Bu devirde yemek yemek mide ister Ekoloji

Sermayenin Denizlerdeki Yeni Durağı: Balık Çiftlikleri

Balık ve su ürünleri, gitgide daha yüksek talep gören ve beslenme açısından önem verilen bir gıda kaynağıdır. 1950’lerden itibaren balıkçılık filosunun ve tekne başına balıkçılık eforunun artmasıyla küresel balık avcılığının üretim hacmi gitgide büyümüştür.

*Bu yazı ilk olarak Toplum ve Bilim Dergisi’nde yayınlanmış ve Sivil Sayfalar için yeniden düzenlenmiştir

Küçük ölçekli geleneksel kıyı balıkçılığından endüstriyel balıkçılığa doğru geçiş avcılık miktarlarının artışında önemli rol oynamıştır (Pauly vd., 1998). Son elli yılda tüm dünyadaki balık arzı yıllık ortalama %3,2 büyüyerek, yıllık ortalama %1,6 olarak gerçekleşen küresel nüfus artışını geride bırakmıştır. Kişi başına düşen balık tüketimi ise 1960’larda yılda ortalama 9,9 kg iken, 2012’de 19,2 kg’a ulaşmıştır (FAO, 2014).

Bu süreçte, geçmişte geleneksel olarak kıyıda gerçekleştirilen avcılık faaliyeti, kıyıya yakın mesafelerde avlanabilen balık miktarıyla yetinmeyip üç aşamada yayılmıştır: (i) Kıyıdan daha açığa giderek yatay, (ii) sığ metrelerde gerçekleştirilen avcılıktan daha derin metrelere doğru dikey, ve (iii) büyük balıklardan daha küçük ve (henüz diğer ticari türler kadar avlanmamış) az tüketilen türlere doğru türsel olarak genişlemiş; başka bir deyişle balıkçılığın “deniz besin zincirinin aşağılarına doğru” ilerlemesine sebep olmuştur (Pauly vd., 1998).

Ancak, balıkçılık eforunun giderek artmasına rağmen, büyük deniz ekosistemlerindeki tüm türlerin toplam avcılığından edinilen balık miktarı 1980’lerin sonlarından itibaren düşüşe geçmiş ve küresel olarak avlanabilen balık miktarı düşmeye başlamıştır (Pauly vd., 2003). Birçok bölgede ve çeşitli balık türlerinde hem aşırı avlanma hem kirlilik gibi insan kaynaklı sebepler sonucunda bazı türler tamamen yok olmuştur veya yok olma tehlikesi altındadır. Günümüzde küresel olarak tüm balık stoklarının %31,4’ü aşırı avcılıkla karşı karşıyadır, %58,1’i ise tam sınırda avlanmaktadır (FAO, 2016).

Balıkçılıkta daha açık denizlere, daha derinlere, farklı ülkelerin denizlerine ve başka balık türlerine doğru avcılık yapılmasına sebep olan yayılma stratejileriyle balık avcılığı endüstrisi, hem daha ucuza üretim gerçekleştirebilmiş hem de karşılaştığı kârlılığı için sorun teşkil edebilecek ekolojik limitleri operasyonlarını farklı yerlere taşıyarak bir süreliğine bertaraf etmiştir. Bu yayılma, gerçekte ekolojik limitlerin aşılmasına değil yakın bir geleceğe ertelenmesine, ve ekolojik, sosyal ve ekonomik zararların başka bölgelere itilmesine sebep olmuştur. Küresel olarak çeşitli balık stoklarının üreme ve kendini yenileyebilme kapasitesine bakılmaksızın hem sayıca hem türce ekosistem sınırlarının çok üzerinde avcılık gerçekleştirilmiş, aynı zamanda kullanılan dip trolü gibi ekipmanlar sebebiyle deniz tabanında yumurtaların ve yavru balıkların da bulunduğu alanlarda onarılmaz habitat bozulmalarına sebep olunmuştur.

Bu bağlamda, su ürünleri ve balık yetiştiriciliği çökmekte olan balık stoklarına bir çözüm olarak sunulmaktadır. Su ürünleri yetiştiriciliği temel olarak üç alt sektörden oluşur: (i) Denizlerdeki entansif (yoğun) balık yetiştiriciliği dışarıdan yemlemeye dayalı gerçekleştirilen yetiştiricilik, başka bir deyişle denizlerdeki yüzen kafeslerden oluşan balık çiftlikleri; (ii) tatlı su yetiştiriciliği nehirlerde, göllerde veya kapalı havuzlarda sazan balığı, yılan balığı, alabalık yetiştiriciliği vb.; ve (iii) kabuklu deniz hayvanı yetiştiriciliği karides, midye, deniz tarağı, istiridye vb. Dünyanın genelinde artış gösteren su ürünleri tüketimi (bu tüketim artışı, artan dünya nüfusunun yanında balık tüketmenin sağlıklı olduğu argümanının ve talebi arttırmaya yönelik pazarlama stratejilerinin de sonucudur) ve balık avcılığının daha fazla arttırılamayan hatta düşüşe geçen arz kapasitesi, su ürünleri yetiştiriciliğinin son on yıllarda küresel ölçekte önemli bir büyüme göstermesine yol açmıştır. Özellikle gelişmiş ülkelerde, örneğin Avrupa’da yıllık deniz ürünü tüketimi kişi başına 24,5 kg’a erişmektedir (EUMOFA, 2015).

Bu küresel dinamikler içerisinde, su ürünleri yetiştiriciliği 1980 ila 2012 yılları arasında yıllık ortalama %8,6 hacim artışı göstererek dünyanın en hızlı büyüyen gıda sektörlerinden biri haline gelmiştir (FAO, 2014). 1950’lerin başında yıllık 1 milyon tondan daha az gerçekleşen su ürünleri yetiştiriciliği kaynaklı üretim, 2012’de 90,4 milyon ton olarak rapor edilmiştir. Bu miktarın 66,6 milyon tonu doğrudan insan tüketimi için üretilen balık miktarına denk gelmektedir¹ (FAO, 2014:20). Su ürünleri yetiştiriciliği sektörünün küresel büyümesi özellikle 1980-1990 yıllarında aynı zamanda avcılıkta zirveye ve devamındaki düşüşe geçildiği ve sermaye birikiminin yoğunlaştığı dönemlerde %10,8 gibi oldukça yüksek bir oranda gerçekleşmiş; bunu takip eden on yıllarda biraz daha düşük ama yine de önemli oranlarda (1990-2000 arası %9,5; 2000-2012 arası ise %6,2) seyretmiştir. Avcılık ve yetiştiriciliğin toplam talebi karşılama oranlarına bakıldığında ise 1990’da toplam balık arzının %13,4’ünü karşılayan balık yetiştiriciliği çeşitli sosyal, ekolojik, ekonomik ve politik dinamikler ve teşvik politikaları ile üretimini arttırarak, 2012’de neredeyse avcılıkla aynı arz oranına ulaşmıştır (a.g.e.). FAO (Dünya Gıda ve Tarım Organizasyonu), 2030’da yetiştiriciliğin oranının %62’ye çıkacağını ön görmekte, yetiştiricilikten üretilen ve piyasaya sokulan balığın avcılıktan sağlanan balığın yerini gitgide daha fazla dolduracağını belirtmektedir (FAO, 2014: III).

Yabani balık stoğunun aşırı avlanmasıyla yaklaşılan hatta aşılan ekolojik sınırlara teknik bir çözüm olarak sunulan balık çiftlikleri ile türlerinin devamı tehdit altındaki yabani balıkların avlanmasına gerek kalmayacağı, teknolojiden yararlanılarak daha kontrollü bir üretimle yılın her ayı istenilen balığın piyasaya ve tüketicinin sofrasına sunulabileceği düşünülmektedir. Zira balık çiftlikleri, bu görüşe göre “doğal limitlerin ötesine geçmeyi sağlamaktadır” (EC, 2012). Birçok devlet, AB gibi bölgesel güç odakları ve sektör temsilcileri bu gelişimi teşvik etmekte; su ürünleri yetiştiriciliği sektörünü “Mavi Büyüme” denilen, deniz alanında daha fazla endüstrileşme ve ekonomik faydalanma stratejisinin temel ayaklarından biri olarak belirleyerek dünya nüfusunun protein ihtiyacını karşılamak için vazgeçilmez olarak nitelendirmektedirler (EC, 2012b).

Gitgide politik ve ekonomik bir önem kazanan ve insanlığa besin sağlayan bir sektör olan balık çiftliklerinin neye, nasıl ve kimin için bir ‘alternatif’ sağladığı sorusuna derinlemesine bakmak bu noktada elzem bir hal almaktadır. Yetiştiricilik sektörüne teşvik ön gören stratejiler büyüme ihtiyacı savına odaklanırken, bu talebin kaynaklarına veya farklı aktörlerin nasıl bir gelişim modeli tercih ettiğine, gıdanın kimin kontrolünde olduğuna yeterince değinmemektedir.

Gıdanın kimin kontrolünde olduğu konusu sadece karadaki tarımda değil denizden gıda üretiminde de karşımıza çıkmaktadır. Bu konuda ‘gıda egemenliği’ meselesine değinmeden geçemeyiz. La Via Campesina (tr. Çiftçi Yolu) tarafından 1996 yılında geliştirilen gıda egemenliği kavramı kendi deyimleriyle “neoliberal politikalara bir alternatif sunmaktadır”. 2007’deki Nyeleni Deklarasyonu’nda da belirtildiği üzere ‘gıda egemenliği’ insanların sağlıklı ve kültürlerine uygun, ekolojik olarak uyumlu ve sürdürülebilir yöntemlerle üretilmiş gıdaya erişim haklarını ve kendi gıda ve tarım sistemlerini belirleme haklarını ifade etmektedir. Piyasalar veya şirketlerin değil; gıdayı üreten, dağıtan ve tüketenlerin ihtiyaç ve isteklerini gıda sisteminin merkezine oturtmakta ve gelecek nesilleri de hesaba katmaktadır (La Via Campesina, 2007). Gıda egemenliği kapsamında küçük çiftçinin hangi ekinleri ekeceği, hangi tohumları kullanacağı, hangi şekilde tarım yapacağı üzerinde söz sahibi olması ve bu konularda çok uluslu şirketlerden bağımsız karar verebilmesi hedeflenmektedir. Deklarasyon ayrıca göçebe çobanlık ve küçük ölçekli geleneksel balıkçılık yapanları da içermekte ve onların da üretimleri üzerinde söz sahibi olabilmesini amaçlamaktadır. Ticarette şeffaflığı teşvik etmekte ve toprağa, suya, tohuma ve biyolojik çeşitliliğe erişim hakkını savunmaktadır. Kısacası baskıdan ve eşitsizlikten arındırılmış yeni sosyal ilişkiler tahayyül ederek kadın ve erkek, ırk, sosyal ve ekonomik sınıflar ve jenerasyonlar arasındaki baskıcı güç ilişkilerini ortadan kaldırma idealinin peşinden gitmektedir (a.g.e.).

Karada gerçekleştirilen tarıma dair oldukça bahsi geçen gıda egemenliğinin (denizdeki) karşılığı küçük ölçekli, geleneksel yöntemlerle avlanan balıkçılar (ing. World Forum of Fisheries People) tarafından da yankı bulmuş, ancak ne akademik literatürde ne de tarım ve gıda politikalarında henüz kendine yeterince yer edinememiştir. Halbuki endüstriyel balıkçılık ve entansif üretim yapan balık çiftlikleri çok uluslu gıda şirketlerinin tarımdaki dayatmalarının çok benzerlerini denizde yaratmakta, kıyı balıkçılarının avlanma hakları ve denizel alana ve kaynaklara erişimleri gitgide kısıtlanmaktadır. Tıpkı meraların özelleştirilmesi gibi, eskiden müşterek alan olarak kullanılan deniz alanları da etrafı çevrilerek özelleştirilmekte ve kullanım hakkı yalnızca balık çiftliklerinin sahiplerine devredilmektedir.

Ayrıca sermaye birikimi ve kapitalizmin devamı için vazgeçilmez olan ekonomik büyüme başka bir deyişle ‘büyüme fetişizmi’ (bilinçli ve planlı ekonomik küçülme tartışmaları için bkz. D’Alisa vd., 2014), büyümenin ve elde edilen refahın dağılımını gündem dışında tutarak dünyanın protein ihtiyacı, artan nüfus ve genişleyen orta sınıfın yükselen balık talebi söylemlerini bu yönelimi meşru kılmak için kullanmaktadır. Halbuki hem sağlıklı bir beslenmede gerçekte ne kadar balığa, ete ve hayvansal proteine ihtiyaç bulunduğu bir tartışma konusudur (Béné vd., 2016), hem de gitgide yerelde erişilemez olup ihracat ve ithalat zincirleri üzerinden uzun mesafeden pazarlara giren ve lüks tüketim ürünü haline gelmeye başlayan balık türlerinin hangi toplumsal sınıflar tarafından tüketilebildiği ve Avrupa gibi yıllık gıda israfı yaklaşık 88 milyon tonu bulan² bir bölgede bu üretimin kime hizmet ettiği bir soru işareti oluşturmaktadır.

Denizlerde miktarı azalan yabani balığa ‘sürdürülebilir’ bir çözüm olarak öne sürülen çiftlik balığı söyleminin derinlerine inildiğinde çeşitli sorunlar görünür olmaktadır. Balık yetiştiriciliğiyle ilgili hem gıda güvenliği hem de sürdürülebilir büyüme üzerine söylemler incelenirken ortaya çıkan dünya nüfusunun protein ihtiyacı konusunun üzerinde durulması gerekir. İlkin, denizlerdeki balık çiftliklerinde doğrudan insan tüketimi için yetiştirilen temel balık türleri genellikle somon, çipura ve levrek gibi etobur (bitkisel planktonlar veya alglerle değil diğer deniz hayvanları ve küçük balıklarla beslenen) balık türleridir. Yani kendi beslenmelerinde (soya veya başka bitkisel içerikle karıştırılarak yemin miktarı çoğaltılmaya ve fiyatı düşürülmeye çalışılsa da) küçük balıklardan elde edilen balık eti ve balık yağı içeriği yüksek balık yeminin vazgeçilmez olduğu bir üretim biçimi söz konusudur. Bu türlerin gıda dönüşüm oranları her ne kadar tartışmalı olsa da, balık yemlerinin içeriğinde 1 kg balığın üretimi için yaklaşık tüm balık türlerinde en azından 1 ilâ 2 kg, etobur büyük balıklar (somon, çipura, levrek) içinse 2,5 ilâ 5 kg balık kullanıldığı ileri sürülmektedir (Naylor vd., 2000). Yem olarak kullanılan balıklar genellikle ekonomik değeri fazla yüksek olmayan, ama ekosistem değeri ölçülemez veya kıyaslanamaz olabilecek küçük balıklardır. Her şartta bu oranlar dönüşüm oranındaki verimlilikten bağımsız olarak yetiştiricilik sektörünün yabani balıkların aşırı avcılığına dayandırılamayacağını, bunun denizel ekosistemler için çöküş anlamına geleceğine işaret etmektedir (a.g.e.).

Avlanan yabani balık ve çiftlikte üretilen yetiştirme balığı gibi iki canlıyı ‘tam ikame mallar’ olarak gören algı, çiftlik balığının denizde tükenmekte olan balık popülasyonunun yerine geçmekte olduğunu iddia etmektedir. Halbuki bu yaklaşım balığı “pazarda satılmak için üretilmiş bir obje”, olarak görmekte ve balığın ‘yumurtadan tabağa’ (Clausen ve Clark, 2005:436) varoluşunu piyasanın kontrolü altına almaya çalışmaktadır. Bu yaklaşım çiftlik balığının üretimindeki ekolojik ve sosyal süreçleri göz ardı etmektedir. Bir yandan balık çiftliklerinin yoğunlaşmasıyla, küçük ölçekli kıyı balıkçıları müşterek kullandıkları alandan uzaklaştırılıp bazı durumlarda tamamen yerlerinden ve sosyoekonomik ve kültürel yaşam biçimlerinden mahrum bırakılmakta, mülksüzleştirilmektedir. Diğer yandan bu üretimin küçük balıkların avlanmasıyla karşılanan protein ihtiyacına ve dolayısı ile doğal döngülere bağlılığı ve taşıma kapasitesine verdiği zararlar yok sayılmaktadır.

Balık çiftliklerinde yetiştirilen balıklar, deniz suyuna, içindeki minerallere ve uygun sıcaklığına, denizin taşıma kapasitesine (bir bölgedeki çiftlik sayısına, tek bir çiftlikteki balık yoğunluğuna ve deniz alanının diğer kullanımlarına doğrudan bağlı kirlilik ve sedimentasyon artışı gibi etkenlere), kısaca denizel ekosistemin kendini yeniden üretme kapasitesine bağımlıdır. Özellikle de etobur çiftlik balıklarının yetiştirilmesi, ki Türkiye’de de en çok yetiştirilen balık türleri olan çipura ve levrek bunların içinde yer almaktadır, beslenmeleri için kullanılan yemlerdeki yine avcılık balıkçılığından edinilen diğer balıklara dayanmaktadır. Dolayısıyla balık çiftlikleri denizlerde tükenmekte olan balık stoğuna bir alternatif sunmaktan ziyade, stokların durumunu kötüleştirebilmektedir ve her şartta denizdeki balık varlığına ve ekosistem sürdürülebilirliğine bağlı bir üretime sahiptir (IFOAM, 2010). Bu süreçte sektörün gelişiminin toplumsal ve ekolojik amaçlar doğrultusunda mı, yoksa daha az kişinin kontrolündeki sermayenin lehine mi bir dönüşüm göstereceği katılımcı tartışmalara ihtiyaç duymaktadır.

¹ Geri kalanının içerisinde midye, istiridye, karides gibi kabuklu hayvan yetiştiriciliği, yosun veya deniz hıyarı üretimi, veya gıda amaçlı değil ilaç veya biyoteknoloji gibi amaçlarla yetiştiricilik bulunmaktadır.
² http://ec.europa.eu/food/safety/food_waste/index_en.htm
Ana görsel: Atlas Dergisi
Yorum Yap

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

E-Bültenimize Abone Olun

E-Bültenimize Abone Olun

You have Successfully Subscribed!