Yaşlılıktan Kaçış

yaslilik2-jpgdb92bf4188434e3999fc8e7bce8248d2-e1569835299180.jpg
Yaşlılığın ve yaşlanmanın normalleşmesi lazım. Nasıl gençlerin gelecek hayalleri gibi bir kavram varsa, yaşlılık hayalleri diye de bir kavram olmalı örneğin. Bunun için meşgale çeşitliliği gerekiyor. Yaşlanınca yeni meşgaleler geliştirmek imkansız olmasa da biraz daha zor. Ama geçmişten getirilen kimi meşgalelere yaş aldıkça daha fazla zaman ayırmak ve bunlarla ilgili kendini geliştirmek daha olası.

AvivaSa’nın desteği ile Yaşama Dair Vakıf, ilk Türkiye temsili yaşlılık araştırmasını tamamladı. Araştırmanın net bir bulgusu var: Türkiye yaşlanmaya hazır değil!.

Bunun da çok temel iki nedeni var. Birincisi yaşlılar ve yaşlılık hakkındaki yargılar oldukça negatif. İkincisi de yaşlanma yok sayılan, reddedilen bir konu olduğu için yaşlılık yıllarına yönelik hem kişisel, hem toplumsal, hem de politika düzeyinde hazırlıklar yetersiz. Peki Türkiye’nin yaşlanmaya hazır olmaması neden bir sorun ve şimdinin konusu. Bir kere sadece Türkiye değil dünya yaşlanıyor; yani nüfus dağılımında yaşlı oranları artıyor. Bu kötü bir şey değil ve esasen insan ömrü uzaması, nüfus artışı düşmesi gibi olumlu gelişmelerin sonucu. Dolayısıyla sorun olan şey toplumların yaşlanması değil, buna uygun dönüşümleri geçirmemesi. Türkiye’nin durumu ise daha çetrefilli. Öncelikle Türkiye hızlı yaşlandı ve yaşlanmaya devam ediyor. Bu ne demek? Yaşlı oranının nüfus içinde oranları birden arttı. Başka ülkelerin 50 yılda, hatta kimilerinin 100 yılın üstünde geçirdi bu demografik dönüşümü Türkiye 20-25 yılda tamamlıyor. Bu da yaşlı toplum haline gelmeyi sindirememeye neden oluyor. İkincisi yaşlı toplumlara baktığımızda refah seviyesi yüksek olan toplumlar olduğunu görüyoruz. Türkiye böyle değil. Hatta bu araştırma gösterdi ki mevcut yaşlı kuşak da gelir seviyesi oldukça düşük bir kesim. Üçüncüsü de Türkiye bir hızlı dönüşümü de kentlileşmede yaşadı. Çok hızla nüfus kentlere geldi. En son da yaşlılar gelmeye başladı. Dolayısıyla kentte yaşayan kırsal yaşam alışkanlıkları olan geniş bir yaşlı nüfusumuz var. 

Tüm bu olgulara rağmen yaşlılık Türkiye’de önemsenen bir mesele değil. Oysa yaşlılık ve yaşlanma neredeyse herkesin bir şekilde ilgi gösterdiği kavramlardan; herkesin hayatının bir parçası, herkesin bu konuda bir fikri ve tecrübesi var. Zira herkesin ailesinde yaşlısı var ve herkes yaşlanıyor. Öte yandan yaşlılık gün geçtikçe daha güncel ve popüler bir konu haline de geliyor. Henüz yaşlılıkla ilgili konular arasında sağlıkla ilgili olanlar ve fizyolojik değişiklikler ön planda. Yaşlanınca fiziksel görünüşümüz nasıl olacak en popüler konu örneğin. Son zamanlarda sosyal medyada yaygınlaşan yaşlandırma aracı yoğun ilgi gördü. Korku ve kaygıyla baktı bir çok kişi, gelecekteki görüntüsüne yönelik simülasyona. 

Yaşlılar, yaşlılık, yaşlanma kavramları sevilmeyen, pek iyi hisler uyandırmayan, kaygı yüklü kavramlar. Bu kavramlarla ilgili algı, bize bu araştırma da gösterdi ki net bir biçimde negatif. Durum şu: kimse yaşlanmak istemiyor, kimse yaşlılarla vakit geçirmek istemiyor, ama hem yaşlı yakınları olduğu için hem de bir gün kendisi de yaşlanacağı için herkes yaşlılara hürmet ediyor. Geçmişten gelen, geleneksel olarak bir saygınlık statüsü var yaşlıların; ama bu değerini ve etkisini oldukça kaybetmiş durumda. Böyle olunca da atsan atılmaz satsan satılmaz bir konu oluyor. Yaşlı yakınlarının yaşlıları hakkındaki hisleri, zıt hisler. Bir yandan bağlılar, seviyorlar, geleneksel bir değer; diğer yandan bir yük olarak görüyorlar. Bu yükle mücadelede ise, yaşlıları için bakım ve/veya kurumsal destek hizmetlerinden faydalanmayı, kültürel olarak kendilerine, ailelerine konduramadıkları için reddediyorlar, “el alem ne der” kaygıları hakim oluyor. Bakıma muhtaç bir yaşlı yakını sahibi olmak da en fenası olarak görülüyor. Tüm bunlar yaşlılarla yakınları arasında zıt hislerle kurulan sağlıksız bir ilişki meydana getiriyor. İstenilmediğini bilen yaşlılar fırsatı ve imkanı varsa yalnız yaşamayı tercih ediyor. 

Geçmişe göre yaşlısı aynı evde olan ya da yakınında yaşayan ailelerin oranı düşüyor. Tabi bunun başka sosyo-ekonomik nedenleri de var elbette. Fakat kültürel değişimler de yaşlıları genç yakınlarından ayrı ve bağımsız yaşamaya yönlendiriyor. Bunu olumsuz bir gelişme olarak değil de bir olgusal dönüşüm olarak ele almak ve bağımsız bir yaşam sürdürmeyi tercih eden ya da buna mecbur kalan yaşlıların hayatlarını kolaylaştıracak sosyal politikalar geliştirmek daha anlamlı olur. Bu durumun aynı hanede yaşama göre daha zorlukları olduğu açık. Ek olarak, ilk bakışta aile bağlarının zayıflaması gibi bir olumsuz sonucu da akla getiriyor; fakat karşılıklı bağımlılık ilişkisinin azalması ile aile içindeki sorunların azalmasına da yol açabildiğini de gözetmekte fayda var. Ayrıca bağımsız yaşam, yaşlıların bireysel tercihlerini daha özgürce yaşamaları ve yaşlılık hayallerini gerçekleştirmeleri için de bir fırsat olarak görülebilir. Ek olarak, bu durum, günümüzde genellikle bir kendini gerçekleştirme tercihinden ziyade, genellikle zorunlu veya belli olumsuzluklardan kaynaklı bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Hakim olan ve değişmeyen şey ise, yakınları ile birlikte de yaşasa da, ayrı da yaşasa, yaşlıların pek ayak altında görülmemesinin istenmesi. 

Toplumdaki yok saymayı devlet de takip ediyor. Bir kere bu konuyla daha öncelikli ilgilenmesi konusunda üzerinde bir baskı yok. Kimse devletin yaşlanma alanındaki ihmalleri ile ilgili hesap sorma niyetinde değil. Devlet de yaşlılığı dilediği boyutlarda ele alıyor. Yaşlılığa özgü bir yaklaşımdan ziyade, konuyu bir engellilik meselesi gibi ele alıyor. Engelli alanındaki sosyal yardım ve bakım yaklaşımını bu konuya da transfer ediyor. Sonuç olarak bu konuda bir sosyal politika geliştirme basıncı görmüyoruz.

Yaşam beklentisi algısı, ömür ortalamalarındaki uzamaya paralel biçimde değişmiş değil. Bir uzun yaşama beklentisi ya da tahayyülü oluşmuş değil. Bu konuda tanık olunan emsaller de sınırlı. Bugünün orta kuşaklarının önünde izleyip karşılaştıracakları yaşlanma tecrübeleri az, yalnızca yaşlılık görgüleri var ki onlar hakkındaki algının da pek muteber olmadığından bahsettik. Bilinen ve hatırlanan yaşlılıklar ise pek iyi veya güzel şeyler değil. Yeti ve statü kayıpları, sorunlar ve bağımlılık akla geliyor. Bir başka deyişle yapılamayanların arttığı, özgürlüklerin azaldığı, davranışın kısıtlandığı bir kaybetme hali olarak resmediliyor yaşlılık. Kimse kaybetmek istemez. Ama kaçınılmaz olduğu halde bu kaybetme halini düşünmemek, doğal bir refleks oluyor. Hal böyle olunca da yaşlanma da yaşlılık da bir türlü normalleşemiyor. Her normal dışı görülen kesim gibi yaşlılar da toplumun çoğunluğunun eğilimlerinin dışına itiliyor. Eğlenme, hatta dışarıda vakit geçirme, dilediğince giyinme, flört etme, gezme, teknolojik aletleri kullanma, oyun oynama, dans etme, vb. gençlere yakıştırılan özellikler ve aktiviteler, yaşlılar sözkonusu olunca toplum algısında eğreti duyuyor. “Bu yaşta…” diye başlıyor ileri yaştaki bireylere eleştiriler, “Bu yaşta ne işin var…”, “bu yaştan sonra hiç yakıştı mı…”, “yaşına bakmadan…” vb. kalıplarla devam ediyor. Aksine bazı tuhaf, eksik ya da yetersiz davranışlar da yaşlılara yakıştırılıyor ve şöyle tarif ediliyor: “bunlar hep yaşlanma belirtisi”. Örneğin alzeimer, demans gibi ilgili bir hastalığı olmadığı halde bir unutkanlık tecrübe edildiğinde “yaşlandın sen” denebiliyor. Bunların aksine “gençliğine doyamadan” tabirinin “yaşlığına doyamadan” şeklinde bir versiyonu yok.  Oysa “her yaşın ayrı bir güzelliği vardır” gibi klişe de olsa başka bir doğrusu var toplumun. 

Toplumdaki yok saymayı devlet de takip ediyor. Bir kere bu konuyla daha öncelikli ilgilenmesi konusunda üzerinde bir baskı yok. Kimse devletin yaşlanma alanındaki ihmalleri ile ilgili hesap sorma niyetinde değil. Devlet de yaşlılığı dilediği boyutlarda ele alıyor. Yaşlılığa özgü bir yaklaşımdan ziyade, konuyu bir engellilik meselesi gibi ele alıyor. Engelli alanındaki sosyal yardım ve bakım yaklaşımını bu konuya da transfer ediyor. Sonuç olarak bu konuda bir sosyal politika geliştirme basıncı görmüyoruz. Son yıllarda hızla yaşanan bir toplum olduğumuz gerçeği ile ilgili farkındalığın artmış olması, bir nebze kıpırdanma yaratmış durumda. Ancak Türkiye yaşlanma hızına paralel bir hazırlık içerisinden değil. Ayrıca, yaşlanmaya hazırlanmayı bakım ve sağlık hizmetleri ile sınırlı görmeyen, kültürel ve sosyal olarak yaşlı bir toplum olma özelliğine hazır hale gelme perspektifindeki gibi bir bakışın henüz uzağındayız. 

Artık yaşlı bir toplum olduğumuza göre ölümü bekleyen değil, hayalleri olan yaşlıların çoğaldığı bir kültürel değişim mümkün olmalı.

Velhasıl yaşlı bir toplum olmaya ve yaşlanmaya hazırlanmak için bir değişim gerektiği açık. Yaşlılığın ve yaşlanmanın normalleşmesi lazım. Nasıl gençlerin gelecek hayalleri gibi bir kavram varsa, yaşlılık hayalleri diye de bir kavram olmalı örneğin. Bunun için meşgale çeşitliliği gerekiyor. Yaşlanınca yeni meşgaleler geliştirmek imkansız olmasa da biraz daha zor. Ama geçmişten getirilen kimi meşgalelere yaş aldıkça daha fazla zaman ayırmak ve bunlarla ilgili kendini geliştirmek daha olası. Türkiye’de toplumun genelinde zaten bireylerin pek az meşgalesi var. En büyük meşgaleler zorunlu olarak hayatımıza girmiş olanlar: eğitim, iş, eş ve çocuklar. Bunlar da hayatından çıkınca boşluğa düşen çok kişi oluyor. Örneğin erkekler, çalışma yaşamında daha yüksek oranlarda ve sürelerde bulunduğu ve iş dışı meşgaleleri kadınlara göre daha az olduğu için (kadınların da fazla sayılmaz ama ev içi sorumluluk ve yüklerinden gelen zaruri meşgaleleri daha fazla) çalışma yaşamından sonra genellikle bir boşluğa düşüyor. Kim bilir belki bu farkın kadınların erkeklere göre daha uzun yaşamasında bir etkisi vardır. Sonuç olarak yaşlandığında insanlar, yaşamlarında yer kaplayan, sorumluluklarından kaynaklanan meşgaleler azaldığı ve bunları yenileri ile dolduramadığı için de izole oluyor. Buna toplumsal ve kültürel izolasyon da eklenince, yani normal olana yaşlıların dahiliyeti yakışıkalır görünmeyince, yaşlılık doğallığında olmasa da bir sosyal ürün olarak negatif bir vakaya dönüşüyor. 

Diğer önemli bir ihtiyaç da bir yaşlılık kadar yaşlanma nosyonun da geliştirilmesi. Emekli olmak, çocukları evlendirmek, bazı fizyolojik sorunları başlaması, görünüşte değişiklik vb. momentlerle birden hayata giren yaşlılık karşısında aşırı hazırlıksız olunca yine negatif bir ürün olarak yaşlılık kabullenilmiş bir çaresizlik olarak yaşanıyor. Mevcut durumda ise yaşlılar açısından durumu gönüllü izolasyon olarak tarif edebiliriz. Tabi bu toplumdan soyutlanma gönlünden geçen şey değil belki. Ama kendini dahil olma durumunda huzursuz hissettiği ve kimi zaman da zarar gördüğü için gönüllü olarak izole olma eğiliminde oluyor; bir anlamda el ayak altından çekiliyor ve ölümü bekliyor. Artık yaşlı bir toplum olduğumuza göre ölümü bekleyen değil, hayalleri olan yaşlıların çoğaldığı bir kültürel değişim mümkün olmalı. 

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

You have Successfully Subscribed!



Send this to a friend