Röportaj ayrımcılık

Toplumsal kopuş arasında çocuk olmak

“Bir öğrencim köydeki bu gruplaşmalara barışçıl bir yöntem bulmak konusundaki ısrarıma cevap olarak ‘Hocam o kadar da ayrı değiliz, sadece birbirimizin düğününe gitmiyoruz, taziyesine gidiyoruz’ demişti…Hâlbuki barış mutlulukları da paylaşmadan gelebilecek bir şey değil sanıyorum.”

Şiddetin sesinin hâkim olduğu bir yerde çocukların bu “dili” öğrenmeden, kullanmadan çatışmalarına çözüm bulmalarını bekleyemezsiniz.* Hele ki bombaların sesleri eşliğinde ders işlemeye çalışıyorsanız bunu dilemek bile fazla naif kalıyor. Diyarbekir’de öğretmen olmak tüm bu gerçekliklere gözünü kapamadan bunlarla mücadele etmek, sözün değerini yükseltmeye çalışmak demek. Türkiye barışını sağlamaya gücüm yetmese bile kendi küçük sınıfımda belki barışı sağlayabilirim diye çabalıyorum, mücadele veriyorum.

“O zaman hocam biz az kişiyiz diye hep onların dediği olacak?”

Bu mücadele kolay değil tabii, başta hepsine karşı adil olma zorunluluğum var. Adil davranmak da yetmez bunu onlara hissettirme meselesi de var. Bunları da yavaş yavaş aslında onlardan öğreniyorum. Öğrencilerimden biri bir gün “hocam siz hep onların tarafını tutuyorsunuz, hep onların dedikleri oluyor” demesiyle fena çarpıldım. Genelde elimden geldiğince adil olmaya çalışıyorum. Sınıfta gönüllük esasıyla karar veremeyeceğimiz bir mesele olursa demokratik bir şekilde oylama yaparak karar veriyoruz, çöp kutusunun yerine kadar. Yine böyle bir olayda bir öğrencimin itirazına cevap olarak “oylamayla aldık bu kararı” demem üzerine “o zaman hocam biz az kişiyiz diye hep onların dediği olacak?” diye itiraz etmişti. Kafamda şimşekler çakmıştı, demokrasinin az olanı görmeyen bir sistem olmaması gerektiğini, çoğulcu demokrasinin gerekliliğini tekrar tekrar düşündüm bu sayede.

“Ama o da ‘bizim şarkımızda’ kulağını kapıyor”

Sınıftaki ayrışma küçücük bir olaydan patlak verebiliyor, sonuçta uzun yılların bilenmişlikleri sinmiş çocukların üzerine. Müzik dersinde şarkı söylerken bir öğrencim şarkısını yarıda kesip arkadaşını göstererek onu dinlemediğini söylüyor öfkeyle, arkadaşı ise “ama o da ‘bizim şarkımızda’ kulağını kapıyor” diye kendini savunuyor. Şarkılarımız, türkülerimiz bir anda ayrışma sebebi oluyor. Sınıfta iki kişi arasında olan küçük bir kavga bir anda grupların ortaya çıkmasına, birbirleri için kavga etmeye kadar varıyor. Siyasetçilerin çokça kullandıkları nefret söylemleri havada uçuşmuş oluyor bir anda. Bize de bu söylemlerle mücadele etme konusunda sonu olmayan bir iş düşüyor.

“Seninle konuşmayacağım Allah görüyor”

Kutlu Doğum Haftası’nda öğrencilerim arasından bir grup daha hevesli oluyor bir şeyler yapmak için. Hatta kendilerinin bu işe önderlik etmeleri gerektiği motivasyonuyla süslüyorlar sınıfımızdaki panoyu. Sınıfta o hafta bazı öğrencilerimin derste dudaklarının kımıl kımıl oynadığını, içlerinden salâvat çektiklerini gözlemliyorum.  Sonra yine bir tartışma çıkıyor aralarında.  İki öğrencim tartışmışlar, başörtülü olmayan öğrencim “seninle konuşmayacağım Allah görüyor” diyor, sonra da  panoda peygamberimizle ilgili olan yazıları göstererek gözlerinde onun için çok büyük olan öfkeyle “hocam kaldırın şu kâğıtları, ben görmek istemiyorum onları sınıfta”  diyor. Gözlerindeki o öfke beni ümitsizliğe düşürüyor olsa da yeniden konuşma ortamını sağlayabilmek için tüm gücümü kullanıyorum.

Bazen çocuklar da şekilci davranabiliyorlar, diyorum ya çok şey öğreniyorlar bizden.  Başında örtüsü olan öğrencim başında örtüsü olmayan öğrencimin “cehenneme gideceğini, şeytan olduğunu” kendinden emin bir şekilde söylüyor laf arasında. Diğer taraftaki öğrencim de başı örtülü olan öğrencimi “IŞİDçi” olmakla suçluyor. Bunca suçlama ve etiketlemenin arasında onlara din özgürlüğünü, dinlere ve inançlara saygıyı nasıl anlatırım, ne derim bilemiyorum. Senelerdir başörtüsü için verdiğim mücadele ve burada başörtülü olma-olmama durumumun çocuklardaki ayrıştırıcı etkisi arasındaki bağlantıyı kurmanın ağırlığı yine birlikte yaşayabilme hukukunun toplum içerisinde yaygınlaşmasına olan ihtiyacı bir kez daha en yakıcı şekilde hissettiriyor.

Doğrunun kimden geldiğinin bir önemi yok

Çocuklar politik gündemden bağımsız büyümediklerinden suçlama dilleri de farklı olmuyor. Farkında olmadan birbirlerinin hayatlarını fazlaca zorlaştırıyorlar.  Sınıfta bir gün sınıfın oturma düzenini değiştirmeyi düşündüğümü, bu konu hakkında ne düşündüklerini sordum. Sınıfın geneli oturma düzenini değiştirmemizi kabul etmişti, iki öğrencim hariç. Bir sonraki derse geldiğimde bütün sıralar değişmiş bir sıra ortada öylece kalmıştı. Büyük bir ısrarla değiştirmek istemediklerini söylediler. Çok üzerilerine gitmedim o zaman, sınıftaki arkadaşlarının öfkesini kazanmamaları için. Zil çalıp teneffüs olduğunda yanıma geldiler ve utanarak itiraf ettiler; “Hocam biz sizin teklif ettiğinizi anlamadık diğerleri ilk söylediler sandık. Yoksa biz de bu şekilde oturma düzenini çok beğendik” dediler. Doğrunun kimden geldiğinin bir önemi yoktur aslında ama Türkiye’de yapılacak işler, teklif edilen öneriler sadece söyleyenin kimliğine bakılarak reddedilebiliyor. Neyse ki öğrencilerim bu konuda dürüstler, kolayca geri adım atabiliyorlar.

“Hocam o kadar da ayrı değiliz, sadece birbirimizin düğününe gitmiyoruz, taziyesine gidiyoruz”

Çocukların da ebeveynler gibi kalıp yargıları var. Aileler, çevre,  politik söylemler çocukların tabularının oluşmasına sebebiyet veriyor. Kendisinden olmayanın yaşamasının gereksiz olduğuna, gerekirse onları öldürmeleri gerektiğine inanan ama biraz soru sorunca söylediği şeyin ağırlığını fark edip başını eğen, haklısınız/haklı olabilirsiniz diyen öğrencilerim var. Kendinden başkasının yaşam hakkı vermeyen, kendisiyle öteki arasında tercih yapmaya zorlayan söylemlerin çocuklar üzerindeki yansıması bu sadece. Bir öğrencim köydeki bu gruplaşmalara barışçıl bir yöntem bulmak konusundaki ısrarıma cevap olarak “Hocam o kadar da ayrı değiliz, sadece birbirimizin düğününe gitmiyoruz, taziyesine gidiyoruz” demişti. Köylerde insanların bir araya gelmesine vesile olan en önemli iki olaydır düğünler ve taziyeler. Köydekiler birbirlerinin mutluluklarında değil mutsuzluklarında yanında olmayı tercih ediyorlar. Hâlbuki barış mutlulukları da paylaşmadan gelebilecek bir şey değil sanıyorum.

Velhasıl;  politikleşmiş, büyüklerinin acılarının, kavgalarının ağırlığıyla büyüyen çocuklar var Diyarbekir’de.  Toplumsal barışın yıkımının çocuklara etkisinin birkaç örneği bu sadece. Yıkımın kolay ancak inşasının zor olduğu; sabır, emek isteyen bir şey barış ve demokrasi.  Toplumsal barış ancak yüzleşmelerle, karşılaşmalarla, dokunmalarla, bir arada yaşamaya inanmamızla mümkün. Çocukları da nefretimize, kinimize ortak etmektense barışı ve demokrasinin herkesi kapsayan bir halini hayal etmeye çağırsak, onlarla birlikte biz de hayal etsek umudumuzu yükselteceğimize inanıyorum.

*Yazarın talebi uyarınca ismi saklı tutulmuştur.

**Ana görsel Bismilhaber‘in sitesinden alınmıştır.

***Bu yazı Sivil Sayfalar, Reçel Blog, Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği ve İsveç Baş Konsolosluğu ortaklığında gerçekleştirilen Sivil Toplum Haberciliği Kadın Odaklı Kuruluşlarla Haber Atölyesi kapsamında yazılmış ve yayına alınmıştır.

 

 

 

 

Yorum Yap

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

E-Bültenimize Abone Olun

E-Bültenimize Abone Olun

You have Successfully Subscribed!