“Üç-Beş Kuruşluk Yardım İçin İnsanların Hayatını, Güvenliğini Tehlikeye Atmamak Gerekiyor”

106056_credit_Allan-Gichigi-Oxfam-sized-1220x763-e1561235287814.jpg
Dr. Fatma Örgel sivil toplumun farklı alanlarında uzun yıllardır gönüllü faaliyetler yürüten bir hekim. İnsani Yardım Çalışmaları ve Uluslararası Politikalar alanında yüksek lisans da yapan Örgel, insani yardımın etik kodlarını değerlendirirken, "Yapacağımız üç beş kuruşluk yardım için insanların hayatını, güvenliğini tehlikeye atmamak gerekiyor" dedi.

Uzun yıllardır gönüllü olarak sahadasınız bunu akademik alana taşımaya nasıl karar verdiniz?

Haziran 2015’ti, bir yardım kuruluşu ile Etiyopya’ya gitmiştim. Orada gördüklerim beni çok etkiledi, çok büyük soru işaretleri oluşturdu kafamda. Birkaç sahne özelikle vurucuydu. Kırsalda etrafta otlayan keçilerin, dolaşan tavukların, yemyeşil mısır tarlalarının önünde bir çuval un ve bir şişe sıvı yağ için güneşin altında saatlerce bekleyen insanlar.. vakit insanın en büyük sermayelerinden birisi. O kadar saatte insanlar biraz daha çalışıp çabalasa o un yağdan daha fazlasını elde edebiliyor olmalıydı. Ama öyle değildi ki insanlar beklemeyi tercih etmişler.. beynimde Neden? Niye?..’ler…

Diğer bir sahne de, şehirlerin sokaklarında çok ciddi kalabalık bir dilenci varlığı; bu kadar genç, akıl ve kas gücü olan insan dileniyor olmamalıydı, bir şeyler çok fena yanlış gidiyor demekti bu. Dilenmeyi hiç bir insana yakıştırmayan biriyim, orada o kişiye bir şeyler vermeyi insan onurunu çiğneyen durumun devamını sağlayan yanlış bir tutum olarak görürüm. Onun yerine ‘bu insanlar nasıl orada olmamalılar nasıl mümkün olabilir bu çözüm’ üzerine kafa yormanın yapılabilecek, yapılması gereken gerçek yardım olduğunu düşünüyorum genel olarak da.

Bu sorularla aslında baştan tez konumu da belirlemiş olarak başladım uluslararası ilişkilerde yüksek lisans yapmaya. İnsani yardımı tarihinden günümüze, siyasi ekonomik politikaları açısından da bir bütün olarak inceleme öğrenme, sahada karşılaştıklarımla, tecrübelerimle karşılaştırma değerlendirme süreci oldu benim için.

Dr. Fatma Örgel

Sivil toplum çalışmalarında etik problemler en çok hangi alanda yaşanıyor?

Sivil toplumun hepsinde tabii ki etik sorunsalı var, ama hem insani yardım alanının büyük bir yer kaplıyor oluşu hem de insana birebir dokunan, hassas bir yerde cereyan ettiği için daha belirgin daha fazla sorun var diyebiliriz. Sivil alanda, özelde de insani yardım alanındaki bugün tartışılan en önemli sorunlardan birisi de bu alanın denetlenemiyor ve yanlışlar konusunda yaptırımı olmayan bir alan oluşu. İnsani yardım alanında bir çok temel etik ve ahlaki kural çiğneniyorken, bu alanda çalışan dernek, vakıf veya bireysel yürütücülere yaptırım yapacak bir üst otorite boşluğu var. Üst otoriteden önce tabii bu alanda herkesin kabul ettiği, tabii olduğu detaylı bir etik prensipler, etik yasaların olmayışından söz ediyorum. Son 60-70 senedir hem ekonomik bütçe olarak hem insan gücü olarak oldukça hızla büyümüş bir sektörden bahsediyoruz. Türkiye için ise son 15 -20 yılında çok hızla artıp dünyada insani yardım alanında dünyada ilk sıralara oturmuş durumda. Bu kadar büyük ve geniş alanın eksikleri yanlışları da elbette çok. Bu sebepten, insani yardımın bu kadar artan hacmine ve yaygınlığına rağmen dünyada insani kriz ve yardim ihtiyacı azalmak bir yana gittikçe artmakta. Tabii bu artışı dünyada değişen uluslararası düzen, savaş şekilleri gibi siyasi ekonomik değişikliklerden azade olarak sadece insani yardımdan kaynaklı hatalara bağlamak çok doğru hakkaniyetli bir çıkarım olmaz.

Bu konuda uluslararası alanda yapılan çalışmalar nelerdir?

İnsani krizler ve yardım alanında temel hukuki yasa olarak savaş sırasında, savaş alanlarında insan haklarını korumak, sivil, yaralı ve hastaların güvenlik ve iyilik hallerini korumak için “İnsancıl Hukuk veya Savaş Hukuku” geliştirildi. İnsancıl Hukuk, Lahey ve Cenevre Sözleşmeleri ile oluşturulmuş, İnsan Hakları’ndan farklı olarak özellikle savaş ve çatışma durumlarındaki insan hakları olaylarına yönelik maddeler içeriyor. 1899 ve 1907 tarihli Lahey Sözleşmeleri ve ilki 1863 tarihli olan dört tane Cenevre Sözleşmesi İnsancıl Hukuk’un temellerini oluşturduğu için de sadece ulus devletlerarası savaş şartlarında geçerli, ki soğuk savaş ve sonrası dönemde devletler arası savaşların oldukça azaldığı, ulus devletlerin içinde yaşanan çatışmaların, iç savaşların, buna bağlı ülke içi ve dışı göçlerin ve devlet olmayan silahlı grupların ve bunlar kaynaklı şiddet- terör olaylarının oldukça arttığı göz önüne alınırsa sadece ulus devletler arası savaşlar için düzenlenmiş bir hukukun yetmediği ve ortada yeni sorun alanları ve bu alanlara yönelik büyük bir hukuki boşluk oluştuğu görülecektir. Ve bu yeni sorun alanlarının en başında dünya tarihinin en büyük, en yüksek rakamlarına ulaştığı, yaşanan bu iç savaş ve çatışmalar kaynaklı ülke içi ve dışı göçler, mültecilik sorunu gelmektedir. Bu konudaki tartışma ve eleştirilerin bir neticesi olarak daha geçen 2018 yılında BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin önerileri ile Küresel Göç Mutabakatı BM’in gündemine geldi, bu konuda hukuksal etik temeller oluşturulması adına. İnsani yardım çalışmalarında referans olarak alınan ilke ve prensipleri de Uluslararası Kızılhaç Komitesi belirlemiş; 1.Humanity; insanilik 2.Impartiality; taraf tutmama; din, dil, ırk, mezhep ayırmadan insani acillere, afetlere müdahale eder. 3. Neutrality; tarafsızlık; çatışmalarda taraf tutmaz. 4. İndependence; bağımsızlık 5. Empowerment; güçlendirmek

Bu referans ve prensip kararlarına rağmen sorunların ve bunların etrafında tartışmaların yaşandığını da biliyoruz. Hem akademik hem de sahadan gözlemlerle bu sorunları nasıl başlıklandırırsınız?

Bunlardan en temel olanları şöyle sıralayabilirim. İlk olarak, ‘yardım kim için yapılıyor, kimi tatmin etmek için ya da en çok kimi sevindiriyor?’ Bunu iki seviyede cevaplandırabiliriz; İY amacındaki sorunsallar. Bu yardım pratiğinde strateji belirlenirken karşıdaki/alıcının temel esas ihtiyacı mı gözetiliyor yoksa işte satmak istediğimiz fazla buğday vs gıda ürünü ya da son kullanma tarihi yaklaşmış ürünleri var, onu mu elden çıkarıyoruz? Aslında gideceği hedef yere varmadan ya da kısa bir süre sonra kullanım tarihi geçecek, kullanılamayacak olan yiyecekleri, ürünleri göndermek yaygın yapılan pratiklerden birisi mesela. Verici/donör açısından hem elden çıkmış oluyor hem vergiden düşüyor yardım kaleminden olduğu için. Hedef alanda bir ihtiyaç gideriyor mu Hayır, üstüne yol taşıma insan emeği harcaması da cabası. Giyecek yardımları da aynı şekilde. Modası geçmiş ya da eskimiş kıyafetleri elden çıkarmak olan yardım! da zaten karşıda bir anlamı olmuyor, çok yaygın yapılan bir sorun; Ya o yörenin, iklimin, kültürün kıyafeti değil ya da zaten kullanılmayacak kadar kötü. Afet savaş vs bölgelerinde yardım için gönderilmiş kullanışsız kıyafetlerinden dağ yığınları oluşuyor mesela. Yine taşınma, tasnif vs ekstra külfeti ile. Kullanım tarihi geçmiş veya bozulmuş, yarım kalmış işe yaramayacak ilaçlar da aynı şekilde. Bunlara insani yardım literatüründe “felaket içinde felaket” deniyor. O yüzden yardım yapılırken öncelenmesi, temel olması gereken ‘karşıdakinin ne ihtiyacı var, en uygun ve etkili biçimde nasıl karşılayabilirim olmalı’

Yapacağınız hiç bir yardım ne kadar büyük ve önemli olursa olsun, karşıdakinin onurunu çiğnemeye gönlünü incitmeye, boynunu büktürmeye değmez. Dahası hiç bir yardım da bir insanın kendini idame ettirme, kendi kendinin ihtiyacını görme özgüveni ve cesaretinden daha büyük değildir. O yüzden öncelikle bu irade ve özgüveni ezip yok etmeyecek şekilde bir yaklaşım biçiminde insani yardımlar olmalıdır.

Yardım politikasını belirlemede de “yaptığım yardım onların ihtiyacını kökten gidermeye mi yönelik yoksa bu yardımların oradaki üretkenliği azaltıcı, yardıma bağımlılık yaratıcı etkisi var mı?” sorusu önemli. Bu tür yardım politikaları kasten veya bilinçsiz hata olarak çok yapıldı. Bunu özellikle Afrika da açık net olarak gözlemlemek mümkün. Son 40 -50 yılda yapılan çok yüklü yardımlara rağmen Afrika kıtası, sokaklarında dilenen insan sayısının giderek arttığı, üretimin azaldığı durduğu bir sürece girmiş. Bu tür bağımlılık yapıcı etkiye karşı yiyecek yardımlarında şu söylenebilir;  acil kıtlık kuraklık zamanında yardım yapmak evet bu yapılması gereken bir aciliyet ama sonrasında daimi yiyecek yardımı yerine oradaki yerel üretim, ziraat hayvancılık vs nasıl desteklenir nasıl destek önemleri alınmalıdır, şeklinde bir yardım politikasının üzerine gitmek, uygulamak gerekiyor.

Diğer bir konu, beyaz kurtarıcı kompleksi… Bu da teorik olarak eleştirel ve postkolonyal yaklaşımlarca Kuzey-Batı ülke yardımları için geliştirilmiş, tanımlanmış bir durum ama ülkemizdeki yardım yaklaşımları içinde de artık sıkça gözlemlenen bir yanlış yaklaşım ki çoğunlukla da farkında bile olunmayan ciddi bir yaklaşım sorunu.. Beyaz tenli gelişmiş insanın yardıma muhtaç ilkel Afrikalı siyahi birine olan yardımlarını boy boy fotoğraflaması, paylaşılması… İnsani yardımın bu yüzünü eleştiren Afrikalı genç ve aktivistler tarafından çekilen değişik videolar var mesela… Buna Türkiye’den STK’lar da hızla katıldı.

Hepimiz kendimizi kurtarmakla sorumluyuz ve aslında başkasına kurtuluşunu vaat etmek de aslında biraz ilahlık/tanrılık iddiası taşıyor bence bu açıdan tehlikeli bir yaklaşım. O yüzden eşit seviyede, hayatlarının bir döneminde şu veya bu nedenle ayağı kaymış düşmüş veya başına savaş, göç gelmiş insanları tutup ayağa kaldırıp yine aynı şekilde başı dik olarak kendine yetecek hale getirip bırakmak” şeklinde olmalı temel amaç.

Yardımın amacı kadar nasıl yapıldığı da önemli değil mi?

Evet kesinlikle… Karşıdakinin insan haysiyet ve onurunu çiğnemeyecek, kişiliğine, şahsiyetine zarar vermeyecek şekilde olmalı.  Yapacağınız hiç bir yardım ne kadar büyük ve önemli olursa olsun, karşıdakinin onurunu çiğnemeye gönlünü incitmeye, boynunu büktürmeye değmez. Dahası hiç bir yardım da bir insanın kendini idame ettirme, kendi kendinin ihtiyacını görme özgüveni ve cesaretinden daha büyük değildir. O yüzden öncelikle bu irade ve özgüveni ezip yok etmeyecek şekilde bir yaklaşım biçiminde insani yardımlar olmalıdır.
Kimse kimsenin  kurtarıcısı değildir,  yardım yapanlar da -bizim inancımız göre de böyle- kendi üzerlerine düşen yapmaları gereken, yapmazlarsa sorumlu olacakları bir görevi yapıyorlar. Bu anlamda kendimizi bu sorumluktan, görevden azat etmiş oluyoruz, o da gerçekten hakkıyla yapabilirsek, sonra da başa kakmaz isek. Hepimiz kendimizi kurtarmakla sorumluyuz ve aslında başkasına kurtuluşunu vaat etmek de aslında biraz ilahlık/tanrılık iddiası taşıyor bence bu açıdan tehlikeli bir yaklaşım. O yüzden eşit seviyede, hayatlarının bir döneminde şu veya bu nedenle ayağı kaymış düşmüş veya başına savaş, göç gelmiş insanları tutup ayağa kaldırıp yine aynı şekilde başı dik olarak kendine yetecek hale getirip bırakmak” şeklinde olmalı temel amaç. İnsanların yardıma bağımlı kalıp sürekli alıcı pozisyonda olmaları beni çok rahatsız eden şeylerden birisi mesela. O yüzden dilencilere de para vermedim, vermem çocuklara hiç vermem. Yani şimdi hiç kimse vermese orası yani “dilencilik” çocuklar üzerinden bir geçim kapısı olarak görülmeyecek ve daha çok çocuk, dilendirmek amaçlı sakatlanmayacak aileler veya mafyalar tarafından değil mi?.. Onun yerine “insanlar niye istemeye muhtaç olmuş Nerede yanlış var? sorusuna kafa yormak lazım. işte sosyal adalet, gelir dağılımı eşitsizliği vs. Bu uzun vadeli bir yaklaşım, kısa olarak da yardıma muhtaç insanlara kalıcı çözümler sunan proje veya kurumlara, STK’lara yardım etmeyi tercih ettim.

Yine çocuk dilenciliğinden başka bir noktaya gitmek istiyorum. Toplumsal bakış açımızdaki çok ciddi bir hatanın sonucu olarak süregiden bir şey çünkü bu. Dilenen bir çocuk resminde ‘bir çocuğun sokakta güvensiz bir ortamda karşılıksız para istiyor oluşunun” kendisinde kafa yoracak hiç bir problem görmeden sadece “acıma bunun içine küçümseme de dahil ve kendi vicdanını rahatlatmak için birkaç kuruş eline bırakma” şeklinde bir genel bakış olduğu; bu da sorunu kökten çözmekten ziyade sorunun devamı ve artması şeklinde sonuç doğuruyor maalesef.

STK’ların yardım çağrılarında da ‘ağlayan ya da muhtaç çocuklar olmayınca’ yeterli ilgi göremediğinden bahsediliyor bu konu yukarıda anlattığınızın durumun bir yansıması olarak değerlendirebilir mi?

Bu bakış açısı, yardım kuruluşlarının yardım çağrısı strateji ve tekniklerini de etkiliyor. Gönüllülerinin maddi desteğine ihtiyacı olan STK’lar yardım alabilmek için acınacak durumda zavallı çocuk resimleri paylaştıkları ölçüde destek alabiliyorlar. Bunun için de çocukların haklarını, mahremiyetlerini gözetmeden yapılan çekimler, paylaşımlar ile doluyor sosyal medya sayfaları. Bu konu bizim de en çok tartışma yaşadığımız konulardan birisi kendi içimizde. Ben ısrarla çocukların yüzleri, özel halleri paylaşılmasın diyorum; medyacı arkadaşların da ‘abla öyle olmayınca para da gelmiyor, bir zavallı perişan çocuk yüzü yardımı kaç kat arttırıyor biliyor musun? “ diye cevaplar alıyorum.  Tabiiki hem yardım çağrısı yapabilmek hem de yaptıklarını bağışçılarına karşı delillendirmek, göstermek de önemli bir sorumluluk sivil toplum ve yardım kuruluşları için. Burada görsel, estetik sanatların kamera ve fotoğraf makinesini etik, ahlaki kuralları taşıyacak şekilde ve ustalıkla kullanabileceğini, kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Karşıdakinin özelini, mahremiyetini ihlal etmeden, ortaya sermeden de yapılan yardım çalışmaları görsellenebiliyor, bu konuda da medyacı arkadaşlarla çalışmalarımız oldu.

Yardıma ihtiyacı olan hedef kitleler, insanlar bunun hiç farkında bile olmasa, acil şartları ihtiyaçları yüzünden, ya da farkında olup çekinip söyleyememe ihtimali ile mutlaka her türlü çekim,  müdahalede onlara bilgi verilmeli ve izin istenmelidir. Bu, onların mahremiyet/ kişilik bariyerinin tekrardan inşası olarak da, başlıca yapılabilecek psikoloji destek/yardım olarak da görülmelidir. Çocuklar ve kadınlar için bu konu çok daha hassas ve başkaca güvenlik riskleri de taşıyor.

Mahremiyet meselesi de bu etik kodların içinde önemli bir yer taşıyor değil mi?

Mahremiyet olayı ayrıca çok önemli tabii. Sahada çalışırken dikkat etmesi en zor durumlardan birisi. Afet ya da ihtiyaç bölgesi, sizin hasta baktığınız odaya, çadıra bir anda doluşuveren kameralar, fotoğraf çekimleri vs. Yine afet bölgesi ölüler yaralılar, insanların hiç beklemedik anlarında beklenmedik  halleriyle ortada öyle serili olduğu durumlar. Burada gerçekten medya, basına veya yardım destek toplamaya çalışan yardım kuruluşlarına hassasiyet ve saygı açısından çok iş düşüyor.  Afet yada acil ya da kronik ihtiyaç durumları insanların kendi mahremiyetlerini kendilerinin koruyamadığı zamanlar. Ya kendilerinde değiller ya da açlık hastalık gibi çok daha temel ihtiyaçlarına odaklı durumdalar. Bir de yiyeceğe ya da ilaca, tedaviye muhtaç birisi zaten ister istemez kişisel bariyerlerini kaldırmış, kaldırmak zorunda kalmış oluyor. Sahada fotoğraf, video çekimi durumlarında onlardan izin istemek önemli ki hala insanların bu duvarını tamir ederek, onlara hatırlatarak da yardıma başlıyor olmalıyız. Çekim yapan arkadaşlarla olan bu konudaki ihtilaflarımızda ‘böyle yerlerde zaten insanlar bişey demiyorlar izin veriyorlar. Niye sorun olsun ki’ şeklinde cevaplar alıyorum. Bu durumda alıcı muhtaç pozisyondaki insanların zaten acil temel ihtiyacına ulaşabilmek için kendilerinden istenen birçok uygun, uygunsuz isteğe evet demek zorunda hissedecektir kendini. Bu muhtaçlık, alıcı/inferior pozisyon bu insanları bir çok açıdan fiziksel, cinsel taciz ve tecavüzlere açık hale getiriyor. Ki bu açıdan insani yardım sektöründe taciz, tecavüz olayları yaşandı, yaşanmakta. BM gibi büyük uluslararası yardım organizasyonlarında bile olabilen sorunlar, bu durumda bu kuruluşlar kendileri yaptırım kararları alıp, cezalandırabiliyorlar. Yine Oxfam yaşadı böyle ciddi bir sorun; kendileri olayı açığa çıkardılar ve sonrasında da tekrar yaşamamak için çalışanları ve gönüllüleri için daha katı etik, mahremiyet ilkeleri belirlemeye çalışıyorlar.

Tıptaki temel mottolardan biri “Önce zarar verme!! “ burada da çok geçerli olan bir şey. Sahada çalışan insani yardım gönüllülerinin, basın medyadan gazetecilerin bu tür riskleri hep akılda tutmak ve bu konuda hassasiyet göstermesi gerekiyor.

Aynı riskler Türkiye’den olan STK’lar, yardım kuruluşları için de geçerli, o yüzden bu tehlikeye karşı çalışanlarını, gönüllülerini eğitip, takip ve kontrollerini iyi yapmak zorundalar. Bu sebepten, tekrar vurgulamak istiyorum. Yardıma ihtiyacı olan hedef kitleler, insanlar bunun hiç farkında bile olmasa, acil şartları ihtiyaçları yüzünden, ya da farkında olup çekinip söyleyememe ihtimali ile mutlaka her türlü çekim,  müdahalede onlara bilgi verilmeli ve izin istenmelidir. Bu, onların mahremiyet/ kişilik bariyerinin tekrardan inşası olarak da, başlıca yapılabilecek psikoloji destek/yardım olarak da görülmelidir. Çocuklar ve kadınlar için bu konu çok daha hassas ve başkaca güvenlik riskleri de taşıyor. Sizin kendi faaliyetleriniz, kendi reklamınız için çektiğiniz, kimliğini, yüzünü, adresini açık eden deşifre eden sosyal medya paylaşımlarınız, çocuk organ mafyası, fuhuş tacirleri için de bir katalog görevi görebilir, görüyor. Yapacağımız üç beş kuruşluk yardım için insanların hayatını, güvenliğini tehlikeye atmamak gerekiyor kesinlikle. Tıptaki temel mottolardan biri “Önce zarar verme!! “ burada da çok geçerli olan bir şey. Sahada çalışan insani yardım gönüllülerinin, basın medyadan gazetecilerin bu tür riskleri hep akılda tutmak ve bu konuda hassasiyet göstermesi gerekiyor.

 

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend