Kutuplaşma ve Politik Teori

inequality-580x398-e1563356529444.jpg
İçinde sıkışıp kaldığımız, bizi bize düşüren kutuplaşma döngüsünü nasıl kırabileceğimizi, biraz el yordamıyla, biraz kafa çalıştırarak, biraz okuyarak, biraz birbirimizi anlamaya çalışarak, biraz da tartışarak yine biz bulmak zorundayız. Sivil Sayfalar’a düzenli olarak yazacağım yazılarda benim odaklanmaya çalışacağım konular da bunlar olacak. Bir yandan içinde yaşadığımız kutuplaşma döngüsüne neden maruz bırakıldığımızı, bu döngünün nasıl işlediğini anlamaya ve anladığımı dilim döndüğünce anlatmaya, bir yandan da toplum içinde ‘farklılıklarımızla bir arada yaşamak’ yönünde bir ortak iradenin filizlenmesi için neler yapabileceğimiz üzerine düşünmeye çalışacağım.

Türkiye siyaseti, son altı yıldır ağır bir toplumsal kutuplaşma sürecinden geçiyor. Bu süreçte vardığımız son noktada, Türkiye toplumu kabaca iki siyasal kampa bölünmüş bir görüntü arz ediyor. Bir yanda ana omurgasını AKP ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı var; diğer yanda ise, ana omurgasını CHP ve İyi Parti’nin oluşturduğu Millet İttifakı. Cumhur ittifakı büyük şehirlerde %50’nin altında bir oy oranına sahip olmasına rağmen, Türkiye genelinde %50’nin biraz üzerinde bir oy oranına sahip olduğu için iktidarda. Millet ittifakı ise, büyük kentlerde %50’nin üzerinde bir oy oranına sahip olsa da, Türkiye genelinde %50’nin biraz altında bir oya sahip olduğu için muhalefette. Giderek otoriterleşen uygulamalar ve sertleşen söylemlerle sürekliliğini muhafaza etmeye çalışan siyasal iktidarın bekası bu iki kamp arasındaki %1-2 gibi düşük oy farklarına sıkışmış durumda.

Ancak bu iki siyasal kampın oy cinsinden ölçülen rakamsal büyüklükleri, kutuplaşma olgusunu ne tarif etmeye ne de açıklamaya yetiyor. Zira ‘kutuplaşma’ dediğimiz şey, sadece insanların birbirlerine yakın oranlarda ama farklı siyasi tercihlerde bulunmasından ibaret, istatistiki bir olgu değil. Kutuplaşma, farklı siyasal tercihlerde bulunsalar da, aynı toplumsal ve siyasal yapı içerisinde birlikte yaşamak zorunda olan insanların, birbirlerini ‘düşman’ olarak algılamasıyla işlemeye başlayan, bir defa işlemeye başladıktan sonra da kendini sürekli olarak ve her seferinde biraz daha derinleşerek yeniden üreten sosyo-psikolojik bir döngü bir yanıyla da. İnsanların birbirleriyle ilişkilerinin, birbirleriyle konuşamayacak, göz göze bakamayacak, bir arada yaşamalarının imkansız olduğunu düşünmelerine yol açacak ölçüde gerilmesine yol açan bir döngü bu. Toplumsal dokuda derin yaralar açan, siyasal yapıda tamiri çok zor tahribatlar yaratan ve hukuk düzeni üzerinde telafisi imkansız hasarlar bırakan şey de, söz konusu döngünün sürekli olarak yeniden ürettiği bu karşılıklı düşmanlık hissiyatı. 

Toplumun birbirine ‘düşmanlık’ beslediği varsayılan (hatta varsayılmak ne kelime, birbirlerine düşmanlık beslemesi arzulanan) iki farklı siyasi kampa bölünmesinde, üstelik de bunun “yerli ve milli” unsurların birlik ve beraberliklerinin sağlanması uğruna yapılmış olmasında akla meydan okuyan, açıklamaya muhtaç bir yan olduğu kesin. Bu bölünmüşlüğü bir şekilde aşmanın, bu kutuplaşmayı kırmanın bir yolunu bulmak gerektiği de aşikar. Peki nasıl?

Popülist siyasal hareketlerin ve liderlerin toplumu kutuplaştıran söylem ve politikaları neden tercih ettikleri, bu tür söylem ve politikaların, toplumsal doku, siyasal yapı ve hukuk düzeni üzerinde ne tür etkileri olduğu, siyaset kuramı literatüründe, özellikle de Alman muhafazakar düşünür Carl Schmitt’in görüşlerinden hareketle, epeyce tartışılmış konular. Türkiye’de yaşadığımız kutuplaşma ve ona eşlik eden otoriterleşme süreci de bu genel kavramsal çerçevede kolayca açıklanabilecek bir nitelik taşıyor ki ilerideki yazılarda bu konuyu daha kapsamlı bir şekilde ele alacağım. 

Buna mukabil, siyasal iktidarın kendi bekasını sürdürmek amacıyla bilinçli olarak kutuplaştırma siyaseti yürüttüğü ve giderek otoriterleştiği bir ortamda, sivil toplumun bu kutuplaşma döngüsünü kırmak için nasıl bir direniş sergileyebileceği, toplum içinde çizilen dost-düşman hattını aşan köprüler kurmayı, diyalog kanalları açmayı nasıl başarılabileceği ve bu süreçte yaşanan siyasi ve hukuki hoyratlıkların vicdanlarda açtığı yaraların nasıl sarılabileceği gibi soruların ise kolay yanıtları yok maalesef.  Ne var ki Türk siyasetinin bugün vardığımız noktasında bizden acilen yanıt bekleyen sorular da tam olarak bunlar. Dolayısıyla, içinde sıkışıp kaldığımız, bizi bize düşüren kutuplaşma döngüsünü nasıl kırabileceğimizi, biraz el yordamıyla, biraz kafa çalıştırarak, biraz okuyarak, biraz birbirimizi anlamaya çalışarak, biraz da tartışarak yine biz bulmak zorundayız.  

Sivil Sayfalar’a düzenli olarak yazacağım yazılarda benim odaklanmaya çalışacağım konular da bunlar olacak. Bir yandan içinde yaşadığımız kutuplaşma döngüsüne neden maruz bırakıldığımızı, bu döngünün nasıl işlediğini anlamaya ve anladığımı dilim döndüğünce anlatmaya, bir yandan da toplum içinde ‘farklılıklarımızla bir arada yaşamak’ yönünde bir ortak iradenin filizlenmesi için neler yapabileceğimiz üzerine düşünmeye çalışacağım. Bunu yaparken, yukarıda andığım Carl Schmitt dışında, çağdaş siyaset kuramının Arendt, Gadamer, Habermas, Rawls gibi, ele aldığımız konulara fikirleriyle ışık tutabilecek önemli isimlerini de, zaman zaman sohbetimize davet edeceğim. Bir yandan onların fikirleri ile, genelde Türkiye siyasetinin, özelde ise içinden geçtiğimiz kutuplaşma sürecinin daha derinlikli bir kavrayışına ulaşmaya, diğer yandansa Türkiye siyasetinin açmazlarından hareketle, onların fikirlerinin siyasal gerçeklikteki sınırlarını görmeye ve mümkünse aşmaya çalışacağım. 

Ancak bu kuramsal gündemimin müstakbel okuyucularımın gözünü korkutmasını da istemem doğrusu. Amacım meslekten akademisyenler ve özel merakı olanlar dışında çoğu insanın okumadığı kuramsal metinlerden, sanki o metinleri herkes okumuş ve anlamış gibi bahsederek bilmişlik taslamak değil. Tam tersine, o metinlerde dile gelen görüşleri içinden geçtiğimiz kutuplaşma süreci bağlamında anlaşılır kılmak ve böylece onları yaşadığımız düşünsel ve siyasal sıkışıklığın aşılması için yürütmek zorunda olduğumuz tartışmaya dahil etmek istiyorum.

Bu ilk yazımı bir itirafta bulunarak bitireyim: Bu benim, Sivil Sayfalar gibi çevrimiçi bir mecrada ilk düzenli yazma girişimim. Böyle bir işe girişirken beni yüreklendiren şeylerden biri de yazılarımın alacağı yönü müstakbel okuyucumlarımdan gelecek soru ve yorumlarla belirleyebileceğim umudu oldu. Dolayısıyla, bu umutla Sivil Sayfalar’a merhaba diyorum, umarım sohbetimiz daim olur… 

(Kapak görseli: insurancejournal.com)

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend