Yabancılar: Büyük Türkiye’nin “Büyük” Sorunu 

indir-e1564056876728.jpg
Haklar sözlerle değil yasalarla korunur. Eğer bir ülkede yaşayan kişilerin hakları o ülkenin ortak yasaları tarafından korunmuyorsa herkes olası bir zorbalığın tehdidi altındadır. Mültecilerin, sığınmacıların haklarının yasalarla korunmadığı ve garanti altına alınmadığı bir yerde; vatandaşların güvenliğinden ve haklarından da söz edilemez.

Türkiye’nin en büyük sorunu, derdi hukuksuzluktur. Hakların herhangi bir anlamının kalmamış olması, bütün herkesi tehdit eden keyfiliğin bir norm haline gelmesidir. Türkiye’de sadece yabancılar değil, vatandaşlar da kendilerini koruyacak mekanizmalardan büyük ölçüde yoksundur. Türkiye’deki siyasi, sosyal ve ekonomik olumsuzlukların, yabancıların haklarını ihlal edebilmeyi kolaylaştırmasının nedeni sadece Türkiye’deki hukuk devleti nosyonundaki aşınma değil. Türkiye’de yaşayan vatandaşlar için bu ülke, bir tür sömürge. Dağına, taşına, deresine, gölüne sevgi cümleleri düzerken bile onları yok etmekten, yeşilini, hayvanını katletmekten çekinmeyenlerin, evini temizlerken sokağını kirleten, bunu kendine hak görenlerin çoğunluk olduğu bir ülke. Bunun nedenleri üzerine uzun tartışmalar yapılabilir, ancak geri gönderme merkezinde elleri plastik kelepçelerle sıkıştırılanların bu tartışmaları bekleyecek vakti yok.

Şeffaf, İşbirliğine Açık Bir Göç Politikası Gerekliliği…

Hukuka aykırı geri gönderme, iade etme ve sınır dışı uygulamaları göç politikaları içerisinde sonuç üretmek yerine çözümü zorlaştıran tercihler arasında sayılabilir. Sınır, doğası gereği ihlali getirir. Hukuka aykırı, illegal sınır dışı uygulamaları göçmenlerin daha kalabalık kitleler halinde sınırdan geçmelerine, düzensiz ya da kağıtsız/belgesiz göçmenlerin niceliksel olarak artmasına neden olur. Yeni mekânsal dinamiklerle bu göçmen katmanı kentin içerisinde yeni gettoların oluşmasına, enformel istihdamın iyice yeraltına çekilmesine, insan onuru ve yaşam hakkının gittikçe daha değersiz hale gelmesine neden olur. Bir aşamadan sonra insan kaçakçılığı ile illegal sınır-dışı ekonomi arasındaki güçlü bağlar bürokrasiden ekonomiye, hukuktan eğitime bütün sosyal alanları kapsayarak genişler. Yapılması gereken illegal sınır-dışı değil, yabancıların Türkiye’de bulunma koşullarını düzenleyen yasaları gerçekçi ve kararlı bir biçimde yaşama geçirmektir. Şeffaf, hesap verebilir bir bürokrasi, uzmanlara, uluslararası gözleme ve işbirliğine açık bir göç politikası birçok sorunun ortaya çıkamadan giderilmesini sağlayabilir.

‘AB’nin İki Yüzlü Tutumu, Türkiye’nin Sorumluluğunu Ortadan Kaldırmıyor’

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin Türkiye’yi bir mülteci kampına dönüştüren uygulamaları, göçmenlerle ilgili ayrımcı ve çoğu zaman ikiyüzlü politikalarını eleştirmek gerekir. Yapabilecekleri birçok şey varken sadece para teklif etmeleri, her sorunu parayla çözmeye çalışmaları Avrupa’daki gerilemeyi göstermesi bakımından kritiktir. Ancak bu ve benzeri eleştiriler Türkiye’nin sorumluluğunu, yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. Mülteciler, sığınmacılar, düzensiz göçmenler üzerinden dış politikada alan açmaya çalışmak, yeni mevziler ya da fırsatlar yakalamaya uğraşmak kısa vadede bile herhangi bir kesim için faydalı bir sonuç vermez. Türkiye’nin büyük bir ciddiyetle yasalarındaki ve uluslararası sözleşmelerdeki öze, niteliğe, asıl yapılmak istenen şeye karşılık gelecek tutarlı bir politik duruşa ihtiyacı var. Mevcut yönetim anlayışıyla bunun gerçekleşmesinin çok zor olduğu öne sürülse de ısrar etmekten, hukuku gündemde tutmaya devam etmekten, anlamsızlaşsa bile mültecilerin, sığınmacıların, yabancıların haklarını vurgulamaktan başka bir seçenek yok.

Türkiye’nin milyonlarca yabancının yaşadığı bir ülke olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Yabancılar, yani kanuni olarak “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık bağı bulunmayan” milyonlarca kişi, farklı hukuki statüler içerisinde Türkiye’de ikamet ediyor, eğitim, sağlık, güvenlik, çalışma hakkı gibi haklardan faydalanıyor.

Yasal Düzenlemeler, Bağlayıcılıklar Mevcut…

Yabancılarla ilgili devletlerin yükümlülükleri, görevleri yasalarla belirlenir. Her ülke kendi vatandaşı olmayan kişilerle ilgili yapılması gerekenleri yasalarla düzenler. Bu yasalar dışında uluslararası yasal düzenlemeler ve sözleşmeler de vardır. Uluslararası yasal düzenlemelere taraf olan ülkeler, yabancılarla ilgili yükümlülüklerini ve görevlerini bu çerçevelere göre düzenler. Medeni ülkeler liginde yer alan ve demokratik bir ülke olan Türkiye’nin de kendi yasalarında ve bağlı olduğu uluslararası sözleşmelerde yabancılarla ilgili yükümlülükleri ve görevleri belirlenmiştir. Buna göre Türkiye, kendine sığınan kişileri korumakla yükümlüdür. Bunu düzenleyen birçok kanuna sahiptir ve uluslararası sözleşmeye taraftır. Bu meselenin bir yönü.

Başka bir ülkeye sığınan ve korunma talep edenlerle ilgili kanunların ve uluslararası düzenlemelerin özünü geri gönderilmeme ve iade edilmeme ilkesi oluşturur. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 4. maddesinde belirtildiği üzere, Türkiye’ye sığınan ve korunma talep eden hiç kimse “…işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulacağı veya ırkı, dini, tâbiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasî fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere” gönderilemez. Bu temel ilke, diğer kanun ve uluslararası sözleşmelerle de garanti altına alınmıştır. Ancak kısa bir süre önce çıkartılan 676 sayılı KHK (2016) ve 7070 sayılı kanun değişikliği (2018) bu hukuki düzenlemelerin içini boşaltmış ve Türkiye’de yabancıların haklarının belirsizleştirmiş ve onlarla ilgili olası yaptırımların keyfi hale gelmesine neden olmuştur.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi, bu yeni düzenlemeleri Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na aykırı olarak değerlendirmiş olsa da, Türkiye’deki hukuki prosedürlerin takibi ve işleyişi, uygulamaların keyfiliğini aşamadığı için etkisi sınırlı kalmaktadır. Bunun anlamı, Türkiye’deki yabancıların hukuki güvencelerinin kırılgan olduğu ve konjonktürel olarak değişebileceğidir. Bu durum illegal sınır dışı şeklinde ortaya çıkabileceği gibi işkence ve kötü muamele şeklinde de ortaya çıkabilir.

Mültecilerin yaşadıkları ihlaller, Türkiye’nin hukuk düzeni ve işleyişi ile ilgili bir sorun, yasalar ve düzenlemeler ilgili değil. Bu nedenle çözüm çok daha zor, çok daha sıkıntılı, çok daha uzun süreli bir çaba ve mücadele gerektiriyor.

‘Mültecilerin Hakları Korunmadığı Yerde Vatandaşın Da Güvenliğinden Söz Edilemez’

Son günlerde ortaya çıkan geri göndermeler, yukarıda sözü edilen düzenlemelerle sağlanmaktadır. Konunun sosyo-politik analizinden önce hukukun belli grupların çıkar aracı olarak kullanılmasının neden olduğu sorunları tartışmak gerekir. Haklar sözlerle değil yasalarla korunur. Eğer bir ülkede yaşayan kişilerin hakları o ülkenin ortak yasaları tarafından korunmuyorsa herkes olası bir zorbalığın tehdidi altındadır. Mültecilerin, sığınmacıların haklarının yasalarla korunmadığı ve garanti altına alınmadığı bir yerde; vatandaşların güvenliğinden ve haklarından da söz edilemez. Türkiye’de yasa ile güvence altına alınan hakların yine yasa ve yorum yoluyla ya da yasanın amacına uygun olmayan şekilde ortadan kaldırılması yaygın bir uygulamadır. Bu, Türkiye’nin Anayasası’nda yer alan “hukuk devleti” ifadesini anlamsızlaştıran bu ve benzeri uygulamalar, bir devlet – toplum krizi olarak uzun zamandır devam ediyor. Bu nedenle mültecilerin yaşadıkları ihlaller, Türkiye’nin hukuk düzeni ve işleyişi ile ilgili bir sorun, yasalar ve düzenlemeler ilgili değil. Bu nedenle çözüm çok daha zor, çok daha sıkıntılı, çok daha uzun süreli bir çaba ve mücadele gerektiriyor.

Örneğin sığınmacıların sınır-dışı edildiği öğrenildiği andan itibaren ortaya çıkan söylentiler, bu durumun tipik örneği olarak kabul edilebilir. Ak Parti yerel seçimlerdeki başarısızlığının nedenini seçmenlerin Suriyelilere yönelik tepkisi olarak yorumladığı için illegal sınır-dışı uygulamasına yönelmiş, iddia bu. Bir diğeri Suriye hükümeti ile yapılan anlaşmaların bir sonucu, bir diğeri ise Rusya ve S-400 alımından dolayı talep edilen bir jest olarak sınır-dışı yapıldığı yönündeydi. Bana kalırsa birdenbire ortaya çıkan bu sınır-dışı söyleminin ve pratiğinin nedeni Doğu Akdeniz’deki gelişmelerden kaynaklanıyor. AB üyesi olan Güney Kıbrıs’ın AB tarafından tek ülke olarak tanınması ve Türkiye’nin bölgedeki sondaj faaliyetlerine itiraz etmesi, bazı yaptırımlar öngörmesi, Türkiye’nin mülteci kartını oyuna sürmesine neden oldu. Dışişleri Bakanı’nın aynı gün AB ile yapılan geri kabul anlaşmasını askıya aldıklarını açıklaması da bunun bir işareti olarak yorumlanabilir. Böyle bile olsa, bütün bu spekülasyonlar, iddialar doğru olsa bile, bu gelişmeler herhangi bir hukuk devletinde hakların ortadan kaldırılması için bir gerekçe, izah ya da açıklama olabilir mi? Bu iddiaların hiçbiri herhangi bir ülkeye sığınan kişilerin haklarını ortadan kaldırmadığı gibi onların bir koz haline getirilmesi için kullanılamaz.

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend