İnsan Hakları Muktesebatına Katkı…

IMG-20180716-WA0011-e1531778314903.jpg
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı araştırma görevlisi Emre Berber ile yeni çıkan kitabı ‘İnsan Haklarının Yükü’nden hareketle insan hakları alanındaki durumu konuştuk. 

İnsan hakları alanıyla  ne zaman ve nasıl tanıştınız?

İnsan hakları alanıyla gerçek anlamda tanışmam üniversite yıllarında oldu. 2010 yılında yayımlanan bir genelgeyle üniversitelerde başörtüsü yasağı gevşemeye başlamıştı. Buna karşın Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsüne başörtüsüyle girmek halen mümkün değildi. Öğrenciler olarak bu hukuka aykırı yasağı aşmak için çözüm önerileri geliştirmeye çalışıyorduk. Bu dönemde başörtüsü sorunuyla ilgili hukuki destek alabilmek için faaliyetlerinden haberdar olduğumuz İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneğine yani Mazlumder’e başvuruda bulunduk. 2010 yılındaki başvurumuz ve dernekten gelen destekle başlayan tanışıklığımız aşamalar içinde gelişim gösterdi. Benim için önce gönüllülük, sonra üyelik, sonra derneğin Ankara Şubesi Yönetim Kurulu üyeliği ve ardından Ankara Şubesi Başkan Yardımcılığı ve Genel Yönetim Kurulu üyeliğine kadar ilerleyen sürecin kapısını açtı. Yaklaşık 7 yıl boyunca Mazlumder’de faaliyetlerde bulundum. 2017 yılında, özellikle Cizre raporundan sonra gelişen süreçte, Mazlumder’in içindeki hükümete yakın kanatla benim de içinde bulunduğum bağımsız kanat arasındaki gerilim yönetilemez hale geldi. Bu gerilimden bir ayrılık ve bölünme süreci gelişti. Bu süreçte iki tarafın da katıldığı tek seçimin yapıldığı Ankara Şubesi Genel Kuruluna başkan adayı olarak katıldım. Ne yazık ki seçimi kaybettik. Yaşananların ardından Mazlumder’den ayrılanların öncülüğünde Hak İnisiyatifi isimli yeni bir dernek kurduk. Bir yılı aşkın süredir müzakerelerimizi sürdürüyoruz. Henüz derneğin ilk genel kurulu yapılmadı. Bu gibi prosedürlerin de geride bırakılmasıyla Hak İnisiyatifinin Türkiye’deki insan hakları hareketine güçlü bir katkı yapacağını umuyorum.

İnsan hakları aktivisti olarak son  dönemde yaşanan hak  ihlallerini  nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye gerçekten ilginç ve zor günlerden geçiyor. Benim de aralarında bulunduğum 90 kuşağı için bu dönemi anlamak biraz da 12 Eylül gibi daha önceki sorunlu dönemlerle yapılan kıyaslarla mümkün oluyor. 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL ile zaten ağır aksak işleyen insan hakları rejimi resmen askıya alındı. Hem bu yeni hukuki durum hem de OHAL’in ortaya çıkarttığı atmosfer sayısız hak ihlalinin önünü açtı. İhraç KHK’ları kamu hizmetine katılma hakkını, çalışma hakkını, adil yargılanma hakkını, lekelenmeme hakkını ve daha birçok hakkı ağır bir şekilde ihlal ediyor. Kişi özgürlüğü ve güvenliği bakımından çok zor günler geçiriyoruz. Gözaltı ve tutuklama kurumları bir güvenlik tedbiri olmaktan tamamen çıkmış, adeta cezanın kendisi haline gelmiş durumda. İnsan hakları penceresinden bakıldığında bir çırpıda sayılamayacak kadar çok ihlal mevcut. Türkiye’nin en çok oy alan üçüncü partisinin eş genel başkanlarının ve 10 kadar milletvekilinin tutuklu olarak yargılanmaları ve bu yolla meclis çalışmalarından el çektirilmeleri, aynen belediyelere kayyum atanması için olduğu gibi seçme ve seçilme hakkını boşa düşürüyor.

Medyanın iktidar merkezli bir şekilde tekelleştirilmesiyle basın ve haber alma özgürlüğü fiilen kısıtlanıyor. Üstelik ihlal edilen insan hakları sadece birinci kuşak haklarla sınırlı değil. Söz gelimi grev hakkı da ağır bir ablukanın altında. OHAL bizzat cumhurbaşkanı tarafından grevlere yasak getirilmesine imkan tanımasıyla övülüyor, methediliyor. Üstelik siyasi ittifaklarla yükseltilen militarist ve nasyonalist dil bütün bir atmosferi daha da zehirliyor. Bütün bunları beraberce değerlendirdiğimizde Türkiye’nin insan hakları bakımından geriye gittiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye’nin yaşadığı olağanüstülükler insan haklarının uygulanmamasının gerekçesi haline getiriliyor. Oysa insan haklarının bu şekilde ihlal edilmesi yeni olağanüstülüklere de zemin hazırlıyor. Kısacası çok zor zamanlardayız ve ne yazık ki daha zor zamanlar da bizi bekliyor olabilir.

İnsan Haklarının Yükü kitabı yüksek lisans tezinizden ortaya çıktı değil mi? ‘Yük’ tabirinden kastınız nedir?

‘İnsan Haklarının Yükü’ bu sene On İki Levha yayınları tarafından yayınlandı. Kitap benim yüksek lisans tez çalışmamda tartıştığım sorunlardan birinin daha kapsamlı ve derinlikli ele alınmasından oluşuyor. İnsan hakları tüm dünyada nötr, tarafsız, kültürler ve ideolojiler üstü evrensel bir normatif sistem olarak görülüyor. İnsan olmanın asgari şartları olarak tanımlandığına rastlamak mümkün. Bu haklar herhangi bir devleti, toplumu ya da toplumsal kuralı yargılarken kullanılabilecek evrensel ve hakem değerler olarak anlaşılıyor. Peki gerçekten böyle mi? Yoksa insan hakları kültürel ve ideolojik bir yükle yüklü mü? Ben ikincisinin doğru olduğunu düşünüyorum. İnsan haklarının yükü derken bu hakların tarihsel merkezinden tevarüs ettiği ve gittiği her yere de beraberinde taşıdığı kültürel ve ideolojik anlam ve değerler bütününü kastediyorum. Bunların bir kısmı Batı hümanizminin doğrudan uzanımı, bir kısmı liberalizmden ve bireycilikten kaynaklanıyor. Oysa Batı’nın bireyci hümanizminin ya da liberalizmin insanlığın geldiği nihai nokta olduğunu, tüm insanlığı düzenleyebilecek kök değerler olduğunu söylemek pek mümkün değil. Kitap boyunca insan haklarının bu yükünü ayrıntılandırarak saptamaya çalışıyorum. Bu hakların tam olarak hangi açılardan ne gibi bir bagaja sahip olduğunu analiz etmeyi deniyorum.

Sizi böyle bir konuda çalışmaya iten neydi?

Benim için bu konu entelektüel bir fanteziden ibaret değil. İnsan hakları aktivisti olarak yıllardır faaliyet yürütüyorum. Raporlama faaliyetlerinde yer aldım, basın açıklamalarına katıldım, bildiriler dağıttım. Kısacası insan hakları aktivizminin neredeyse her alanını az ya da çok tecrübe ettim. Bu süreçte ihlal mağdurlarının çoğunun insan hakları söylemini kullanmadığını fark ettim. İnsanların önemli bir kısmının bu haklardan haberleri yok. Hayatı bu kategorilerle düşünmüyorlar. Haksızlıklara karşı başka kaynaklardan üretilen itirazlar geliştiriyorlar.

Bir süre sonra şunu fark ettim. Biz insan hakları aktivistleri olarak kuşkusuz bir ihlali kamusallaştırıp bu sayede ürettiğimiz toplumsal basınçla sonlandırmaya çalışıyoruz. Fakat bundan önce bir şey daha yapıyoruz. En başta, yaşanılan olayı insan hakları diline tercüme ediyoruz. Bu devletin resmen bildiği ve iyi kötü konuştuğu bir dil fakat mağdurlar ya da genel olarak toplum bu dilden haberdar değil. Yaşadıkları adaletsizlikleri bu kavram ve kurumlarla ifade etmiyorlar. Dolayısıyla bize önce yaşanılan olayı insan hakları sistemine tercümeyi etmek ve ancak bunun ardından ihlalin giderilmesine yönelik mücadele vermek düşüyor.

Türkiye’deki insan haklarının hayata geçirilme seviyesinin düşüklüğünün makul sebeplerinden biri toplumla insan hakları söyleminin bu şekilde ilişkisiz olması diye düşünüyorum. Neticede insan hakları devleti sınırlandıran normlardan oluşuyor. Devletin bu hakları kendi kendisine hakkıyla hayata geçirmesini beklemek eşyanın tabiatına aykırı. Bu hakların toplumdan devlete doğru yönelen bir talep ve mücadele mekanizmasıyla hayata geçmesi söz konusu olabilir.

Bizim toplumumuzda böyle bir talep yok mu?

Hayır, elbette var. Yani her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da devletin sınırlandırılmasına yönelik, devletin yaptığı haksızlıkların giderilmesine yönelik talepler gelişim gösteriyor. Fakat bu talepler insan hakları söylemi çerçevesinde ifadelenmiyor. Bu söylemle gerçekçi ve sağlıklı bir ilişki söz konusu değil.

Neden bu şekilde sizce?

Elbette bunun tek bir sebebinden bahsetmek mümkün değil. Kuşkusuz önemli sebeplerinden birisi neticede tüm bu kurumların ve tabii insan haklarının bizim için ithal ürün olması. Bu sebeple yerleşmesi belirli ölçüde bir zaman ve çaba istiyor olmalı. Fakat sebeplerden bir diğeri de acaba insan haklarının sahip olduğu ideolojik ve kültürel yük olabilir mi? Benim aklıma takılan soru biraz buydu. Yani bu haklar toplumumuza hitap etmiyorlar mı? Toplumun ahlak kodlarına, hukuk kodlarına, normatif dünyasına hitap etmiyor mu? Bu hak söylemi ne kadar evrensel? Hangi açılardan bizim toplumumuzla uyum sorunu yaşıyor olabilir? Bu gibi mülahazalar beni insan haklarının “yükünü” araştırmaya yöneltti.

Peki ne gibi sonuçlara ulaştınız?

Elbette burada, bir çırpıda açıklamak pek kolay değil. Fakat uluslararası literatürde de yaygınlıkla tartışılan bazı temel temalar var. Mesela hakların antroposentrik yani insan merkezli yapısı, birey merkezli yapısı, ödevler yerine haklara odaklanılması, ihlalleri yalnızca devletin düzeltebileceğine ilişkin kabul. Bütün bunlar aslında çeşitli felsefi tercihleri ifade ediyor. Bunlar sonuçta alternatifler arasından yapılmış tercihler. Bilimsel bulgular değil. Dolayısıyla hepsi tartışmaya açık. Hepsi kültürel ve ideolojik.

Biraz daha açabilir misiniz?

Şöyle söyleyeyim. İnsan haklarının yükü aslında isminden başlıyor. İçinde bulunduğumuz çağın en geniş meşruiyete ulaşmış ahlaki ve hukuki normatif sisteminden bahsediyoruz. Bu sistem aslında alışıldık dışı temellere dayanıyor. ‘İnsan’ların  “hakları” üzerine kurulu. Oysa daha önceki geniş kabule kavuşmuş normatif sistemler hem tamamen insanlar üzerine kurulu değildir ve hem de haklar yerine ödevlere odaklanır. İnsan hakları bir defa tamamen insani kaynaklıdır. Daha önceki sistemler gibi insan ötesi / aşkın bir kaynağı açıkça kabul etmez. Bunun yanında, yine tamamen insanlara yöneliktir. Doğa, nehirler, dağlar, ağaçlar ve hatta hayvanlar insan haklarının ilgisi dışındadır.

Sayılan varlıkların insan hakları kuramı çerçevesinde bir hakka sahip olması söz konusu değildir. Bu durum kuşkusuz yalnızca insanın içkin bir değere sahip olduğu ve geri kalan tüm varlıkların değerinin insandan kaynaklandığına yönelik hümanist kabulün bir sonucudur. Tam olarak bu yaklaşım bugün milyarlarca hayvanı acımasızca köleleştirmemizin ve çevreyi kendi küçük çıkarlarımız için adeta talan etmemizin arkasında yatan anlayışı temsil ediyor. Oysa daha önceki ahlaki sistemlerin hemen tamamı bütün doğayı ve varlıkları da kuşatacak şekilde yapılandırılmıştır. Sözgelimi İslami bakımdan, geri kalan tüm varlıkları da yaratan Allah olduğundan dolayı insanın bu varlıklarla kurduğu ilişkide birtakım sorumluluklara sahip olduğu vurgusu çok belirgindir. Mesela bir hadis rivayetinde bir ırmağın kenarından bile abdest alıyor olsanız suyu israf etmemeniz emredilir.

Haklarla ilgili durum nedir?

İnsan hakları, insan merkezli (antroposentrik) olmanın yanında hak temelli bir etik kurgudur. Modern döneme kadar ki etik yaklaşımların neredeyse tamamında esas olan insanın hakları değil sorumluluklarıdır. İnsana neyi yapması ya da neyi yapmaması gerektiği vazedilir. Dolayısıyla bütün geleneksel sistemler insanın geri kalan insanlara ve varlıklara karşı sorumluluklarına odaklıdır. Oysa insan hakları, insanın geri kalan insanlara karşı haklarına odaklanarak vurguyu tamamen alışıldık dışı bir yere çekiyor. Hak temelli yaklaşımın bazı sorunları var. Ben hayatı haklar üzerinden okuduğumda sizde kendi sınırlarımı görmeye başlıyorum. Yapmam gerekenlere değil bana karşı yapılmaması gerekenlere odaklanıyorum. Bu bireyci ve çatışmacı bir okuma tarzıdır. Haklar benim sizin müdahale edemeyeceğiniz kontrol alanıma yapılan müdahalelere karşı itiraz aracımdır. Oysa hayatı sorumluluklar üzerinden okuduğum takdirde size baktığımda gördüğüm başka birtakım ahlaki ödevlerdir ki bunlar beni sizinle dayanışma içerisinde olmaya davet eder. Bu vurgu farkının da çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Tam olarak bu noktada insan haklarının liberal, bireyci ve dolayısıyla kapitalist yapısı ortaya çıkıyor. Bu hakların insanın devlete karşı sahip olduğu özgürlük alanı olduğu iddiası doğrudur. Fakat birçok kez devlet ile kastedilen toplum ve tüm toplumun ortak çıkarları olarak görünüm kazanabilir. Bu gibi durumlarda bu haklar da bireyleri topluma karşı koruyan haklara dönüşmektedir. Kapitalizmin çarpık sistemi içerisindeki sistematik emek sömürüsünü meşrulaştıran en güçlü etik kurumlar hangileridir? Elbette tarihsel açıdan en çok öne çıkan insan haklarından olan mülkiyet hakkı ve sözleşme özgürlüğü. Nitekim modern insan hakları kuramının şekillenmesinde en önemli rolü üstlenmiş olan düşünür John Locke’un aynı zamanda liberalizmin de kurucularından olması boşuna değildir. Hakların oynadığı bu rol insan haklarının tüm dünyaya bir toplum görüşünü taşımasını beraberinde getirmektedir. Buna göre toplum birbiriyle çatışma halindeki atomlar olan bireylerin toplamıdır. Haklar bu çatışmada bireylerin kullanabileceği kozlardan ibarettir. Dolayısıyla bu haklar dünya çapında bireyciliği yayarak güçlendirmektedir.

Öyleyse bireyciliği ve bireyin haklara sahip olmasını olumsuz mu buluyorsunuz?

Hayır, elbette tam olarak değil. Tamamen kolektivist bir yerden konuşmuyorum. Fakat insan hakları modern kapitalizmin etik altyapısını oluşturuyor. Daha çok bundan bahsediyorum. Yani bireyin devlet karşısında olduğu gibi toplum karşısında da belirli ölçüde özgür olması kuşkusuz hayati bir gerekliliktir. Fakat insan hakları kapitalizmi besleyerek yeryüzünü sömüren küçük bir azınlığın elini rahatlatan bir işlev görüyor. Daha çok bundan bahsediyorum.Fakat sosyal ve ekonomik haklar da insan haklarından sayılıyor.

Bu haklar emekçilerin konumlarını güçlendiren bir etkiye sahip değil mi?

Elbette öyle. Fakat bütün bu hakların gelişim hikayesine bakıldığı zaman Marksizmin temel tezlerine karşı kapitalizmin vermek zorunda kaldığı cevaplar olduğunu görürsünüz. Bunlar kuşkusuz kıymetlidir. Üzerlerine eğilmek gerekir. Fakat bütün bu hakların ana omurgası yine de kapitalist sistem üzerine kuruludur. Bunu da görmezden gelmemek gerekir. Sosyal ve ekonomik haklar tarihsel ortaya çıkış koşulları itibariyle kapitalizmin sürdürülebilir kılınmasının araçları mahiyetindedir. Elbette mesele yalnızca bundan ibaret de değil. Konu hakkında daha pek çok şey söylenebilir. Batılı insan hakları anlayışının zımni bir ileri-geri diyalektiği üzerine oturduğu, bir merkez-çevre ilişkisi üzerinden anlam kazandığı açık görünüyor. Bu haklar devletler tarafından post-kolonyal faaliyetler için yaygın şekilde işlevselleştiriliyor.

Yani insan hakları emperyalizm için kullanılıyor mu diyorsunuz?

Şöyle… Türkiye’de insan hakları alanıyla dış güçlerin Türkiye’ye müdahale etmesini doğrudan eşitleme şeklinde elbette yanlış bulduğum bir algı var. Ben bunu doğrudan kabul etmiyorum. Hayır, insan hakları gerçekten gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duyduğu pek çok olumlu normu da içinde barındırıyor. Ayrıca Batı kaynaklı herhalde çoğu rapor da insan haklarını emperyalizmin bir aracı olarak kullanmak için hazırlanmıyor. Bunların ciddi ve olumlu katkıları da oluyor. Fakat bu algıda belirli ölçüde bir gerçeklik payı da var. İnsan hakları; klasik merkez-çevre ve ileri-geri retoriği üzerine doğrudan yerleşiyor. Bu uygarlaştırma misyonunu, demokratikleştirme ödevini yani “beyaz adamın yükünü” beraberinde getiriyor. Abdullahi en-Naim’in “insan hakları bağımlılığı” şeklinde bir kavramı var. İnsan hakları alanında önü çeken devletlerin diğer devletleri insan hakları üzerinden nasıl kendilerine bağımlı kıldığını analiz ediyor. Dikkate değer bir çözümleme.

Mesela hakların yalnızca devlete karşı ileri sürülebilmesi ve paradoksal olarak yalnızca devlet tarafından korunabilmesi de insan haklarının içeriğindeki devleti tanrısallaştıran felsefi ve kurumsal bir kabulden ibaret aslında. Başka mekanizmaların üretilmesi gayet mümkün. Fakat bu haliyle, insan hakları devleti sınırlandırıyor ama özellikle devletin koruma yükümlülüğü ve yatay sorumluluğu üzerinden güçlenmesini de meşrulaştırıyor. Eğer insan hakları yalnızca devlet tarafından korunabiliyorsa ve özel alanda meydana gelen müdahaleler de insan hakları ihlalleri olarak değerlendirilecekse, devletin koruma faaliyetini yerine getirebilmesi için toplumun kılcal damarlarına kadar sızması gerekiyor. Bu kabulün devletin ciddi ölçüde güçlendirilmesinin meşrulaştırılmasında önemli bir payı var. Kitap boyunca bütün bunları açarak tartışmaya çalıştım.

Bu çalışmanın insan hakları alanına nasıl bir katkısı olur?

Türkçe yazında eleştirel hukuk çalışmaları halen çok zayıf bir görünüm arz ediyor. Özellikle insan hakları alanında, bu hakları eleştirel bir gözle değerlendirmeye alan çok az eserin olduğundan bahsetmek mümkün. Oysa yurt dışında, özellikle İngilizce literatürde güçlü bir eleştirel dalga var. Hem de bu dalga yeni şekillenmiyor. Uzun yıllardır varlığını koruyor. Kitabın bu açıdan eleştirel çalışmalara küçük bir katkı yapacağını umuyorum. En azından bu konuların Türkçede tartışılmasına, insan haklarının ideolojik ve kültürel yükünün Türkçe okuyucu tarafından sorunsallaştırılmasına katkı sunabilir. Kendim de insan hakları alanında çalışmalarımı sürdürüyorum. Bu haklara yönelik eleştirel bir perspektif geliştirilmesinin bu çalışmalara katkı sağlayacağını düşünüyorum.

Bu eleştiriler ışığında insan haklarıyla nasıl bir ilişki kurulması gerektiğini düşünüyorsunuz?

İşin doğrusu, insan haklarıyla toplumumuz arasında bir çelişki varsa da benim de bu çelişkiyi çözmek konusunda kafam çok net değil. Evet bu haklar neticede ithaller ve toplumumuzla tam bir uyum içerisinde olmayabilirler. Fakat diğer yandan mevcut ulus devlet modelimiz de ithal bir model. İnsan hakları bu devlet modeli içerisinde çok önemli ve adeta eşsiz bir işlevi üstleniyor. Dolayısıyla kültürel milliyetçi bir yaklaşımla insan haklarını kategorik bir şekilde dışlamayı gerçekçi bulmuyorum. Böyle bir karşıtlık ancak otoriter yönetimleri besler.

En azından şunu söyleyebilirim. İnsan hakları aktivizmiyle uğraşan kişilerin bu hakların taşıdığı bu yükün farkında olması büyük bir önem arz ediyor. Hakların üstlendiği hayati işlevi zedelemeden hakların taşıdığı yükü tartışmamız gerekiyor. Bugünden yarına çözülebilecek herhangi bir şey yok. Fakat böyle bir farkındalığın ve bu farkındalığa göre yapılandırılmış bir insan hakları dilinin Türkiye’de insan haklarının hayata geçirilme seviyesinin yükseltilmesine katkı sağlayacağını umabiliriz.Uzun vadedeyse kimsenin kimseye ilahlık taslayamadığı ve kimsenin kullaştırılmadığı bir dünya için uzun vadede köklü bir değişikliğe ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. İnsan haklarının taşıdığı sakıncalı birtakım tercihlerin dışlandığı bir etik ve hukuki teoriyi kamu hukukunun temeli haline getirmemiz gerekiyor. İnsan hakları toplumun karşısında bireyi koruyan, bireyleri birbirleriyle savaş halindeki atomlar olarak resmeden, devleti küçültürken paradoksal olarak bir yandan da tanrısallaştıran, insan dışındaki varlıkları ahlaki özne olmaktan çıkaran, alt metninde ciddi bir kolonyalist ima barındıran ve bu yönde kullanılan bir normatif sistem. Bunları köklü şekilde aşmak için eleştirel çabanın arttırılarak sürdürülmesi büyük önem taşıyor.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

İnsan hakları, tüm kusur ve noksanlıklarına rağmen modern ulus devleti frenlemede kullanılan en etkin mekanizmalardan biridir. Dolayısıyla haklara karşı kültür milliyetçisi bir tavır takınmayı kesinlikle doğru bulmuyorum. Hayatlarımız üzerinde ilahlık taslama kapasitesi olan tüm iktidar odaklarını geriletmeye yönelik tüm çabalar kıymetlidir. Fakat insan hakları alanında çalışan kişilerin bu haklara karşı eleştirel bir tavır geliştirmeleri de bir o kadar kıymetlidir. Bu sayede hakların sorunlu yönleri revize edilebilir, kullanılan dil değiştirilerek haklarla toplum arasındaki ilişkinin sağlıklı bir hale gelmesine katkı sunulabilir ve son olarak uzun vadede insan haklarının üstlendiği hayati işlevi yerine getirecek köklü bir değişim ya da alternatif için mesafe kat edilebilir.

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

You have Successfully Subscribed!



Send this to a friend