Ortak Hafızada Açılan Bir Yara: Narmanlı Han

narmanlı_m_-e1562570919595.jpg
Son olarak ön cephesine asılmak istenen Gratis tabelasıyla gündeme gelen Narmanlı Han, restorasyon sonrası görünümüyle kimseyi memnun etmedi. Kültürel Mirası Koruma Derneği’nden Banu Pekol, Sanat Tarihçisi Emine Çaykara ve Tanpınar Uzmanı Handan İnci, artık geri döndürülmesi çok zor olan bu kaybın kendilerinde ve kültürel hafızada yarattığı boşluk üzerine düşüncelerini paylaştılar. 

Gerek mimari yapısı ve konumu gerekse içinde yaşayanlarla kültürel mirasımızın önemli parçalarından Narmanlı Han, 2 yıllık bir restorasyon sürecinin ardından geçtiğimiz yıl yeni yüzüyle Beyoğlu’na geri dönmüştü. Ancak yapının dokusunun tamamen yok eden bu restorasyon büyük eleştiriler aldı. Geçtiğimiz günlerdeyse yapının İstiklal Caddesi’ne bakan cephesine bir Gratis tabelası asılmaya çalışılması, Narmanlı Han’ı bir kez daha gündeme taşıdı. Konunun uzmanları Türkiye için çok değerli bir kültürel mirasa yapılanlara büyük üzüntü duyduklarını, kültürel ve tarihi mirasa yönelik bu özensizliği yaratanın sevgisizlik, bilgisizlik ve rant canavarı olduğunu söylüyorlar. 

“Ne Yapılırsa Yapılsın Narmanlı, Restorasyon Öncesi Değerine Dönemez”

Kültürel Mirası Koruma Derneği Kültürel Miras ve Kapasite Geliştirme Yönetici Dr. Banu Pekol, geçtiğimiz günlerde Narmanlı Han’ın İstiklal Caddesi’ne bakan tarafına Gratis tabelasının asılmak istenmesiyle ilgili tepkisini, “Şu noktadan sonra McDonalds tabelası da asabilirler, zira bina bir parodiye dönüştü” diyerek açıklıyor. Pekol, bir İstanbullu olarak Narmanlı’ya tamamen yabancılaşmış: “Narmanlı Han’a Gratis tabelası asılması şahsen bir şey hissettirmedi zira yapının ‘restorasyonu’ bittiğinde ortaya çıkan şey, özgün Narmanlı’nın ifade ettiği değer ve hafıza ile alakasız, eskisini şekilsel olarak anımsatan boş bir kabuk.” Banu Pekol, Narmanlı Han’daki özensizliği şu sözlerle anlatıyor: “Narmanlı Han’ın restorasyonunun ardından cephesindeki pencerelerin üzerindeki üretim etiketleri bile çıkartılmadı. Beyoğlu için bu derece önemli bir yapının İstiklal Caddesi’ne bakan cephesindeki bu özensizlik ve önemsemezlik zaten projenin önceliklerindeki eksiklikleri ortaya koyuyor. O etiketler aylardır duruyor, kiralanmayı bekleyen üçüncü sınıf bir apartman penceresi gibi.”

Pekol, Narmanlı Han gibi kültürel, tarihsel ve sosyal önemi büyük olan bir yapının ‘yüzeysel bir yapı’ gibi sunulmasına tepkili: “Narmanlı Han, mekânsal kurgusu, strüktürü, tarihsel ve sosyo-kültürel arka planının önemsiz sayıldığı bir ambalaja dönüşmüş yüzeysel bir yapı olarak sunuluyor. Kilitli demir kapıların ardındaki duvarlarda bu yapıda çalışmış kişilerin hayat hikayeleri ne kadar anlatılırsa anlatılsın, verimliliğin kârlılık olarak algılanması sonucunda zarar gören yine Narmanlı’nın kendisi ve Beyoğlu’nun tarihi belleği oldu. Narmanlı Han, tarihsel ve dolayısıyla sembolik anlamlardan arındırılmış bir mekân değil. Narmanlı Han değerini ve anlamını zamanla kazandı ve kültürel-ekonomik-sosyal anlamlar taşıdığı için önemli.”

“Kültürel Miras ‘Popülerlik’ Gibi Kaygıların Peşinde Olmamalı”

Pekol’a göre Narmanlı Han’ı eski haline döndürmek mümkün değil, hatta böyle bir girişim çok tehlikeli: “Tüketim kültürü küreselleşmiş durumda ve orjinal/kopya, şeçkin/avam gibi kavramların arasındaki farkı giderek belirsizleştiriyor bu durum. Yapay bir nostaljinin peşinde gidilmemesi lazım. Narmanlı Han, tarihi yapılar giderek artan bir şekilde, piyasa koşullarına uyum sağlayarak ve “popüler olan çok satar” fikrinden beslenmiş şekilde özgünlüğünü kaybetti. Oysa kültürel miras “popülerlik” gibi kaygıların peşinde olmamalı. En başta düşünülmeliydi bunlar, yani Narmanlı’nın restorasyonunda odak rant değil, buranın Beyoğlu’nun belleğindeki yerini korumak olmalıydı. Şu anki düzenlemeyle ne yapılsa Narmanlı’nın restorasyon öncesi değerlerini devam ettiremez.”

“Narmanlı’nın STK ve Yaratıcı Girişimlere Kiralanması Bir Çözüm Olabilir”

Narmanlı Han’ın artık eski değerine kavuşmasına dair umutsuz olsa da, pek içine sinmemekle birlikte farklı bir çözüm önerisi var Pekol’un:Aklıma gelen ama yine de içime sinmeyen bir çözüm, demir kapılarını kilitli tutmamak ve içerideki daireleri/ofisleri çeşitli STK ve yaratıcı girişimlere uygun fiyatlara kiralamak. Yapının çok önemli bir parçası avlusu, buranın da toplumdan ve içerideki kiracılardan kopartılmaması gerekir. Ayrıca yapının yan cephesine asılmış uyarı levhaları var, bu levhalarda özellikle tehditkar olsun diye kırmızı ile yazılmış, poster yapıştıranlara karşı cezai işlem yapılacağı belirtilmiş. Yapının ne derece bağlamından koparıldığı yaklaşımına müthiş bir örnek bu. Beyoğlu’nun her arka sokağındaki duvarlar, Beyoğlu’nun zengin ve çeşitli kültür-sanat ortamını ve toplumsal ifadelerini yansıtan posterler ile doludur. Bu renkliliği tehditle karşılamak mı çözüm? Kaldı ki, o kıymetli duvarlardaki boya 1 yıl sonra dökülmeye başladığı için tekrar boyandı, bugün bakarsanız da sıvaların her yanında çatlak görürsünüz. Yani yapının kendisine bile özen gösterilmemiş. Posterlerin duvara yapıştırılmasını istememenin çözümü cezai işlem ile tehdit değil, bunun için yapılabilecek pek çok alternatif var. O cepheye poster yapıştırılması için olanak sağlayan ama duvara bitmeyen bir sistem olabilir, eğer illa buna takılacaksanız.”

“Rant Canavarı Pek Çoğumuzu Bezdirdi”

Pekol, Narmanlı Han’ın restorasyonunda birçok farklı disiplinden uzmanın bir arada çalışması gerektiğini, buna rağmen rant canavarının işini iyi yapmak isteyenleri de bezdirme noktasına getirdiğini söylüyor: “Narmanlı Han gibi, toplumsal belleğin bu derece damıtılmış bir değerini yüklenmiş yapılarda çok titiz bir araştırmacı koruma projesi ve iletişim stratejisi yapılması gerekir. Kültürel mirası koruma, çok farklı disiplinlerin bir araya geldiği ve birlikte sonuca vardıkları bir alandır. Yani bu projede de sosyologlar, tarihçiler, mimarlar, antropologlar, iletişim uzmanları birlikte, aynı zeminde çalışarak yapının koruma projesini yönlendirmeliydi. Sonuçta tarihi bir yapıya değer kattığını iddia eden projeler, geçmişin dilini kullanıyor olsalar dahi güncel bağlamda konuşur ve konuşurken de neyi, kime ve nasıl söylediklerini çok dikkatli çalışmak lazım. Bu alanda Türkiye’de çok yetkin uzmanlar da var üstelik. Tarihsel sürekliliği ve değişimin gerekliliklerini göz önünde bulundurarak, estetik etkilerden öteye gitmeyi amaçlayan ve sorumluluk alarak tasarımlar üretebiliriz, ancak önümüzde dikilen rant canavarı pek çoğumuzu bezdirdi.”

“Son 10 Yıldır Kontrol Dışı, Kendi Varlığını Tehdit Eden Bir Süreç Yaşıyoruz”

Son olarak, sosyal ve kültürel hafızamızda yeri olan yerlerin korunması için neler yapılması gerektiğini sorduk. KMKD’daki çalışmalarıyla bunun mücadelesini ülke genelinde veren Pekol, Avrupa’da çoğu ülke için bir fırsat olarak görülebilecek zengin mimari bir birikimimiz olduğunu ancak bu mirasın özellikle son 10 yılda kontrol dışı, kendi varlığını tehdit eden ve çağdaşlaşmayı da engelleyen bir sürece sürüklendiğini söylüyor: “Türkiye’de kültürel mirasın meta olarak algılanması olgusu, onun bir değişim değeri olarak algılanmasından kaynaklanmakta. Bu da sermaye artışını amaçlayan bir üretim piyasası içeren kapitalist bir düzen içinde konumlanıyor. Narmanlı Han, çekici gözükmek ve aslında kazancın değerini belirlemek için bir ‘yaratıcı’ operasyon geçirdi. Bu tip müdahalelerin daha geniş bir yelpazedeki ihtiyaçları karşılamak için yapıldığı iddia edilir. Oysa bu gerekçeler daima kazanç artışı amacından daha az önem taşır. Mimari mirasa yalnızca meta olarak bakılıyor, Narmanlı Han örneğinde gördüğümüz gibi, tarihi eserler yalnızca biçimleri ile değerlendiriliyor ve yapılardaki iç dinamikler ve değerler kayboluyor.”

“Bir Tarihi Binayla Konuşmazsanız Onu Bugüne Nasıl Kazandırabilirsiniz?”

İstanbul’un tarihi ve kültürü üzerine çalışmalarıyla bilinen Sanat Tarihçisi ve yazar Emine Çaykara ilk olarak Narmanlı Han’ın tarihçesi hakkında bilgi veriyor: “Narmanlı Han, sadece İstanbul’un 19. ve 20. yüzyılının kültür ve sanat insanları nedeniyle değerli sembollerinden biri değil, aynı zamanda İstanbul’un kültürel zenginliğinin de bir örneği idi. Geçmiş zaman kullanıyorum, çünkü yapılanlara akıl sır ermiyor. Burası, Osmanlı’nın, Avrupa’nın, Cumhuriyetin tüm kültürel zenginliğini yansıtan, onu onarmaya soyunan tarafından bu özellikleri ile yaşatılması gereken, ekler yapılacaksa bu unsurları mutlaka gözetilmesi gereken bir yapıydı. Bir tarihi binayla konuşmazsanız nasıl onu bugüne kazandırabilirsiniz? Restoratörü olarak bir yapıya sevgiyle yaklaşmazsanız nasıl onu sevdirebilirsiniz? 

Binanın mimarları Fossati Kardeşlerin diğer işlerini de sıralayan Çaykara, bu çok önemli mimarlara saygı duyulmadan yapılan restorasyonun yapının ruhunu tamamen yok ettiğini söylüyor: “Bu binayı İsviçre’nin İtalyan kesiminde doğmuş, İstanbul’da adı en çok Sultan Abdülmecid dönemindeki Ayasofya restorasyonları ile bilinen Fossati Kardeşler yapmış, yapmıştı daha doğrusu… 

Fossati Kardeşler, Ayasofya restorasyonu dışında bu yapıda Hünkâr Mahfili, Muvakkithane, Kasr-ı Hümayun gibi ekleri, Cağaloğlu’nda İran, ‘’yeni şehir’’de İspanyol, Hollanda konsolosluklarını, St. Pierre ve Paul Kilisesi, Naum Tiyatrosu gibi çok bilinen, yalılar, konaklar gibi az bilinen pek çok esere imza atmıştır. Sultanahmet’te bugün Basın Müzesi olarak kullanılan bina da onların eseridir, Baltalimanı Hastanesi ve Reşid Paşa Türbesi de. Mimari de malum bir sanat eseridir ve bugüne kazandırılırken bu esere, mimara da saygı ve sevgi gösterilirse o yapıyı onaran da, yeni işlev kazandıran da saygı görür. Bir şeyi tamamen alaşağı edip sonra ona yeni giysiler giydiremezsiniz, günümüzde tarzlar satın alınabiliyor ama aynen insanlar gibi o tarzlar da sırıtıyor, çünkü insanların da yapıların da bir ruhu var, o ruh yüzlerine de etraflarına da yansıyor.” 

“Hanın Entelektüel Yurdu Olmasında Narmanlı Ailesinin Payı Vardır”

Çaykara’nın aktardığına göre kardeşlerden Guiseppe Fossati’nin yaptığı söylenen Narmanlı, ilk başta Rusya Sefarethanesi olarak kullanılmış; bugün kullanılan bina tamamlanınca Rus ticaret ofisleri, konsolosluk büroları burada çalışmayı sürdürmüş, Ekim Devrimi sonrası gelen mülteci Ruslara mekân olmuş; İstanbul’un bir başka dönemine tanıklık etmiş. Yapı, 1933’te Narmanlı Kardeşlere geçmiş ve Bedri Rahmiler, Tanpınarlar, Maya Sanat Galerisi, Bergerler, şapkacısı, sanatçıları ile kentin entelektüellerinin yurdu olmuş. Çaykara; “Bu zengin kültürel mirasın oluşmasında elbette yüksek paralara kiraya vermeyen Narmanlı Ailesi’nin payı olmuştur, onlar da anılması gereken bir ailedir” diyor.  

Çaykara’ya göre ne Narmanlı Han’ın yüzyılları bulan büyük mirasına ne de mimarına saygı gösterilmiş: “Narmanlı Han, Narmanlı Yurdu olarak kentin hafızasına yer etmiş, İstanbul’un, imparatorluğun, cumhuriyetin Avrupa ilişkilerini, bundaki yerelliği simgeleyen çok önemli yapılardan biridir. Bugün ortada mimarına da saygı gösterilmemiş, hatta neredeyse adı silinerek talihsiz bir şekilde kendi adı yazılmaya çalışılmış bir yapı vardır.”

“Tüm Hatıralarına Rağmen Önünden Kafamı Çevirerek Geçiyorum”

Çaykara, bu şehrin izlerine meraklı her İstanbullu gibi gözlerimin üzerinde olduğu binayı artık kafa çevirerek geçmenin acı bir şey olduğunu söylüyor: “Binanın önünden kafamı çevirerek geçiyorum artık. Bütün hatıralar canlanırken hem de. Bazıları ‘Ne hatırası?’ diyebilir ama binalarla konuşuruz geçerken. Mimarisi çarpar sizi, çeker, illa bizim de içinde yaşamamız gerekmez; avlusuna girip dolaştığınızda soluklandığınızda okuduğunuz o geçmişi yaşıyorsanız harap hali bile bugünden iyiydi bana sorarsanız. En azından yaşanmışlığı vardı.”

Çaykara, Narmanlı Han’la birlikte kültürel hafızamızda yer edinen, Emek Sineması’nın da dahil olduğu Cercle d’Orient Binasının çok iyi bir restorasyonla yenilendiğine değiniyor: “Narmanlı, sanırım II. Derece tarihi eser kapsamında diye bunlar yaşanabildi ama mesela bir başka yakında ilgili olduğum örneği iletmek isterim. Beyoğlu’nda, arkasındaki Emek Sineması nedeniyle hor görülen, Emek ile bir tutulan, oysa yapıdaki korumacı yaklaşımıyla geçmişi tamamen ortaya çıkarılan Cercle d’Orient Binası, inanılmaz güzel bir restorasyonla bugüne kazandırılmıştır. Mimar restoratör Fatih Kesgün, yenileme kurulu onayı ile restore ettiği bu Vallaury eserini 1. Derece tarihi eser statüsüne getirmiş birisidir. Yani burada mesele, restore eden kişinin şehre, tarihi binalara bakışında yatmaktadır.” 

Narmanlı Han’ı eski haline döndürmenin yolları olup olmadığını sorduğumuz Emine Çaykara, restorasyonun tekrar ele alınması için geç kalındığını düşünmediğini söylüyor: “Bahsettiğim özellikleri taşıyan bir mimar, restoratör bence tekrardan ele alabilir, geç kalındığını düşünmüyorum, yapı pek çok özelliğiyle biliniyor.” Çaykara, bir sohbet esnasında Narmanlı’nın yeni mimarı Sinan Genim’in söylediklerini aktarıyor: “Sohbetimizde sözü Narmanlı’ya getirdiğimde ‘’ben kaliteli insanlar gelsin istiyorum, kaliteli olacak orası’’ diyen mimarı Sayın Sinan Genim’in sözlerinden, kaliteden ne anladığı yapılan örneğe bakarsak meçhuldür. Düşünen, üreten, kültür insanları her toplum için vazgeçilmez değerlerdir. Maddi olarak kazanç hedeflediğini de elbette düşüneceğiz, bu açık ama birini yok ederek diğerini yaşatamazsınız. Günümüzde artık para her şeyin önüne geçse de kültürde bunu harcama lüksünüz yoktur. Harcadığınızda geçmişinizi de harcar olursunuz, ki bu ne akla, ne mantığa, ne vicdana, ne insanlığa, ne de çağımızın en önemli değeri olan kültüre sığar.” 

“Daha Aktif ve Yapıcı Bir Sivil Topluma İhtiyaç Var”

Çaykara, Narmanlı Han’da yapılan işlemlerin ülkemizin imza attığı uluslararası sözleşmelere de aykırı olduğunu söylüyor. Çaykara’ya göre zaten bu konuda başkalarına da ihtiyacımız yok, sadece daha yapıcı ve aktif sivil topluma ihtiyacımız var: “Birilerinin bize yapma demesine ihtiyacımız yok, bizim, kültürel olarak bu alanda yetişmiş, kıymet bilen insanlarımız var zaten. Sivil toplumun yeterince gelişmemiş ve sadece yıkıcı muhalefeti bilmesi elbette sorun ama bu da değişiyor; daha güçlü ve yapıcı muhalefet eden, bunu eylemlere dönüştüren sivil hareketlere ihtiyacımız var. Dünyada da paraya teslim olarak böyle acı örnekler yaşanabiliyor ama bizde daha fazla olduğu için çok canımız yanıyor.” 

“Narmanlı’ya Yapılanlar da Bir Çeşit Şiddettir”

Çaykara, Narmanlı Han’a yapılanların da bir çeşit şiddet ve taciz olduğunu söylüyor: “İstanbullulara, bu ülkenin ve bu kıymetli şehrin insanlarına yapılan bir taciz. Bence bu güzel geçmişi ve mimarisi olan yer, yeniden mimari bir dokunuşla nefes alabilir, geçmişine ilişkin yaratıcı ekiplerle çok özel sunumlarla o hafıza yaşatılabilir. Bu, ‘’cafe’’si, lokantası ve başka maddi kazanç getirecek yerlerinin olmaması demek değildir, yeter ki kültürü yok saymadan planlamalar yapalım, bir yerin ilgi görmesi unutmayın ki kültürünü yaşatmakla mümkün. Birbirinin kopyası, sıradan olan yerlere değil özgün olanlara gelir insanlar; aynen insan gibi düşünmek lazım yapıları da; özgün insanlar ilgi çeker. Burası bu çerçevede bambaşka bir ruhla hayat kazanır. Ben öldürmekten değil yaşatmaktan yanayım, unutmayın hikâyesi olmayan insan bile sıkıcıdır.” 

“Narmanlı Han, Sermayenin Vicdanına Bırakılmamalıydı” 

Fotoğraf: Ece Oğultürk

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Rektörü, Tanpınar Uzmanı Handan İnci, “Sadece Huzur romanının burada yazılmış olması bile bu binayı korumamıza yetmeliydi ama olmadı” diyerek anlatıyor üzüntüsünü: “İstanbul’da benzeri az yapılardan biriydi Narmanlı Han. Bu benzersizliğini sadece etkileyici mimarisinden değil, içinde yaşamış olanlardan alıyordu. Biliyorsunuz, Tanpınar’ın, Aliye Berger’in, Bedri Rahmi’nin bir zamanlar yaşadığı, yazdığı, sanat eseri ürettiği sanatseverlerin buluştuğu bir mekandı. Sadece Huzur romanının burada yazılmış olması bile bu binayı korumamıza yetmeliydi. Olmadı. Koruyamadık.” 

İnci, hanın yeni haliyle şehrin kültürel hayatına katılmasını mümkün görmediğini söylüyor: “Her şekilde itici bir yapıya dönüştü. Tanpınar’ın, adını saydığım sanatçıların izleri silindi, avludaki ağaçlar kesildi, anıtsal mor salkımlar söküldü sonra da alay eder gibi beton avlusuna bunların komik heykelimsileri dikildi. Kabul edilir gibi değil, ama ettik. Çünkü “özel mülk”tü. Oysa neyin özel neyin kamuya ait olduğu da tartışılmalı artık. İstanbul’da özel mülk statüsünde Mimar Sinan yapısı bile var. Böylesine önemli bir geçmişin biriktiği, kimliğiyle tarihselleşen mekanlar toplum ve gelecek adına devlet tarafından korunmaya alınmalıdır. Narmanlı Han, sermayenin vicdanına bırakılmamalıydı.” 

“Narmanlı’nın Sadece Belleği Sıfırlanmadı, Yozlaştırıldı da…”

İnci’ye göre yapıyı eski haline döndürmek mümkün değil ama tahammül edilebilecek bir görüntüye yine de kavuşturulabilir. Önerilerini ise şöyle sıralıyor: “Her şeyden önce rengini değiştirmeli, eski duygusu geri getirilmeli, gelişmiş restorasyon teknikleriyle bu görünüm sağlanabilir. Sonra avlusunun ağaçları ve mor salkımları yeniden ekilmeli, o beton zeminden kurtulmalı. Ve tabii Tanpınar’ın, Berger’in o tuhaf heykelleri mutlaka kaldırılmalı. Avlusundaki kedileri uzaklaştırmak için her şeyi yaptıktan sonra bankına uyuyan bir taş kedi kondurmak nasıl bir zihniyettir, anlamak zor. Narmanlı’nın sadece belleği sıfırlanmadı, yozlaştırıldı da.”

Son olarak, bir Tanpınar Uzmanı olarak kişisel duygularını sorduğumuz Handan İnci, “Bu tarz kültürel hafıza mekanlarda geleceğin de hakkı olduğunu unutmamak gerek. İstanbul’un sonraki sakinleri o avludaki duyguyu asla yaşayamayacak. Narmanlı Han’ın korunması ve bir kültür merkezi olarak İstanbul’a kazandırılması milyonlarca  liradan daha büyük bir kazanç sağlayacaktı” diyor. 

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend