insani yardım Röportaj

İnsanın insana ettiği kötülüğün son raddesinde anlık bir ‘Nefes’

“Özensiz yaklaşımlar, bazen önerilen tedavinin kendisi bile daha önce sözünü ettiğimiz yeniden travmatizasyona yol açabiliyor. Örneğin elektrik işkencesi görmüş bir vakaya hekim EMG isteyebiliyor… “

Resmi rakamlara göre Türkiye’de yaklaşık dört milyon ‘mülteci’ bulunuyor. Bu insanlar çoğunlukla ülkelerindeki savaştan kaçarak canını kurtarmaya çalışsa da, ‘vatanlarında’ ve göç yollarında uğradıkları kötü muamele ve işkenceyi benliğinde taşımaya devam ediyor. Öte yandan Yurttaşlık Derneği ile Sınır Tanımayan Doktorlar‘ın “Nefes” projesi kapsamında hayata geçirdiği kötü muameleden hayatta kalan göçmenlere yönelik rehabilitasyon merkezi, söz konusu insanlara psiko-sosyal ve tıbbi vaka yönetimi’ desteği sunuyor. Projenin koordinatörü Öznur Acicbe ile projeyi, rehabilitasyon merkezinin çalışmalarını, kötü muameleye rağmen hayatta kalan göçmenlerin durumunu ve sivil topluma düşen rolü konuştuk.

.

Öncelikle sizi tanıyalım. 

Ben Nefes Projesi‘nin koordinatörü olarak görev yapmaktayım. Psikoloğum, uzun yıllar sivil toplum alanında özellikle göçmenlere hizmet sunmayı hedefleyen çeşitli projelerde farklı rollerde çalıştım. ‘Nefes’ ekibini ise multidisipliner (çok disiplinli) bir ekip olarak tanıtabilirim. Ekibimizde psikolog, sosyal çalışmacı, doktor, fizyoterapist, toplum ruh sağlığı çalışanı, kültürel arabulucu/çevirmen arkadaşlarımız var. Bir de elbette tüm bu ekibin programını düzenleyen, takip eden bir arkadaşımız var. Genel olarak tüm ekip arkadaşlarımız bir şekilde sivil toplum alanında çalışmış, çoğunlukla yine göçmenlerle deneyimleri olan kişiler.

Nasıl doğdu söz konusu proje? Projenin ortakları kimler, nasıl yürütülüyor?

Nefes, esasen Yurttaşlık Derneği’nin bir projesi. Ancak aynı zamanda Sınır Tanımayan Doktorlar’ın teknik ve finansal desteği ile yürüyen bir proje. Her iki organizasyonun da hem göç hem kötü muamele alanında belli tanıklıkları ve deneyimleri var. Bu deneyimlerden ikisinde yine iki derneğin partnerliği söz konusu olmuştu, dolayısıyla ortak deneyimler de var. Örnekler vermek gerekirse Sınır Tanımayan Doktorlar’ın Suriye, Yemen, Irak, Afganistan, Orta Afrika Cumhuriyeti gibi savaşın/çatışmanın devam ettiği ülkelerdeki sağlık merkezlerine gelen başvurularda kötü muamelenin sonuçlarına sıklıkla rastlanmakta. Keza göç yollarındaki projelerde de benzer bir deneyim mevcut. Bu nedenle organizasyonun Roma, İtalya ve Kahire’de işkence mağduru göçmenlere destek veren merkezleri bulunmakta. Kilis’te halihazırda yine Yurttaşlık Derneği – Sınır Tanımayan Doktorlar partnerliğinde hizmetlerine devam eden psikolojik destek merkezinde cinsel şiddet vakalarına rastlandığını biliyoruz. Kendi deneyimimizin ötesinde, bir çok rapordan da söz etmek mümkün. Bu projenin başlangıç öyküsünde önemli gördüğümüz raporlardan biri Uluslararası Af Örgütü’nün Suriye’de bulunan Sydnaya Cezaevi’ne ilişkin raporu söz gelimi. İşkencenin ne kadar yaygın, kullanılan şiddetin fiziksel ve ruhsal olarak ne kadar örseleyici olduğunu ortaya koyan bir rapor. Sorunun tespiti bir yana, mesele kötü muamele olduğunda sağlanması gereken hizmetlerin öznelliği yine hem saha deneyimlerimizden, hem literatürden bildiğimiz bir şey. Şunu söylemeye çalışıyorum; kötü muamele ardında epey karmaşık ve ağır izler bırakabiliyor. Fiziksel, ruhsal sağaltım için uzmanlık gerektiren güçlükler yaşayabiliyor kişiler. Mesele fiziksel sağaltım olduğunda bu uzmanlıklar epey spesifikleşebiliyor, çeşitlenebiliyor. Kişinin bu uzmanlıklara ulaşabilmesi kolay olmuyor. Üstelik kötü muamele ya da işkenceyi dillendirmek, hele ki farklı uzmanlara giderek tekrar tekrar dillendirmek yeniden travmatize olmaya yol açabiliyor. Hal böyleyken, yolları Türkiye’ye düşen ya da Türkiye’den geçen kötü muamele/işkence mağduru göçmenler nerelere gidebiliyor, nerelerden hizmet alabiliyorlar, ya da alabiliyorlar mı bunu anlamaya çalıştık. Hepimizin bildiği üzere Türkiye İnsan Hakları Vakfı yıllardır emek veriyor bu alanda. Ancak ihtiyaç çok olunca, cevap vermek güçleşiyor. Biz de göçmenlerle olan çalışmalarımızdan edindiğimiz deneyim ile meselenin bu yanından tutalım istedik.

Ne gibi hizmetler veriyorsunuz rehabilitasyon merkezinde? Kimler çalışıyor, hangi dillerde hizmet veriliyor ?

Temelde verdiğimiz hizmetleri psiko-sosyal destek ve tıbbi vaka yönetimi olarak özetleyebiliriz. Şöyle ki; bize başvuran ya da yönlendirilen bir kişi öncelikle sosyal çalışmacı arkadaşlarımız tarafından değerlendiriliyor, nasıl bir şikayetle geldiği, öyküsü, beklentisi anlaşılmaya çalışılıyor. Ardından bu bilgiler psikolog, doktor, sosyal çalışmacı ve fizyoterapistten oluşan multidisipliner ekip içerisinde tartışılıyor ki, hedeflediğimiz bütünsel yaklaşım ile durumu ele alabilelim. Sonrasında her bir meslek elemanı kendi değerlendirmesini yapıyor ve bunu da multidisipliner ekibe sunuyor. Ekip yine tüm değerlendirmeler ışığında nasıl bir destek süreci olacağına karar veriyor ve uygulamaya başlıyor. Merkezimiz bir klinik gibi işlemiyor elbette. Söz gelimi doktorumuz İstanbul Protokolü temelinde değerlendirmesini yaptıktan sonra tespit ettiği tıbbi destek ihtiyaçları için uygun kişi ya da kurumlara ulaşmaya çalışıyor ve kişi için uygun tedavi planını hizmeti dışarıdan temin ederek, takip ediyor. Bu epey önemli bir nokta aslına bakarsanız. Çünkü işkenceden hayatta kalmış kişinin daha önce de belirttiğimiz gibi sıkıntıları epey karmaşık ve özgün olabiliyor, çok farklı uzmanlıklar gerektirebiliyor. Tüm bu süreci takip eden doktorumuz aynı zamanda göçmen için bir sağlık danışmanı rolü ile tüm bilgileri bir araya getirerek bütünlüklü bir geri bildirim sağlıyor. Yine sosyal çalışmacı arkadaşlarımız da benzer bir vaka yönetimi metodu ile çalışıyorlar. Bunun yanında psikolog arkadaşlarımız psikolojik desteği merkezimizde veriyorlar. Ancak bazı grup uygulamalarının merkez dışında, toplum temelli çalışmalarımız çerçevesinde farklı mekanlarda gerçekleşmesini planlıyoruz. Bu anlamda toplum ruh sağlığı çalışanı arkadaşlarımız da aktif olarak devrede olacaklar. Tüm bu hizmetler kültürel arabulucu/çevirmen arkadaşlarımızın desteği ile Arapça, Farsça, Fransızca, Kürtçe gibi farklı dillerde yürüyor.

Bir de neden Fatih’te bulunuyor söz konusu merkez?

Bizim de halen ara ara gündeme getirdiğimiz epey önemli bir soru bu. Belki şuradan başlamak gerek; amacımız tüm İstanbul’daki göçmenlere hizmet sunmak değil. Daha doğrusu böylesi bir hedef koymadık önümüze. Tüm şehri kapsamayı değil ama, kaldı ki İstanbul gibi bir metropolde bu hiç gerçekçi de değil, hizmetlerimize ihtiyaç duyan ve erişmek isteyen göçmenlerin kolay erişimini hedefliyoruz daha ziyade. Fatih çok büyük bir ilçe. Bizim bulunduğumuz Akşemsettin Mahallesi Suriyeli göçmenlerin yoğunlukta yaşadıkları bir yer. Ancak Aksaray/Kumkapı/Tarlabaşı civarında yaşayan Afrikalı göçmenler için de ulaşımı zor bir yer değil. Keza Zeytinburnu’nda yaşayan Afganlar için de. Bağcılar, Küçükçekmece, Esenyurt, Ümraniye, Sultanbeyli gibi yine göçmenlerin yoğunlukla ikamet ettikleri yerlere uzak kalıyoruz elbette. Ancak orada da çok kıymetli hizmetler veren başka aktörlerle olan iş birliği ve iletişimimizi çok önemsiyoruz.

Nefes’in tanıtımında “yasal statülerine bakılmaksızın” psikolojik ve sosyal destek ile tıbbi vaka yönetimi hizmetleri sunuyor ifadesi var.  Türkiye şartlarında “yasal statüler” sağlık hizmetine ulaşımda ne gibi  engeller ortaya koyuyor?

Türkiye’ye sığınan göçmenlerin yasal statülerini kabaca ‘Uluslararası Koruma’, ‘Geçici Koruma’, ‘Oturum İzni’, ‘Düzensiz/Belgesizler ve Vatansızlar’ şeklinde özetlemek mümkün. Gerek sağlık hizmetlerine erişim, gerekse sosyal hizmet mekanizmalarına erişim noktasında yabancı uyruklu bir kişinin Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında ’99’ ile başlayan bir kimliğe sahip olması, yani geçici ya da uluslararası koruma statüsünde olması hizmetlerden faydalanabilmesi için hayati önem taşıyor. Bu kişiler belli sınırlılıkları olmakla birlikte sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak faydalanabilmektedirler. Bununla birlikte, ‘Geçici Koruma’ kapsamında yasal açıdan desteklenen Suriyeliler ve Uluslararası Korumaya başvuran İranlı, Afgan, Iraklı, Afrikalılar gibi Suriyeli olmayan göçmenlerin pratikte bu kimliklere tanınan haklardan kusursuz faydalandıklarını düşünmek de naiflik olur. Nihayetinde teoriyi konuşuyoruz şu anda. Yine teoride ve gerçekte ülke sınırlarında vatansız, belgesiz ya da düzensiz konuma düşmüş bir göçmenin sahip olduğu haklar bir elin beş parmağını geçmez. Üstelik sığınan göçmenlerin sayısal aşırılığı her ne kadar Suriyeliler’den oluşsa da, Türkiye’de düzensiz konumda hayatını sürdüren pek çok sayıda göçmen var ve bu göçmenlerin gerek kimlik numaraları yaşadıkları ilde geçerli olmadığı için, gerekse belgesiz olabildikleri için devletin desteklediği kuruluşlara giriş yapamamaktadırlar. Nefes içinse böyle bir ayrım tam da “statüsü uygun olmayanları da kapsamak” kaygısından ötürü yok.

“Kişiler en yüksek teknolojinin kullanıldığı, en uzman doktorların olduğu bir hastaneye bile başvursalar sorunları çözülmüyor çünkü işkence öykülerini paylaşabilmeleri için güven duymaları gerekiyor”

Neden hastanelere gitmek yerine Fatih’teki rehabilitasyon merkezine geliyorlar? Söz konusu rehabilitasyon merkezi kamudaki hangi açığa yanıt veriyor?

Kötü muameleden hayatta kalan göçmenlere yönelik rehabilitasyon merkezinden bir kare.

Merkezimizde özel bir alana hizmet sunuyoruz. İşkencenin sağlık üzerine yarattığı sonuçları hem teşhis etmek hem de en uygun tedaviyi uygulamak oldukça zorlu bir süreci gerektirmekte. Göçmenler bize geldiklerinde daha önce mutlaka başka sağlık kuruluşlarına başvurmuş oluyorlar. Aslında daha önce de konuştuğumuz gibi biz klinik bir sağlık hizmeti sunmuyoruz, klinik tedavi sürecini yönetiyoruz. Bu anlamda farkımız sunulan hizmetten çok yaklaşımımızın özgünlüğünde ortaya çıkıyor diyebiliriz. Şöyle düşünelim; kötü muamele ya da işkencede kullanılan yöntemlere bağlı olarak fiziksel anlamda tipik olmayan son derece komplike yaralanmalar ortaya çıkmakta. Bu yaralanmalar, uygun tıbbi tedavilerin mevcut olmayışı ve kişilerin uzun zaman sonra tedaviye başvurmaları nedeniyle genellikle kronik evrede tespit edilebilmekte. Çeşitli kas-iskelet sistemi yaralanmaları, kronik ağrı sendromu, urogenital sistem sorunları başta olmak üzere teşhisi ve tedavisi ciddi seviyede bilgi, deneyim ve özel bir yaklaşım gerektiren klinik tablolarla karşılaşıyoruz. İşkence ve kötü muamele rehabilitasyonu Türkiye’de pek bilinmeyen bir alan. Konu ile ilgili bilgisi olan tıbbi personel sayısı çok az. Kişiler en yüksek teknolojinin kullanıldığı, en uzman doktorların olduğu bir hastaneye bile başvursalar sorunları çözülmüyor çünkü işkence öykülerini paylaşabilmeleri için güven duymaları gerekiyor. Kimi zaman hikayenin tam olarak alınabilmesi ve semptomların anlamlandırılabilmesi bile birkaç seanstan fazla sürüyor. Göçmenlerin işkence hikayeleri ve psikolojik durumları nedeniyle tekrar travma yaşatmamak için bazı teşhis ve tedavi yöntemlerinin kullanılamadığı durumlar ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle uygun bir tedavi için ciddi manada bilgi, sabır ve özene dayanan bir tıbbi vaka yönetimi süreci elzem durumda. Bu olmadığında kişiler yalnızca semptomatik tedaviye yönelik basit ilaçlarla geri gönderilebiliyorlar. Yani özensiz yaklaşımlar, bazen önerilen tedavinin kendisi bile daha önce sözünü ettiğimiz yeniden travmatizasyona yol açabiliyor. Örneğin elektrik işkencesi görmüş bir vakaya hekim EMG isteyebiliyor vb. Yaklaşımımızdaki bir diğer fark da daha önce de sözünü etiğimiz bütüncül yaklaşım.

Bir de diğer kurumlara yönlendiriyoruz ifadesi var ? Kimleri hangi şartlarda nerelere yönlendiriyorsunuz? Yönlendirdiğiniz diğer kurumlardaki hizmetler yeterli mi?

Yönlendirmeler, sosyal yardım ya da destek amacıyla diğer STK, kamu kurumu vb. yerlere ya da sağlık hizmeti amacıyla hastanelere, kliniklere yapılıyor. Merkezimizde takip ettiğimiz kişilerin ruhsal ve bedensel sağlıkları yanında sosyal sorunlarını da ele aldığımız için sosyal destek sağlayan diğer kurumlarla sıkı iş birliği içindeyiz. Merkezimizde Suriyeliler, göçmenler ile daha çok karşılaştığımız için bizler en fazla ‘Geçici Koruma’ statüsüne sahip insanlarla çalışıyoruz. Zaman zaman bu statüden faydalanabileceği halde bilmediği için ya da farklı nedenlerle kayıt olmayan göçmenler olduğunda nasıl kayıt olabilecekleri konusunda kendilerini bilgilendirip gerekli kuruluşlara yönlendiriyoruz. Kimlik olduğu takdirde, kişilerin sahip olduğu ihtiyaçlar doğrultusunda yönlendirmelerimizi sağlık kuruluşlarına, sosyal hizmet merkezlerine, kaymakamlık gibi devlet organlarına ya da sahada bizler gibi görev yapan ve farklı sosyo-ekonomik ihtiyaçlara  yanıt veren yerel ya da uluslararası kuruluşlara yapıyoruz. Yönlendirmelerin takibi sırasında çoklukla gözlemlediğimiz sorunlar, kurumlara erişim noktasında dil bariyeri ya da hizmet için başvurucu sayısının fazla olmasıyla ilintili olan yoğunluğun yarattığı çözümsüzlük. Bunun dışında, yapılan bir yönlendirmenin başarısı çoklukla yönlendirmeyi yaptığımız kurumun içinde çalışan kişilerin de göçmenlere yönelik farkındalıklarının az ya da çok olmasıyla birlikte değişiklik gösterebiliyor.

Ne gibi kötü muamelerle karşılaşıyor mülteciler göç yollarında ve Türkiye’de ?

Projemiz kendi ülkelerinde veya göç yolunda kötü muameleye maruz kalmış göçmenleri kapsıyor. Şimdiye dek aldığımız başvuruların çoğunun cezaevi öyküsü var, cezaevinde işkenceye maruz kalmış kişiler yani.

“Özellikle savaş bölgelerindeki kötü muamele, eril şiddetin farklı görünümleri ile karşımıza çıkmakta. Söz gelimi, genital bölgenin hedef alınması ki, bu da ürolojik ve genital sistemle ilgili sorunların sık görülmesine neden olmakta”

Kimler tarafından yapılıyor söz konusu kötü muameleler?

Merkeze başvuran görece az sayıda diyebileceğimiz danışanlar için belirtmek gerekirse, kötü muamelenin çoklukla terk ettikleri ülkelerde yaşandığını öğreniyoruz. Suriye özelinde hizmet verdiğimiz danışanların devlet eliyle kötü muameleye maruz bırakıldıklarını biliyoruz.

Şimdiye kadar hangi ‘şikayetlerle’ size geliyorlar? 

Dediğimiz gibi kötü muamele yaşantısı göçmenlerde ruhsal ve bedensel izler bırakabilmekte. Psikolog arkadaşlarımızın karşılaştıkları izler çoğunlukla bu literatürde travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, kaygı tanımlamalarına denk düşen zorluklar olmakta. Bu zorlukların herkes için anlamı, şiddeti ve hayatına etkisi farklılaşmakta. Bu nedenle başvuru şikayetlerini kategori olarak değil bütünsel olarak duyabilmek, her kişiyi kendi biricikligi içinde değerlendirmek ve anlamaya çalışmak psikolojik destek çalışmalarımızın en önemli boyutu. Fiziksel izler ise kendilerini kas-iskelet sistemi sorunları ve kronik ağrı şikayetleri ile göstermekte. Üstelik az önce sözünü ettiğimiz psikolojik zorlukların da kronik ağrıyı beslediğini belirtmekte fayda var. Özellikle savaş bölgelerindeki kötü muamele, eril şiddetin farklı görünümleri ile karşımıza çıkmakta. Söz gelimi, genital bölgenin hedef alınması ki bu da ürolojik ve genital sistemle ilgili sorunların sık görülmesine neden olmakta. Uzun süre kötü beslenme, kötü hijyen, tıbbi tedaviden yoksun bırakma gibi nedenlerle de sistematik hastalıkların görüldüğünü belirtmeden geçemeyiz. Psikolojik destek seansları haftada bir devam etmekte. Sosyal ve medikal vaka yönetimi kişinin ihtiyacına göre bir sıklıkla ilerlemekte.

Yaşadıkları insanlık dışı muamele  düzelecek gibi duruyor mu? ‘Normale’ döndürmek hususunda başka neler yapılabilir?

‘Normal’likle ilgili söyleyeceklerimiz olabilir aslında belki öncesinde. Ancak epey de uzun bir tartışma bu, hele ki ruh sağlığı bağlamında. Kabaca ifade etmek gerekirse anormal kavramı, özellikle ana akım psikoloji/psikiyatride  toplumsal normlara ne kadar uyumlu olunup olunmadığıyla yakından ilgilidir. Bu noktada normal ve anormal  tartışması politik bağlamlardan bağımsız düşünülemez. Biz kötü muameleden hayatta kalan göçmenlerin normlara uyumlu hale getirilmesi ya da düzeltilmesinden değil; yaşadıkları kötü muamelelerin bıraktığı izleri paylaşabilecekleri bir zemin sunmak ve bu yaşantıların günlük hayatlarını sürdürmelerini engelleyici etkilerini azaltmaya yardımcı olmaktan bahsedebiliriz.  Bu elbette ki kişiden kişiye değişen bir süreç. Çünkü göç edilen ülkedeki koşullar; söz gelimi barınma, eğitime, sağlık hizmetlerine erişim, sosyal ilişkiler, dil bariyeri, istihdam, göçmenlerin hayatında somut gerçeklikler olarak süreğen bir biçimde varlık göstermektedirler. Yaşar Kemal, İnce Memed’de şöyle der: ‘Bir ağaç ne kadar ulu olursa olsun, toprağından koparılırsa kurur’. Toprağımızdan koptuktan sonra gittiğimiz yerdeki toprağın kök salmamıza ne kadar izin verdiği, o toprağın bizi nasıl karşıladığı önemli elbette. Türkiye bağlamında bu karşılamanın ve kök salma sürecinin nasıl olduğunu son zamanlardaki göçmenlere yönelik düşmanca tavırlara ilişkin haberlerden de takip edebiliyoruz sanırım. Fiziksel iyileşme bakımından daha somut bir şeyler söylemek mümkün mü ona bakalım.  Fiziksel rehabilitasyon açısından başarıyı, durumu hakkında uygun şekilde bilgilendirmiş kişinin gerçekçi beklentisini karşılama oranımız olarak tanımlayabiliriz. Fiziksel iyileşme konusunda gerçekçi beklenti ise bağlam, yaralanma ve hastalıkların derecesi, kişinin sosyo-ekonomik durumu ve öncelikleri, tedavi için mevcut kaynaklar gibi çeşitli faktörlerden etkileniyor. Tüm bunlar ayrıca ulaşılabilecek başarı oranını da direkt olarak etkiliyor. İstanbul özelinde konuşacak olursak karşılaştığımız göçmenlerin sosyo-ekonomik durumları ve öncelikleri esas bariyer olarak karşımıza çıkıyor. Yani az önce de değindiğimiz göçmenliğin getirdiği diğer sorunlar söz konusu. Bu koşullar uygun olsa bile kişiler mevcut şikayetleri devam ettiği halde uzun saatler çalışmak zorunda olduklarından merkeze hizmet almaya gelemiyorlar. Öncelikle temel ihtiyaçların giderilmesi ve tedavinin öncelikler arasında yer alabilmesi gerekiyor. Bu nedenle mevcut şartlarda semptomların hafifletilmesi ve fonksiyonellik derecesinin arttırılmasını yani fonksiyonel rehabilitasyonu hedefliyoruz. Bunun ötesinde ise elbette bilgiye dayanan, sabırlı ve özenli bir hizmet sunulması şart.

“Tüm bunları söylemekle birlikte aslında biliyoruz ki, yaptıklarımız herhangi bir şey için çözüm değil. Nihayetinde insanın insana ettiği kötülüğün son raddesinde anlık bir ‘Nefes’ bu”

Türkiye’de yaklaşık  dört milyon savaştan kaçan insan var. Sivil toplum tek başına başa çıkabilecek mi özellikle rehabilitasyon noktasında?

Çıkmalı mı? Belki bu sormalı önce. Sivil topluma biçilmiş bir rol mü bu tek başına? Bizim şöyle bir yaklaşımımız var temelde; hali hazırda var olan ihtiyacı tespit edip buna işaret etmek, kapasitemiz dahilinde destek sağlamak/hizmet vermek, ancak asla var olan sistemin yerine geçmemek. Mümkünse bu süreçte edinilen deneyimi, bilgiyi paylaşmak, ortaklaştırmak. Ardından bu deneyimin var olan sistem içerisinde oluşmasına çalışmak. Bilgiyi paylaşmak/ortaklaştırmak anlamında hedeflerimizden bir tanesi de bu deneyim sonrasında öğrendiklerimizi, tanıklıklarımızı yazıya dökmek, mümkünse bilimsel bir ürün çıkarmak.

Bu noktada sivil toplum kuruluşlarına düşen başlıca sorumluluklar nelerdir?

Bu noktada savunuculuğa vurgu yapmak önemli zannediyorum. Kötü muameleden hayatta kalan göçmenlerin ihtiyaçları, sunulması gereken hizmetler, alınması gereken önlemler, kötü muamelenin etkileri vb. Söylenecek çok şey var. Yeter ki susmayalım.

Son sözü size bırakalım

Tüm bunları söylemekle birlikte aslında biliyoruz ki, yaptıklarımız herhangi bir şey için çözüm değil. Nihayetinde insanın insana ettiği kötülüğün son raddesinde anlık bir ‘Nefes’ bu. Ancak inandığımız ve dilediğimiz böylesi merkezlere, projelere hiç ihtiyaç duymayacağımız bir dünya.

Yorum Yap

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

E-Bültenimize Abone Olun

E-Bültenimize Abone Olun

You have Successfully Subscribed!