? Eğer nitelikli olarak velilerimizin algıladığı okullarımızın sayısı az/yetersiz ise, sadece bazı okullar nitelikli diğerleri niteliksiz olarak algılanıyorsa, bu  büyük bir gerilim oluşturur. Bu gerilimin önüne geçmenin en doğru yolu geride kalan öğrencilerin hiçbirini yani seçkin dediğimiz okulların dışında kalan diğer liselere, ortaokullara giden öğrencilerimizden de vazgeçmediğimizi, onların da arkalarında olduğumuzu, okulun onların da okulu olduğunu hissettirebilirsek, onların eksik kaldığı yerlerde tamamlama eğitimi vermek gibi bir ortam oluşturabilirsek, hangi okula giderlerse gitsin öğrencilerin arkalarında destekçileri olduğunu hissettirebilirsek sınav büyük bir oranda gerilim olmaktan çıkacaktır. Yani veliler ve öğrenciler bir müddet sonra şunu düşünmeye başlayacaktır: Tamam (çok nitelikli) okulları kazanamadık ama geri kalan okullar da o kadar başarısız okullar değil, orada da öğretmenler bizimle sonuna kadar ilgileniyorlar, bizden vazgeçmiş değiller, orası da güzel bir okul, falancalar da oraya gitti ama şöyle başarılar kazandı gibi, zaman içerisinde zihnimizdeki sınavla ilgili bu gerilim yavaş yavaş  yumuşayacak, ondan sonra sınavı daha rahat yapar hale geleceğiz. Yani sınavı belki daha çok esneteceğiz çünkü büyük oranda gerilim olmaktan çıkacak. Eğitime sistem yaklaşımıyla bakmak lazım. Sınavı belki şunun için çok tartışıyoruz. Bazen diyorum ki, eğitimde gerçekten önemli olan konuyu mu tartışıyoruz yoksa çok kolay tartışılabilen bir konuyu mu tartışıyoruz? Benim buna cevabım çok kolay tartışılabildiği için bu konuyu tartışıyoruz çünkü sınavı üçe çıkarmak da çok kolay, ikiye ya da bire indirmekte çok kolay. Ama diğer yapısal sorunları çözmek aslında o da kolay. Ne yapmamız gerektiğini biliyoruz sadece zaman sadece zaman alacağımız için, kısa vadede sonuçlarını hemen göremeyeceğimiz için ama uzun vadede etkili sonuçlarını göreceğiz, belki o uzun vadeye yaymak istemiyoruz hemen görmek istiyoruz. Hemen görülsün istediğimiz için de sınavı üçe çıkarıyoruz, ikiye, bire indiriyoruz. Bu da sorunu çözmüyor. Sorun yapısal sorun bütüncül ele alınması gereken sorun. Sınav tek başına sorun olmadığı için tek başına çözüm de değil. Bunu hepimizin iyi bilmesi lazım.</p>
<p>*Teknik katkılarından dolayı kameraman Ali Osman Karaaslan ve <a href="http://www.451derece.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">451 derece’</a>ye teşekkür ederim.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/06/prof-dr-mustafa-yavuz-sinav-tek-basina-sorun-olmadigi-icin-tek-basina-cozum-de-degil/">&#8220;Sınav tek başına sorun olmadığı için tek başına çözüm de değil&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Ali Baykal: Sürekli değişik sınavlarla eğitimi  düzeltebileceğimizi zannediyoruz</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/06/prof-dr-ali-baykal-surekli-degisik-sinavlarla-egitimi-duzeltebilecegimizi-zannediyoruz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Nov 2017 10:41:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ERG]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim Reformu Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Ali Baykal]]></category>
		<category><![CDATA[sınav sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[yuvarlak masa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=19884</guid>

					<description><![CDATA[<p>TEOG’un kaldırılmasının ardından yerine gelecek sistemin çalışmaları hala devam ederken Sivil Sayfalar ve Eğitim Reformu Girişimi  (ERG) farklı paydaşları yuvarlak masa toplantısında bir araya getirdi. Toplantıda değişen sınav sistemi ve eğitimin temel sorunları konuşuldu. TEOG ve yeni gelecek sisteme dair  yapılan yuvarlak masa toplantısı sonrası Sivil Sayfalar olarak katılımcılara”Eğitimde esas sorunun sınav mı, yoksa sınav tartışmasının esas konuyu engellediğini mi?” [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/06/prof-dr-ali-baykal-surekli-degisik-sinavlarla-egitimi-duzeltebilecegimizi-zannediyoruz/">Prof. Dr. Ali Baykal: Sürekli değişik sınavlarla eğitimi  düzeltebileceğimizi zannediyoruz</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>TEOG’un kaldırılmasının ardından yerine gelecek sistemin çalışmaları hala devam ederken Sivil Sayfalar ve <a href="http://www.egitimreformugirisimi.org/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Eğitim Reformu Girişimi </a> (ERG) farklı paydaşları yuvarlak masa toplantısında bir araya getirdi. Toplantıda değişen sınav sistemi ve eğitimin temel sorunları konuşuldu. TEOG ve yeni gelecek sisteme dair  yapılan <a href="https://www.sivilsayfalar.org/erg-sivil-sayfalar-is-birligiyle-teog-yuvarlak-masasi/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">yuvarlak masa toplantısı </a>sonrası Sivil Sayfalar olarak katılımcılara”Eğitimde esas sorunun sınav mı, yoksa sınav tartışmasının esas konuyu engellediğini mi?” sorduk; yanıtlarını sizler için <a href="https://www.sivilsayfalar.org/egitimin-gunah-kecisi-sinav-sistemi/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">derledik</a>.<strong>*</strong></p>
<p><a href="https://www.youtube.com/watch?v=HoO-oRt7nl8">https://www.youtube.com/watch?v=HoO-oRt7nl8</a></p>
<p><strong>Prof. Dr. Ali Baykal – Akademisyen: </strong>Eğitimde ölçmenin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Sınavı, imtihan/sıkıntı anlamında değil, bir ölçme süreci ve aracı olarak düşünüyorum. Bu bakımdan eğitim ve sınav aslında birbirinden ayrılmaz iki parça ama birisi amaç birisi araç niteliğindedir. Amaç olan eğitimdir yani eğitim için sınav yapılır, eğitimi düzeltmek için sınav yapılır, eğitimde ne yapıp-ettiğimiz belirlemek için sınav yapılır. Ama eğitimdeki sınavların/ölçmelerin değişik amaçları var her amaca dönük tek bir sınav mümkün olmuyor ne yazık ki.</p>
<p>Bugün sınav dediğimiz, uyarıcı davranış bağlamında ölçmeler yapılıyor. Bu açıdan sınavların sorun haline getirilmiş olması eğitimi çok etkiliyor. Biz eğitimi düzeltelim, eğitimi tasarlayalım, daha iyi eğitim tasarlayalım yerine, sürekli değişik sınavlarla eğitimi değiştirebileceğimizi düzeltebileceğimizi zannediyoruz. Bunu da özellikle seçme sınavlarında yapıyoruz. Çok kısaca özetlemem gerekirse, seçme sınavları eğitimdeki ölçme ihtiyaçlarının sadece bir tanesidir. Önce okuldaki eğitimi izleyici sınavların yapılması lazım, öğrenciyi biçimlendirici, geliştirmeye dönük, düzelti sağlayıcı sınavların yapılması lazım. Okul içi sınavları, olgunluk sınavlarını ve okuldan mezuniyeti geçerli bir şekilde, duyarlı bir şekilde ölçen sınavlarımız/ölçmelerimiz olursa bütün bu görevleri seçme sınavlarına bırakmayız. Seçme sınavları çok amaçlı olarak kullanılıyor. Hem üniversiteye öğrenci seçelim hem liseyi değerlendirelim hem lisedeki öğrencinin başarısını değerlendirelim, bunlar birarada olmuyorlar tam tersine olumsuz etkiliyorlar çünkü okul başarısını, üniversiteye girişte ölçü olarak aldığınızda, şu  ya da bu nedenle okul başarısı fark yaratmamaya başlıyor. Herkes ‘pekiyi’ ile geliyor. Bu da hiçbir işe yaramıyor ve okulun eğitimini bozmakla kalıyor çünkü hiçbir okul öğrencisini bu başarıdan mahrum etmek istemiyor. Bu bakımdan bizim önceliğimizin, eğitimi düzeltmek için okuldaki her ders için (fizik, kimya, sanat, mesleki eğitim ya da genel eğitim) o alandaki önlemleri almamız, tasarımlarımızı geliştirmemiz gerekiyor. Sınavlar teknik işlerdir, sınavlarında kendilerine özgü nitelikleri vardır, geçerlilik, güvenilirlik ve kullanışlılık gibi, bunların hepsinin aynı anda, maksimum düzeyde olması mümkün değil. Bunları optimum düzeyde, seçme sınavlarında nesnel olması önemlidir, yordayıcı dediğimiz doğru sıralama yapması önemlidir. Bunlara dikkat edilmesi gerekiyor kısaca.</p>
<p>*Teknik katkılarından dolayı kameraman Ali Osman Karaaslan ve <a href="http://www.451derece.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">451 derece’</a>ye teşekkür ederim.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/06/prof-dr-ali-baykal-surekli-degisik-sinavlarla-egitimi-duzeltebilecegimizi-zannediyoruz/">Prof. Dr. Ali Baykal: Sürekli değişik sınavlarla eğitimi  düzeltebileceğimizi zannediyoruz</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
