kampanya Kadın

Aynada binbir kadın sureti

“Abla” diyor, “Hamileyim, kimliğim çıkmazsa hastaneye gidemem.” Kaynana hemen araya giriyor. “Kızı aldım getirdim Suriye’den. Yaşlıyım, bana bakacak birine ihtiyacım var. Yabancı olmasın istedim, oğluma aldım.”

Aynanın karşısına geçip uzunca yüzünü inceledi kadın. Son zamanlarda yaşadıklarını düşündü, kafasının içindeki aykırı seslere kulak tıkayarak. Bu sesler ki, yüzyılların intikamını almak istercesine saldırıyordu, beynine ve ruhuna.*

Yerinden edilmiş kadınların ve kız çocuklarının, kamusal ve özel alanda yaşamın özneleri olduklarını anımsatacak, onları güçlü kılacak farkındalık çalışmaları ve hak savunuculuğu yapıyordu. Farklı eşikleri farklı deneyimlerle aşmış, aşmaya çabalayan kadınların hikâyelerine tanıklık ediyordu. Hikâyelerde kendine ait birçok şey buluyordu. Bu yüzden seçmişti bu alanda çalışmayı. Dile gelmeyen acıların, haksızlıkların yarattığı yıkıma tanıklık ediyordu yanı başında beliren kadınlarda. Mücadele edebilmek için bu işin öznesi haline gelebilmeli, yani o kadınlara dokunabilmeliydi; yaşadıklarına tanıklık etmeliydi, seslerini duyabilmeli ve görebilmeliydi bu savaşın galibi olduklarını. Çevresindeki kadınlar yaşadıkları şiddete yabancılaşmıştı çoğu zaman. Anlam veremiyordu bu denli yabancılaşmaya. Şiddeti tanımlarken fiziksel şiddet dolanıyordu dillerine; oysa psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet maalesef yabancısı oldukları, tanımlayamadıkları kavramlardı. Bu yaklaşım bir taraftan kadına kendini daha çaresiz hissettiriyor, diğer taraftan da tuhaf bir heyecan duymasına yol açıyordu. Tüm bunlarla mücadele edebilme gayreti içerisine girmenin anlamlılığı üzerine durmadan düşünüyordu. Yaşadığı saha pratikleri ve tanıklık ettiği hikâyeler ondan birçok şeyi alıp götürürken, aynı zamanda da onu daha güçlü kılıyordu.

Şimdi bir odada, görüşme için gelecek, destek isteyen kadınları bekliyor. Beklerken de kadının zihni düşünceden düşünceye yolculuk ediyor. Şiddeti tanımlarken, “cinsiyet temelli, fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik temelli olabilen, özgür iradeyi kısıtlamayla sonuçlanan bir durum, erk zihniyetiyle kuşatılmış toplumların kültürel kodları” diyor kitaplar. Kadının kadına uyguladığı şiddeti de biliyor o. Görüşmeye ilk gelen 14 yaşında bir kız çocuğu ve teyzesi (kaynanası). Kız çocuğu hamile, Suriye’ye gittiği için kimliği iptal olmuş. Kaynanası tutmuş elinden, kimlik için destek istemeye getirmiş. Gülümsüyor kız çocuğu;  “Abla” diyor, “Hamileyim, kimliğim çıkmazsa hastaneye gidemem.” Kaynana hemen araya giriyor. “Kızı aldım getirdim Suriye’den. Yaşlıyım, bana bakacak birine ihtiyacım var. Yabancı olmasın istedim, oğluma aldım.”  Utanıyor kız çocuğu, teyze göğsünü gere gere anlatmaya devam ediyor. “Bakma yaşının küçük olduğuna, fiziken büyük görünüyor” diyor. Donup kalıyor kadın, kız çocuğunun kızaran yanaklarına, gülümsemeye çalışan gözlerine bakarken. Kalkıp gidiyorlar sonra. Vedalaşırken kız çocuğu sımsıkı tutuyor ellerinden, “Abla kimliğimi çıkart lütfen, yoksa geri gönderecek teyzem beni. Nasıl döneyim aileme, evlenip hamile kaldıktan sonra?” diyor.

Sonra, aynı koltuğa bir başkası gelip oturuyor. 17 yaşında bir kız çocuğu bu defa. Hiç okula gitmemiş,  ama çok istiyor okumayı. 13 yaşında evden kaçtığını, dört yıl yetiştirme yurdunda kaldığını anlatıyor çat pat öğrendiği Türkçeyle. “Hayat çok zor, en sevdiğim cümle bu” diyerek başlıyor konuşmasına. Gülümsemesini eksik etmiyor, gözlerinin içi parlıyor, ta ki “Annemin yemeklerini çok özledim” diyene kadar. Dalıyor o cümle sonrasında. Sesi titrerken, önünde duran çaydan bir yudum alıyor. “Anlatırım” diyor. “Bir gün, hepsini anlatırım sana.”

Ardından biri daha gelip oturuyor. 16 yaşında, kendinden 17 yaş büyük biriyle evlendirilmiş, Dört yıl önce boşanmış. Heyecanlı heyecanlı anlatıyor. “Evet, çok zor günler yaşadım, ama atlattım. Kurtuldum o adamdan ve ailesinden” diyor. Utanarak ve ses tonunu kısarak, “İki yıl evli kaldım ama bir defa bile dokunmadı, dokunamadı bana. Böyle olunca da beni her gün dövüyordu, kardeşi taciz ediyordu, annesi hizmetçi gibi kullanıyordu. Ama dokunamadı ya bana, bu yeter” diyor.

Sonra, biri daha gelip oturuyor. 19 yaşında. Türkiye’den biriyle severek evlenmiş. İzmir’de kalmışlar bir yıl, Türkçe öğrenmiş, iş bulmuş. Kaynanası isteyince dönmüşler Mardin Kızıltepe’ye. “Kaynanam dövüyor beni, açlıkla terbiye etmeye çalışıyor. Oğlu sessiz kalıyor yaptıkları karşısında. Sessiz kalmak da şiddete ortak olmak değil midir?” diye soruyor. “Ben kocamı seviyorum, ayrılmak istemiyorum ama başka çarem yok” diyor. Annesi alıyor lafı ağzından, “Biz boşanmasını istemiyoruz, ne yapacağız ki bu yaşta dul kızı? Başımızı öne eğmesin, sabretsin, Allah büyük, yaşlı kadın insafa gelir” diyor ağız dolusu cümlelerle.

Sonra biri daha, 43 yaşında. Zihinsel engelli kocası ve üç çocuğuyla yaşıyor. Evlere temizliğe gidiyor. “Gittiğim her üç evden ikisinde tacize uğruyorum. Çocukluğumdan beri yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Fakir bir ailede doğdum, okula gidemedim, çobanlık yaptım. Kocamın zihinsel engelli olduğunu biliyordu ailem ama 13 yaşımda evlendirdiler beni. Burada kimsem yok, tacize uğradığımı kime, nasıl anlatayım? Kim inanır bana? Burası benim memleketim değil ki. Bıraktım ben de temizliğe gitmeyi. Namusuma laf gelmesin, aç kalsam da önemli değil” diyor. Kahkaha atarak anlatıyor bütün bunları. “Psikolog görüşmesi iyi gelecek. Sosyal ilişkilerim güçlü, çevremdekiler beni çok mutlu zannediyor, hep gülüyorum çünkü” diyor. “Amaannn! Böylesi daha iyi, okutacağım ben çocuklarımı. Ben doğurdum, bu onların seçimi değil” diyor. Çocuklarının derslerine yardımcı olmak için Türkçe dil kursuna başlayacağını anlatıyor, içi içine sığmayan çocuk edasıyla. Çeviriyor kadının fincanını, “Fal bakayım sana” diyor, “Güleriz biraz.” Sonra duruyor. “Nasıl insanlarız?” diyor. “Yaşadıklarımızı hissedemiyor muyuz acaba?” Derin bir nefes alıyor, tutarak boğazında yarısını. Ama silkeleniyor hemen. “Güçlüyüz, hem de çok güçlüyüz” diyor. “Yeter ki buna inanalım.”

Bire bir görüşmeler bitti. Tüm kadınlar şimdi aynı odada hep beraber oturuyor. Birbirini tamamlayan büyük bir yapbozun parçaları gibi. Her birinin hikâyesi farklı, ama hepsinde yarım kalmışlık ve eksiklik aynı. Yapılan seansta çıt çıkmıyor, sadece eğitmen kimliğinde kadın kendi sesini duyuyor bu defa. Şiddeti tanımlamaya sıra gelince, fısıltılar yükseliyor birbirini tanımayan ama birbirinin yaşamına bir şekilde temas eden kadınlar arasında. Biri lafa dalarak alıyor sözü kadından, kendine uygulanan şiddetin tanımını yapıyor bir nefeste. Diğeri cesaretleniyor, baş etme metotlarını kendi pratiğiyle sıralıyor. Çıt çıkmayan odada yeni ritimler denercesine ahenkli bir tını dolaşıyor, sesler birbirine ekleniyor. Kadın gülümsüyor hafiften. Tınılar, Türkçe dil kursu, psikolog görüşmesi, okuma-yazma kursları, farkındalık seansları, enstrüman kursları, okul kayıtları, birbirine destek olma, ses çıkarabilme diye ayrılıyor kendi aralarında. Yaratılmaya çalışılan resim, kadınların ve kız çocuklarının özelinde tamamlanıyor. Şiddetin ayrımını kendi pratiğiyle yapıyor odadaki herkes, fiziksel şiddetin ötesine bakarak üstelik.

Selma Üner – Hayata Destek Mardin saha çalışanı

*Hayata Destek, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü vesilesiyle düzenlenen #16GünKampanyası’na, faaliyet yürüttüğü sahalarda “kadının güçlendirilmesi” hedefiyle çalışmalar yapan kadın çalışanlarının seslerini yükselterek destek veriyor. Beş şehir ve çevresinde, mülteciler başta olmak üzere ihtiyaç sahibi kadınların hayatına destek olmak için emek sarf eden arkadaşlarımız, tanıklıklarını kendi kelimeleriyle dile getiriyor. İlk blog yazımız Mardin’den, saha çalışanımız Selma Üner imzasıyla…’Blog’da yer alan diğer yazılar için tıklayın.

 

Yorum Yap

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

E-Bültenimize Abone Olun

E-Bültenimize Abone Olun

You have Successfully Subscribed!