Bizi Korkularımız Ayrıştırıyor… 

OMWAT6QA7Q53NKQU5L2SNKZUJE.jpg
Aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik farklılıklara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin birbirine karşıt kamplarından birinde buluşturan şeyin de, aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik ortaklaşmalara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin farklı kamplarına savurarak ayrıştıran şeyin de, aslında bu iki sözcükle ifade edilebileceğini düşünüyorum. İçinde yaşadığımız kutuplaşma sürecinin ana ihtilaf eksenini,  zihinlerimizin kuytu köşelerinde, ruhlarımızın derinliklerinde gizli, bekamıza ilişkin varoluşsal korkularımız oluşturuyor, bence.

Sivil Sayfalar‘a yazdığım ilk yazıda okuyucularımı bir süredir içinde yaşadığımız kutuplaşma döngüsünün nasıl işlediğini anlamaya ve nasıl kırılabileceği üzerine düşünmeye çalışacağımız uzun soluklu bir sohbete davet etmiştim. Sonra araya AYM’nin barış akademisyenleri kararıyla ilgili yazım girdi, sohbetimize bir parantez açtık. Dilerseniz bugün açtığımız parantezi kapayalım ve sohbetimize içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin ana anlaşmazlık eksenini tanımlamaya çalışarak başlayalım. Daha açık bir deyişle şu soruya bir yanıt arayalım: biz hangi konuda ayrıştığımız için, birbirimizle göz göze bakamaz hale geldik?

Aklımıza gelen ilk yanıt, farklı siyasal tercihlerde bulunmamız, farklı siyasal partileri, liderleri veya ittifakları desteklememiz olacaktır, muhtemelen. Ama sandığa yansıyan oy verme davranışlarımızı, yani örneğin bazılarımızın Cumhur, bazılarımızınsa Millet ittifakını destekliyor olmamızı, aramızdaki ayrışmanın nedeni değil, sonucu olarak görelim, derim ben. Zira biz farklı farklı siyasal partileri, liderleri veya ittifakları desteklediğimiz için birbirimize düşmüş değiliz ki! Tam tersine bizim için çok önemli gördüğümüz bazı konularda ayrıştığımız için farklı siyasal tercihlerde bulunuyoruz. İşte ben de, ilk olarak, hangi parti, ittifak veya liderleri destekleyeceğimize ilişkin kararlarımızı önceleyen bu ayrışmanın adını bir koyalım diyorum.

Türkiye siyasetinin geleneksel ihtilaf eksenleri olarak kodlanan Türkçülük-Kürtçülük, Laikçilik-İslamcılık, sağcılık-solculuk gibi etnik, vicdani ve ideolojik farklılaşmaların, bu konuda bize yardımcı olabileceklerini hiç sanmıyorum. Şöyle söyleyeyim: içinde yaşadığımız kutuplaşmayı, toplumun Türkçü-İslamcı-muhafazakar kesimleri ile Kürtçü-Laikçi-solcu kesimleri arasındaki bir gerilim olarak okumak çok bildik bir şablona dayandığı için ilk başta anlamlı gibi gelse de, nüansız ve kolaycı dolayısıyla da yanıltıcı bir yaklaşım olur, kanaatindeyim.

Neden mi? İstanbul’da 23 Haziran’da yenilenen İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde sandığa yansıyan tablo bile bize bu bildik şablonun neden yeterince açıklayıcı olmadığını göstermeye yeter aslında. Bu seçimlerde Millet ittifakı adayı Ekrem İmamoğlu’nun destekçileri arasında, laikçi ve solcu seçmenlerle birlikte Kürtler, Türk milliyetçileri ve İslamcılar da vardı. Cumhur ittifakı saflarında da siyasal İslamcılar ve Türk milliyetçileriyle birlikte, yaşam tarzı laik olan, sol veya liberal bir siyasal geçmişe sahip, ya da geçmişte Kürt siyasal hareketinde yer almış isimlerin bulunduğunu biliyoruz. Hatırlarsak 16 Nisan 2017 referandumunda da benzer bir tablo ortaya çıkmıştı; sonuçta küçük bir farkla önerilen siyasal sistem değişikliğine evet diyen blok kazanmış olsa da, 23 Haziran  seçimlerindekine benzer bir çeşitliliği, hem evet, hem de hayır diyen bloklarının kendi içlerinde, o referandumda da gözlemlemiştik.

Birbirine karşıt siyasal kampların kendi içlerinde gözlemlediğimiz bu düşünsel, vicdani ve etnik çeşitlilik, tanımlamaya çalıştığımız kutuplaşmanın, Türkiye siyasetinin geleneksel ihtilaf eksenlerini çaprazlamasına kestiğini gösteriyor ki içinde yaşadığımız dönemi Türkiye siyasi tarihinde ayrıksı kılan en önemli özelliklerden biri de bu olsa gerek. Öyle bir kutuplaşma sürecinden geçiyoruz ki Türk Türk’e, Kürt Kürt’e, Laikçi Laikçiye, İslamcı İslamcıya, solcu solcuya, sağcı sağcıya düşebiliyor. Ya da tersinden söylersek, Türkiye siyasetinin kadim ihtilaf eksenlerindeki etnik, vicdani veya ideolojik ortaklaşmalar dahi, hali hazırda yaşamakta olduğumuz kutuplaşmayı kırmaya, dolayısıyla da adını koymaya çalıştığımız ayrışmayı tanımlamaya yetmiyor. Hatta yetmediği gibi, o ayrışmaya ilginç bir boyut daha katıyor: Bizi ayrıştıran şey her ne ise, belli ki onu en az etnik kimliklerimiz, vicdani kanaatlerimiz ve ideolojik tavırlarımız kadar, hatta belki onlardan bile daha çok önemsiyoruz.

Düşünsel, vicdani veya etnik açıdan ortaklaşmakla birlikte kendilerini içinde yaşadığımız kutuplaşmanın farklı taraflarında konumlandırır halde bulan insanların, birbirlerini, ruhlarını maddi veya siyasi çıkarlar uğrana düşmana satmış dönekler ve hatta hainler olmakla suçlamaları, Türkiye siyasetinde artık kanıksanmış bir polemik konusu haline gelmiş olsa da, tanımlamaya çalıştığımız ayrışmanın, siyasal iktidarın ekonomik nimetlerinden yararlananlarla, yararlanmayanlar arasındaki farklılaşmayla tarif edilebilecek bir şey olduğunu da sanmıyorum. Siyasal iktidarın dost gördüklerine cömert, düşman gördüklerine hoyrat davrandığı yadsınamaz bir gerçek elbette. Ama bu da nedenden çok sonuç olarak görmemiz gereken bir olgu bence. Zira siyasal iktidar, cömert davranacaklarına dost, hoyrat davranacaklarına düşman demiyor; tam aksine dost dediklerine cömert, düşman dediklerine hoyrat davranıyor. Yani siyasal iktidarın kimin dost, kimin düşman olarak görüleceğine ilişkin kararı, kime nasıl davranılacağına ilişkin kararını önceliyor.

Dolayısıyla bizim sormamız gereken soru siyasal iktidarın dostlarını ve düşmanlarını belirlerken nasıl bir ölçüt kullandığı olmalı. Başka bir deyişle, siyasal iktidarın, dost görüp,  ekonomik nimetlerden cömertçe yararlandırdığı insanlar ve gruplar, gördükleri bu ayrıcalıklı muameleyi, siyasal iktidarla nasıl bir ortaklaşmaya borçulular? Ya da tersinden soracak olursak, siyasal iktidarın düşman görüp, işlerinden, aşlarından, özgürlüklerinden mahrum ettiği insanlar, gördükleri bu hoyratça muameleye, siyasal iktidarla hangi konuda ayrıştıkları için maruz bırakılıyorlar?

Lafı çok dolandırdığımın farkındayım, ağzımdaki baklayı çıkartayım artık. Yazının başından beri kullanmayı ertelediğim iki sözcük var: beka korkusu. Aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik farklılıklara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin birbirine karşıt kamplarından birinde buluşturan şeyin de, aramızdaki tüm düşünsel, vicdani ve etnik ortaklaşmalara rağmen, bizi içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin farklı kamplarına savurarak ayrıştıran şeyin de, aslında bu iki sözcükle ifade edilebileceğini düşünüyorum. İçinde yaşadığımız kutuplaşma sürecinin ana ihtilaf eksenini,  zihinlerimizin kuytu köşelerinde, ruhlarımızın derinliklerinde gizli, bekamıza ilişkin varoluşsal korkularımız oluşturuyor, bence.

İçine sıkışıp kaldığımız kutuplaşma döngüsünü bu derece içinden çıkılamaz yapan iki şey var, diyebiliriz. Bunlardan birincisi, bu döngünün ana eksenini, bizim varoluşsal korkularımızın,  oluşturması. Tek cümleyle: göz göze bakamaz hale gelmiş durumdayız, çünkü birbirimizden korkuyor, birbirimizi varoluşsal tehditler olarak algılıyoruz.

Siyasal iktidar da, kimi dost görüp, ona cömert davranacağını, kimi düşman olarak görüp, hoyratça muamele edeceğini belirlerken, benzer bir ölçüt kullanıyor. Siyasal iktidarın bekasını, kendi bekası ile özdeş gören insanlar ve toplum kesimleri, geçmişte kendilerini hangi vicdani, etnik veya ideolojik kampa ait hissetmiş olursa olsunlar, siyasal iktidar tarafından “dost olarak” kodlanıyorlar. Siyasal iktidarın korktuklarından korkmayan, onun tehdit olarak algıladıklarını tehdit olarak algılamayan, kısaca siyasal iktidarın toplum içinde çizdiği dost-düşman hattını benimsemeyen ve hatta toplum içinde böylesi hatlar üzerinden bir kutuplaşma yaratılmasının sakıncalarına dikkat çekerek, siyasal iktidarı eleştiren toplumsal kesimler ve insanlar ise… İşte onlar da, İslamcı mı Laikçi mi, sağcı mı solcu mu, Kürtçü mü, Türkçü mü olduklarına bakılmadan, siyasal iktidarın korkulmasını istediği düşmanlar olarak kodlanıp, hoyratça dışlanıyorlar.

Dolayısıyla, içine sıkışıp kaldığımız kutuplaşma döngüsünü bu derece içinden çıkılamaz yapan iki şey var, diyebiliriz. Bunlardan birincisi, bu döngünün ana eksenini, bizim varoluşsal korkularımızın,  oluşturması. Tek cümleyle: göz göze bakamaz hale gelmiş durumdayız, çünkü birbirimizden korkuyor, birbirimizi varoluşsal tehditler olarak algılıyoruz. İkinci şey ise, bizi bize düşüren bu varoluşsal korkularımızın, bizzat siyasal iktidar tarafından bilinçli bir tercihle harekete geçiriliyor, “yerli ve milli” denilen unsurlarla, “ötekiler” arasındaki bir kutuplaşmanın, siyasal iktidar tarafından bir süredir bilinçli bir politika olarak sürdürülüyor olması.

Peki içinde yaşadığımız kutuplaşma sarmalının varoluşsal korkularımızla örülmüş olması neden onu bu derece içinden çıkılmaz bir şey haline getiriyor? Ve bir siyasal iktidar istikrarından, birliğinden, bekasından sorumlu olduğu bir toplumun, ayrışmasıyla, istikrarsızlaşmasıyla ve bekasının tehlikeye girmesiyle sonuçlanacağı baştan belli olan böylesi bir kutuplaştırma politikasını bilinçli olarak izlemeyi neden tercih eder?

Bu iki soruyu da önümüzdeki yazıda ele almak üzere buraya not etmiş olalım.

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

You have Successfully Subscribed!



Send this to a friend