Bu devirde yemek yemek mide ister Ekoloji

Su Hakkı Kampanyası: Su hakkı temel bir insan hakkıdır

Su meselesini politik bir yerden okuduklarını söyleyen Su Hakkı Kampanyası hakkında daha fazlasını öğrenmek için kampanya aktivistlerinden Nuran Yüce ile konuştuk. Nuran Yüce suyun kendine ait bir hakkı olduğunu söyledi ve suya dair çeşitli fikirleriyle “Bu devirde yemek yemek mide ister” adlı gıda dosyamıza katkıda bulundu.

“Su hakkı hem doğanın hem de insanın hakkını birlikte savunmak anlamına geliyor”

-Öncelikle “su hakkı” nedir?

Su hakkı dediğimizde insan hakkı ve suyun bizzat kendisinin hakkı olan daha geniş bir kavramdan bahsediyoruz.  Biz aslında şunu anlatmaya çalışıyoruz; insan ve doğa birbirinden bağımsız değil. İkisi bir bütün ve etkileşim içindeler. Biz insanlar doğanın bir parçasıyız doğa da bizim bir parçamız. Su hakkı bu bütün içinde hem doğanın hem insanın hakkını birlikte savunmak anlamına geliyor.

Su hakkı temel bir insan hakkıdır. Hiç kimsenin fiziki, ekonomik ya da başka özelliklerinden dolayı suya erişimi engellenemez, su hakkımız hiçbir şekilde gasp edilemez. Çünkü su yaşamın temel kaynağıdır. Su olmadan insanlar yaşayamaz. Bu doğuştan gelen haklarımızın arasındadır. Bu yüzden de bir temel hak olarak tanınması için mücadele ediyoruz. Ama su hakkının temel bir insan hakkı olarak tanınması demek aynı zamanda su varlığının hakkının tanınmasıyla çok örtüşen bir talep. Çünkü eğer suyun kendi var olma hakkını tanımazsak zaten insanların kullanabileceği bir su da olmayacak. Bu şekilde daha geniş bir çerçeveden bakmaya çalışıyoruz.

“Su Hakkı kampanyası da her alanda yaygınlaşan su gasbına karşı oluşan bir kampanya”

-Bize biraz Su Hakkı Kampanyası’nı anlatır mısınız?

Su Hakkı Kampanyası 2010 yılından beri var. 2009 yılında Türkiye’de Dünya Su Forumu gerçekleşmişti. O dönemde Dünya Su Forumu’na alternatif forumlar yapıldı. O alternatif forumların bir tanesinin içindeydi Su Hakkı Kampanyası. O dönemlerde “Suyuma dokunma!” sloganıyla faaliyet yürütüyorduk. 2010’dan itibaren ise Su Hakkı olarak devam etmeye başladık. Aslında dünya su forumlarının tarihi biraz daha geç.  3 yılda bir uluslararası nitelikte,  hükümetlerin düzenlediği, bakanlar düzeyinde katılımların olduğu, ağırlıklı olarak şirketlerin yer aldığı resmi forumlar bunlar. Bu oluşum içinde genel olarak insanlara şu anlatılmaya başlandı; “Su temel bir hak değil bir ihtiyaç maddesidir, suyu da piyasa içerisinde normal ihtiyaç maddeleri gibi karşılayabilirsiniz.” Ayrıca var olan su krizinden de faydalanarak; “Su gittikçe değerli bir hale geliyor, kıt bir kaynak haline geliyor. Bu suyu korumak lazım. Korumanın yöntemi olarak ise bu varlığa bir değer biçmemiz gerekiyor ki insanlar har vurup harman savurmasınlar” dediler.

Kaynak: marksist.org

Ayrıca “Bu güne kadar ağırlıklı olarak su hizmetleri kamunun elindeyken su sorunları çok arttı ve devlet bürokrasisinin içinde sorunlara hızlı yanıt üretilmedi. Şirketin titizliğinde çalışamıyor kamu mekanizmaları, bu yüzden de su varlıkları gittikçe tükeniyor, kirleniyor bir kriz oluşuyor bu krizin önüne geçmek için suyun hem hizmet alanının hem varlık olarak da özel şirketlere devredilmesi gerekiyor” denildi. Kamu kurumlarının bir ticaret işletme, şirketi gibi çalışması, su hizmetleri için yapılan her türlü maliyetin kullanıcılardan alınması gerektiği dayatıldı. Bu politikaların sonrasında su hizmetlerinde özelleştirme ve ticarileşmenin arttığını, suyun metalaştırıldığını görüyoruz.  Bu politikalardan dolayı çok sayıda insan suya ekonomik olarak erişimde problemler yaşamaya başladılar. Su hakkı talebi 2000’lerin başından itibaren çok fazla dile getirilmeye başlandı. 3 yılda bir yapılan dünya su forumlarına karşı güçlü hareketler ortaya çıkmaya başladı. Özellikle Latin Amerika ülkelerinde, ama tabii ki en gelişmişinden en gelişmemişine kadar dünyanın her ülkesinde var bu hareketler. Çünkü aynı modeller dayatılıyor;  “Su hizmetlerini özelleştirin, su hizmetlerini tam maliyet prensibiyle verin. Üstüne bir miktar kar koyun ve suyun bütün maliyetini kullanıcılardan karşılayın” deniliyor. O yüzden biz de sürekli artan faturalarla karşılaşıyoruz. Ama artan su faturalarına rağmen aynı zamanda musluklardan içme suyumuzu karşılamıyoruz. Çünkü içme suyumuz da tamamen özelleştirilmiş, ambalajlı su şirketlerine devredilmiş durumda. Su Hakkı kampanyası da her alanda yaygınlaşan su gasbına karşı oluşan bir kampanya.

“gelirimizin %2’sinden fazlasını suya veriyoruz”

-Su hizmetlerinin tam maliyet üzerinden fiyatlandırılması su faturalarında artışa yol açıyor ama diğer yandan suyun tasarruflu kullanımına da yol açmıyor mu? Buna neden karşı çıkıyorsunuz, biraz açar mısınız?

“Suyun fiyatı arttıkça su tasarrufu sağlanacak” diyorlar ama bu bir su tasarruf sağlamaktan çok cezalandırma yöntemi ve hak gasbına yol açıyor. Özellikle dar gelirliler açısından bu böyle. İnsanlar zaten su, elektrik, doğal gaz gibi faturaları ödemekte zorluk çekiyor. Bu ödemelerin fazla gelmemesi için kullanım miktarlarını sınırlıyorlar.  Su faturalarında bazı yerlerde öyle fiyat artışları oldu ki insanlar su gibi yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiler. Aslında bu bir özelleştirme modeli ve Türkiye içinden de buna örnekler verebiliriz. Su borularının tamir ücretlerinin yansıtıldığı faturalarla birlikte 500-600 liralık su faturasıyla karşılaşabiliyorsunuz. Bu istisnai bir durum değil üstelik, çünkü tüm maliyeti sizden talep ediyorlar. Ya da İstanbul içinde dönüp hesapladığınızda içme sularını da ambalajlı sulardan karşıladığımızı düşünecek olursak 4 kişilik bir aile aylık 130-140 liralık bir su parası veriyor. Bu çok ciddi bir miktar.

Elimizde dünya genelinde şöyle veriler var; bir ailenin gelirinin %2’si su harcamalarına gidiyorsa bu gider masraflı kategorisinde sayılıyor. Biz özellikle büyük şehirlerde -asgari ücrete göre hesaplayacak olursak- gelirimizin %2’sinden fazlasını suya veriyoruz. Bundan asıl olarak yoksullar etkileniyor. Zaten suyu daha fazla kullan zengin kesim bu fiyat politikalarından yoksullar kadar etkilenmiyor.Bütün bireysel tüketime yönelik politikalarda, vergi yöntemlerinde hep aynı şeylerle karşılaşıyoruz. Bu daha az gelirli olanları cezalandırma yöntemidir; sanki bütün sorun onların üzerinden şekilleniyormuş gibi… Oysa insanlar yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için suyu kullanıyorlar. Suyun fiyatını artırarak, insanların su kullanımlarını azaltmaya çalışmak, bu hizmeti sunanların daha çok gelir elde etmesine yarıyor ama istendiği kadar su tasarrufuna yol açmadığı gibi insanların suya erişiminde ekonomik olarak engel oluşturuyor.

“şirketler ne kadar çevreci görünse de, ne kadar kaygı ifade etse de günün sonunda kendilerini güdüleyen şey; daha fazla kar etmek”

-Su kaynaklarının ciddi ölçüde tükendiği bir gerçek. Özelleştirme projeleri de anlattığınız kadarıyla tükenmeyi engelleme iddiasıyla meşrulaştırıyor kendini. Sizin su kaynaklarının bitmesini ve kirlenmesini önlemek için uygulanması gerektiğini düşündüğünüz modeller var mı ?

Su krizi iki tarafında kabul ettiği bir durum. Yani şirketler de hükümetler de su krizi olduğundan bahsediyorlar, biz de bahsediyoruz. Dünya genelindeki ekolojik krizin derinleştiğini ve çeşitlendiğini görüyoruz.  Su krizi ise bir çok başka krizi tetiklediği için ondaki en ufak kriz ya da sorun diğer sorunları da doğurduğundan  daha hassasiyetle yaklaşmak gerekiyor. Evet çok ciddi kaygılar oluşturuyor bu kriz. Zaten böyle kaygılarımız oluştuğu için çözüm önerileri üretmeye çalışıyoruz. Tabii bu çözüm önerilerinde dayandığımız temeller var. Kriz noktasında iki taraf da anlaşıyor ama çözüm önerileri konusunda çok farklılaşıyoruz. Şimdi var olan yöntemler şunu anlatıyor,az önce de ifade etmeye çalıştım; “Evet bir kriz var, bu krizi ancak biz piyasa koşulları içerisinde çözebiliriz” deniliyor. Oysa bu yaklaşım krizi çözmediği gibi daha da derinleştiriyor. Çünkü piyasa dediğiniz şey birbirleri ile rekabet halindeki şirketlerden oluşuyor. Her bir şirketin amacı ise ürettiği ürünü satmak ve daha fazla gelir elde etmek .Burada tasarrufa imkan yok. Bu şirketlerin doğasına ve işleyişine aykırıdır. Yani bir şişe su sattığında 1 lira kazanacaksa 3 şişe su sattığında 3 lira kazanacak. Yani tasarruf mantığı satışın içerisinde anlatabileceğiniz, uygulayabileceğiniz bir şey değil. Ne kadar şirketler çevreci görünse de, ne kadar kaygı ifade etse de günün sonunda kendilerini güdüleyen şey; daha fazla kar etmek. Bizim kaygımız ise hayatta kalma o yüzden de çözümlerimiz çok farklı. Evet biz de su varlıklarını korumak, iyileştirmek gerektiğini söylüyoruz. Fakat şimdi dönüp bakıyoruz su varlıkları korunuyor mu? Bir ticari işletme veya bir şirket gibi çalışan AKP hükümetinin yaptıklarına bakalım. Örneğin 3. Köprü ve 3. havalimanının inşa edildiği yerler İstanbul’un önemli su havzalarıdır. Bu su havzaları yok edildiğinde İstanbul’un su krizinin büyüyeceği anlamına gelir. Bir yandan “Kriz var suyu tasarruflu kullanın” deniyor ama bir yandan da su varlıkları yok ediliyor. Sonra da İstanbul’a su temin etmek için ekolojik ve ekonomik maliyeti yüksek havzalar arası su aktarım projeleri ya da barajlar yapılıyor. Ve bütün bu büyük projelerin maliyetleri faturalarımıza yansıtılıyor. Piyasa merkezli çözümler krizi çözmüyor, derinleştiriyor. Su krizini çözmek için öncelikle su varlıklarını korumak ve iyileştirmek gerekiyor. İkincisi, suyu verimli ve tasarruflu kullanma yöntemlerine ihtiyacımız var ki bu da piyasanın asla benimseyeceği yöntem değil. Neden? Yine bir örnek vereyim; evimizdeki musluklardan su içebiliriz ama içemiyoruz çünkü buna yönelik kamu harcamaları yapılmıyor, alt yapı hizmetleri yenilenmiyor. Fakat düşünelim ki alt yapı hizmetlerine yeterli kaynak ayrıldı ve musluklardan içilebilir nitelikte su akmaya başladı. Birdenbire büyük bir ambalajlı su sektörü açıkta kalacak. Bu anlamlı bir açıkta kalma mı? Evet insan ve doğa açısından anlamlıdır çünkü her bir ambalajlı suyun ekolojik ayak izi musluk suyuna göre kat be kat fazladır. Ambalajlı suların taşınması, depolanması için harcanan enerjinin yanı sıra o şişelerin üretilmesi için de su harcanıyor. Ambalajlı sular insanlar ve su varlıklarının çıkarları açısından faydalı bir şey değil. Bundan tek karlı çıkan taraf ambalajlı su şirketleridir. Oysa bizim kolektif çözümlere ihtiyacımız var en basit ve en temel taleplerimizden bir tanesi; ambalajlı su tüketiminin azalması için musluktan temiz, kaliteli, içilebilir suyun akmasıdır.

“2000’lerden itibaren hiç kimsenin aklına musluktan su içilebileceği gelmiyor”

-Musluktan su içmek hele de İstanbul’da bunu düşünmek oldukça zor. Musluktan su içebilir miyiz?

Musluktan su içme fikri bize şu an çok uzak geliyor ama içebiliriz ve bunu talep etmeliyiz. Aslında bu bir süreç. 90’lardan itibaren bir algı oluştu; bu İstanbul özelinde başlayan bir süreçti. Bir yanıyla suyun kokusu ve rengindeki sorunlar musluklardan sağlıklı su içme imkanının olmadığını gösterdi ve buna yönelik çözüm olarak o dönemlerde su satan dükkanlar devreye girdi. Daha sonrasında ise 19 litrelik damacana suların yasal olarak satışına izin verildi. Ondan sonra da içme suyuyla kullanım suyunun yolu tamamen ayrıldı. 2000’lerden itibaren hiç kimsenin aklına musluktan su içilebileceği gelmiyor. Herkes sanki başından itibaren tek çözüm ambalajlı suymuş gibi içme suyu ihtiyacını oradan karşılıyor. İlk olarak bu algının geri döndürülmesi lazım ama bu algıyı döndürmek için de tüm altyapı sistemlerinin evlerimize gelen şebeke suyunu taşıyan borular dahil sağlıklı bir yapıya kavuşturulması gerekiyor.Su altyapılarının yenilenmesi, bakımının yapılması tabi büyük işler ama yapılamayacak işler değil.

Ayrıca içilebilir kalitede su dediğimizde tat, koku gibi unsurlar da devreye giriyor. Oysa şuanda daha ucuz olduğu için sular temizlik amaçlı sadece klorlanıyor. Bu nedenle de temiz ama yine içilemez nitelikte bir su sağlanmış oluyor. Aslında bir çok ambalajlı su da bizim musluktan akan suyun işlenmiş halidir. Şişenin üstünde işlenmiş su yazıyorsa bu bildiğimiz barajlardaki suyun ters osmoz yöntemiyle sirkülasyonunun sağlanıp şişelenmiş halidir. Ambalajlı su şirketi barajın yanına fabrika kurup barajdan aldığı suyu işleyip, şişeye dolduruyor ve piyasaya çıkarıyor. “hijyenik” diyor ve tadı kaliteli bir su diye bize veriyor. Aynı su borularla direkt olarak evlerimize gelebilir. Bazı sular kaynaktan dolduruluyor, onu da söylemek lazım  ama bu tahmin ettiğimiz kadar büyük miktarlarda değil. Musluktan su içemememizin en temel, en belirleyici nedeni su hizmetlerinin uzun zamandır kamusal hizmet alanı içinde görülmemesi ve su altyapı hizmetleri için gerekli yatırımın yapılmamasıdır.

“Banyo ve mutfakta kullanılan gri su arıtılıp yeniden kullanıma sokulsa, ortalama %50’lik bir su tasarrufu sağlanabilir”

-Tekrar suyu tasarruflu kullanma yöntemlerine dönecek olursak başka neler öneriyorsunuz?

Suyu tasarruflu kullanmaya teşvik edecek yöntemlerinden biri temel ihtiyaçlara yetecek miktardaki suyun ücretsiz verilmesidir. Bu kentlerde su tüketimini azaltmak için suyun fiyatını artıran, yani yoksulları cezalandırma yerine, daha az kullananı ödüllendiren bir yöntemdir. Temel ihtiyaçları karşılamaya yetecek miktarda suyun ücretsiz olması etkin bir su tasarrufunu, insan hakkını ihlal etmeden gerçekleştirebilir. Gri suyun arıtılması ve yeniden kullanımı, yağmur suyu hasadı ve yeşil binalar gibi teknik yöntemler ile de su en verimli şekilde kullanabilir. Örneğin İstanbul’da günlük su tüketimi 2,6 milyon m3 civarında. Bu miktarın %90’dan fazlası da evsel su kullanımı. Banyo ve mutfakta kullanılan gri su arıtılıp yeniden kullanıma sokulsa, ortalama %50’lik bir su tasarrufu sağlanabilir. Ayrıca yine altyapı hizmetlerine gerekli yatırımların yapılmaması nedeniyle barajlardan evimize gelinceye kadar suyun yaklaşık dörtte biri kayboluyor. Kayıpların önüne geçilse su kullanımında büyük oranda tasarruf sağlanacak. Yağmur suyundan da faydalanabiliriz. Şuanda betona gark edilen kentlerde yağışın neredeyse tamamı kanalizasyon sistemine ya da denize gidiyor. Oysa yağmur suyunu çok az arıtmaya tabi tutarak kullanabileceğimiz çok çeşitli alanlar var. Tüm bu yöntemlerle birlikte ciddi su tasarrufu gerçekleştirebiliriz. Ve bu yöntemleri hayata geçirdiğimizde Melen gibi projelere gerek kalmaz.

“Tatlı ya da tuzlu su varlıkları ciddi kirlenme yüzünden tükenme noktasında”

-Burada suyun kendi hakkına dönelim. Suya ne kadar çok zarar veriyoruz, günümüzde suyun kendi hakkını ne kadar gasp etmiş durumdayız?

Su varlıklarının kirlendiği ve tükendiği konusunda neredeyse her gün yeni bir veriyle karşılaşıyoruz. Türkiye’de son 50 yılda Marmara Denizi büyüklüğünde sulak alan yok edildi. Dünyanın en büyük yeraltı suyu havzalarının üçte biri insani tüketime bağlı olarak hızla tükeniyor ve iklim değişikliğiyle birlikte bu durum daha da kötüleşiyor. Bu akiferler dünya nüfusunun %35’i için çok önemli bir içme suyu kaynağı. Bu oran 2 milyarı aşan bir nüfusuna karşılık geliyor. Bu çok kaygı verici bir veri. Yeraltı sularının önemli bir kısmını kaybediyoruz. İklim değişikliği nedeniyle yağış rejimlerinde büyük değişiklikler yaşıyoruz. Nehirlerin debisinde düşüşler var. Hem nüfus artışı, hem sanayi, hem debideki düşüş nehirlerin kirlenme oranlarını daha fazla artırıyor. Okyanuslar aynı şekilde çok ciddi bir kirlilik içerisinde. Okyanusun en derin noktası Mariana Çukuru’nda bile çok yoğun bir plastik kirliliği var. Bütün bunlardan sonra tatlı ya da tuzlu tüm su varlıklarının ciddi bir kirlilikle tükenme noktasında olduğunu söyleyebiliriz.

“Kriz noktasında anlaşıyoruz ama çözümler yine piyasa içerisinde aranıyor ya da hiç aranmayıp sadece söylem düzeyinde kalıyor”

-Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ilan edildi 2015’te biliyorsunuz. O hedefler içerisinde suya ulaşım hakkı da var BM üyesi ülkelere bu konuyu çözün diyerek hedefler konmuş durumda. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Az önce de söylemeye çalıştım, aslında kriz noktasında anlaşıyoruz çünkü elde veriler var ve bu veriler sadece bizde yok. Bütün bu organizasyonların hepsinin elinde var. Çocuk ölüm sayıları da var, su kirlilik oranları da var, suya ekonomik ya da fiziki nedenlerle erişemeyen insan sayısının her geçen gün arttığına ilişkin veriler de var. BM’in bir önceki sekreteri “BM’in misyonu tüm dünyada barış, huzurun tesis edilmesi, yoksullukla mücadele etmek. Bunları sağlamak için BM aktif rol almaya çalışıyor ama şu an dünyanın 10’dan fazla yerinde savaş, kuraklık ve açlık var. Bunların her birine BM’in yetişme imkanı ve ihtimali yok. Bu yüzden herkesin çözüm için kafa yorması gerekir” diye uyarıda bulunmuştu. Haklı da çünkü günümüzde birden fazla krizi aynı anda yaşıyoruz. İklim değişikliğinin şiddetlendirdiği su krizi büyük göç dalgalarına, toplumsal çatışmalara yol açar nitelikte. İnsanlar hayatta kalmak için suya, gıdaya ulaşmak için göç ediyor.

Tabii çözümler yine piyasa içerisinde arandığı için ya da hiç aranmayıp sadece söylem düzeyinde kaldığı için gerçekçi çözümlerden bahsedemiyoruz. Türkiye de aynı zirvelere katılıyor ve bu zirvelerde etkili konuşmalar da yapıyor.  Örneğin iklim değişikliği konusunda Türkiye adalet kavramını kullanıyor, tarihsel olarak karbon salımından sorumlu olan ve gelişmelerini fosil yakıtlar üzerinden gerçekleştirmiş olan ülkelere dönüp “Şimdiye kadar siz fosil yakıtları kullanarak zenginleştiniz, dünyanın iklimini bozdunuz. Bizim de gelişme hakkımız var, sizlerle aynı kapasiteye gelinceye kadar fosil yakıt kullanmaya devam edeceğiz” diyor. Ama şöyle bir gerçek var ki gezegen bir bütün. Türkiye’nin artan sera gazları emisyonu herkesi etkiliyor. Somali’deki kuraklığa karşı duyarsız kalmadığı ile övünen hükümet, Türkiye’de açtığı her bir termik santral ile  Somali’deki insanların susuz kalmasına yol açıyor.

Biz su meselesini çok politik bir yerden okuyoruz. Su meselesini sadece bir çevre meselesi olarak görmüyoruz; hem sistem sorunu olarak görüyoruz hem de sınıfsal bir mesele olarak görüyoruz. Şuanda ilk kez 3 büyük krizi aynı anda yaşıyoruz. Kapitalizmin yükseldiği dönemden itibaren ilk kez fosil yakıt kullanımına bağlı olarak küresel iklim değişiminden geçiyoruz. Bu insanlığın sebep olduğu bir kriz ve buna hala çözüm bulunabilmiş değil. Bir diğeri, 2008’de başlayan büyük ekonomik kriz. Bu ekonomik kriz de hala istenilen düzeyde çözülmüş değil. Üçüncü olarak kapitalizmin rekabetçi yapısından kaynaklı büyük devletlerin yürüttüğü sıcak savaştan yani emperyalist krizden söz ediyoruz. Ukrayna, Gürcistan, şimdi Suriye… Bir yığın devletin birbirine girdiği dönemde bir göç dalgasından söz ediyoruz. Bunların tabii her biri bir şekilde su meselesine bağlanıyor ama tek sebebi su değil. Dolayısıyla biz biraz daha genel bir perspektif içinde su meselesini ele almaya, anlatmaya çalışıyoruz.

“Krizin oluşmasından bizzat sorumlu olanlar, krizin faturasını da üstlenmemizi istiyorlar”

Peki bu kriz ortamı içinde verilen mücadelelerin elde ettiği bir kazanım var mı?

Bir dizi kazanımımız var ve küresel kazanımlar bunlar. Su meselesi özellikle gelişmekte olan ülkelerde, Hindistan’da Latin Amerika’da köylü ayaklanmalarına, işçi sınıfı hareketi üzerinden gelişiyor ve bir takım kazanımlar var. Yasal, uluslararası ve hukuki kazanımlar da var. 2010’dan itibaren BM su hakkkını insan hakkı olarak tanıdı. Bu aşağıda gelen mücadelenin sonucunda oldu. Su hakkının bu ülkede de anayasal güvence altına alınmasını istiyoruz. Eğer su hakkı anayasal bir hak olarak tanınsa su faturasını ödemediği için birinin suyunu kesemezsiniz, bu insan hakkı ihlaline girer. Anayasal güvence aynı zamanda su varlıklarının ticaretleştirilmesi, metalaştırılması ve belediyeler tarafından üzerine kâr konularak satılmasının önünde engel olmak anlamına geliyor. Bunun ötesine geçebilen başarılı uygulamalar da var. Son yıllarda çeşitli ülkelerde nehirlerin de akma hakkı olduğuna yönelik mahkeme kararları alınmaya başlandı. Su hakkı mücadelelerinin özellikle su etrafında kendine özgü kültürel bir yaşamları da olan yerli halklar tarafından verildiği bölgelerde bu hak öne çıkıyor. Nehirlerin akma hakkı insanı değil doğayı merkeze alan bir düzenleme Bolivya’da ve Ekvador’da “vivir bien” (iyi yaşam) hakkını güvence altına alan ve doğaya özerk bir konum kazandıran yasal düzenlemeler var. İrlanda’da su hakkı hareketi var; bizim de kendimize örnek aldığımız İrlanda’daki su hareketi çok sınıfsal bir yerden yükseliyor. 2008 krizinde  IMF’nin İrlanda’ya dayattığı paketin içinde suyun ücretlendirilmesi de vardı. O zamana kadar evlerinde sayaç olmayan ve suya yılda bir kez düşük miktarda ödeme yapan İrlandalılara “sayaçlar takılacak ve İrlanda’ya verilen krediler buradan toplanan parayla geri ödenecek” denildi. İşsizliğin arttığı , gelirlerin düştüğü bir dönemde suyun ücretlendirilmesi ciddi bir sınıfsal mesele oldu ve Su Hakkı adında dev bir platform oluştu. Yüz binler sokağa çıktı ve sayaçları taktırmadılar. İktidarı zora soktular, sendikalarla toplumsal muhalefetin yan yana gelmesi sosyalist bir hareket oluşturdu. Son olarak geçen yılki seçimlere katılıp 6 vekil kazandılar.

Korkunç koşullardan geçiyoruz. Otuz yıldır uygulanan piyasa merkezli politikaların sonucunda su varlıkları daha fazla tükendi, daha fazla kirlendi, ambalajlı su şirketleri daha fazla kâr elde etti ve birer ticari işletme gibi çalışan belediyelerin su gelirleri artı. Krizin oluşmasından bizzat sorumlu olanlar, krizin faturasını da üstlenmemizi istiyorlar. Buna hayır diyecek büyük bir hareketi somut taleplere dayanarak oluşturabilir ve kazanımlar elde edebiliriz.

Yorum Yap

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

E-Bültenimize Abone Olun

E-Bültenimize Abone Olun

You have Successfully Subscribed!