Sosyal Medyada Neden Cinsel Saldırı Olaylarını Sıklıkla Okumaya Başladık?

Ekran-Alıntısı-10.jpg
Sosyal medyada özellikle de Twitter’da son dönemlerde okuduğumuz 5 tweetten biri kadınların uğradıkları cinsel saldırıyla ilgili. Doçent Doktor Altan Eşsizoğlu ile kadınların fiziksel olarak dokunabilecekleri biri yerine neden sosyal medyadan bunu anlatma gereği duydukları üzerine konuştuk.

Sosyal medyada özellikle de Twitter’da son dönemlerde kadınlar yaşadıkları cinsel tacizi çoğunlukla farklı isimlerle anlatmaya başladı. Hem açık hem de bir gizlenme durumu var. Bunu nasıl yorumlarsınız?

İzin verirseniz ben cinsel taciz yerine “cinsel saldırı” adlandırmasını kullanacağım. Cinsel saldırı, bir kişinin cinsel anlamda sınırlarına rızası dışında girilmesi olarak nitelendirilebilir. Gerek yaş gerekse de zihinsel sorunları nedeniyle rıza veremeyecek durumlarda ise rıza olup olmadığı aranamaz. Ergenlik öncesi dönem için kadın ve erkekler birbirlerine benzer oranlarda cinsel saldırıya uğrarken, ergenlik dönemi sonrasında kadınlar çok daha yüksek oranda cinsel saldırıya maruz kalırlar. Elbette cinsel saldırıdan çok büyük çoğunlukla erkekler sorumludur. Cinsel saldırı ruhsal anlamda, maruz kalan için, en örseleyici deneyimlerden birisidir. Örselenmeye uğrayan kişi, onarılma gereksinimi duyar. Böyle örseleyici bir deneyime maruz kalmış, kadın ya da erkek olsun, temel gereksinimlerinden birisi, onarılmak adına, “başına getirilenin” ötekiler tarafından bilinmesidir. Mağdur, kendisini aynalayabilecek “iyi ötekilerin” ortaya çıkmasını sağlamak ve adaletin yerini bulmasını sağlamak adına “başına getirileni” söze ya da yazıya dökmeye başlayabilir.    

Gerek cinsel saldırılara zemin hazırlayan zihinsel ve kültürel fonun ve sonrasında takınılan tutumun toplumsal cinsiyet rollerinden bağımsız olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Mağdurların, kendilerine deneyimletilen örselenmeyi hem açık olarak anlatma hem de kimliklerini gizleme tutumu toplumsal cinsiyet parantezinde tartışılması gerekir. Kadınlar, genel olarak, böylesi deneyimlerini paylaşmaları durumunda “başlarına neler gelebileceğini” bilecek kadar yeterli deneyime sahiptirler. Olayın ayrıntılarına girilip suçlanacağını, suçlanmasına veya sorumlu tutulmasına, erkek mağdurlardan farklı olarak, sadece kadın cinsiyetine sahip olmasının yeteceğini, sürecin tekrarlayıcı bir şekilde örselenmenin ruhsal etkilerini katmerlendireceğini bilirler ya da sezerler.   

“Örselenmeye uğrayan kişi, onarılma gereksinimi duyar” dediniz. Fiziki yani karşısındaki birine anlatarak da onarılma mümkün değil mi? Neden sosyal medya? Yaşadıklarını anlattığı insanlarla tanışmamış olma ihtimalinin bunda etkisi var mı?

Örselenmeye uğrayan kişinin mutlak surette fiziksel olarak dokunabileceği uzaklıkta olan birisine anlatması gerektiğini düşünüyorum. Anlattıklarının belgelenmesi de onarılma da önemli bir yer tutacaktır. Bu anlamda tam tersine sosyal medya üzerinden paylaşımın zaman zaman olayın örseleyici etkisini arttırabileceğini söyleyebilirim. Paylaşımdan sonra ifade ettiğim olumsuz içerikli ve destekleyici olmayan, aksine mağduru sorumlu tutan ve suçlayan tepkilerle karşılaşacağı için bundan olumsuz etkilenecektir. Mağdurun denetimsiz ve kendisini güvende hissedebileceği, örselenmiş kişilere yaklaşım konusunda eğitimli kişilerle paylaşımda bulunması önemli.

Ancak bu söylediklerim kesinlikle kendisini sosyal medyada ortaya koymaması gerekir anlamına gelmiyor. Sosyal medyada paylaşım kendisi dışındaki kişileri de paylaşım yapmaya yüreklendirecek ve toplumun bu konuda duyarlılık kazanmasına katkıda bulunacaktır.

Sosyal medyada bu tür paylaşımları okuyan kullanıcılar nasıl etkileniyordur?

Olaydan haberdar olanların nasıl etkilendiğini ve tepki verdiğini sanırım birkaç başlıkta ele almak gerekiyor. Yine izin verirseniz ben burada erkek ve kadın adlandırmaları yerine erkeksi ve kadınsı sözcüklerini tercih edeceğim. Bu tür paylaşımların sosyal medya kullanıcıları tarafından fazlasıyla ilgi gördüğü gözlenen bir durum. Burada nasıl etkilenildiğinden çok nasıl tepkiler verildiğini ele almanın daha uygun olabileceğini düşünüyorum. Daha çok erkekler tarafından sergilenen erkeksi tutum olayın abartıldığı, olaydan tek sorumlu tutulacak kişinin fail olmayacağı, mağdurunda sorumluluğunun bulunduğu, zaman zaman daha acımasız bir şekilde olaydan sadece mağdurun sorumlu olduğu şeklindedir. Erkeksi tutumun içerisinde aynı zamanda gerçekleştiği söylenmiş ancak daha sonra olmayabileceği ortaya çıkmış örnekleri hatırlatarak tüm bu tür paylaşımları aynı kefeye sokmak şeklindedir. İşin daha da acıklısı cinsel saldırıya uğradığını açıklama cesareti göstermiş mağdurlara olayı ele alması gereken yargı, sağlık ve ilgisi olabilecek diğer alanlarda çalışanların daha çok erkeksi tutum sergilemesidir. Kimi durumlarda kadın cinsiyetine sahip olanların da bu erkeksi tutumu benimsediklerini görebiliyoruz. Erkeksi tutumun diğer örnekleri de inanmama, hafife alma ve alay etmedir.

Büyük oranda kadınlar tarafından sergilenen kadınsı tutum, bireysel tarihlerinden de deneyimledikleri üzere, olayın gerçekleşmiş olduğunu sezme, bilme ve anlama şeklindedir. Özellikle tüm politik yaklaşımları yatay kesecek şekilde örgütlenmeyi başarabilen kadın hareketleri üzerinden, cinsel saldırı mağdurları ile dayanışma, “yan yana” durma artık günümüzde sıkça şahit olduğumuz bir pozisyon alma biçimidir.     

Sosyal medyada yapılan bu paylaşımlar çoğunlukla haberleştiriliyor da. Haberleştirilirken hem olayı yaşayan hem de okuyucu açısından travmaları yeniden doğurmamak adına neye dikkat edilmeli?

Haberleri okuyan ya da izleyenlerde, mağdura benzer bir etkilenme ortaya çıktığını düşünmüyorum. Ancak medya organlarının olayla ilgili haberi verirken, mağdurun başına getirilenin mağdurla ilgili olduğunu açıkça ya da örtük bir şekilde ima eden erkeksi dilden uzak durması gerekmektedir. Örneğin mağdurun alkollü olduğu, “uygunsuz bir saatte” veya “gecenin bir vakti” sokakta olduğu, ıssız bir yerde tek başına gezindiği, “uygun olmayacak kıyafetler” giydiği, “tahrik edici” davranışlar sergilediği ya da sözler sarf ettiği, bar, meyhane gibi “uygunsuz mekânlarda” bulunduğu, zaten bakire olmadığı gibi örselenilen olayla ilgili olmadığı açık bilgilere yer vermemelidir. Olayla ilgili canlandırma ya da erotize edilmiş görsel materyal kullanmamalıdır. Her ne kadar toplumsal bir tutumu yaratma ile ilgili etkisini çok fazla bulmasam da genel olarak medyanın, zaten var olan bir tutumu yeniden üretmekteki etkisinin devasa olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla medya organlarının bu tür olayları ele alış biçiminin kadınları daha “sinmiş” erkekleri ise daha saldırganlaşmış hale getirebileceğini bilmemiz gerekiyor.    

Bir psikolog ile yaptığım söyleşide, “Gerçek yaşamda yalnız olduğunu düşündüğü için sosyal medya üzerinden mağduriyetini duyurmak isteyen birey, orada da yardım arayışına yanıt bulamadığında travma sonrası etkiler daha yoğun bir şekilde hissedilebiliyor” demişti. Bununla başa çıkmanın yolu nedir?

Öncelikle saptamanın yerinde olduğunu düşünüyorum. Örselenmeler ile ilgili genel geçer bilgilerimizi tekrar eden bir saptama. Yalnızlaşmanın yarattığı olumsuz etkilerden kaçınmanın yegane çıkar yolu elbette mağduru aynalayacak, anladığını hissettirecek, mağdur ile dayanışarak “yan yana” duracak ötekilerin ortaya çıkmasını sağlamaktır. Her ne kadar her sorunun çözümü eğitim gibi görülse de bu görüşe pek katılmadığımı daha ötesine giderek eğitimin mağdurla olan ilişkiyi bozabildiğini bile söyleyebilirim. Eğer çözüm eğitimde aranacaksa, toplumsal cinsiyet rollerini gerektiği gibi ve var olan eleştirel bir şekilde alan, cinsiyetçi ifadelerden arındırılmış, bu tür cinsiyetçi ifadelere de eleştirel yaklaşan bir içerik ve eğiticilere ihtiyaç bulunmaktadır.

Mağdurlar ile vakit kaybetmeksizin dayanışmayı sağlayacak örgütlenmelerin temas etmesi en çıkar yol olarak görünmektedir. Bu örgütlenmelerin cinsiyet ve toplumsal cinsiyeti göz önünde bulunduran uygulamaları sağlayacak multidisipliner yaklaşıma sahip olması önemli görünmektedir. Bu bağlamda içerisinde hukuki, bedensel sağlık ve ruhsal sağlık ve şu anda aklıma gelmeyen alanlarla ilgili danışmanlığı barındırmalıdır.    

Burada sivil toplumun üzerine düşen nedir?

Ben de burada tam olarak sivil toplum örgütlenmelerini ya da kurumsal bir örgütlenme olmasa dahi platform ya da hareketleri kastediyorum. Sivil toplumun esas hareket alanı, devlet denilen mekanizmanın yeterli müdahale hızını sağlayamadığı ve/veya müdahalesinin sağlıksız olduğu noktadır. Dolayısıyla her iki faktörü de göz önüne aldığımızda sivil topluma bu konuda çok önemli görevler düşmektedir. Diğer yandan bu örgütlenmelerin devlet mekanizmasını yeterince hızlı ve sağlıklı hareket etmeye zorlayıcı yanı da olmalıdır diye düşünüyorum.

İlginizi çekebilir: Sosyal Medyada Bireysel Adalet Arayışı İnsan Psikolojisini Nasıl Etkiliyor?

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend