Kuşların Azalmasının Başlıca Sebebi; İnsan Faktörü ve Yapılaşma

Ekran-Alıntısı-26.jpg
Doğa Derneği’nin düzenlediği 19. Kuş Konferansı bu yıl Çamlıyayla Belediyesi (Mersin) ev sahipliğinde ve Kızılkaya Yenidünya Derneği ortaklığında 17-22 Mayıs tarihlerinde gerçekleşti. Konferansta kuş ve diğer hayvanların neslinin tehlike altında olmasının başlıca sebepleri arasında insan faktörü olduğuna dikkat çekilerek; yapılaşma/yasadışı yapılaşma, yasadışı avlanma, endüstri sonrası kullanılan kimyasal atıklar ve antibiyotik gibi hayvanlara kullanılan tıbbi ilaçların başlıca nedenler arasında olduğu vurgulandı.    

Konferansın ilk iki gününde Türkiye’nin pek çok farklı yerinden gelen kuş gözlemcisi, akademisyen ve kuş bilimcileri araştırma ve deneyimlerini paylaşırken; diğer günler Kızılkaya, Çamlıyayla ve Göksu Deltası’nda kuş gözlemleri yaptı. Konferansta kuş ve diğer hayvanların neslinin tehlike altında olmasının başlıca sebepleri arasında insan faktörü olduğuna dikkat çekilerek; yapılaşma/yasadışı yapılaşma, yasadışı avlanma, endüstri sonrası kullanılan kimyasal atıklar ve antibiyotik gibi hayvanlara kullanılan tıbbi ilaçların başlıca nedenler arasında olduğu vurgulandı.  

Konferansa katılan Çamlıyayla Belediye Başkanı İsmail Tepebağlı bölgenin doğasına dikkat çekerek yüzde 10 yapılaşmaya müsaade edildiğini ifade etti. Çamlıyayla’nın Türkiye’nin çok ender yerleşim bölgelerinden bir tanesi olduğunu belirten Tepebağlı, “Gördüğünüz gibi bir dönüme bir konut ve yüzde 10 yapılaşmamız var. Yani iki kattan yüksek ev yok ve her evimizin etrafında belirli bir yeşil alan bıraktık. Yayla kültürünün bir geleneği olarak devam ettiriyoruz ama biz aynı zamanda bir ilçeyiz. İlçe konumundaki Türkiye’nin en büyük yaylasıyız. Sizler de görmüşsünüzdür trafik ışığımız dahi yok, sakin bir yerdir burası.” dedi.

“Kuşların Korunmaması Ağaçları da Etkiliyor”

Konferans ve kuş gözlemleri sırasında kuşların korunması için bölge habitatının da korunmasının önemi vurgulanırken aynı şekilde bölge habitatının korunmasında da kuşların korunmasının önemli olduğu dile getirildi. Çamlıyayla bölgesinde kuş gözlemleri yapan Tayyar Aytekin çalıkuşunun ağaçlar üzerindeki etkisini şöyle anlattı; “Çalıkuşuna, ladin ve çam ağaçlarında çok sık rastlanıyor, bu türün en büyük faydası ağaçlardaki küçük haşere, böcek ve kurtları yiyerek onları hastalıklara karşı korumasıdır. Bu tür, çocukluğumda yaşadığım yerde çok fazla vardı ve ben hiç kuruyan bir ladin ağacı görmemiştim. Ama 3-4 yıldır ormanın yarısı kuruyor, Orman İşletmesi bu ağaçları kestiriyor. İçinden larvalar, ağacı kurutan kurtçuklar çıkıyor. Bu kuşlar şimdi o köyde neredeyse yok denecek kadar az sayıdalar. Ağaçlardaki hastalıkların büyük orandaki sebebi bu kuşların yok edilmiş olmasıdır. Yine okulumuzun 2 metre ötesinde yuvası vardı, öğrencilerimle birlikte pencereden seyredip fotoğraflıyorduk, saniyede birkaç tane böcek getiriyor. Bu kuşlar bu böcekleri yemese demek ki hiçbir meyve sebze olamayacak.”  

Doğa Derneği Tür Koruma ve Çukurova Bölge Sorumlusu Turan Çetin konuşmasına bir kuş gözlemi sırasında hayatını kaybeden Türkiye’deki ilk kuş gözlemcilerinden biri olan Fazilet Üker’i anarak başladı. Çetin,  Çamlıyayla ve Mersin’in Türkiye doğası için önemli yer tuttuğunu, diğer yerlerden farklı olarak deniz seviyesinden yüksek dağ seviyesine en hızlı geçişin yapıldığı ender noktalardan bir tanesi olduğunu, bunun da bölgede bitki ve tür çeşitliği meydana getirdiğini vurguladı. Bölgede 300’e yakın endemik (bir bitki türünün o bölgeye ait olması) bitki olduğunu kaydetti. Bölgedeki göçer kültürün bölge habitatının korunması ve sürdürülmesi üzerindeki önemine değinen Çetin, hayvancılıkla uğraşan göçer Yörüklerin sadece yılda iki defa değil; aynı zamanda her mevsim olmak üzere bir yılda dört defa konarak göç eden ailelerin de olduğunu belirterek, “Göçerler bu bölgenin doğasında çok önemli bir kilit taşı konumundalar. Bu bölgede doğal ot obur hayvanlar (insanlar tarafından istila edilmeden önce doğada özgür gezen yabani hayvanlar; keçi vs) nerdeyse tükendi. Bu nedenle orman çok sıklaşıyor. Bölgedeki göçebeler ise keçileriyle, hayvanlarıyla göçerken dengeyi sağlıyor, keçi göçerken orman arasında boşluklar bırakabiliyor. Bu da yırtıcı kuşlarımızın avlanması sırasında boşluklardan yararlanmasına sebep oluyor. Ama göçebelerde hayvan öldüğü zaman yemezler, doğaya bırakırlar. Önce hastalandığında çok fazla kimyasal ilaç verirler. Ölmemesi için bütün dozu kullanır. Ölünce de doğada bırakır. Küçük Akbaba da gelip bunu yiyor. Böbrek yetmezliğinden, zehirlenmeden dolayı ölüyor. Bunu yiyen tilki, çakal, kurt ölmeye devam ediyor. Diğer yandan gençlerimiz de gördüklerinde bilinçsizce vuruyorlar. Ayrıca bu bölge yerleşim yeri olduğu için çok fazla orta gerilim hattı var. Teller birbirine kanat mesafesinden kısa olduğu için kuşları çarpma ihtimali var. Biz de Doğa Derneği olarak göçün yoğun olduğu ilkbahar ve sonbahar aylarında göç yolları üzerinde izole olmamış orta gerilim hattını yürüme yöntemiyle kontrol ediyoruz.” diye konuştu.

MAK’dan Nesli Tehlike Altındaki Kuşlar İçin Av İzni 

Doğa Derneği’yle birlikte 27 kurum ortak bir deklarasyon yayınlayarak nesli dünya ölçeğinde tehlike altında olan “elmabaş patka” ve “üveyik” kuşlarının avının tamamen yasaklanmasını talep etmişti. Konferansta da sıklıkla dile getirilip imza kampanyasına ve konuyla ilgili diğer çalışmalara destek çağrısında bulunuldu. Doğa Derneği üveyiklerin neslinin dünya ölçeğinde yüzde 78 azaldığını, elmabaş patkanın ise son 20 yılda yüzde 50 oranında azaldığını hatırlatarak komisyondan çıkacak kararın önemli olduğunu vurguladı. Ancak 23 Mayıs Perşembe günü toplanan Merkez Av Komisyonu (MAK) nesli tehlike altında olan bu türlerin avlanmasına izin verdi. Küresel ölçekte “Kırmızı Liste” türleri içerisinde bulunan üveyik ve elmabaş patkanın avlanmasına izin verilen toplantı kararları, doğa koruma kurumları, doğa severler ve hayvan hakları savunucuları tarafından tepkiyle karşılandı.

Bir Üveyik Vakası

Evcil ve doğadaki vahşi kuşların bakım, tedavi ve rehabilitasyonlarının yapıldığı Simurg Kuş Yuvası Derneği de nesli tehlike altında olan türler konusuna dikkat çekerek Eylül 2016 tarihinde kendilerine ulaştırılan üveyik vakası üzerinden türün hala avlanıyor olmasını şöyle eleştirdi: “Bize ulaştırılan bir üveyik vardı, adı Pekmezdi. 2016 Eylül ayında öksüz kalıp soğuktan üşürken pekmez kazanının yanındaki ateşe sokulunca insanlar tarafından bulunmuş. Bulan kişiler ‘anasını vurdular bunun’ demişti. Ne yazık ki av sezonu açıldığında bu hayvanlar hala üreme döneminde oluyor. Avcılar tarafından vurulan yetişkinlerle birlikte yavrular da ölüyor. Pekmez bize ulaştırıldığında soğuğa ve açlığa karşı bakteri ve enfeksiyon kapmıştı. Tedavi süreci tamamlanırken kış ortasına girdiğimiz için göç dönemini kaçırdı. Mayıs 2017’de İz Tv’nin de katıldığı bir belgesel çekimiyle birlikte doğaya döndü. “

Simurg Kuş Yuvası Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Alaz Uslu derneğin kurulmasında, gördüğü işkence sonrası geçirdiği ameliyat nedeniyle hayatını kaybeden papağan Bahtiyar’ın da önemli etkisi olduğunu belirterek, “Simurg Kuş Yuvası benim aklımda çocukluk yıllarımdan beri bir tasarı olarak hep vardı. Ocak 2018 tarihinde Simurg Kuş Yuvası sosyal medya üzerinden yayına başladı. İşkence gören Afrika papağanı Bahtiyar bizi derinden yaraladı. Bu hayvanın gördüğü ilk işkence bu değil, daha önce de işkenceler görüyordu. Derneğimizin kurucu üyelerinden Hüseyin Volkan Kalay’la birlikte daha ameliyata girmeden kapsamlı bir dilekçe yazıp Doğa Koruma Milli Parklara, Orman Müdürlüğü’ne, Tarım ve Orman Bakanlığı’na verdik. Biz özellikle Bahtiyar ameliyata girmeden psikolojisinin düzeltilmesi gerektiğini vurguladık. Bunun için de en uygun yer derneğimizdi. Burada kendi türünden hayvanlar vardı. Önce rehabilitasyon sürecini tamamlayıp öyle ameliyata girmeliydi. Bahtiyar ameliyattan çıkamadı, O’nu kaybettikten sonra biz dernek olma ve kuşlar için daha sıkı çalışma kararı aldık. ” diye konuştu. Dernek olarak yardıma muhtaç kuşların tedavi ve rehabilitasyonlarını yaptıklarını belirten Uslu, “Çalışma prensibimizde önce göç ve üreme dönemleri diye kritik bir süreç var; üreme döneminde yardıma muhtaç öksüz yavru kuşlar bulunuyor. Ebabil, bülbül, bıldırcın gibi hayvanlar göçten geldikleri zaman göç yorgunu oluyorlar, önündeki hiçbir şeyi görmeden uçuyorlar, karşılarına bina da çıkıyor, cam da çıkıyor. Bu şekilde bir yere çarpıp yaralanabiliyorlar veya sadece yorgun düşüp yardıma muhtaç hale gelebiliyorlar. Bu kuşları iyileştirdikten sonra yavruları büyütüp, uygun ortamlarda doğaya hazırlayıp salıyoruz.” şeklinde konuştu.

Geçiş Coğrafyasının Önemi…

Doğa Derneği Koruma Programı Koordinatörü Itri Levent Erkol Anadolu’nun bir geçiş coğrafyası olması açısından önemli olduğunu vurgulayarak, “Hem balıklar bakımından, hem kuşlar bakımından hem de karasal bakımdan çok kıymetli bir coğrafyada yaşıyoruz. Bir ucu İspanya-Atlantik kıyılarına, bir ucu Hazar Denizi’ne bir ucu ise Kızıldeniz’e dayanan çok farklı ve zengin bitki topluluklarının bir araya geldiği bir coğrafya burası. Bu durum tür çeşitliliğinin altında yatan en önemli sebeplerden bir tanesidir. Bu göç yollarının en başında leylekler yer alıyor. Özellikle göç döneminde hem İstanbul Boğazı’nda, hem de Büyükçekmece Havzası’ndan dünya leylek popülasyonunun nerdeyse yüzde doksanı Avrupa’ya ya da Afrika’ya göç ediyor. Bir diğer tür Yelkovan; İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından neredeyse tamamı özellikle şubat-mart aylarında göç ediyorlar. Kuşlar boğazlar sistemini çok etkin bir şekilde kullanıyorlar. Küçük Orman Kartalı dünya popülasyonunun tamamına yakını İstanbul Boğazı’ndan göç ediyor, aynı zamanda bu bölgede uyuma-dinlenme bölgeleri var, bu açıdan da çok kıymetli, korunması gereken bir bölge. Son olarak küçük akbaba dediğimiz türün de tamamı Türkiye üzerinden göç ediyor. ” dedi. Doğa Derneği olarak küçük akbabalar üzerinde senelerdir çalıştıklarını hatırlatan Erkol, “Beypazarı bölgesi bu tür için doğal yaşam alanı olarak İspanya ile beraber en büyük üreme popülasyonuna sahip. Bu alan ciddi anlamda yoğun, kuş gözlemi açısından güzel bir şey bu tabi, gittiğiniz zaman mutlaka kuş gözlemleyebiliyorsunuz. Ama bir taraftan da burada bir zehirlenme vakası olursa popülasyonun çok büyük bir kısmını kaybedebileceğimiz anlamına geliyor. Bu nedenle bölgede yapılan koruma çalışmaları çok önemli. Akbabalar leşçil beslenen bir tür, endüstriyel hayvancılığa geçtiğimizden beri dünyada şu an leş miktarı düşmekle beraber doğada ulaşabildikleri leş miktarının tamamında da ciddi derecede antibiyotik mevcut.” diye konuştu.

“Bolkar Dağları Yörüklere Emanet”

Kızılkaya Yenidünya Derneği’nden Oktay Armutoğlu Doğa Derneği ile beraber yürüttükleri “Bolkar Dağları Yörüklere Emanet” projesini anlatarak bölgede kurdukları samimi ve sıcak ekolojik yaşam biçimini paylaştı: “Biz Kızılkaya’da (Mersin) daha ekolojik bir yaşam modeli geliştirmeye çalıştık. Ama doğaya veya ekolojiye çok uzak olduğumuzu görmeye başladık. ‘Ne yapabiliriz?’ diye düşünürken Turan Hocamla (Turan Çetin) tanıştık, bölgede pek çok hayvanı gözlemleme şansımız oluyordu. Kuşlara ise bu kadar yakın değildik. Mesela biz bütün yırtıcı kuşlara ‘avcı kuş’ deriz. Fakat şu an ben Yılan Kartalı, Küçük Akbaba gibi türleri öğrenmeye başladım. Doğa Derneği’yle beraber ‘Bolkar Dağları Göçer Yörüklere emanet’ diye bir proje geliştirdik, Yörükler burada ekosistemle bütünleşmiş ve harmanlanmış durumda. Bu insanlar yüzyıllardır ovaya inip yazın Bolkar Dağlarına çıkıyor ve birçok göçebe göç yolu olarak yaşadığımız Kızılkaya Köyü yolunu kullanıyorlar. Fakat hayvanlarla en iyi iletişim ve etkiyi sağlayan Yörükler olmasına rağmen; biz gördük ki kuşlar ve diğer hayvanlara en büyük zararı veren de yine Yörükler. Çünkü ateş ediyorlar, ağır dozda ilaç almış ölü hayvanlarını doğaya bırakıyorlar. Bir de burada gördük; çadırlarının önlerinde kafeste keklik beslemek çok yaygın bir hobileri. Yine sincap beslemek çok yaygın. Ben bunu yaklaşık 25 yıl boyunca çok normal karşılıyordum.”

Gediz Deltası’nda Yeni Bir Tür: Pufla

Doğa Derneği Gediz Deltası kampanyası sorumlusu Eyüp Fatih Şimşek,  deltanın 2 milyon yıl yaşında olduğunu belirterek Gediz Deltası ve İzmir bağının önemine vurgu yaptı. Kentin tarımında ve limanın oluşumunda deltanın etkili olduğunu ifade etti. İzmir’le deltanın bağının yıllar geçtikçe koparıldığını dile getiren Şimşek, “Deltaya organize sanayi yapılmış, insanlara oranın bataklık olduğunu söylemişler, kuş cenneti yerine; çok uzak orda kuş mu var, kuşlar daha da kuzeyde gibi argümanlar var. Yöneticiler İzmir’in algısıyla oynamış, İzmir’in belleğinde Gediz yok. Gediz Delta’sının 5 önemli özelliği var;

  1. İzmir gibi bir metropolün yanında olması, böyle sulak alanlar dünyada çok az.
  2. UNESCO’nun Dünya Doğa Mirası adayı, 4 kriterin tamamı mevcut.
  3. Flamingo dünya nüfusunun yüzde onu burada yaşamaktadır, nesli küresel ölçekte tehlike altında olan tepeli pelikan, Akdeniz foku ve caretta caretta deniz kaplumbağasının birlikte yaşadığı tek yer.
  4. Tüm Ege Denizi’ndeki en önemli balık yavrulama ve beslenme alanlarından biridir ve Türkiye’deki tuz üretiminin üçte biri burada gerçekleşmektedir.
  5. Ulusal ve uluslararası yasalarla korunmasına rağmen Körfez Geçiş Otobanı Projesi nedeniyle en çok tehlike altındaki 422 kuş alanı arasında yer almaktadır.”  

Türkiye’de yer alan 486 kuş türünün 296’sının Gediz Deltası’nda gözlemlenebildiğinin altını çizen Şimşek en son buldukları yeni bir tür olan ve dünyada “Nesli tehlikeye düşebilir” kategorisinde yer alan pufla kuşu ile birlikte tür sayısının 297’ye ulaştığını açıkladı. Bu türlerin 8’inin nesli tükenmekte olan kuşlardan olduğunu, yüzden fazla türün de alanda ürediğine dikkat çekti.

Pek çok kuş ve hayvan türü için önemli bir yeri olan Gediz Deltası’nın yapılaşmaya açılması karşısında mücadeleye devam edeceklerini dile getirerek deltada düzenli olarak kuş sayımı yaptıklarını belirtti.   Şimşek, Doğa Derneği olarak Çiğli ve Balçova ilçelerini bir Körfez Geçiş Projesi (540 ayaklı, flamingoların yolu üzerinde yer alan bir köprü) ile birleştirmeyi hedefleyen ÇED olumlu kararını 85 sivil vatandaş, EGEÇEP ve TMMOB ile birlikte iptal ettirdiklerini ve bu kararın da takibini yaptıklarını söyledi.

Bölgenin bazı alanlarının sit alanına alınmayıp yapılaşmaya açılmasının sakıncalarına değinen Şimşek alanın güneyinde kuşların beslendiklerini, akşamları da uyumak için daha güvenli buldukları kuzeye geçtiklerini gözlemlediklerini ifade ederek şunları aktardı: “Yani bir tarafa kuşların mutfağı; diğer tarafa da yatak odası diyebiliriz. İşte kuşların bu mutfaklarını yapılaşmaya açmak istediler. Bir dava süreci başlattık, bölgede toprak yoldan oluşan bir sınır var. Toprak yolun bir tarafı yapılaşmaya açılmış, bir tarafı açılmamış. Alana bilirkişi geldi; biz de ekip olarak oradayız, durumu anlatırken ayak bastığımız yerin bir tarafı yapılaşmaya açılan yerdeyken diğer tarafı sit alanı. Tam o sırada flamingoların geçiş sürecine denk geldik. Çizilen sınırın ekolojik bir sınır olmadığını tekrarladık. Bu ikinci davayı da kazandık. Ancak bölge üzerinde yapılaşmaya açılması için sürekli bir baskı var, biz takipçisiyiz ama sizlerden de destek olmanızı bekliyoruz.”

“Deniz Kuşları Ağır Tehdit Altında

ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Erdemli Kampüsü öğretim üyesi Korhan Özkan, Doğu Akdeniz’in yok olan deniz kuşlarını anlatarak ada martısının dünya ölçeğinde değil ama bu bölge için durumunun kritikliğine vurgu yaptı, deniz kuşlarının korunması için yönetim planının iyi yapılmadığını ve bölgenin insan baskısı altında olduğunu belirtti. Ekosistemin etkileşimlerini anlamaya çalıştıklarını bunun için izleme-gözlem yapmanın önemine işaret eden Özkan, “Ne yazık ki ülke olarak bu konuda çok zayıfız. Koruma çalışmaları yaparak 4-5 yıldır bölgemizde ada martısını izliyoruz. Bu tür özel, Akdeniz endemiğine ait. Türkiye’de tam kaç çift olduğunu bilmiyoruz ama az sayıda 50-70 çift civarlarında olduğunu biliyoruz. Bizim bölgemizde alan kaybediyor, giderek çekiliyor. 1960-70’lerde çok önemli bir türdü, 600-700’lere düştü sayıları. Çok büyük bir koruma odağı oluştu üzerinde, çünkü yok olmak üzerelerdi. Sonra İspanya’daki 2 ada martısı kolonisi geri geldi. Birçok sebepten koloni kendine geldi, 20 bin çiftlere yükseldi. Uluslararası koruma organizasyonları kategoriyi düşürdü. Ama bizim canlılarımız dünyadan yok olmasa bile coğrafyasından yok olabiliyor.” diye konuştu. İspanya’da kalmış bir türün ekolojik değerinin tüm Akdeniz’deki sağlıklı popülasyonun ekolojik değeriyle aynı olmadığını vurgulayan Özkan, “Ve ne yazık ki gördüğümüz durum şu; evet İspanya’da durum iyi, ancak Yunanistan popülasyonu da bizimki gibi ciddi azalma yaşıyor. Kıbrıs da böyle. Alan daralması var. Canlı büyük oranda yaşadığı habitatı kaybetmeye başlıyor. Burada bir yok oluş süreci yaşıyoruz şu an. Tepeli karabatak var yine bölgede, bundan da 4 koloni tespit edebildik. Hemen hemen 10 ile 20 çift olduklarını tahmin ediyoruz. Bu 4 koloni de yine son derece az bir tür. Bunun dışında bölgede Haziran ayında 2 tane boz yelkovan türüne rastladık. Ada martısı Doğu Akdeniz’de (Antalya’dan doğuya doğru) sadece tek bir kolonisi var, 10 çift kalmış durumda. 2016’dan beri izliyoruz. Bazı seneler üremesi iyi geçiyor ama bazı seneler çok sayıda yavru ve erkek üye ölümü gözlüyoruz. Dolayısıyla durumu bıçak sırtında. Adalar üzerinde de yoğun insan baskısı var, ne zaman gitsek balıkçılar orada.” dedi. 

Doğu Akdeniz sahilinde deniz seferi yaparak tüm adaları incelediklerini belirten Özkan,  “Bu alanları korumak çok boyutlu, uzun dönemli, uzun eğitimli politikalar olmalı. Sulak alanların hidrolojisini iyi korumalıyız, uzun dönemde kıyı alanlarında mavi tampon bölgeler bırakmalıyız. Kısa dönemde de bir şeyler yapabiliriz: bakanlıktan iznini çıkarttığımız bir projemiz var, yapay yüzer adalar yapıp buraları koruma alanı ilan ederek Sumrular ile kıyı kuşlarının üremesini bir miktar desteklemeyi planlıyoruz. Sulak alanlarımız yerel yönetimler tarafından yönetilmiyor, bir tarım alanı olarak gözüküyor. Bu tür faaliyetlerde yerel yönetimlerin ve merkezi otoritenin habitat restorasyon çalışmalarına odağını çekmek uzun dönemde planımız.” şeklinde konuştu.

Konferansın en küçük katılımcılarından Ada Ulaş Karan aynı zamanda kuşlar hakkında oldukça bilgili. Henüz 12 yaşındaki Karan 6 yıldır kuş gözlemciliği yapıp onların fotoğraflarını çekiyor. Bugüne kadar kuş fotoğraflarından oluşan 2 sergi de açan Karan büyüdüğünde ornitolog (Kuş Bilimci) olmak istediğini belirterek şunları söyledi: “Babam kuş fotoğrafları çekiyordu. Orada kuşlarla ilgili siteleri öğrendik. Yaklaşık 6 yıldır kuş fotoğrafçılığı ve gözlemciliği yapıyorum. Şimdiye kadar 301 kuş türü fotoğrafladım. Adana’da yaşıyorum, türlerin çoğunluğu bu bölgeden. Diğerleri Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden yer alıyor. Adana’da görüntülediğim ak çaylak kuşu en sevdiklerimdendir. Geçen sene ve bu sene Vakıfbank Ortaokulu’nda çektiğim kuş fotoğraflarından oluşan kişisel sergimi açtım. Bu yılki sergide bir yılda çektiğim 63 fotoğrafımla katıldım ama geçen yılki sergimde kuş gözlemciliğine başladığımdan beri çektiğim 60 fotoğrafla yer aldım. Bu yüzden benim için ilk sergimde daha iyi fotoğraflarım vardı.”

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend